Sosyal Medya ve Gençlik – Emre SOYLU

Sosyal Medya ve Gençlik – Emre SOYLU

Genel Başkan Basın Danışmanı

Biyolojik, psikolojik ve toplumsal değişimlerin en hassas evresinde bulunan gençlik dönemi, bütün bu değişim ve dönüşümlerle birlikte çok boyutlu sorunların da yaşandığı bir dönemi kapsar. Genç birey ve gençlik sorunları, sosyolojik bir gerçeklik olarak çağdan çağa, toplumdan topluma ve toplum içerisinde de gruptan gruba değişmektedir.

Gençlik, demografik açıdan 15-25 yaş arasındakilerden meydana gelen bir yaş grubudur. Ancak, gençlik dönemini sadece yaş ölçütüne göre tanımlamak yetersiz kalmaktadır. Gençlik tanımı, çok daha karmaşık sosyolojik boyutlar içermektedir. Yaş itibarıyla, günümüzde gençlik dönemi 30 yaşına kadar uzatılabilmektedir. Lisans öğreniminden sonra yüksek lisans ve doktora öğrenimi alanlar için gençlik dönemi uzamaktadır. Sosyolojik açıdan, sadece eğitim-öğrenim sürecinde olanlar ile liseden sonra veya daha erken çalışmaya başlayan ve öğrenim imkânı bulamayanlar, erken evlenen ve çocuk sahibi olanların farklı özellikleri ve şartları olması bir gerçektir. Dolayısıyla, aynı yaş grubunda olsalar da bütün gençliği aynı biçimde değerlendirmek mümkün değildir.

Gençlerin özgün kimliğinin oluşması bazı değişkenlere göre meydana gelmektedir. Bireyin mensup olduğu millet, onun üst kimliğini yani, “millî kimliği”ni oluşturur. Bireysel, toplumsal ve kültürel kimliği oluşturan diğer temel değişkenler şunlardır: cinsiyet, sosyal tabaka, aile yapısı, eğitim, meslek, yaşanılan mekân (kır veya kent), din, tüketim vb. gibi.

Bütün bu değişkenler çerçevesinde birey, “ait olma” duygusuyla her bir değişkene, özellikleri ve ihtiyaçlarına göre dâhil olur. Rol seti bağlamında birey, dâhil olduğu grupta farklı farklı roller oynar. Birey, çeşitli roller ve kimlikler arasındaki eş güdümü “sosyalleşme” sürecinde kendiliğinden edinir (Bayhan 2005). Bireyin kimliği ile birlikte değerleri de olgunlaşır. Toplumsal yapının değişimi ile birlikte, toplumsal değerler de değişmektedir. Toplumun genel geçer ortak değerleri ve asgari müşterekleri dışında, her toplumsal grup kendi özgün değerini oluşturur. Toplumun sürekliliği için önemli olan bu alt-kültürlerin birbirleriyle çatışmadan uyum içerisinde yaşamalarıdır (Bayhan 2012b: 425).

Genç bireyin kimliğinin oluşmasında yeni zamanlarda televizyondan sonra internet önemli bir referans kaynağıdır. Özellikle sosyal medya, Facebook ve Twitter vasıtasıyla akranlarıyla sürekli iletişim kuran ve kendini bu platformlarda sergileyen genç, sanal araçları bedeninin bir parçası olarak algılamaktadır.

İnternet üzerindeki sosyal ağ siteleri tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda giderek popüler hâle gelmiştir. Şubat 2004’te Harvard Üniversitesi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından geliştirilen Facebook’un 2012 yılı itibarıyla toplam kullanıcı sayısı bir milyara ulaşmıştır. Türkiye’de facebook kullananların sayısı 36 milyonun üzerindedir. Avrupa ülkeleri arasında İngiltere’den sonra en fazla facebook üyeliği Türkiye’de bulunmaktadır.

Türkiye’de Facebook kullanımı yaşa, cinsiyete ve sosyoekonomik duruma göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak Facebook’un; kullanıcıların gündelik pratiklerin bir parçası hâline geldiği, kullanıcının ihtiyaç duyduğu her an bağlandığı ve boş zamanını geçirdiği, arkadaş çevresini genişletmekten ziyade var olan arkadaşlıkları sürdürmesini sağlayan bir araç olarak kullandığı, kullanıcının kendisiyle ilgili bilgileri kontrol ettiğini düşündüğü ve dolayısıyla sınırlarını kendisinin belirlediği bir kamusallığın yaşandığı ve paylaşımdan ziyade arkadaşları gözetlemenin ön plana çıktığı gözlenmiştir (Şener 2009).

Facebook’u gençler daha fazla kullanmaktadır. İnternette kişisel bilgilerini paylaşmaya çok istekli olan genç insanlara karşın, ileri yaştakilerin internette daha çekingen hareket ettikleri gözlenmektedir (Brady 2010). İnternet Gençliği’nin, sanal dünyada yeni ilişkiler arayan ama gerçek ilişkileri giderek azalan, bilişim teknolojilerini kullanan ama giderek kitap ve kütüphaneden uzaklaşan, toplumsal birtakım değerlere sahip çıkarken hayat ve gelecek adına bir güven krizi içinde bocalayan, eğitim, bilim ve kültür aktiviteleri yerine oyun, eğlence ve zaman geçirme peşinde olan, interneti amaçlı ve işlevsel bir araçtan ziyade bir oyuncak gibi gören bir kitle olarak karakterize edilmesi mümkündür (Karaca 2007: 435).

Andy Warhol’un “Gün gelecek herkes on beş dakika için meşhur olacak” kehaneti gerçekliğini çoktan yitirdi. Özellikle İnternet üzerinden dünyamız yeni kabilelere bölündükçe kimse kimsenin meşhurunu bilmez, tanımaz oldu. Dünya futbol kupası gibi küresel ayinler, Mc Donald’s gibi kıtalar arası tüketim ikonları dışında, kendimize kurguladığımız, sanallaşan özel dünyalarımızın mimarları olma sürecini yaşıyoruz (Vassaf 2010).

Ancak, sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yazı, fotoğraf vb. belgelerin bu paylaşım sitelerinin mülkiyetine geçtiğinin kimse farkında değil. Facebook, gizlilik sözleşmesinde sitedeki paylaşılan belgeleri istediği gibi kullanacağını belirtmektedir.

Facebook şirketini eleştirenlere göre, şirket, hizmet veya mal pazarlayanların daha etkili reklam yapması için çok sayıda kişisel bilgi topluyor. Dijital hakları savunan bir grubun lideri olan Jeff Chester, “Facebook’un üye bilgilerinin kullanımına dair tutumu ve çoğunlukla gizli yürütülen ısrarlı pazarlama faaliyetlerini benimsemesi çok rahatsız edici” demektedir (Brady 2010).

Diğer yandan, gelecekte doğacak bir siber savaşta yazışmaları sürekli takip eden ve sosyal istihbarat toplayan ülkelere kendi elimizle bilgi aktarmamız da ayrı bir risk unsurudur (Sırt 2010).

Sanal uzamda toplumsallaşmanın/ilişkilenmenin günümüzdeki yüzü, karşılığı olan Facebook, İnternet öznelerinin anonimlikten bilinirliğe/görünürlüğe geçişini imleyen, tam da buradan doğru biçimlenen, biçimlendiren bir toplumsal paylaşım ağıdır. Görmek ve göstermek üzerinden kurulan bu yeni ilişkilenme pratikleri ile mahrem alanın, özel olanın kamusal alana dahli söz konusudur.

Bu noktada iki şey vurgulanmalıdır. Bir: Gözün faşizmi bireylerin sanal uzamda gerçekleştirdikleri bu toplumsallaşma eylemliliğini gerek her an, her yerde, her olan bitenden haberdar olmak isteyen devletler, istihbarat örgütleri tarafından gerekse de reklam ve pazarlamaya, yani tükettirmeye endeksli kapitalist şirketler vd. tarafından denetim ve gözetim ağı’na, SiberPanoptikon’a evriltmiştir. İki: Bireyler bilerek ve isteyerek girdikleri bu denli açık ilişkilenme halleriyle bir yandan denetlenmekten, gözetlenmekten haz alma anlamında teşhirciliğe, beri yandan gözetlerken dahi gözetleme/dikizleme ediminde bulunarak röntgenciliğe yönelmişlerdir (Toprak 2009).

Enformasyon toplumunun etik (ahlaki) yapısında, bilgisayar ağları vasıtasıyla her zaman her yere ulaşabilme, “özel hayatın gizliliği” problemini beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, enformasyonun güvenliğini sağlamak önemli temel meselelerden birisini oluşturmaktadır (Bayhan 1995).

  1. yüzyıl Milenyum Çağındaki toplumsal yapının dönüşümü, sosyolojik çözümlemelerde “Gözetim Toplumu” olarak tanımlanmaktadır. E-devlet uygulamaları ile bütün vatandaşlar, tek kimlik numarasıyla kamusal işleri, bir yandan kolaylaştırılırken diğer yandan da denetlenmektedir. Ayrıca, bütün hayat alanlarındaki eylemlerinde bireyler, örneğin alış-verişlerinde kullandıkları kredi kartı ile bütün özel ve mahrem bilgi kodlarını şirketlere aktarmaktadır. Artık, “bilişim toplumu” giderek daha fazla “risk toplumu” ve “gözetim toplumu”na doğru evrilmektedir.

Bu toplumsal gerçeklik ve durum yanında, bireylerin hayat alanlarının bütün evresinde etkili araç olan İnternet, olumlu fonksiyonları yanında, olumsuz olarak bireylerde “bağımlılık riskini” beraberinde üretmektedir.

İnternet, sanal ve yapay bir ilişki ortamı oluşturmaktadır. Bu yapay ilişki ile bir yandan, belki bireyler yüz yüze yaşayamadığı sosyal iletişimi, “sanal-sosyal iletişim” ile gidermektedir. Ancak, sanal-sosyal ilişki, bire-bir gerçek sosyal ilişkinin yerini tutamayacağı için, bilgisayar ağları ortamındaki ilişki geçici kalmaktadır. Psikiyatride “İnternet Bağımlılığı” patolojik internet kullanımını betimlemek için kullanılmaktadır (Bayhan 2002: 95-96).

Küreselleşme çağında sosyal paylaşım ağları, özellikle gençler arasında yoğun kullanılan önemli iletişim platformudur. Bayhan’ın “Üniversite Gençliğinin Sosyolojik Profili-2012” araştırmasına katılan 19315 kişilik örneklemin % 88’inin sosyal paylaşım ağlarına üyeliği bulunmaktadır. Örneklemin % 35’i Facebook, % 25’i hem Facebook hem de MSN, % 14’ünün Facebook, MSN, Twitter üyeliği, % 10’unun MSN üyeliği ve % 3’ünün Twitter üyeliği bulunmaktadır. Sosyal paylaşım ağlarını en fazla oranda kullananların özellikleri şunlardır: Erkek, en üst gelir grubuna mensup, parçalanmış aileye mensup, özel kolej mezunu, tıp fakültesi öğrencileridir (Bayhan 2012). Bu veriler, sosyolojik açıdan anlamlıdır. Toplumsal cinsiyet açısından interneti en fazla kullananlar erkeklerdir. Sosyo-ekonomik açıdan üst sosyal sınıfta bulunanların internet bağlantılı bilgisayar ve cep telefonuna sahip olma oranı yüksektir. Yine, özel kolej ve tıp fakültesinde öğrenim görenlerin çoğunluğu sosyo-ekonomik açıdan üst sosyal sınıfa mensup ailelere mensuptur. Parçalanmış ailelerdeki internet kullanma ve sosyal paylaşım sitelerine üyelik oranının fazlalığı, ebeveynlerinden birinin bulunmayışının verdiği otorite boşluğunun getirdiği serbestlik ve kendilerini sosyal paylaşım sitelerinde ifade etme ihtiyacıdır.

Geniş çaplı yapılan bir araştırmaya göre, örneklemdeki gençlerin % 69’unun Facebook, % 57’sinin MSN, % 10’unun Twitter üyeliği bulunmaktadır. Örneklem interneti en çok, arkadaşlarıyla muhabbet etmek için kullandıklarını ifade etmiştir. Bir başka araştırma şirketinin sonuçlarına göre de, örneklemin % 80’i internet kullanmaktadır. Örneklem interneti, eğitim ve araştırmadan daha çok sosyal iletişim ve haberleşme ile eğlence amaçlı kullanmaktadır. Bu çerçevede, örneklem en çok SMS ve Facebook üzerinden haberleşmeyi tercih ettiklerini ifade etmiştir.

