Yeni Sınıf Şuuru İnşasında Milli Şuurun Önemi – Fatih Oğuz

YENİ SINIF ŞUURUNUN İNŞASINDA MİLLİ ŞUURUN ÖNEMİ

Fatih OĞUZ

Günümüzün tanınmış filozoflarından Slavoj  Zizek çıkarmış olduğu kitapla “Yeni Sınıf mücadelesi: Kaçışın ve terörün gerçek nedenleri„ (Der neue Klassenkampf: Die wahren Gründe für Flucht und Terror) dünya kamuoyu olarak neredeyse unuttuğumuz “Sınıf mücadelesi” kavramını yeniden tartışma merkezine oturttu.

Zizek “Kapitalizm oluşturduğu demokrasi, insan hakları temellerini kendisi tahrip etmekte” derken, özellikle Avrupa’ya yoğun bir biçimde sığınmacıların akın etmelerini örnek olarak gösterir.

“Bütün yoksullar Avrupa’ya gelin” mealinde bir anlayışın “Avrupa’da popülist bir devrime” sebep olabileceği konusunda endişe taşıdığını, bunun asla bir  çare olamayacağını ve buna karşılık olarak da reaksiyon gösteren kitlelere (PEGİDA vd.) anlayış gösterdiğini ifade eder. Demokrasi ve ekonomik arasındaki dengeyi sarsma riski taşıyan sığınmacılar meselesi bilinen bir küresel sorundur. Bu sorunun sonuçları üzerinde bir tartışma yürütmekten ziyade buna sebep olan gelişmelerin tartışmaya açılması ve buna binaen çözümlerin yürürlüğe sokulması zorunludur.

Zizek yeni sınıf mücadelesini oluşturan terör, sığınmacı problemi ve savaşların kaynağını din ile kültür arasında yaşanan çatışmalarda aramıyor. Ekonomi ve sermaye endeksli sömürü zihniyete işaret ediyor.

Bütün ezilmişlerin, sömürülenlerin küresel bir çalışma birlikteliği oluşturmaları gerektiğini, kapitalizmin bertaraf olmasına gerekmediğini onun yerine insanların ihtiyaçları serbest piyasa tarafından ayarlanmamasını, toplumun değişime tabi tutularak çaresiz insanların Avrupa’ya doğru yola düşmemelerini sağlayacak önlemleri  çıkış olarak görüyor.

Zizek’in tartışmalara sebep olan bu kitabın içerisinde bulunan bir bölümünü özetlemeye çalıştım.

Muhtevasıyla ilgili Avrupa kamuoyu inanın daha çok tahlillere, argümanlara ve parametrelere sahip ama bu kitabı esas tartıştıran unsur Zizek’in bu gelişmelere “yeni Sınıf mücadelesi” olarak ele alması oldu.

Ara ara siyasi diyaloglarda, bilimsel çalışmalarda “sınıf mücadelesi” kavramı kullanılır. Lakin Öğrenim dünyasında yerini alan “sınıf mücadelesi”, tarihi bir söylem, ideolojik bir paradigma olmaktan öte toplumun gündeminde yer bulamıyordu.

Zizek, şuan her Avrupalının yüzyüze kaldığı sığınmacı gerçeğini “sınıf mücadelesi”ne bağlaması Öğrenim, Siyaset ve Bilimsel alandan halkın alanına taşımış oldu.

Zizek, ne kadar sol kesim tarafından eleştirilse bile, eski komünist alışkanlıklarını görebiliyoruz. Bütün ezilmişlerin, sömürülenlerin birleşme fikri Komünist Paritisi manifestosu’nda belirtilen “bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısıyla örtüşmektedir.

Zizek’den aldığım izlenim yeni bir “sınıf şuur”unu; kapitalizmin varlığını önemseyen postmodern ve global karaktere sahip bir komünizm ile inşa etmek.

Bu da şu demektir: “Sınıf mücadelesi”nin ideolojik tarih sürecini çıkış noktasıyla yeniden ele almamız gerekiyor.

Bunun için de Karl Marks ve Engels’in önderliğinde Londra’da gerçekleşen kongrede deklare edilen Komünist Partisi manifestosunda belirtilen bazı görüşlere yer vermeliyiz:

“Günümüze kadar varolagelen bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.“

“İşçilerin mücadelelerinin gerçek semeresi, ilk anda elde edilen sonuçta değil, işçilerin hiç durmaksızın büyüyen birliğindedir. Ayrı ayrı yörelerde hepsi aynı karakteri taşıyan birçok mücadeleyi milli çapta tek bir sınıflararası mücadelede merkezileştirmek için gereken de bu yakınlaşmadan başka bir şey değildir zaten. Ne ki bütün sınıf mücadeleleri siyasi mücadelelerdir.”

“Daha önce de gördüğümüz gibi, bugüne kadar büyün toplum biçimleri ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çelişki üzerinde temellenmiştir.”

“Gelişme seyri içinde sınıf ayrılıkları ortadan kalktığı ve tüm üretim muazzam bir birlik halinde hep bir araya gelen milletin elinde toplandığı zaman, kamu iktidarı siyasi karakterini yitirecektir. Siyasi iktidar, aslında, bir sınıfın bir diğer sınıfı baskı altında tutumak için örgütlenmiş gücüdür. Eğer proletarya, burjuvaziyle mücadelesi sırasında, koşulların baskısı altında kendini bir sınıf olarak örgütlemeye zorlanırsa, eğer bir devrimle kendisini hakim sınıf kılar ve hakim sınıf olarak eski üretim koşullarını zorla siler atarsa, o zaman bu koşullarla birlikte sınıf çelişkilerinin ve genel olarak sınıfların varlığının nedenlerini de silip atmış olacak ve böylelikle kendi sınıf hakimiyetine de son vermiş olacaktır. O zaman sınıfları ve sınıf çelişkileriyle eski burjuva toplumunun yerini alan birlikte, her insanın özgürce gelişmesi, bütün herkesin özgürce gelişmesinin şartı olacaktır.”

Bugünlerde “yeni sınıf şuuru”nu oluşturmak isteyenlerin argümanlarına bakıldığında (ekonomik sektör, özelleştirme ve serbest piyasa argümanların devşirildiği malum) Komünist Partisi manifestosunun ruhundan fazla ayrılmadıklarını göreceğiz.

Klasik marksistler kadar günümüzün marksistleri de milliyet, din ve kültür olguların ezenlerin iktidar aracı olduğunu ve ezilenler bu araçlar ile denetlendiğini, sömürüldüğünü, adeta terbiye edildiğini ve “milli şuur”un ezilenleri ütopik bir lokal içerisinde köle gibi yaşattığını söylerler.

Ülkemizde anarşist düzeyde yer bulmasından öteye gidemeyen bu eylemsel teorinin halkımız tarafından kabul edilmeyişinin sebebini en isabetli şekliyle Atatürk açıklamıştır: “Biz ne bolşeviğiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim şekl-i hükümetimiz tam bir demokrat hükümetidir ve lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir.”

Atatürk, Türk milletinin yüksek karakterini, kurtuluşunu ve bağımsızlığını “milli şuur”a bağlıyor: “Bizi esirliğe ve yıkılmaya mahkum etmek istemiş olan hükümetler karşısında, millî haklarımızı savunurken maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlikte hareket etmesi şarttır.”

Atatürk burada sınıflar arasındaki mücadele neticesinde ezilen sınıfın hakim sınıfı alt etmekte değil maddi ve manevi bütün memleket kuvvetlerinin birlikte hareket etmesinde çareyi görüyor.

Türk milletinin milli şuurunu oluşturan etkeni açıklayan sözlerin başında şu söz gelmektedir: Kederde, tasada, kıvançta bir olmaktır!

