Ülkücü Gençlik Ve Ülkü Ocakları’nın Misyonu – Kadir Kaan GÜLER

Dünyanın En Büyük Gençlik Teşkilatı: Ülkücü Gençlik Ve Ülkü Ocakları’nın Misyonu – Kadir Kaan GÜLER

 

 “Milliyetçi Hareket Partisi var olduğu, Ülkücü Gençlik Bozkurt gibi ayakta durduğu sürece bekamızı hedef alan saldırılar bozguna uğrayacaktır.”

LİDER DEVLET BAHÇELİ

Türk milliyetçiliği düşüncesi çağdan çağa farklı şekillerde temayüz etse de aslında tarihsel olarak bir devamlılığı teşkil eder. Şöyle ki: Türk milliyetçiliği fikri Bilge Kağan’ın “boylar üstü birlik oluşturma” siyaseti ile başlamıştır ondan sonra devlet siyaseti olarak devam etmemesine karşılık, Türklük şuuru şeklinde bilhassa da seçkinler eliyle devam etmiştir. Ziya Gökalp’e kadar duygusal anlamda varlığını sürdürmüş, Gökalp’le birlikte sistematikleşmiştir. Atatürk, bilimsel metotlara oturmuş Türk milliyetçiliğini yeniden devlet siyasetinin merkezine oturtmuş hatta Türk Cumhuriyet’inin esas felsefesini bu zemin üzerine inşa etmiştir. Münhasıran Atatürk’ten sonra bu siyaset kaybolmaya yüz tutmuş, Hüseyin Nihal Atsız ile siyasallaşma sürecine girmiştir. Bütün bu süreçler boyunca her zaman aydınlar/seçkinler/devlet adamları eliyle yürütülmeye çalışılan Türk milliyetçiliği, Başbuğ Alparslan Türkeş ile birlikte de halkın içine yayılmıştır.

Başbuğ Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliği fikrini halk sinesine taşırken temel olarak iki kurumdan faydalanmıştır. Birincisi 1965 yılında girmiş olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’sidir. Başbuğ Türkeş burada, toplumun bütün milliyetçi kesimini tek bir çatı altıda toplamayı başarmıştır. İkincisi ise şüphesiz Ülkü Ocakları’dır. Ülkü Ocakları sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan Türk milliyetçiliği fikrini gençlikle buluşturarak sürekliliğini sağlama almıştır. İki kurum sayesinde ilk kez Türk milliyetçiliği düşüncesi aydınlar, seçkinler ve yöneticilerin tekelinden alınarak taşralı, Anadolulu halka da ulaştırılmıştır. Ülkü Ocakları’nın önemi de bilhassa burada yatmaktadır. Bu yazıda da öncelikle Cumhuriyet Dönemi Türk milliyetçisi örgütler aktarılacak ardından Ülkü Ocakları’nın kuruluşu ve misyonu anlatılacaktır.

Türk milliyetçiliği fikrini ilk kez sistematikleştirmiş olan Gökalp, aynı zamanda Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük fikirlerini de (Türkçülüğü esas alarak) harmanlamıştır. “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” düsturu tam da bu amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak sarf edilmiş bir sözdür. Bu noktaya dikkat çeken Ülken, şöyle söylemektedir: “Bu uzlaşma şekli doğmasaydı, modernciler ile Türkçüler ve İslamcıların arasında gerginlik devam eder ve sorular cevapsız kalırdı.”  Kurtuluş mücadelesini veren Milliyetçilere bakıldığında, üç görüşü de benimseyen bu çizgiyi devam ettirdikleri görülür. Ancak Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber hâkim zihniyetin laik görüşü, daha baskın hale gelmeye başlamıştır. Ayrıca Batılılaşma arzusu dönemin aydınlarının “İslam ümmetindenim” kodlamasını devre dışı bırakmaya çalıştıklarını göstermektedir. Haliyle Cumhuriyet’in temel felsefe olarak kabul ettiği Ziya Gökalp düşüncesi artık yerilmeye başlanmıştır. Sadri Etem’in sözleri, belirtilenleri destekler niteliktedir: “…Onun için ‘İslam ümmetindenim, Türk milletindenim, Avrupa Medeniyetindenim’ yerine, ‘Türk ve Avrupalıyız’ diyorum.”

