Unutulan Vatan: Doğu Türkistan – Asiye Merve Avşar

Zamanın ve olayların çok hızlı aktığı, geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Gündelik uğraşlarımız arasında, pek farkına varamasak da dünya yeniden kuruluyor. Dünyanın dört bir yanında yeni doğumların, yükselişlerin ve düşüşlerin sancıları yaşanıyor. Artık ABD’nin küresel hakimiyetini sürdürmekte zorlanmaya başladığı açıkça ortaya çıkmıştır.

ABD’ye alternatif olarak görülen devletlerin en başta geleninin ise Çin Halk Cumhuriyeti olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, bugün Çin sınırları içerisinde bulunan ve tarihi adı Doğu Türkistan olan “Uygur Özerk Bölgesi”nde milyonlarca Müslüman Türk yaşamaktadır. Yaklaşık 1 milyon 850 bin kilometre kare toprağa sahip bu ülkede yaşayan, büyük çoğunluğu Uygurlardan oluşan Türkler, uzun zamandır sistematik bir asimilasyon ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

Doğu Türkistan’da insan hakları ifadesi, ne yazık ki Çin işgalinin başlamasıyla birlikte “zulüm” kavramıyla eş değer bir hale geldi. 1754 yılında gerçekleşen ve “Birinci Çin işgal dönemi” olarak bilinen tarihten bugüne insan hakları ihlalleri, baskılar ve insanlık dışı muameleler artarak devam etmekte. Çin, insanlıkla bağdaşmayan zulüm ve işkencelere başvurarak, sorgusuz sualsiz katliamlar gerçekleştirerek on binlerce, yüz binlerce Müslüman Türk’ün yaşama hakkını elinden almış ve almayı sürdürmektedir. Zaten işgalcinin adının tarihe “Çin işkencesi” şeklinde bir sıfatla kazınmış olması, yapılabilecekler hakkında da yeterince ışık tutmaktadır.

Kızıl Çin’in, Doğu Türkistan’da 2,5 asırdır sürdürdüğü insan hakları ihlali ve kıyımlarını farklı kategorilerde ele alıp incelemek mümkündür. Ancak ben toparlayabilmek amacıyla bunları başlıca üç grupta ele almak istiyorum:

1. Demografik yapıya yönelik insan hakları ihlalleri
2. Düşünce ve inanç özgürlüğüne yönelik insan hakları ihlalleri
3. Çevreye yönelik insan hakları ihlalleri

Demografik yapıya, yani doğrudan insanın varlığına yönelik sistemli ihlallerin başında Türk nüfusunu azaltma çabaları gelmektedir. Çin; katliamlar, sürgünler, ağır hapis cezaları, baskılar vs. yollarla Türk nüfusunu asimile etme politikası izlemektedir. Bu politika Kızıl Çin işgalinin gerçekleştiği 1949 yılına kadar, nüfus artışına engel olmak, yerli nüfusu cahil bırakmak, aydınları ve önde gelen kişileri yok etmek, ekonomik açıdan baskı altına almak, sürgün ve ağır çalışma kamplarına sürmek şeklinde cereyan ederken, bu tarihten sonra sistemli bir Çinli nüfus yerleştirerek demografik dengeyi değiştirmek şekline çevrilmiştir. Bunu daha somut bir şekilde görebilmek için 1876 yılından itibaren verilen dört ayrı nüfus istatistiğine hızlıca göz atmak dahi yeterlidir.1876’da Kaşgar Tarihi’ni yazan Mehmet Atıf Bey, Doğu Türkistan’ın (Kaşgarya) nüfusunun 4.800.000 civarında olduğunu kaydeder. Bu tarihte, Çinli nüfus oranı ise yalnızca % 1 civarındadır. 1953 yılında ise Çin resmi makamları bu sayıyı 4.218.000 olarak ilan etmiştir. Görüldüğü gibi aradan geçen 80 yıla yakın bir dönemde nüfus 600 bin kişi azalmıştır. Çinli oranının % 4’e çıkmasına rağmen. Normal artış hızı göz önüne alınırsa, o tarihte, 8-9 milyon olması gereken Türk nüfusta neden düşüş yaşanmıştır? Burada Çin’in yalnızca cevap değil aynı zamanda bir hesap vermesi gerekmektedir. Ya bu kadar insanı katlettiklerini kabul edecektir ya da Türk nüfusunu sakladıklarını. 2010’da yapıldığı ilan edilen son nüfus sayımında ise Doğu Türkistan’da yaşayan Çinli nüfus ise % 46’ya yükselmiştir. Görüldüğü gibi, bölgedeki Türk nüfusu yılların geçmesiyle artmak yerine azalmaktadır. Bunun yukarıda belirtildiği gibi iki ana nedeni vardır: Birincisi, uygulanan katliam ve kıyımlar, ikincisi ise Çin’in Türk nüfusunu az gösterme politikasıdır. Tüm katliam ve soykırım uygulamaları da hesaba katarak bir istatistik yaparsak bile bugün Doğu Türkistan’daki Türk nüfusu en az 30-35 milyon olmalıdır. Çin’in rakamlarını kabul etmek ise, bir taraftan bir milletin tam bir soykırıma tabi tutulduğunu gösterirken, diğer taraftan bölgedeki işgalini meşrulaştırmak anlamına gelmektedir.

Doğu TürkistanÇin’in Doğu Türkistan’da yürüttüğü insan hakları ihlalinin bir diğer uygulaması da adaletsiz ve zalimane doğum kontrol politikasıdır. Kendi anayasalarına aykırı olarak Doğu Türkistanlıları da tek çocuk sahibi olmaya zorlamakta, “kota dışı hamilelik” yetkililerce fark edildiği zaman ise anne adayı evinden zorla alınmakta ve oldukça sağlıksız ortamlarda kürtaja tabii tutulmaktadır. Hatta öyle ki 7-8 aylık ceninler de hiçtereddüt edilmedenanne karnından alınmaktadır.

Kota uygulaması doğrultusunda her 30-35 kadından ancak birine doğum izni verilmektedir. Bunların da kız çocuk olmasına dikkat edilmektedir. Bunun da sebebi açıktır ve uygulamalarla sabittir. Bu kız çocuklar Çinlilerle evlenmeye zorlanmakta ya da iş gücü olarak Çin’e götürülerek orada zorla iskana tabi tutulmaktadırlar. Ki bu da tarih boyunca pek çok örneğini gördüğümüz “bir halkı ortadan kaldırma”nın en etkili şekillerindendir.

Yaşama hakkına yönelik ihlallerin önde gelenlerinden biri de Çin’in Türklere yönelik olan işkence metotlarıdır. İnsan Hakları Bildirgesi 3. maddesinde yer alan: “Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.” şeklinde yer alan bu hakkın çiğnenmesine yönelik ihlallerden bazıları şunlardır:

Uluslararası Af Örgütü verilerine göre;Doğu Türkistan Türkleri, gerekçesiz ve keyfi bir şekilde göz altına alınmakta, uzun göz altı sürelerine maruz tutulmakta, yetersiz kanıt ve suçlamalarla ağır cezalara çarptırılmakta, mahkum edilenlerin organları çalınmakta, her türlü bedensel ve ruhsal işkencelere maruz bırakılmaktadır. Aynı şekilde tutukluların akıbetinden haber almak da mümkün olmamaktadır.

Bunlara ek olarak Uluslararası Af Örgütü’nün ve çeşitli uluslararası gözlem teşkilatlarının raporlarında sıklıkla dile getirdiği gibi en fazla idam cezası uygulayan ülke olan Çin bunu özellikle Doğu Türkistan’da icra etmektedir. Çin, her fırsatta verdiği idam cezasını da, özellikle ilk ve orta okul öğrencilerini infaz alanına toplayarak onların gözü önünde uygulamaktadır. Bu da, haksız idamlar kadar önemli bir insanlık suçudur.

Çin, özellikle 2000’li yılların başından itibaren yeni ve gaddarca bir politika daha uygulamaya başlamıştır. Yine insanın yaşama hakkına yönelik açık bir ihlal olan bu politikayla, meslek edindirme, yoksul aileleri kalkındırma bahanesiyle Doğu Türkistanlı 17 ile 22 yaş arasındaki fiziği düzgün, evlenmemiş kızlar, zorla ailelerinden kopartılarak Çin’in iç kesimlerine götürülmekte ve geri dönüşlerine de, bir anlamda, imkan verilmemektedir. Götürüldükleri yerlerde Çinlilerle evlenmeye zorlanmakta, kabul etmeyenler çeşitli baskı ve şiddete maruz bırakılmaktadır. 2009 Urumçi olaylarını ateşleyen de benzer bir olay olmuş, Guangdong bölgesine götürülen kızlar, Çinlilerle evlenmeye reddedince şiddete maruz kalmış ve birkaçı hayatını kaybetmiştir. Urumçi’de bu olay duyulup protesto edilince de, sivil halkın üzerine silahla müdahale edilmiş ve yüzlerce insan şehit olmuştur.

Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerinin ikinci büyük grubu da düşünce ve inanç özgürlüklerine yönelik insan hakları ihlalleridir. Öncelikle, eşitlik adına hareket eden ve halklara özgürlük vereceğini ileri süren bir ideolojiyi temsil ettiğini iddia eden Çin, Doğu Türkistan’da oluşturduğu sözde özerk idari yapıda bile buna önem vermemiş ve siyasi temsilde adaletsiz bir sistem teşkil etmiştir. Mesela, “Şincan Uygur Özerk Bölgesi”ndeBölgesel Parti Daimi Komitesi’nin 15 üyesinin yalnızca 3’ü Uygur, 1’i Kazak iken 1’i Moğol, 10’u ise Çinlidir. Yine Bölgesel Parti Merkez Komitesinin 56 üyesinin yalnızca 13’ü Uygur iken Çinli üye sayısı 33’tür. 9 bakanlığı bulunan Bölgesel Hükümet’te ise Uygurlar 3, Kazaklar 1 bakanla temsil edilirken geri kalan ve stratejik konumlara sahip 5 bakanlık Çinlilerin elindedir. Geniş yetkilere sahip Askeri Bölge Komutanı ile Siyasi Komiser ise Çinli’dir. Buradan Çin’in “özerk bölge” anlayışının esasında ne anlama geldiğini anlayabilirsiniz.