9 Işık doktrini ile Türk milletine “üçüncü yolu” açan, siyasi kişiliğinin yanı sıra Türk milliyetçiliği ideolojisinin ideoloğu olan Alparslan Türkeş şöyle der: “Bizim dünya görüşümüzde bir ferdin diğerinden üstün tutulması yoktur. (…) Millet canlı bir organizma ve yaşayan bir varlıktır. Bu organ ve varlıkta her ferdin belirli bir yeri ve bir görevi vardır. (…)Bir sınıf veya ferdi, diğer sınıf veya ferde üstün tutamaz. Bir sosyal sınıfı veya ferdi, diğer sosyal sınıf veya fertlere tercih eden sistemler sınıfçı sistemlerdir. Milliyetçilik her türlü sınıfçı sistemlere karşıdır. Sınıfçı sistemler, bir sınıfın diğer sınıfı ezmesini, sömürmesini öngörür. Sınıfçı sistemler, sınıf diktatörlüğü doğurur. Bizim savunduğumuz 9 Işık sistemi, Türk milletini sınıflara bölmeden, onu kutsal bir bütün olarak ele alır.”

Görüldüğü gibi Alparslan Türkeş, Atatürk’ün izlediği yolu takip etmiş ve günümüzün şartları içerisinde yorumlamıştır. Bu yorum, Zizek’in açıklamalarına bakılırsa, geçerliliğini halen koruduğunu görebileceğiz.

Türk tarihinde önemli bir yere sahip olan Ahilerin toplumsal anlayışı incelendiğinde karşımıza çıkan tablo şudur: Barış döneminde idare, ilim, meslek ve esnaf erbabı birbiriyle ezici değil besleyici rekabet eden; lakin bir savaş veya kargaşa anı olduğunda cinsiyet, meslek, mevki ve makam ayırt edilmeden herkesin üstüne düşen sorumluluğu tanzim eden bunu imkan kılan milli konsensüs.

Türk tarihine ilaveten Almanya’yı da örnek verebiliriz.

Almanya Örneğinde “Milli Birlik-Milli Şuur”

“Atıldı vahdet-i milliyye sakfının temeli. O vahdet işte bütün ihtişamınızdaki sır.”

Mehmet Akif Ersoy „Berlin Hatıraları“ isimli şiirinde Almanların çağdaşlarıyla kıyaslandığında ilimde, teknikte, ilerlemede ihtişamlı olmalarına milli birlik içerisinde olmalarını bağlıyor. Bu milli birliğin uzun bir dinlenme dönemi içerisinde geliştiğini belirtiyor. Yani iç huzur, toplumsal mutabakat ve ahenk arz eden birlikte yaşama duygusu Almanların sahip olduğu milli birliğinin oluşmasındaki etkenliğine dikkat çekmektedir.

Milli birliği istikrarlı kılacak olan güç milli şuurdur. Milli şuur; ortak tarih bilinci, ortak hedef bilinci; başarıda, barışta, sevinçte değil aynı zaman da kederde, savaşta, krizde ve kaoslarda müşterek değerler etrafında bütünleşme bilincinin sonucudur.

Milli şuur ekseninde gelişmeler, mevcut ile yetinmeyip, mevcut halden daha ileri, daha yüksek, daha nitelikli, daha ekonomik seviyeye erişme düsturu taşımakta.

Milli şuuru, sosyal dilimlerin nizam içerisinde işleyişin getirdiği bütünlük tarafından beslenmektedir. Türk Milliyetçiliğinin “dik baş, tok karın, mutlu yarın” sloganı bir nevi bu sosyoekonomik, sosyopolitik ve sosyokültürel etkileşmenin özetlenmiş halidir.

Anayasal çerçevesi içerisinde milli şuur “vatandaşlık sorumlulukları” maddesiyle hukuki statü kazanır.

İşte tam da burada devlet yöneticilerin veyahut kamu yönetiminin liyakat şiarının denetleyici konumunu gevşek tutmamalıdır.