Ziya Gökalp’in 1924’teki ölümünden sonra başlayan bu süreç, 1930’lara doğru “kemalist, batıcı ve laik” görüşlü entelektüellerin yönlendirmesiyle, Milliyetçilerin kendi içlerinde yolları çatallanmaya başlamıştır. Bilhassa toplum ve kültür politikaları bu ayrışmanın derinleşmesine katkı sağlamıştır. Artık devrin seçkinlerince Gökalp ve düşünceleri ötekileştirilmiştir. Gökalp’in devreden çıkartılması onun oluşturduğu uzlaşıyı ortadan kaldırmıştır.  Aynı zamanda Türk milliyetçiliği fikrinin de “gelenekçi” ve “batıcı” olarak ayrılmasına sebebiyet vermiştir. Örneğin Falih Rıfkı Atay ‘’Çankaya’’ adlı eserinin (Atay 2013) birçok yerinde, kendilerini “ileri Türkçü” olarak adlandırıp, Türk milliyetçiliğini benimseyen mütedeyyin kişileri “gerici Türkçü” olarak adlandırmaktadır.

Bütün bunlara rağmen Türk Ocaklarının varlığı, Türk milliyetçilerinin ayrı bir yola başvurma ihtiyacını gerektirmiyordu. 1912 yılında kurulan Türk Ocakları Türk milliyetçilerinin hafızasında ihtişamını koruyordu. Kaldı ki Türk Ocaklarını kuran Türkçülerden bazıları da halen yaşıyorlardı. Haliyle Türk Ocakları, Türkçüleri etrafında toplama gayesini devam ettiriyordu. Hülasa Türk Ocakları, Türkçüler için bir kutsiyet addediyordu. Ek olarak Türk Ocakları’nda örgütlenen Türk milliyetçilerinin görevi halka inkilapları anlatmak, onları Cumhuriyet ile bütünleştirmeye sevk etmekti. Böylelikle halkın inkılaplara desteğini kazandırmaktı. Atatürk bu şuurla yakın çalışma arkadaşlarını Türkçülerden seçmekteydi. Bu bilinçle hareket eden Türk Ocakları, yıllık raporunda 50.000 kişiye yeni harfleri öğretme başarısından iftiharla bahsediyordu.

Gelgelelim Menemen Olayları ’nın yaşanması ve çok partili siyasi hayata geçişte Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) denemesinin başarısızlıkla sonuçlanması sonucunda tek parti rejimini güçlendirici hamlelere imza atılmıştır. Bu icraatlardan birisi de 1931 yılında Türk Ocakları’nın kapatılıp yerine Halkevleri’nin açılması olmuştur. Türk Ocakları kurulmuş olduğu andan itibaren Turancı bir çizgide yer almıştır. Haliyle Cumhuriyet’in ulus-devlet temelli milliyetçilik anlayışı ile çelişmektedir. Her ne kadar Hamdullah Suphi Tanrıöver eliyle, yeni rejimin milliyetçilik anlayışı Ocak’ta benimsetilmeye çalışılsa da, inkılapların köylere ve halka yayılmasında aracı bir rol oynama vazifesi verilmiş olsa da tek parti yönetimi için halen daha bir tehdit olarak algılanmaya devam etmiştir. Zira 1930lu yıllarda dahi Azerbaycan, Bulgaristan ve Türkistan’dan Türk Ocakları’nın oralarda da yapılanması için talepler gelmeye devam etmiştir.

Türk Ocakları’nın “tehlike” olarak görülmesinin bir diğer nedeni II. Kuşak Türkçülere ev sahipliği yapıyor olmasıdır.  I. Kuşak Türkçüler 1870-1890 yıllarında arasında doğmuş bürokrat-asker-aydın kesimleri kapsayan, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Mustafa Kemal gibi isimleri içeren nesildir. II. Kuşak Türkçüler ise daha çok 1900-1920 yılları arasında doğmuş İstanbul Üniversitesi, Darülfünun ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde eğitim görmüş, Türk Ocakları’nda örgütlenmiş Hüseyin Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, İsmet Tümtürk ve Başbuğ Alparslan Türkeş gibi öğretmen, öğrenci ve genç askerleri ifade etmekteydi. Çünkü onlar Kemalist/resmi milliyetçilik anlayışını yetersiz bulmaktaydılar. Bu kuşağın önde gelen isimlerinden biri olan Hüseyin Nihal Atsız, ulus-devlet anlayışını ve resmi tarih tezini yanlış buluyor Turancı idealleri canlı tutmaya çalışıyordu. Resmi milliyetçilik anlayışı ile II. kuşak milliyetçilik anlayışı kıyaslandığında; resmi anlayış: Modern, ulus-devlete dayalı, Misak-ı Milli’yi esas alan bir Türk milliyetçiliği önermekteyken, Hüseyin Nihal Atsız: Gelenekçi, imparatorluğa dayalı, bütün Türk Dünyasını esas alan yayılmacı bir Türk Milliyetçiliği anlayışını benimsemekteydi.

Bütün bunlar göz önünde tutulduğunda Türk Ocakları’nın kapatılması Türkçü-Turancı gençlik için bir yok olma tehlikesinin baş göstermesi demekti. Bu nedenle Türk milliyetçileri başka örgütlenme biçimine gitmek durumunda kaldılar. İlk kayda değer örnekler de bu dönemde çıktı 1931 yılında Atsız Mecmua ve 1933’te Orhun Mecmua Hüseyin Nihal Atsız’ın önderliğinde çıkarılmıştı. Yine 1930’lu yıllarda Hıfsı Oğuz’un “Çığır Mecmuası” ve 1916 yılında kurulmuş olan Milli Türk Talebe Birliği’nin “Birlik Mecmuası” dergisi çıkarılmaya başlandı. 1940 yılına girilirken Reha Oğuz Türkkan “Kitap Sevenler Kurumu”nu kurdu. Gökalp’in unutturulmaya çalışılmasına tepki olarak, ilk aktivitelerinde Ziya Gökalp’in kitaplarını yayınladılar. Nitekim Atatürk’ün vefatıyla birlikte tek parti yönetimi iyice zıvanadan çıkmış Türkçülük fikrini devlet felsefesinden silmeye gayret göstermekteydi. Çok geçmeden bu durum 1944 Olayları’nın yaşanmasına vesile olmuş ve dönemin bütün önde gelen Türkçüleri mahkum edilmişlerdi.

1944-46 yılları arasında Türk milliyetçileri iç politik baskılar sebebiyle dernek çalışmalarından uzak durmak zorunda kalmıştır. 1946 yılına gelindiğindeyse Türk milliyetçisi dernekleri ortak bir çatı altında toplanarak göreceli suskunluk dönemine son vermek istemişlerdir. Türk Kültür Ocağı, Türk Kültür Çalışmaları Derneği ve Türk Gençlik Teşkilatı “Milliyetçi dernekleri birleştirmek,  aralarındaki bağları kuvvetlendirmek, milliyetçi Türk gençliğinin haklarını müdafaa ve onları memleket içinde ve dışında temsil etmek, komünizm ve komünistlerle fikren ve kanun dairesinde mücadele etmek” maksadıyla Türk Milliyetçileri Federasyonu adıyla birleşmişlerdir. 1950 yılında tek parti rejiminin sona ermesiyle daha aktif bir döneme girilmiş, bu federasyona Türk Kültür Derneği ve Genç Türkler Cemiyeti katılmışlardır. 1951 senesinde ise ismini Türk Milliyetçiler Derneği olarak değiştirmiştir.

Bazı sorunlarla uğraşılsa da 2 yıllık etkili dernek faaliyetinden sonra 1944 olaylarına benzer bir süreç 1953 yılında Demokrat Parti tarafından başlatılmıştır. Halbuki Demokrat Parti, ilk kurulduğunda Türk milliyetçileri için umut olmuş bazı Türkçüler partinin içerisinde bilfiil yer almışlardır. Ancak akıbet değişmemiştir. 17 Ocak 1953’te Gaziantep’de Adnan Menderes yapmış olduğu konuşmasında: “Eğer Milliyetçilik derneği, saf, temiz ve iyi niyete dayanan bir milliyetçilik hareketi olsaydı, bizim programımızdaki anlayışla mutabakat halinde bulunsaydı, partimiz içinde bununla meşgul olanlardan niçin bu derneğe girdiniz diye sormazdık… Bizzat kendileri, bu derneği 1944’te kapatılmış olan ırkçı birliğin bir devamı diye ifade ettiklerine ve bildiğimiz beyannameleri başka türlü izaha da imkan bulunmadığına göre, bunlardan bizlerden başka memleketin vahdetini bozucu telakki etmemiz icap ediyor… Irkçılık gibi, aşırı milliyetçilik gibi, din istismarcılığı da Türk köylüsünün dışında teşekkül etmiş kanserdir.” İfadelerini kullanmış neticede savcılar harekete geçerek Türk Milliyetçiler Derneği’ni kapatmıştır.

Bu dönemde ortaya çıkan Türk milliyetçisi derneklerin belli başlı sorunları bulunmaktaydı. İlk olarak ortak bir anlayıştan yoksundular, bilhassa kavramlar konusunda ciddi kafa karışıklığı bulunmaktaydı. İç çekişmeler had safhadaydı ve teşkilatlanma sıkıntısı çekilmekteydi. Belki de hepsini kapsayan en asıl sorun ise liderlik vasfına uygun bir ismin bulunmamasıydı. O sebeplerden dolayı Türk milliyetçileri ortak bir çatı altında buluşamamış, bazı kısa süreli denemeler ise başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 1960’lı yıllara kadar milliyetçiler bölük pörçük bir yapı arz etmekteydi. Böylesi bir dönemde oldukça entelektüel bir subay olan Başbuğ Alparslan Türkeş’in yıldızı parlamaya başlıyordu. Aslında Başbuğ Alparslan Türkeş Türkçü camiada kendisini ilk olarak 1944 olaylarında göstermişti. 1944’e kadar ise Hüseyin Nihal Atsız’ın çıkarmış olduğu dergilerde Kazganoğlu müstear adıyla yazılar yayımlıyordu. 1948 yılında Amerika’ya gidiyor. Burada Piyade Okulu ve Harp Akademisi’nde eğitim görüyordu. Aynı zamanda Uluslararası Ekonomi dersleri alıyordu. 1959 yılında ise Almanya’da Atom ve Nükleer Okulu’nda yerini alıyordu. Üstelik 27 Mayıs’ 1960’tan 25 Eylül’e kadar Başbakan Müsteşarlığı görevini yürütüyordu. Haliyle böylesi niteliklere sahip olduğu için doğal bir lider olarak ön plana çıkıyordu. Bu liderliği ilk tasdik eden kişi ise Hüseyin Nihal Atsız oluyordu. Başbuğ Alparslan Türkeş sürgünden yurda döndüğünde, Atsız tarafından “bayraktar” olarak, onun kardeşi Nejdet Sançar tarafından “kurtarıcı bozkurt” olarak selamlanıyordu. Alparslan Türkeş CKMP saflarına geçtiğinde Türkçülerin yuvası haline geliyor, Başbuğ Türkeş “başbuğ” sıfatına layık bulunuyordu.

Kısacası 1965 yılında CKMP’ye giren Başbuğ Alparslan Türkeş bütün Türk milliyetçilerini tek bir safta toplamayı başarmıştı. Şimdi sıra Türk milliyetçiliği düşüncesini genç bireylere aktararak Türk milliyetçiliği düşüncesini sürekli hale getirmek istiyordu. Bu yıllarda Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği gibi yapılarda Türk milliyetçileri parça parça yer alıyordu. Fakat her iki örgüt de Türk milliyetçiliği düşüncesinden ziyade muhafazakar ve sağ düşünceyi önceliyordu. O nedenle ilk olarak Ankara’da Hukuk Fakültesi’nde 25 Nisan 1966’da Atilla Özer, Sami Koçak, Ali Erdan Özcan ve Şerif Eryaman eliyle Ülkü Ocakları Derneği kuruldu. Derneğin amacı tüzükte şöyle belirtilmiştir: “Öğrencilerden milliyetçi, toplumcu, ahlakçı ve Ülkücü duygu ve düşüncelerin kökleşmesine yardımcı olmak. Milli birlik ve beraberliğimizi kuvvetlendirecek ve yaşatacak eserlerin yurt çapında dağıtımı için çalışmak. Yüksek öğrenim gençliği arasında samimiyet, dayanışma ve yardımlaşmağı sağlamak. Her türlü zararlı ve bölücü faaliyetlerin karşısında bulunmak.”

Üniversitede kurulmuş olan Ülkü Ocakları’nın yanında liseliler için de şarttı. Ancak bu şekilde süreklilik sağlanabilecekti. Bu vesileyle 1967 senesinde Genç Ülkücüler Teşkilatı çeşitli liselerde aktif hale getirilmeye başlandı. İsim babalığını da bizzat Alparslan Türkeş yapmıştı. 1968 yılına gelindiğinde Genç Ülkücüler Teşkilatı Anadolu’nun dört bir köşesinde, ilçeler de dahil 422 şubeye ulaşmıştı. Bu sayede ilk kez Türk milliyetçiliği fikri kentlerden taşraya doğru genişliyordu. Bu vesileyle Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin de kitlesi genişliyor, genelde muhafazakâr sağ düşünceli olan Anadolulu ailelerinin çocukları “Ülkücü” oluyorlardı. Aynı zamanda komünizmin genç dimağlardaki etkisi çarpıcı şekilde kırılıyordu.

1968 yılında Ülkü Ocakları’nın üniversite ayağı da bütün üniversitelere yayılmıştı. Ülkü Ocakları çeşitli çalışmalarla dikkat çekmeye başlamıştı. Türkiye’nin sorunları hakkında bildiriler yayınlıyor, kadro çalışmaları yaparak çözüm önerilerini sunuyordu. Örneğin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından yayınlanan bildiri, Ülkü Ocakları mensubu gençlerin derin ufuklarını gözler önüne seriyordu: “Büyük Türk Milletinin Umudu Genç Kardeş! Bu gün Türkiye’nin temel milli meselelerinin ele alınmadığı bu ortamda eğitimin de keşmekeş içinde olduğu bir gerçektir. Bin bir sıkıntı ve imkansızlıkla geldiğin bu sıralarda eğitim çıkmazı içinde bocalamakta, sahipsiz, himayesiz, bakımsız bir durumda olup, yabancı ideolojilerin aleti yapılmak istenmektesin.  Anadolu’dan, köyünden, kasabandan nice umutlarla geldiğin üniversitenden için içine sığmıyor aradığını bulamıyorsun, sana pratikten uzak 19. Asır metodu ile Türkiye’nin geleceği ve menfaati ile bağdaşmayan bir tutumla ilim öğretilmek isteniyor. Bugün millilik vasfından uzaklaşmış olan eğitim sistemimiz Türkiye’nin ekonomik, sosyal, kültürel ve milli gerçeklerine uymayan bir yoldadır. Eğitimde fırsat eşitliği yoktur. Büyük bir kitle okumak imkanından mahrumdur, tahsil bir imtiyaz haline gelmiştir. Özel okullar Türk eğitimine faydalı olmayıp, millileştirilmelidir. Eğitim devlet eliyle olmalıdır, anaokulundan yüksek okuluna kadar özel okulların karşısındayız… Biz; Doğu Türkistan’daki Mao’ya, Kırım, Kafkas, Azerbaycan’daki Rusya’ya Türkiye’deki Amerika’ya, Kıbrıs, On İki Ada, Batı Trakya’daki Palikarya’ya hayır diyoruz. Türkiye aç hürlerin ve tok esirlerin ülkesi olamaz.”

1969 yılına gelinirken Türk milliyetçileri özellikle bütün üniversitelerde teşkilatlanmaya yoğunlaştı. Bu yoğunlaşmanın temel sebebi sol görüşlü öğrencilerin üniversiteleri kurtarılmış bölge ilan ederek buralarda etkinlik kurması, hatta sosyalist devrime giden süreci üniversitelerde başlatmak istemeleriydi. Türk milliyetçileri bu tehlikeyi merkezinde çözmek istemekteydi bu vesile ile Kültür Bilim ve Teknik Merkezi (KÜBİTEM) kuruldu. Ayrıca bu kurum Üniversiteli Türk milliyetçilerinden oluştuğu için kamuoyunu bilinçlendirmede daha etkili bir rol oynuyordu. Zira dönem itibariyle bakıldığında üniversite ve 1960 anayasası iki dokunulmaz kurum olarak görünmekteydi. Parti ile doğrudan bir bağın bulunmamasına riayet edilmekteydi bu nedenle genç akademisyenler yönetimde etkindiler. KÜBİTEM bütün ülkücü derneklerin yönetim yerinin bir çatı altında toplanmasına da vesile olmuştur. Böylelikle ülkücü kurumlar arasında koordinasyon daha sağlıklı işler hale gelmiştir.

KÜBİTEM öylesi zor bir dönemde Türk milliyetçiliğinin saygınlığının arttırılmasına katkı sağlamıştır. Münhasıran devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile Ülkü Ocaklı yöneticilerin görüşmesine de ön ayak olmuşlardır. Basının bütün baskılarına rağmen Cevdet Sunay ülkücülerle makamında görüşmüştür. Bu görüşmeler öylesine verimli olmuştur ki ülkücülerin etkinliğinden rahatsız olan İsmet İnönü’ye Cevdet Sunay, ‘’Ülkücüler vatansever insanlardır’’ cevabını vermiştir. Propaganda savaşlarının etkin olduğu dönemde ülkücülerin Cumhurbaşkanı nezrinde algısının bu yönde olması Türk milliyetçilerini şüphesiz kuvvetlendirmiştir.

1970’li yıllarda Ülkücü Teşkilat artık Türkiye’nin her bir köşesine yayılmıştı. Türk gençliği akın akın Ocaklarda buluşuyordu. Bu teşkilatlanmanın arkasında Dündar Taşer gibi asker kökenli teşkilatçı kişiliklerin de çabası büyüktü. Taşer, bizzat gençlik yapılanmaları ve teşkilatlanma çabalarını örgütlüyor ve denetliyordu. Anadolu’nun bazı yerlerinde de asker kökenli Türkçüler bu çabaya destek veriyordu. Örneğin Gümüşhane’de Tahir Bilir Binbaşı ortaöğretimli gençlerle bir araya geliyor “ülkücü-milliyetçi” bir yapının oluşmasına zemin hazırlıyordu. Yine Türk milliyetçisi öğretmenler de bu yapıyı oluşturmak için çaba sarfediyordu. Aynı zamanda büyükşehirlerde üniversite eğitimi alan Ülkü Ocaklı gençler memleketlerine döndüklerinde o şehirlerde de örgütlenmeyi sağlıyordu. Mesela Çankırı’da 1972 yılında Türk Ülkücüler Teşkilatı bu şuurla kurulmuştu. Bu teşkilatlar da toplantı, seminer ve tiyatro gibi faaliyetler yaparak Türk milliyetçiliği düşüncesine hizmet ediyorlardı.

Böylelikle lise, üniversite, yükseköğretim alanlarındaki gençlik teşkilatlanması tamamlanmış, taşrada etkili bir örgütlenme kurulması başarıya ulaşmıştı. Bu sayede Türk milliyetçiliği artık sağlam bir tabansal zemine oturmuştur. Yaklaşık olarak 13 asır öncesine gidilerek aktarılan Türk milliyetçiliği fikri başta Ülkü Ocakları olmak üzere bu kurumlar sayesinde halkın sinesine yayılabilmiştir.. Ayrıca Ülkü Ocakları taşradan gelen gençleri kent merkezlerinde bir çatı altında örgütleyerek onların yerel/bölgesel bağlar karşısında milli bağlarını güçlendirmede etkin bir rol oynamıştır. Milliyetçilik fikrinin yerleşmesinde en önemli eşiklerden biri olan bu durum da bahsi geçen kurumlar sayesinde aşılabilmiştir. Gayet tabii bu noktada Başbuğ Alparslan Türkeş’in katkısı büyüktür. Nitekim bugün Ülkü Ocakları dünya çapında en büyük gençlik teşkilatı olarak bulunmaktadır. 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi silindirler Ülkü Ocakları’nın üzerinden geçmeye çalışsa da Ülkü Ocakları her seferinde dinç bir şekilde bu badireleri atlatmayı bilmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül’de kapatılmış olmasına 28 Şubat sürecinde ise kara listeye alınmış olmasına rağmen Başbuğ’umuzdan aldığı ilham ile yıllara meydan okumasını bilmiştir.

Sonuç olarak denilebilir ki Başbuğ Alparslan Türkeş ve onun kurmuş olduğu Ülkü Ocakları Türk milliyetçiliği tarihinde çok mühim bir rol alarak, asırlardır seçkinlerce/devlet adamlarınca/aydınlarca dile getirilen Türk milliyetçiliği fikrini halka yayabilmiştir. Böylelikle Türk milliyetçiliği fikri belirli bir döneme hapsolmamış süreklilik kazanabilmiştir. Özellikle Türk gençliğine Türk milliyetçiliği fikrini aşılamak için o zamana değin Türk siyasetinde o kadar etkin bir şekilde kullanılamayan Gençlik Kollarını aktif hale getirmiştir. Yeri geldiğinde yedi kişilik salonlarda hitap etmekten imtina etmemiş, bir sonraki seçime değil gelecek kuşaklara yatırım yapmıştır. Toplumunun zorluklar çektiği, tehlikeli dönemlerden geçtiği bir zamanda sorumluluk almaktan çekinmeden öne atılmış, arkasından ona inanan binlerce insanı sürüklemeyi başarmış böylelikle milletinin içinde bulunduğu tehlikeleri bertaraf edebilmiştir. Öyle ki Başbuğluğu da tam da buradan gelmektedir. Cumhuriyet tarihinde hiçbir tarikat, hiçbir cemaat, hiçbir oluşum, hiçbir kurum O’nun Başbuğluğunu yaptığı Ülkücü Hareket’in vermiş olduğu beş bin beş yüz kadar şehit vermiş değildir. Ülkücü Hareket, O’ndan aldığı inançla birlikte üzerine düşen can ve kan vergisini misliyle ödemiştir.

KAYNAKÇA

http://www.mhp.org.tr/mhp_index.php

http://www.ulkuocaklari.org.tr/

Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ, Gençlik-Milliyetçilik-Dünya Türklüğü

Add Comment