Osmanlı Devletinde Milliyetçilik Hareketleri

Prof. Dr. İsmail Özçelik

Fransız İhtilali, Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini genel olarak iki şekilde göstermiştir. Bunlardan birincisi; Osmanlı Devleti gibi kozmopolit bir siyasî yapıyı oluşturan değişik toplumların milliyetçilik akımının ilhamıyla harekete geçmeleri, diğeri ise; milliyetçilik fikrinin Osmanlı aydınları arasında yankı bulması sonucunda beliren ve çok farklı şekillerde tezahür eden milliyet anlayışını ortaya çıkarmasıdır.

Osmanlı Devleti, ilim ve teknoloji alanlarında ve bunun sonucu olarak ekonomi ve askerî sahalarda geri kalmanın ve zayıflamanın sıkıntılarını yaşarken, bir taraftan da Fransız ihtilali sonrasında gelişen milliyetçilik akımlarının ortaya çıkardığı meselelerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Zira bu kaçınılmaz bir netice olup, çok çeşitli etnik ve dinî unsurları hakimiyeti altında bulunduran diğer devletlerde olduğu gibi, Osmanlı Devletinde de çeşitli ayaklanma ve isyanlar yaşanacaktır.

Daha öncede belirttiğimiz gibi, Fransız İhtilaline kadar, bireylerle devlet arasındaki ilişki, monarşi temeline dayanmaktadır. Ancak Fransız İhtilalinin ardından millî hakimiyet ilkesi öne geçerek; millet, milletleşme, milliyetçilik gibi kavramlar yeni dünya dengelerine yön vermeye başlamıştır. Milliyetçilik Avrupa?da kendini yönetme isteğine sahip olmak ve bağımsız bir devlet kurma çabası olarak kendini göstermiştir ki; 19. yüzyılda baş gösteren bütün ayaklanmalar, 1789 Fransız İhtilalinin ilkelerini taşımıştır. Ancak olaya Osmanlı Devleti açısından bakıldığında, bütün bu gelişmelere din mefhumunun da eklendiği görülür. Zira Osmanlı Devleti içerisindeki toplumların isyanları, bir yandan millî hakimiyet amacını gütse de, bir yandan da Müslüman boyunduruğundan kurtulma propagandasının da izlerini taşımaktadır. Bu da şüphesiz Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinden itibaren Katolik ve Ortodoks Hıristiyan alemi ile mücadele içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır.

18. yüzyıl sonları itibarıyla Osmanlı Devleti; Balkanlar, Anadolu ve Arap Yarımadası?nın bazı kısımlarında bulunan topraklarda toplam 25 milyon nüfusa sahiptir. Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte Hıristiyan ve Musevi azınlıklar da mevcuttur. İmparatorluk içerisinde din ve etnik kökenli çözülmelerin başladığı bu yıllarda, buna engel olmak için idari ve hukuki alanda reformlara hız verilmesine rağmen, bunda gerektiği şekilde başarılı olunamamıştır. Zira özellikle Fransa ve İngiltere?nin, bu reformları destekliyor gözükmelerine karşılık, el altından imparatorluk sınırları içerisindeki azınlıkları kışkırtmaları ve daha önemlisi gayr-i Müslimlere verilen imtiyazları bu ayaklanmalar için kullandırmaları, bu unsurları Osmanlı hakimiyetinden gittikçe uzaklaştırmıştır.

Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerinden ilki diyebileceğimiz bağımsızlık ayaklanmaları, en amansız ve acı şekilde yaşanmıştır. Bu isyanlar üzerindeki yabancı etkisi de açık olmakla beraber, bunlara karşı çok fazla bir şey yapılamamıştır. Dikkat çeken husus bu bağımsızlık hareketlerinin bir yandan Balkanlı Hıristiyan milletlerde, bir yandan Orta-Doğudaki Müslüman toplumlarda diğer yandan ise azınlık denilen Ermeni ve Rumlar arasında, yani gayr-i Türk olan bütün unsurlarda görülmüş olmasıdır. Bu durum bile gerçek manada Türk milletinin zararına işleyen bu hareketlere karşı Türk milliyetçiliğinin gelişmesini çabuklaştırmamış ve Türkçülük, bir çok görüşe göre en son Balkan Harplerinden sonra ve Cihan Harbi esnasında revaç bulmuştur.

Şüphesiz ihtilal sonrasında ortaya çıkan akımların, Osmanlı aydınları, yöneticileri ve Türk milleti üzerinde de bir takım etkilere yol açtığı kesindir. Ancak bu etkilerin diğer toplum ve milletlerden bir hayli farklı bir gelişme takip ettiği gözden kaçmamaktadır. Öyle ki, bütün dünya milliyetçilik hareketleri ile çalkalanırken, Osmanlı Devleti ?Osmanlılık? kavramı altında veya ?İslamlık? adı altında bir millet olgusu oluşturmaya ve milliyetçiliği bu şekliyle siyasî doktrin haline getirmeye çalışmıştır ve belirttiğimiz gibi gerçek manada milliyetçilik veya Türkçülüğün ortaya çıkışı ise çok geç dönemlerde gerçekleşecektir.

Dünyadaki bütün milliyetçiliklerin ortaya çıkışında aynı sebeplerin etkili olmasına rağmen, her milliyetçiliğin gelişimi ve mahiyeti itibarıyla farklılık arz ettiğini belirtmiştik. Bu durum, dünyadaki bütün milliyetçiliklerin, içerisinden çıktıkları millî bünyenin karakterine bağlı olarak, kendi kültür ve medeniyet dairelerinin özellikleri çerçevesinde bir gelişme takip etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu manada olmak üzere Türk milliyetçiliğinin de, önceki bölümlerde verdiğimiz örneklerden bir hayli farklılık arz ettiği görülmektedir.

Milliyetçilik, Osmanlı Devletinin son dönemlerinde bir ?Osmanlı veya İmparatorluk milliyetçiliği? şeklinde tezahür etmiş ve temellerini de ?İslam ve Batı? kavramları oluşturmuştur. Ardından özellikle Çarlık Rusya?sına karşı Azerbaycan, Kırım ve Kazan gibi Türk muhitlerinde gelişen ve etnik kökeni ön plana alan bir ?Türkçülük? hareketi haline gelmiştir ki; bu akımın başını da bu bölgelerden gelen fikir adamları çekmiştir. Daha sonraları ise temelini sosyoloji ve ilimde bulan ve o günün Osmanlı ve dünya konjonktürüne daha uygun bir ?Türk milliyetçiliği? anlayışı ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp?in sistemleştirdiği bu anlayış da, bir takım tadilattan sonra Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir çok kurumuna ve temel felsefesine etki etmiştir.

İmparatorluk Milliyetçiliği: Osmanlıcılık ve İslamcılık

İmparatorluk milliyetçiliği dediğimiz ?Osmanlıcılık?, genel olarak ?bir Osmanlı Milleti oluşturma? siyasetidir. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirilecek ve ortak bir vatan kavramı etrafında Amerikan milleti gibi, bir Osmanlı milleti oluşturulacaktır. Böylece Osmanlıcılık, Osmanlı Devletini oluşturan çeşitli unsurları müşterek yaşam ve vatan kavramları içerisinde birleştirerek, İmparatorluğu parçalanmaktan kurtaracak, mevcut sınırlar bu şekilde korunacaktır.

Esasında Osmanlıcılık, devletin güçlü olduğu 15. ve 16. yüzyıllarda fiilen mevcut olmakla beraber, ideolojik ve teorik bir doktrin haline gelmemiş bir olgudur. Başka bir ifade ile bu kavram, Osmanlı Devletini oluşturan çeşitli unsurların bir arada yaşamasını sağlayan somut bir tarihî gerçek, pratik bir uygulama olarak Osmanlı tarihinin daha önceki dönemlerinde fiilî olarak uygulanmıştır. Ancak siyasî ve ideolojik bir doktrin veya fikir olarak Osmanlıcılık, Fransız ihtilalinin etkilerinden sonra ve bahsettiğimiz Osmanlı birliğinin dağılma sürecine girmesinin önüne geçebilme amacıyla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla ilhamını mazide kalan başarılı bir uygulamadan alsa da, kaybedilen Osmanlı birliğini tekrar ihya temennisinden fazla bir anlam ifade etmemektedir.

Bu siyaset, ciddi olarak II. Mahmut zamanında doğmuştur.II. Mahmut; “Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim…” diyerek, Osmanlı tebaası arasındaki birliğin Osmanlılık olduğuna dikkat çekmiş ve ardından Tanzimat ve Islahat Fermanları ile de bu siyaset daha net bir hale kavuşmuştur. Bunun için özellikle gayr-i Müslimlere yönelik olan bir çok reform yapılmış fakat hem gayr-i Müslimlerde hem de Müslümanlarda herhangi bir hoşnutluk ortaya çıkarmamıştır. Ne reformlar, ne antlaşmalar ne de imtiyazlar Osmanlı birliğini yerine getirememiştir. Dahası Osmanlılık herkesin farklı farklı manalar yüklediği bir kavram haline gelmiştir.Nihayet Balkanlarda yaşadığımız acı hadiseler sonrasındaOsmanlıcılık, gözden düşerek yerini I. ve II. Meşrutiyetle gelecek olan İslamcılık ve Türkçülüğe bırakacaktır.

İmparatorlu milliyetçiliğinin başka bir tezahürü olan ?İslamcılık veya Panslavizm? ise, Batılı Hıristiyan devletlerin, Asya ve Afrika’da yayılmasını önlemek maksadıyla, İslam aleminin halife etrafında birleşmesi, diğer bir ifade ile dünyadaki bütün Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirilmesi siyaseti olarak tarif edilebilir. Başta Osmanlı olmak üzere, bir çok İslam devleti ve toplumunun Batılı işgalcilerin tahakkümü altında bulunduğu bir sırada ortaya çıkmış olması, bu fikri çok cazip bir hale getirmiş ve ?işlerin düzelmesi için İslam?a daha sıkı sarılmak? fikrine dayanan İslamcılık, oldukça rağbet bulmuştur.

Ancak, İslamcılık fikri, gerek Osmanlı bünyesinde, gerekse diğer İslam devletlerinde daha önceleri fiilî bir uygulama ve fikir hareketi şeklinde belirmiş olsa da, siyasî bir hareket ve çözüm yolu olarak II. Abdulhamit?le gündeme gelmiştir. İşte bu noktada bu siyaset, temel amaç olarak Osmanlı Devleti’nin varlığını korumak ve bunun için de imparatorluk içindeki Müslümanları Halife-Sultana bağlamak; dünya Müslümanlarının ise bu amaç çerçevesinde desteklerini sağlamak gayesini gütmektedir.

II. Abdülhamid, imparatorluğun bekasını Müslim ve gayrimüslim tebaanın Osmanlıcılık fikri etrafında birleşmesinde değil, fakat Müslümanların “Osmanlı Saltanatı ve İslam Hilafeti”ne bağlanmasında görmüştür. Bu sebeple memleket içinde ve dışında İslam Birliği kavramını yani Panslavizm?i benimseyerek, Osmanlı Devletini bu siyasetle ayakta tutmaya çalışmıştır. II. Abdülhamit kendi devrinden önce şekillenmeye başlayan “İslamcılık” hareketini hem iç ve hem de dış politikasında kullanmıştır.Hatta yurt dışındaki Panislamizmci faaliyetler gizli ajanları vasıtasıyla da yapılmıştır.

Ancak neticede itibarıyla Panislamizm veya İslamcılık siyaseti devleti kurtarma noktasında pek de başarılı olamamıştır. Nitekim Osmanlı tebaası olan bir çok Müslüman topluluk, bütün bu propagandalara rağmen değil İslam birliği, Osmanlı birliği içerisinde bile tutulamamıştır. Cihan Harbine kadar varan acı tecrübeler, daha II. Meşrutiyetle siyasî bir mahiyet alan Türkçülüğe yönelmeye zemin hazırlamıştır.

Etnik, Siyasi ve Kültürel Kimlik Arayışları: Türkçülük

Türkçülük fikrinin ilk belirtileri Türkiye dışında, özellikle Çarlık Rusya?sında kendini göstermiştir. Çarlık Rusya?sının Batıya daha fazla açık olması ve Rusya?daki Türklerin kendilerini ?Osmanlı? olarak görmemeleri dolayısıyla etnik bir manada Türk milliyetçiliğinin uyanışının onlar arasında daha erken ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Öte yandan, Türk tarihi alanında yapılan Batı kaynaklı birtakım çalışmalar, Türkçülük düşüncesinin ilk tohumlarını atmış ve az sayıda da olsa, Osmanlı aydınları üzerinde etkili olmuştur.

Bu arada Osmanlı Devleti içerisinde de fikri ve ilmî manada Türk tarihi, dili vs. üzerinde çalışmalar başlatılmıştır. Ahmet Vefik Paşa (1823-1891), Türk tarihi ve dili üzerinde ilk çalışmalarını yapmış, Moliére?in piyeslerini, sade bir dille Türkçe?ye çevirmiştir. İlk Türkçe-Osmanlıca sözlük olan Lehçe-i Osmanîyi (1876) hazırlamış ve Osmanlı Türkçe?sinin, Türk dilinin lehçelerinden biri olduğunu ileri sürmüştür. İslam Medeniyetinde Türklerin önemli bir rol oynadığını ileri süren Ali Suavi de(1838-1878), Türkçülüğün öncüleri arasında yer almaktadır. Süleyman Paşa?nın (1838 – 1892) Tarih-i Âlem?i (1876) de Türkleri, Asya?nın geniş alanlarında yaşayan ve Osmanlıların ataları olan bir millet olarak ele alması bakımından ilgi çekicidir. Osmanlı dilinin çözülerek millî Türkçe?nin gelişme sürecinin başlayacağını ileri süren Şemseddin Sami de (1850-1894), dil alanındaki Türklük bilincine ilk katkılarda bulunmuştur. Ancak 1904 tarihinde yayınlanan ve siyasal düşünce düzeyinde radikal bir tutum sergileyerek, hem İslamcılığı hem de Osmanlıcılığı eleştiren ve Türklerin izlemesi gereken biricik yolun Türkçülük olduğunu ileri süren Yusuf Akçura?nın ?Üç Tarz-ı Siyaset? adlı eseri ile Türkçülük siyasî bir mahiyet almıştır. II. Meşrutiyet ile beraber de Türkçülük, hem örgütlerine, hem yayın organlarına kavuşmuştur.

1908?de, Yusuf Akçura?nın içinde bulunduğu bir grup, Türk Derneği?ni kurmuş, bu arada Ömer Seyfettin?in çevresinde toplanan ve dilde Türkçülüğü savunan bir başka grup da Genç Kalemler (1911) dergisini çıkarıştır. Yine 1911?de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu ve bu örgüt kısa bir süre sonra yeni kurulan Türk Ocağı ile birleşmiştir. Türkçülüğün organı olarak da Türk Yurdu dergisi yayımlanmaya başlamıştır. Derginin yazarları arasında Ziya Gökalp,  Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü gibi kimseler olup; derginin amacı Türklerin, Osmanlılıktan sıyrılarak ulusal bir bilinç ve kimlik edinmeleri, Osmanlılardan önceki Türk tarihinin incelenmesi şeklinde belirmiştir.

Türkçüler, millîleşmenin doğal ve kaçınılmaz bir süreç olduğunu, Osmanlı diye bir milletin varlığından söz edilemeyeceğini ve bu adla ancak bir devletin belirtilebileceğini savunmuşlardır. Böylece, önceleri dil, tarih ve kültür alanında kendini gösteren ilmî ve fikri Türkçülük, siyasal bir boyut kazanmıştır. Balkan Savaşı yenilgisinin yarattığı şaşkınlık ve hayal kırıklığı da, Türkçülerin tezlerinin güçlenmesine ve yaygınlaşmasına yol açmıştır ki; İmparatorluk içindeki Türk olmayan Müslümanların milliyetçi görüşleri benimseyerek bu doğrultuda hareketlere girişmeleri de Türkçüleri haklı çıkarmıştır.