Doğup büyüdüğüm ve üzerinde yaşadığım Almanya’dan örnek vererek mevzuyu tasvir etmek isterim. Ortaokul döneminde sınıfın tek Türk öğrencisiydim. Sınıfın ekseriyeti Alman. Sadece iki öğrenci Avrupalı başka milletlere mensuplardı. Sınıf arkadaşlarım içerisinde çok zeki, çok kabiliyetli ama aynı zaman da çok yaramaz olanlar vardı. Baktığınızda bu yaramaz öğrencilerin ileride topluma yararlı birer fert, toplumcu karaktere sahip birey olacaklarına dair fikir yürütemezdiniz. Aradan en az 15 yıl geçtikten sonra yaramaz diyebileceğimiz arkadaşlarımla buluştuğumda onların birer toplumcu kişiliğine eriştiğini gördüm. Çünkü iş, sosyal ve çalışma ortamı onu müşterek hayatın öneminin ve birlikte yaşayabilmenin tek şartı toplumun diğer kesimlerine karşılık rakip veya hasım mantığıyla bakmamaları gerektiğinin idrakını kazandırıyor. Tenasüp şiarı ile ilişkiler kurmayı, ilişkiler yürütmeyi ve ilişkiler oluşturmayı temel edinmiş bir toplumda farklı sesler çıkabilir ve hatta bu sesleri müşterek işleyişine dönüştürebileceğini gördük. Siyasi potre olarak Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’i örnek olarak verebilirim. 68 kuşağı olarak bilinen Marksist Gençlik-Öğrenci hareketi içerisinde aktif görev alan Fischer devrimci örgüt ve eylem düzeyinde adını duyurmuş, hatta başında siyah bir motosiklet kaskıyla Alman polisiyle sokak ortasında çatışmaya girerek polise şiddet uygulamıştır. Yıllarca marksist yapılar içerisinde inanmış bir devrimci ve ilaveten çevreci olarak da yoluna devam ederek 1980 sonrası kurdukları Yeşiller Partisi’nden Hessen eyaletine seçiliri ve kurulan Kırmızı-Yeşil hükümette (Almanya Sosyal Demokratlar-Yeşiller) Çevre ve Enerji Bakanı olur. Yemin törenine beyaz bir spor ayakkabıyla gelerek “devrimci, aykırı” kişiliğinden taviz vermeyeceğinin mesajını vermişti.

Fischer’in siyasi kariyerisi zamanın ilerlemesiyle birlikte yükseldi ve Sosyal Demokrat Gerhard Schröder’in Başbakanlığı döneminde kurulan Federal hükümette Dışişleri Bakanı oldu. Sokak ortasında polise şiddet uygulayan motosiklet kasklı, işçileri ayaklandırmak için örgütler kuran, yemin törenine beyaz spor ayakkabısıyla gelerek devrimci kişiliğinden taviz vermeyeceği mesajını veren Joschka Fischer son derece bakımlı ve moda trendine aykırı olmayan giyim tercihiyle toplumun önüne çıkmıştır. Sadece dış görünümünde yaşanan değişiklikler mi çıktı? Hayır! Fischer toplumsal yorumlarında, Almanya merkezli menfaat politikanın takip edilmesi, dünya perspektiflerinde ciddi manada değişiklere gitti. Özellikle klasik olarak tarif edilen Alman siyaset teorilerine dönük meyilli davranışları nedeniyle devrimci, sosyalist, sol ve enternasyonalist kimliğini muhafaza eden Yeşiller tabanından eleştirilerle karşılandı. Bu eleştiriler parti tavanından destek de buldu.

Fischer örneğinin vermemdeki sebep milli şuur ekseninde kabul gören “vatandaşlık sorumluluğu”nun bir sistem içerisinde bir uçta bulunan insanları idealist ölçütler içerisinde bir diğer uça doğru hareketlendirebileceğini göstermek içindir.

Adalet ve Hukuk içerisinde (hakkaniyet) denetlenen ve derlenen bir demokrasi milli şuuru “vatandaşlık sorumlulukları” tezahüründe her türlü adaletsizliği, emek ve kazanç sömürücülüğü, vurguncu düzeni, rant ekonomisini, kamu ve özel hizmet sektöründe ayrımcılığı ve nüfuz istismarı devre dışı bırakacak sosyal kuvvettir.

Dünyayı sınıflara tanzim eden emperyalist ve sömürgeci odakların “yeni sınıf şuuru”nun küresel krizler başlığı adı altında milli devletler üstüne son sürat gelirken, vatandaşlık sorumlulukları içerisinde himaye edilen ve geliştirilmeye mutlak manada tabi olan milli şuur ile varlığımızı hürriyet içerisinde devam ettirebilmenin mücadelesini vermek zorundayız.

Atatürk’ün sözleri bu mücadelede bizler için uyandırıcı ve itici güç olmalıdır: “Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez. (…) Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!“


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter