Tarih Bilinci ve Gençlik – Emre ÖZBEY

Tarih Bilinci ve Gençlik – Emre ÖZBEY

Ülkü Ocakları Aydın İl Başkanı

Gençlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme, gençlik çağının sonunda bedensel, cinsel ve ruhsal olgunlukla biter. BM Örgütünün tanımına göre genç, 15-25 yaşları arasında, öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu bulunmayan kişidir. Gerçekten gençlik hem toplumsal, hem biyolojik, hem de ruhsal bir kavramdır. Türk toplumu gerçek anlamda genç bir toplumdur. Zira nüfusumuzun % 60’ını 25 yaşın altındaki çocuk ve gençler oluşturmaktadır.

Tarih; geçmişte yaşamış insan topluluklarının yaşayışlarını yer ve zaman belirterek, neden sonuç ilişkisi içerisinde, belgelere dayanarak inceleyen objektif bir bilim dalıdır. İnsanların geçmişten günümüze kadar sosyal, ekonomik ve siyasal faaliyetleri, meydana getirdikleri kültür ve uygarlıklar; kısacası her türlü insan faaliyeti tarih biliminin konusunu oluşturmaktadır. Sosyal bilimlerin temeli olarak kabul gören tarih, milletlerin hafızası olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu açıdan değerlendirildiğinde bir milletin tarihini iyi bilmesi ve gelecek nesillere aktarabilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.

Bilinç; insanın kendisini, çevresini ve olup biteni tanıma, algılama, kavrama, fark etme yetisi olarak ifade edilir. Milli Bilinci ise şu şekilde tanımlayabiliriz:  Bireylerin, geleneksel değerlerini koruyarak gelişimlerini sürdürmeleri, mensubu oldukları milletin değerlerini hakkıyla benimsemeleri ve kavrayabilmeleri, devletine ve mensubu olduğu millete faydalı bir birey olabilmeleri, tarihsel gelişim süreçlerinin birikimiyle milli güç ve hassasiyetlerinin farkına varabilmeleri ve ileriki nesillere milli ülkülerini aktarabilmeleri; tüm bunların sonucu olarak da  , bilimsel ve ekonomik olarak kalkınmış, güçlü bir devlete sahip olan güçlü bir millet hedefine varılabilmesi, milletinin karşılaşabileceği yokluk ve imkânsızlıklar karşısında, sarsılmaz bir inanç ile her türlü engelle başa çıkabilme gücüdür. Kısacası tasada ve sevinçte bir milletin topyekûn tepki verebilmesidir. Yeni nesillerde milli bilincin oluşabilmesi ancak sağlıklı bir tarih bilincinin yerleştirilebilmesi ile mümkün olabilir. “Tarihçilerin Kutbu” merhum Halil İnalcık “Tarihimizi millete iyi öğretmek icap eder. Bu bütün dünyada böyledir. Milletler medenileştikçe tarih tedrisatı ehemmiyet kesbeder. Bir milletin ilerlemesi, hatta yaşaması için, tarih şuuruna sahip olması lazımdır. İngiltere’nin kudreti, tarihe saygısından gelir. Tarih, geleceğimiz için sonsuz bir kaynaktır.” Sözleriyle konunun önemini vurguluyor.

Öncelikle, geçmişten günümüze milletimizin tarih aktarımının nasıl gerçekleştiğine kısaca değinmekte fayda var. Köklü ve zengin bir tarihe sahip olan Türk milleti, sahip olduğu bu mirası sonraki nesillere aktarmaya çalışmıştır. Bunu yaparken İslam öncesinde en yaygın sözlü edebi tür olan destanlar önemli bir yer tutmuştur. Bu destanlar aracılığıyla yeni nesillere cesaret vermeye, yaşanmış olaylardan ders çıkarmalarını sağlamaya çalışmışlardır. Nitekim yazılı edebiyatımızın ilk ürünü olarak kabul gören Göktürk Kitabelerinde de bunun yansımalarını görmek mümkündür.

Selçuklular ve Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’a kadar olan döneminde tarih yazıcılığı genelde hükümdarların yaşantılarından kesitler, zaferleri ve yaptıkları hayır işlerinin anlatıldığı eserler olmuştur. Bununla birlikte Hz. Peygamber (S.A.V)’in hayatı mutlaka anlatılmıştır. Ancak bu aktarım dar bir kesim ile sınırlı kalmış, halk arasında destanlar, menkıbeler, türküler aracılığıyla tarih aktarımı sürmüştür. Osmanlı tarihçiliğinin veya tarih yazıcılığının tek bir konuyu esas almadığı söylenebilir: Ne tek başına İslam’a, ne din propagandası yoluyla yayılan etnik gruba, ne de Türkler gibi tek bir ırka hasredilmiştir. Osmanlı tarihçiliği imparatorluk siyasetinin bir ürünü olarak hepsinin bir karışımından oluşuyordu. Diğer imparatorluk tarihleri gibi geleneksel Osmanlı tarihçiliği de temelde gelecekte hatırlamak amacıyla olayların destansı bir aktarımı yoluyla siyasal meşruluk için bir temel oluşturuyordu.(Ortaylı, 2005: 66-67)

Tarih, bir ders olarak XIX. yüzyılda uluslaşma süreci ile müfredatlardaki yerini almış bir disiplindir. Ülkemizde de tarih bir ders olarak ilk kez Tanzimat reformlarından sonra okul programlarına girmiş. 1869 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile ilk düzenli okul müfredatı hazırlanırken, tarih dersi bu müfredatın bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Tanzimat döneminde yeni tarih yazma yöntemleri benimsenmeye başlamış geleneksel tarih anlayışından pragmatik yönteme geçiş gerçekleşmiştir. Ahmet Cevdet Paşa, tarihin sadece olayların kronolojik bir sıralaması değil insanoğlunun tecrübesinin, kaynakların tenkidi değerlendirilmesi yoluyla incelenmesi gerektiğini kavrayan ilk Osmanlı tarihçilerinden biri olarak “Tarih-i Devlet-i Aliyye” (Cevdet Tarihi) adlı eserini yazdı. (Ortaylı, 1986:163-164) II.Meşrutiyet döneminde, tarih daha millici bir yaklaşımla aktarılmaya çalışılmıştır.

Tarih aktarımı yapılırken daha ziyade kişilerin zaferleri aktarılmış, siyasi ve askeri tarih ön plana çıkmıştır.Türk Milleti’nin siyasi ve askeri olarak dünya tarihine iz bıraktığı bir hakikattir. Ancak, milletimizin tarihinin sadece askeri ve siyasi tarihten ibaret olmadığını da kabul etmek gerekir. Milletimiz, kılıcıyla ve teşkilatıyla olduğu kadar; kalemi, sanatı, bilimi ile de dünya tarihine iz bırakmıştı. Geçmişten günümüze, yeni nesillerde tarih bilinci oluştururken üzerinde durulması gereken en önemli durumlardan biri de bu olmalıdır.

Gençlerimizde tarih bilincini yerleştirmeye çalışırken basmakalıp yöntemlerin dışına çıkılması gerektiğinin farkına varılabilmesi önemlidir. Sadece savaşların tarihlerini ezberleterek, arzulanan tarih bilincini yerleştirmek hayal olacaktır. Örneğin İslam Öncesi Türk toplumunun birbirine kenetlendiğinde çok önemli siyasal ve askeri başarılar elde ettiği bir vakıadır. Bununla beraber aynı toplumun askeri ve siyasal yöntemlerle değil, farklı yollar izlenerek parçalandığı ve yenildiğini aktarmak gereklidir. Fatih’in çok genç yaşta İstanbul’u fethettiğini anlatırız. Ancak Fatih’in nasıl bir eğitimden geçtiğini de anlatmak zaruridir. İstanbul’un büyük fedakârlıklarla ve müthiş bir askeri güçle ele geçirildiği kadar, iman ve bilimin katkısının da bu fetihte ne kadar önemli bir rol oynadığını vurgulamak gereklidir. Mustafa Kemal’i, Atatürk yapan eğitimi, yaşadıklarını ve şartları iyi analiz etmek gereklidir.

Yetişen yeni nesillerde tarih bilincinin oluşturulmasında tarih dersinin önemi çok büyüktür, ancak kelimenin tam anlamıyla bir açık hava müzesi olan ülkemiz, insanlığın ilk dönemlerinden itibaren çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Kadim toplulukların, ilkçağdan itibaren durağı olmuştur. Hatti, Hitit, Frig, Pers İmparatorluğu, Makedonya Krallığı, Bergamalılar, Roma İmparatorluğu, Bizans gibi pek çok devlet bu topraklarda yaşamışlardı. Bu özelliğiyle zengin mirasa sahip olduğumuzun bilinmesi gerekiyor. Gençlerimizin bu mirası görmeleri, anlamaları mirasa sahip çıkmaları ve ileriki nesillere aktarmaları açısından mühimdir. Malabadi Köprüsü’ndeki güzelliğin, Divriği Külliyesi’ndeki zarafetin, Topkapı Sarayı’ndaki asaletin, Selimiye’deki dehanın, Sultanahmet’teki ihtişamın, Çanakkale’deki fedakarlığın gençlerimize yerinde gösterilmesinin onlarda uyandıracağı duyguları ve oluşturacağı bilinci tahmin etmek zor değildir.

Bu kavramlardan hareketle, az önce de vurgulandığı gibi, nüfusu genç olarak tanımlanabilecek asil milletimizin evlatlarına doğru bir tarih bilinci kazandırabilmek büyük bir önem arz etmektedir. Biz biliyoruz ki geçmişini bilmeyen bugünü kavrayamaz, bugünü bilmeyen geleceğe yön veremez. Gençlik, insan ömrünün en kıymetli hazinesi, hayat mevsimlerinin bahar faslıdır. “Ağaç yaşken eğilir.” atasözünün ifâde ettiği gibi, şahsiyet ve karakterin şekillendiği, önemli bir zaman dilimidir. Ayrıca gençlik; çalışkanlık, zindelik, cesaret, metânet, heyecan ve kuvvet mevsimi olması sebebiyle, ayrı bir önem taşımaktadır. İnsan ömrünün en güzel çağının boş heva ve heveslerle harcanmaması, bu kıymetli vaktin doğru kullanılması gerekmektedir. Yüzünü yeni yüzyıla, milli hedeflere dönmüş Türk Milletinin istediği amaca ulaşabilmesinin yegâne destekçisi asil milletimizin vatansever gençleri olacaktır. Bunun için, her alanda, her sektörde dünya ile rekabet edebileceğimiz bir kararlılığı ve yapılanmayı ortaya koymamız şarttır. Türkiye, “Türkiye olarak kalabildiği” ve etkin olabildiği sürece vardır ve değerlidir. Bu sebeple, her bilim dalında, her alanda kendi aydınlarımızı yetiştirmemiz, ülkemizi teknoloji ve bilgi üreten bir konuma getirmemiz zorunludur. İşte bu noktada, en az bunlar kadar zorunlu olan konuların başında gençlerimizin tarihiyle ve milletiyle barışık bir tarzda yetişmesi, milli bilincin ve duyarlılıkların tabii bir süreç haline gelmesidir; çünkü bilgi, inanç, azim ve ülkü aşkı ile donanmış genç nesillerin yenemeyeceği hiçbir zorluk, ulaşamayacağı hiçbir hedef, başaramayacağı hiçbir iş yoktur.

Gençliğimiz bu hedeflere yürürken rehberi ne olacaktır? Bu sorunun cevabı gene asil milletimizin tarihinde gizlidir. “Atasını bilmek!” işte anahtar kelime budur. İletişim kanallarının çoğaldığı, internetin ve sosyal ağların hayatın pek çok sahasında egemen olduğu günümüzde gençler, zamanlarının büyük bölümünü sanal ortamlarda harcamakta ve oradan gelecek olan her türlü zihinsel ve kültürel deformasyona maruz kalmaktadırlar. Kendine sanal kahramanlar bulan gençlerimiz kendi tarihlerinden giderek uzaklaşmaktadır. Gençlerin kendi kimliklerini bulabilmesi küçük yaştan itibaren verilecek tarih bilinci ve tarih eğitimi ile mümkündür. Tarihin her döneminde “Kahraman” yetiştirebilen asil milletimizin, gençlerimizin sanal kahramanlara ihtiyacı yoktur. Onun kahramanı 21 yasında çağ açıp, çağ kapatan, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in övgüsüne mazhar olan Fatih sultan Mehmet’tir. Onun Kahramanı “ümitsiz bir savaş” olarak nitelendirdiği bir savaşta dahi komutanlık ve teşkilat kurma becerisini gösteren Mustafa Kemal’dir. Onun kahramanı genç bir subayken Turan aşkıyla yaktığı meşaleyi dünyanın en büyük gençlik hareketine dönüştüren Başbuğ Alparslan Türkeş’tir. Onun kahramanı gençliğin komünizm belasına düştüğü, ülkenin dış güçlerinin uydusu haline getirilmeye çalıştığı bir dönemde canını seve seve memleketi uğruna feda eden ülkücü gençliğin her bir ferdidir.

Bugün geçmişe nazaran günümüz gençleri yoğun bir teknoloji ve iletişim bombardımanı altındadır. Gençlerin dünyasındaki en önemli değerler cep telefonu, bilgisayar, internet, televizyon olmuştur. Kendi ifade etmekte zorlanan, iletişim sorunu yaşayan gençler toplumda giderek artmaktadır. Bunun sonucu olarak da kendi sanal dünyasında aldığı beğeniler ile itibar ölçen, yazdığını birçok kişi görüyor diye her konunun uzmanı kesilen, hatta kendini olduğundan farklı gösterme eğiliminde bulunan bir kitle oluşmaya başlamıştır.  Asil milletimizin yegâne umudu olan gençlerimizin çağımızın bir takım olumsuzluklarından etkilenmemesi, bedenen ve ruhen sağlıklı ve eğitimli bir şekilde varlığını sürdürmesi, kültürel değerlerini yaşaması, daha iyi bir gelecek sağlanması için gençlerimizi tarih bilinciyle yoğurmalı, onlara tarihimizi doğru bir şekilde öğretmeliyiz. Onları tarihin ışığında doğru hedeflere, doğru rehberlerle yönlendirmeliyiz.

Başbuğumuz, “dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar tayin eder” demiştir. Bizler yaprağız; milletimiz ağacın gövdesi, tarihimiz ve tarihimize ışık tutanlar da köklerini oluşturur. Bu öyle bir ağaçtır ki yapraklar gün olur gövdeyi ayakta tutan köklere dönüşebilir. Tarihimizde, yaprakken kök olan, gençlerimizin rol model alacağı çok sayıda şahsiyet var: Tomris Hatun, Metehan, Attila, Bilge Kaan, Tonyukuk, Boğarık Hatun, Tuğrul ve Çağrı Beyler, Alparslan, Sencer, Maturidî, Ahmet Yesevî, Farabî, İbn Sina, Birunî, Harezmî, Kılıçarslan, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Orhan Bey, Fatih, Yavuz, Kanunî, Süyümbike, Uluğ Bey, Taküyiddin, IV.Murat, Hatice Turhan Sultan, II.Mahmut, II.Abdülhamit, Nene Hatun, Ali Kuşçu, Katip Çelebi, Mimar Sinan, Itrî, Fuzulî, Naima, Enver Paşa, Seyit Onbaşı, Yörük Ali Efe, Atatürk, Atsız,  Alparslan Türkeş her gencin örnek alabileceği abide şahsiyetlerdir.

Necip Fazıl’ın dediği gibi “Kim var!” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur! ” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik ancak düşünen, doğru okuyan, sorgulayan ve tarihini bilen gençliktir. O gençlik tarihle yoğurulacak, kutlu dergâhlarımız olan ocaklarda pişecek ve memleket sathına Türk Milliyetçiliğini, nakış nakış işleyecektir.

KAYNAKÇA

ORTAYLI, İlber. (2005), Gelenekten Geleceğe, (11. Baskı). İstanbul. Ufuk Kitapları Yayınları.

ORTAYLI, İlber. (1986), Cevdet Paşa ve Osmanlı Tarihi Ahmet Cevdet Paşa Semineri, İstanbul, 27-28 Mayıs 1985 Bildirisinden Ayrı Basım

ERGİN, Muharrem. Orhun Abideleri

İNALCIK, Halil

Add Comment