Osmanlıcılığın bir hayal olduğunun kavranması; din yaşamının, millî bir nitelik kazanması gerektiğinin düşünülmesi ve Batı karşısında ulusçuluk bilincinin ve millî kimliğin korunmasının zorunlu olduğuna inanılması, Türkçülüğün radikalleşmesine ve düşünce çerçevesinin belirlenmesine yol açmıştır. Bu arada siyasî bir temele oturmuş olan Türkçülük, Ziya Gökalp?in şahsında ilmî ve sosyolojik temellerini de bulmuştur. Gökalp, bu konuda getirdiği çözüm ve esaslarla, Türkçülüğü, Osmanlı ve dünya konjonktürü içerisinde daha sistemli ve gerçekçi bir hale getirmiştir. Türk milliyetçiliğinin sistematiğini ortaya koyarak, bundan daha sonra bu alanda ortaya çıkacak gelişmelerinde, esaslarını belirlemiştir.

İşte Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılığın ardından, önce felsefî bir cereyan suretinde başlamış ve bilahare sosyoloji ilminin vasıl olduğu neticeye kendi kendine ulaşmış hayati bir harekettir. İlk iş olarak Osmanlılıktan kozmopolitlikten kurtulmayı hedef almış ve dolayısıyla etnik bir Türk kavramını işlemiş, ardından Türklük bilinci içerisinde kültür hareketine yönelerek bir Türk kimliği oluşturma gayretine girişmiştir. Tabii bu arada siyasî Türkçülüğün de, gelişen hadiseler içerisinde hakim bir mevkie geldiği gözden kaçmamaktadır. Nitekim İttihat ve Terakki döneminin içerideve dışarıda uyguladığı etkin siyaseti, özellikle Cihan Harbi sırasında Türkçülük olmuştur.Zira görülmüştür ki, ne eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganları ve ne de anayasa, imparatorluğu kurtarmaya yetmemiştir. İmparatorluk çökmekte, yalnız Hıristiyan milletleri değil, Müslüman milletleri de kaynaşmakta, İngilizlerin entrikalarıyla, Araplar ayaklanmaktadır. Bir İngiliz yazarı, daha 1907 yılında, ?Basra Körfezi?nde İngiliz Çıkarları? başlıklı yazısında, ?Arabistan artık Türkler için kaybedilmiştir. 1905?te bağımsız bir Arap Krallığı kurulması cereyanı başlamıştır. Bunun hükümdarı, aynı zamanda İslam Halifesi olacaktır? demektedir.

Bu şartlar altında, gözler Anadolu?ya çevrilmekte, tam bir açıklık kazanmaktan uzak olmakla birlikte halkçılık, Türkçülük ve milliyetçilik fikirleri filizlenmektedir. Bu hareketin öncülüğünü dürüst ve vatansever bir düşünür olan Ziya Gökalp ile etrafında kümeleşen gençler yapmışlardır. Ömer Seyfettin, bir hikayesinde, Ziya Gökalp?ın ağzından şöyle seslenmektedir: ?Ey genç muharrir! Gel sen bir kahraman ol! Nefsini düşünme. Boş gururu, menfaât-perverliği bırak. Milletini uyandır. Senin milletin, daha kendi ismini bilmiyor. Zaman yürümüş, o uyumuş geride kalmış. Dost sandığı, bağrına bastığı gizli düşmanları, bütün servetini, bütün saadetini yağma etmiş! Senin milletin, kendi vatanında, bir köle, bir esir, bir bekçi, bir fakir…Ona ilim, servet, saadet, duygu, ideal ver!?

Bütün bunlara rağmen, Türkçülüğün de Osmanlı Devletinin kurtarılması konusunda başarılı olmadığı görülmektedir. Ancak Cihan Harbinin sonucu ve Mondros?tan sonra gelişen hadiseler, artık Osmanlı Devletini ihyadan çok Türk milletini ve vatanını kurtarma amacını güden Türk milliyetçiliğinin şahlanışını beraberinde getirmiştir. Diğer bir ifade ile Türk milliyetçiliği, millî mücadelenin ardından Osmanlı Devletinin hiç değilse Türk tarafını kurtaracaktır.