Bayhan’ın örneklemini 1800 öğrencinin oluşturduğu “Lise Öğrencilerinde İnternet Kullanma Alışkanlığı ve İnternet Bağımlılığı” araştırmasına göre, örneklemin % 66’sının Facebook üyeliği bulunmaktadır. Erkeklerde Facebook üyeliği oranı % 73 iken, kız öğrencilerde % 60’tır. Aile tipine göre en fazla ebeveynin yurt dışında bulunduğu aile ile boşanma sonucu parçalanmış aileye mensup gençlerde Facebook üyeliği daha fazladır. Ailenin aylık geliri yükseldikçe Facebook üyelik oranı artmaktadır. Bu durum, bilgisayar ve internet bağlantısı oranının fazlalığının gelir düzeyi yükseldikçe artması oranı ile de ilgilidir. Evinde internet bağlantısı olanların % 78’inin Facebook üyeliği varken, evinde internet bağlantısı olmayanlarda bu oran % 55’tir. Facebook üyeliği bulunanların kendisini internet bağımlısı görme oranı ile internet bağımlısı oranı ortalamanın üzerinde bulunanların oranı daha fazladır (Bayhan 2011: 919).

Küreselleşme ve enformasyon toplumunun ikonu olan internet, postmodern kimlik örüntüsüne zemin hazırlamaktadır. İnternet, farklı kimliklerin kendilerini ifade etmesi ve yansıtmasına imkân sağlamaktadır. Bu bağlamda, farklı kimliklerin birbirlerinin farkına varmasına imkân oluşturmaktadır. Ancak, diğer yandan “biz” ve “öteki” bağlamında sanal cemaatleşmelere de yol açmaktadır. Ayrıca, internet bağımlılığı psikiyatride bağımlılık olarak tanımlanan bir psikolojik sorun olarak kabul edilmektedir. İnternet, asosyal bireyler de üretmektedir. Sürekli internetle haberleşen ve zamanının çoğunu internette geçiren bireyler, gerçek sosyal ilişkilerden kaçınmaktadır (Bayhan 2013: 142).

Y veya milenyum kuşağının sosyolojik profilleri, yapılan sosyolojik araştırmalarla betimlenmektedir. Time dergisinin 20 Mayıs 2013 tarihli sayısının kapak konusu “The Me Me Me Generation” idi. Joel Stein ve Josh Sanburn tarafından yazılan makalede, milenyum kuşağının “Ben nesli” olduğu analiz edimektedir. İnternet ve cep telefonları, çocuk ve gençlerin her saatte sosyalleşmelerine imkân vermektedir. Dolayısıyla, sürekli akran ve arkadaşlarıyla etkileşim içerisinde ve onların baskısını yaşamaktadır. Gençler, sürekli cep telefonlarından veya sosyal medyadan gelen mesajları izleme ihtiyacındadır. Facebookta kendilerinin ne kadar takipçisi olduğu ve kendi sayfalarında paylaştıklarına ne kadar “like” (beğeni) aldıkları çerçevesinde “narsist” kimliklerini tatmin ederler. Herkes İnstagram, Youtube, Twitter ve Facebookta microcelebrity (küçük şöhret) olmayı hedeflemektedir. İnternet bağımlılığı, sosyal medyadaki paylaşımları beğenme, cep telefonunun titreşimini, eposta ve mesajların sürekli kontrolü sendromu sonucunda gençlerde yaratıcılık ve empati düzeyleri düşmektedir. Yapılan araştırmalarda, 1966’dan 1980’e kadar yaratıcılık testlerinde yükselme saptanmışken; 1998 yılından itibaren gençlerin yaratıcılık testlerinden aldıkları puanlar keskin bir şekilde düşmeye başlamıştır. Aynı durum, sanal iletişimi tercih ettikleri için yüz yüze iletişim kuramayan narsist gençlerde empati eksikliğinin de artmasına neden olmaktadır. Milenyum kuşağı, kendi gettolarında narsisizm, materyalizm ve teknoloji bağımlılığı içinde yaşamaktadırlar.

Nicholas Carr, “Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor?” adlı kitabında, nörobiyoloji alanındaki çalışmalardan hareketle, internet kullanımının belleğimizi yüzeysellik temelinde yeniden biçimlendirdiğini ve değiştirdiğini belirtmektedir. 2008 yılında ABD’de interneti kullanarak büyüyen “İnternet Kuşağı”ndan altı bin örneklem ile yapılan araştırma sonuçlarına göre, dijital dünya bilgileri özümseme yöntemlerini bile etkilemektedir. Gençler bir sayfayı soldan sağa ve yukarıdan aşağıya doğru okumamakta; bunun yerine ilgilerini çeken bilgiyi bulmak için satırlarda sekerek göz gezdirmektedir. Sakin, odaklanmış, dikkati dağılmayan, doğrusal akıl yerine; kısa, kesintili, çoğu zaman kesişen patlamalarla parça parça bilgi almak isteyen ve buna ihtiyacı olan yeni bir akıl türü oluşmaktadır (Carr 2012: 22-23). Bazı araştırmacılar “Dikkat Bozukluğu Hastalığı”nı, aktif hafızanın aşırı yüklenmesine bağlamaktadır. Deneyler aktif hafızamızın sınırlarına ulaştığımızda, gerekli bilgiyi gereksiz bilgiden, sinyali gürültüden ayırt etmenin güçleştiğini göstermektedir. Ayrıca, internet kullanmak beyni devamlı bulmaca çözer gibi yormaktadır. Ancak böylesine yoğun bir egzersiz, temel düşünce tarzımız hâline geldiğinde, bu sefer derin öğrenme ve derin düşünme yeteneğimize ket vuracaktır. Bir bulmaca çözerken kitap okumayı deneyin, işte internetin oluşturduğu entelektüel ortam budur (Carr 2012: 157). İnternet, zihnimizi, duygularımızı ve benliğimizi dönüştürmektedir. Bu bağlamda, internet bağımlılığı çağımızın en önemli psikolojik ve sosyal hastalıklarından biri durumuna gelmektedir.

SOSYAL MEDYA ve BİZE DÜŞEN

Teknoloji; insanlık için büyük bir nimettir. Getirdiği pek çok şey ademoğlunun hayatını kolaylaştırmış, ona farklı bir dünya kapısı açmış ve yeni teknolojik icatların da vesilesi olmuştur. Her nevi akıllı telefon bugün; birkaç yaşından başlayan evlatlarımızdan, asırlık çınar olmaya namzet atalarımıza/ninelerimize kadar sirayet etmiş, onların da olmaz olmazları arasına girebilmiştir. Bilhassa sosyal medyanın, sosyal ama sanal olan bu mecraların etki alanı genişlemiş; devletlerin karar almalarına müdahale edebilecek kadar bağımsız ve bir o kadar da üzerinde düşünülmesi gereken bir alan haline gelmiştir.

Türk gençliğine buradan düşen vazife; sosyal hayatındaki Milliyetçi-Ülkücü çizgiden ilhamla mutedil Müslüman Türk kimliği çerçevesi içerisinde hareket etmek olacaktır. Sosyal medyanın gücü bugün, pek çok ülkenin kaderini tayin noktasında önemli bir noktadadır. Her hadisenin iyisi/kötüsü olmakla beraber sosyal medya kullanımı da bu şekilde ayrılmaktadır. Sosyal medyanın Türk kültür dairesi içerisinde bir fikir yayıcı ve motive edici araç olarak kullanılması gerektiğini düşünmekteyim. Nihayetinde fikirlere aracılık yapan iletişim bugün en çok sosyal medya ile sağlanmaktadır. O zaman bizlere büyük iş düşüyor. Haydi, sosyal medyanın da Türk kültürünün de hakkını verelim! Eğilip-bükülmeyen, dengeli bir çizgiden sapmayan ve derdi yalnızca Türkiye ve Türk’ün mefkuresi olan bir dil ile sosyal medyayı en güçlü olduğumuz alanlardan birisine çevirelim, ne dersiniz?

 

Add Comment