Çinliler, Türk milli kimliğini kamusal alandaki görünürlüğünü azaltabilmek için de yeni bir politika uygulamaya koydu, bu sene başından itibaren. Kamusal alanda milli kıyafet ve başörtüsü ile görünümü kısıtlama. Bunun yerine, “modern ve çağdaş kıyafet” propagandasıyla Batılılar ya da Çinliler gibi giyinmek teşvik edilmektedir.

Türklerin milli kimliğinin yok etme planlarının bir diğeri de İslamiyet’e karşı yürütülen kampanyalardır. Bunun için İslam dininin öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış, dini gün ve gecelerin ihyası kanun dışı ilan edilmiş (nitekim 1990 Barın ve 1995 Gulca olaylarının temel sebebi, Kadir Gecesini ihya için bir evde toplanan kadınlara yapılan baskın ve direnenlerin öldürülmesidir), açık olan camilerin mihraplarına Çin bayrağı asılması zorunluluğu getirilmiştir. Yine bir başka dikkat çekici yasak da, cenazelerin gündüz defnedilmesi yasağıdır. Buna göre, vefat eden Türklerin naaşları ancak sabah namazından önce ve yatsı namazından sonra toprağa verilebilmektedir. Aynı şekilde, camilere girişte izne bağlanmıştır. Camilerin girişine asılan bu tabelalara göre camiler giremeyecek olanlar şunlardır:

Çin’in Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlaline yönelik uygulamalarından bir diğeri de çevreye yönelik katliamlardır. Bu manada, öncelikle ülkenin tarihi simasını oluşturan ve Türk kimliğini yansıtan kadim şehirler ve eserler birer birer yok edilmeye başlamıştır. Kaşgar şehri büyük oranda yıkılmış ve yerine Çinlilerin çoğunluk teşkil ettiği yeni gökdelenler yükseltilmeye başlanmıştır. Bu anlamda Çinliler, Kaşgar eski şehrinin yüzde 85’ini yıkmayı planlıyorlar.- Partiye girmeye namzet öğrenciler,
- İzne ya da emekliye ayrılmış dahi olsalar bile, devlet memurları ve işçiler
- 18 yaşından küçükler,
- Şehrin yönetici ve memurları,
- Kadınlar.

Çin’in tarihi çevreyi yok etme politikasının yanı sıra doğal çevreyi de büyük oranda tahrip etmektedir. Bunun en vahim olanlarının başında nükleer denemeler gelmektedir. Doğu Türkistan’ın Lop Nor bölgesi Çin’in nükleer deneme sahasıdır. (1964-1996) yılları arasında 46 nükleer bomba denemesi yapılmıştır. Çin’in bölgede yaptığı yalnızca üç büyük deneme sonucu ortaya çıkan radyasyon Çernobil kazasından 4 milyon kez daha fazladır.Aynı şekilde, yeraltında denenen bazı atom bombaları Hiroşima’dakinden 300 kat daha güçlüdür.Bunun sonucu olarak;

Doğu Türkistan Bayrağı -

• Bu denemelerden bugüne kadar milyonlarca insan etkilenmiş, yaklaşık 250 bin kişi hayatını kaybetmiştir
• 1975-1985 arası lösemi hastalarının sayısında 7 kat artmıştır.
• Akciğer, karaciğer, deri ve kadınların rahim kanserine yakalanma oranında % 70 artış görüldü.
• Nükleer deneme yapılan bölgede yalnızca 1988 yılına kadar 20.000 biçimsel bozukluğa sahip binlerce çocuk dünyaya geldi.
• Bölgede çocuk ölümleri oranı binde 200’e yükseldi.
• Her yaşta insanlarda ani yaralar oluşmaya başladı.
• Tarihi oluşumu onbinlerce yıl öncesine dayanan Lop Nor Gölü kurudu.

Bunca vahşete rağmen ne vahimdir ki orada yaşayan milyonlarca Türk’ün feryadına kulaklar tıkanmış, Çin’e göre pozisyon alınır olmuştur. Lakin dünya Uygurlar’ın, Doğu Türkistan Türkleri’nin tarihi tecrübelerine muhtaçtır. Çünkü, kuzeye, güneye, doğuya yayılabilen Çin milletinin, batıya akmaları Türkler sayesine durdurulabilmiştir. Aksi takdirde, Çin’in sınırları Batı içlerine kadar uzanmış olabilirdi. Fakat unutulmamalıdır ki, “Uygur bendi” aşılırsa, tüm Avrasya’nın yeni sakinlerinin Çinliler olacağı açıktır.

Asiye Merve AVŞAR
İstanbul Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter