II. Dünya Savaşından Sonra Türkçülük ve XX. Yüzyıldan Sonra Onun Gelişimi

Rafael Muhammetdin

1. Resmi Sovyet propagandasında “Pantürkizm” korkuluğu ve onun kökenleri “Pangermanizm, Panslavizm, Pantürkizm” sözlerinde aslen eski Yu­nan dilindeki “Pan” sözcüğü “tüm, bütün” manasına gelir. Buna göre yu­karıdaki kelimeler “bütün Germanların birliği, bütün Savların birliği” v.s. manalarını ifade eder. Daha somut bir şekilde izah edilirse, bu sözler, mesela German veya Slav halklarının birleşme arzularını anlatır.

Bu düşüncenin evveliyatı küçük Alman krallıklarını Prusya yöneti­minde birleştirecek kuvvetli tek Alman Devletini meydana getirme amacına dayanmaktaydı. Bunun sonucunda Pangermanizm doğdu. Daha sonra bu düşünceyi Almanlardan, Alman yayılmacılığından korkan Çekler kendilerine mâl etmişlerdi. Onlar Slav Devletlerinin Rusya’nın liderliğinde bir siyasi birlik oluşturma düşüncesini ileri sürmüşlerdi ki bu suretle de Panslavizm doğmuş oldu. Buna mukabil Rusya İmparatorluğunun siyasetinde Pansla­vizm Alman ve Osmanlı İmparatorluklarının saldırılarından küçük Slav halklarını ve kültürlerini koruma ve kurtarma arzusundan ziyade Müslüman halklarına karşı saldırı, Müslüman devletlerini fethetme ve dünya hegemonyasına erişine vasıtası olarak görülmüştür.

Örneğin, Türkçülüğü inceleyen İsrael araştırmacısı Jakob M. Landau: “Ruslar saldırgan düşünceli kitaplarında Türkiye’yi mahvetmeyi hedef kabul edip, Yakın Doğu’nun tahtına Slavları çıkarmayı hayal ediyorlardı” der.

Rusya’nın emperyalist eğilimli hüviyetini göz Önünde bulundurur i-sek, Slav devletlerinin oluşturacağı potansiyel bir birliğin içinde dahi   Slav halklarının eşit haklı olmayacağı anlaşılır. Rusya, önce Ukrayna ve Polon­ya’yı yutmuş olduğu gibi bu kere diğer küçük Slav devletlerini de yutmaya hazırlanıyordu. Polonya ve Ukrayna halklarının dillerini ve kültürlerini bas­kı altına almış olduğu gibi, diğer Slav halklarının kültürlerini de cebren baskı altında bırakacaktı. Rusya için Panslavizm dünya hegemonyası için sadece bir tramplen, bir atlama tahtası olarak gerekliydi.

Türkçülük fikri hareketi Rusya’nın ezilen Türk halkları arasında, sal­dırgan Panslavizme karşı bir korunma tepkisi olarak meydana geldi. Panslavizm’den farklı olarak bu hareket sömürgeciliğe karşı kurtuluş ve demokra­tik içerikliydi. Mesela, H. Gabjullin ve A. Arşaruni gibi Bolşevizm taraf­tarları dahi, Rusya’da Türkçülüğü yayanların fikirleri hakkında : “Bu fikri hareket Rusya’da yaşayan Türk kabilelerin kendi ulusal kalkınmaları uğruna mücadele etmek için herşeyden evvel umumi edebi bir dili oluşturarak, arkadan politik kurumları da meydana getirmeyi amaçlıyorlardı” demektedirler.

Şovenist çevreler ve Çar’ın Ohrana (milli emniyet) ajanları ile polis, kurtuluş düşüncesini Rusya nüfusu nazarında itibardan düşürmek için Türkçülüğe özgü olmayan hedef ve nitelikler, yani saldırganlığı ve yayılma­cılığı atfetmeye başladılar. Bu şekilde onlar asıl Panslavizme has olan em­peryalist sıfatları Türkçülüğe yakıştırmışlardı. Türkçülük kavramı mutlaka “Pan” öntakısı ile birlikte, yani “Pantürkizm” şeklinde anlatılmaktaydı. Bu çevreler Rusya’daki Türk halklarını Türk yayılmacılığı ile, Türk casusları ile özdeşleştirip Rusya Türklerinin Türkiye Türkleri tarafından temsil edileceği şeklinde korkutmaya başlamışlardı. Ne ilginçtir ki, Şovenistler Ruslaştırma siyaseti ile Türk halklarını korkutmamış, reel hayatta ruslaştırma siyasetini tatbik ederek gerçekleştirmişlerdir. Bu şekilde Şovenist çevreler “Pantür­kizm” korkuluğunu yaratmışlardır.

Aslında Sovyetler Birliği biraz kamufle edilmiş Rusya İmparatorluğu gibi bir devlet olduğundan, Bolşeviklerin Türkçülüğe karşı davranışı sabık Çar iktidarının Türkçülüğe karşı davranışından pek farklı olmamıştır.

1921′de Bolşevik Partisi’nin 10. Kurultayında Ruslar “Pantürkizm”i ve “Panislamizm”i bir demokratik burjuva milliyetçiliği şeklinde sapıklık olarak takbih ettiler.

Büyük Sovyet ansiklopedisinin ikinci baskısında (BSA 1955) Türkçülük hakkında şunlar denilmektedir: “Pantürkizm Türk dillerinde konuşan bütün halkların Türkiye’nin iktidarı altında toplamayı maksat edinmiş Türk gericilerinin, burjuva ve büyük çiftlik sahipleri çevrelerinin Şovenist doktrinidir.Pantürkizmi savunanlar tarih sahtekarlığı yolu ile kendileri tara­fından ileri sürülmüş, bütün Türk halklarının “milli birliği” ve onların “ırk üstünlüğü” hakkındaki tezlerini ispat etmeye çalışmışlardır.”

Büyük Sovyet ansiklopedisinin üçüncü baskısında (1975) eski tarife sadece şu fikirler eklenmiştir: “Başlangıçta Pantürkizm Türkçülük, yani Türkiye’de burjuva milliyetçiliği olarak oluşuyordu ve ancak 1908 yılından sonra Pantürkizm fikri gittikçe Türkçülük’ten üstün olmaya başlamış ve I. Dünya Savaşı arifesinde Türkçülüğün yerini tamamıyla Pantürkizm düşüncesi almıştır.”

Sovyet propagandasında Pantürkizm korkuluğu niçin gerek olmuştur? Komünist Partisi, Sovyetler Birliği hudutları içinde Rus dilinde konuşan tek bir insan topluluğunu oluşturmaya çalışmıştı ve bu parti devlet içinde para­lel Türk dilli bir insan topluluğunun oluşmasını istemiyordu. Şunu da ifade etmek gerektir ki, bu yeni paralel insan topluluğunun Rus dilinde konuşmayı istememesi ihtimali de vardı.

Paralel bir topluluğun oluşmasına meydan vermemek maksadıyla XX. yüzyılın 30′lu yıllarında Türk halklarının aydınlarını cezalandırmak için uydurma suçlamalarla (milliyetçilik, Pantürkizm ve Türkiye faydasına ca­susluk gibi) çoğunluğu hakkında ölüm kararı çıkartılmıştır.

2. “Soğuk Savaş” yıllarında Türkçülük, tanınmış Türk ideologu Nihal Atsız’ın temel düşünceleri

Soğuk Savaş yıllarından kasıt II. Dünya Savaşı sonunda başlayıp, yüzyılımızın 80′li yıllarının 2. yarısına kadar uzanan bir dönem. Bu dönem­de Türkçülük üzerine bir fikri ideolojik cereyan hakkında konuşmak için hiçbir neden yoktur, zira totaliter ideoloji ve baskı rejimi kültür sahasında dahi Türkçülüğe gelişme imkanı tanımadı. Türk Cumhuriyetleri arasındaki tüm kültürel ilişkiler Moskova tarafından ayarlanır ve kontrol edilirdi. Bütün temas ve faaliyetler Rusya’nın hakimiyeti ve komünist ideolojisinin bayrağı altında gerçekleştirilmiştir.

Türkiye’de ise, bu yıllar içinde geniş anlamlı bir Türkçülük, yani Türk halkları arasında dayanışma anlamındaki Türkçülük ideolojisi toplumsal bir düşünce tarzı olarak teşvik görmüyor ve devlet siyasetinin bir parçası olarak dahi yasaklanmıştı. O zamanlarda Türkiye açısından gerçek bir tehdit unsuru oluşturan Kuzeydeki azılı komşunun asabına dokunmamak için, Türkiye’nin resmi makamları Z. Gökalp’in 1924′de ölümünden ve 1931′de “Türk Ocağı” adlı cemiyetin kapatılmasından sonra Türkçülük düşüncesini Türkiye toprakları ile sınırladılar. O zamanlardan bu yana ve SSCB’nin dağılmasına kadar pragmatik Türk liderleri Sovyetler Birliğindeki Türk Cumhuriyetleri ile herhangi bir işbirliği veya beraberlik meselesini gündeme getirmediler. Diğer taraftan, Türkiye’nin yönetimi, komünist Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler yoluyla ülkeye Moskova’nın gizli istihbarat servisi ve komünist ajanların sızmasından endişe etmekteydiler.

Bu yıllarda Türkçülük ideolojisi açısından Türkiye bir nevi ideolojik boşluk içinde bulunuyordu. Bu boşluk, bir taraftan Atatürkçülük, diğer ta­raftan komünist rejim sempatizanı solcuların ideolojileri ile nispeten doldurulmava çalışılmaktaydı. İdeolojik boşluk yıllarında Türkiye’de çok yönlü ve yetenekli bir kişi olan Nihal Atsız (1905 – 1975) ortaya çıkmış ve Türk­çülüğün propagandasını yaymak yolunda harıl harıl çalışmaya başlamıştı.

Bu noktada Nihal Atsız hakkında bazı biyografik verileri getirmek doğru olur kanaatindeyiz.

Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Ortaokulu tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi ve ona bağlı yatılı kısım olan muallim mektebinde eğitim görmüştür. 1930′da üniversitenin Edebiyat Fakültesinden ve aynı zamanda yüksek muallim mektebinden me­zun olarak 1933 yılına kadar Profesör Fuat Köprülü’nün yanında asistan olarak çalışmıştır.

Asistan olarak çalışırken 1931-1932 yıllarında “Atsız” dergisini çıkarmaya başlar. Dergi işine Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan ve Abdülkadir İnan gibi Türkçü, edebiyat ve tarih alimleri de katılmışlardır. Dergi o yıllarda ilim, fikir ve sanat alanlarında geniş tesirli Türkçü bir çığır açmıştır.

1933 – 1955 yılları arasında Nihal Atsız Türkiye’nin muhtelif lisele­rinde Türk dili ve edebiyat öğretmeni olarak çalışırken, aynı sıralarda zaman zaman “Orhun” adlı Türkçü bir dergiyi de yayınlayabilmiştir.

Mart 1944′de Nihal Atsız “Orhun” dergisinde Türkiye’nin devrin başbakanına hitaben yazdığı “açık mektup” unda Milli Eğitim Bakanlığını, yazar Sabahattin Ali’nin başını çektiği Marksistlerin eğilimli çevrelerin artan faaliyetlerine göz yummakla suçlayıp, Milli Eğitim Bakanını istifaya davet etmişti. Bu şekilde Türkçüler, Türkiye’nin solcularına karşı düşüncel alanda savaş ilan etmiş oldular.

1967 yılında Atsız solculara karşı aynı savaşını yinelemiştir. Bu defa kendi makaleler serisinde bölücü Marksistlerin Güneydoğu bölgelerinde yaptıkları gizli faaliyetlerini açıklayıp, bölgede komünist yönetim sistemini yerleştirme planlarını ifşa etmişti. Milliyetçilerin solculara olan bu düşüncel mücadele devlet tarafından her iki tarafa karşı davalar açılması ile sonuç­lanmış ve Nihal Atsız birkaç kere hapse girmişti.

1952′den 1969 yılına kadar Atsız Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalıştığı sırada edebiyat, tarih ve Türkçülük konularında en önemli eserlerini yazmıştır. 1975 yılında İstanbul’da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda vefat etmiştir.

Nihal Atsız çok yönlü Türk ideologu ve çok yetenekli bir şahsiyetti, hem istidatlı bir romancı, şair, gazete ve dergi yazarı, hem öğretmen, düşü­nür ve Türkçülüğün propagandisti idi. Öğretmen, yazar ve şair olarak faaliyetlerinin temel amacı, toplumda Türkçülük fikirlerini yaymak ve benim­senmelerine hizmet etmekti. Esasen bu tutumunu popüler ve tanınmış ro­manlarının adları da yansıtmaktadır: “Bozkurtların Ölümü” (1946), “Bozkurtlar Diriliyor” (1949), “Deli Kurt” (1958). Nihal Atsız toplam altı büyük roman, 38 şiir, Türk tarihi ve edebiyatı üzerine yazılmış 30 bilimsel inceleme, Türk ansiklopedisi için hazırlanmış 40 makale ve muhtelif dergi­ler için yaklaşık 450 makale yazmıştır.

1941 -1972 yılları arasında yazmış olduğu muhtelif makalelerinin derlendiği “Türk Ülküsü” kitabında düşünceleri en konsantre ve açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Türk Ülküsü (1955) Dünya bir mücadele alanıdır. Mücadele yaşamak için gereklidir. Mil­letleri savaşa hazır eden iki faktör vardır: biri maddidir ki buna “teknik” diyoruz, diğeri ruhidir, ona da “ülkü” adını veriyoruz. Uzun yılların tarih müşahedesi sonucunda eşit maddi kuvvetler arasındaki mücadelenin daima ruhi bakımdan üstün olan tarafın kazandığını göstermiştir. Ruhsal kuvvet, milli üstünlük inancı ve büyüme arzusu, milli ülkülerdir.

Milli ülküler, toplulukların yaratıcı ve itici kuvvetidir. Türk ülküsü, Türkün büyüklüğüne ve Türkün kudretine inançtır. Milli ülküsü olmayan insanın hayvandan farkı yoktur. Hayvanlar ızdırap ve ölümden kaçar, kuv­vetliden ise korkarlar. Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile mücadeleyi göze alabilen yaratık, ancak ülküsü olan insandır. Bir za­manlar ülkü rolünü dinler üstlenmişlerdi. Bugünkü ülküler ise tamamı ile millidir. Dini inancı da kapsamış olan milli ülkü insanları güçlendiren, asilleştiren, sürükleyen bir duygu ve düşüncedir.

Büyüklük Ülküsü (1962) Ülküler birer büyüklük davasıdır ve bundan dolayı büyümek isteyen, büyümeyi amaçlayan milletlerin ülküsü vardır. Büyüklük davası, yani ülkü, çoğu zaman savaşla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük kahra­man ve kumandanların daima ayrıcalıklı yerleri olmuştur.

Hükümet darbelerinin sanat haline getirildiği bazı ülkelerde bunun asıl sebebi bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun olmalarıdır. İktisadi yoksulluk, siyasi buhranlar, sadece işin görünen tarafıdır, asıl ve gerçek sebep ise milli ülküsüzlükten yoksun olmalarıdır.

Bugün, Türklerin büyük ülküsü ulu Türkistan’dır, nitekim büyüklük ülküsü aynı zamanda büyük fedakarlıklar ülküsüdür de. Bundan dolayı korkaklardaki aşağılık duygusu büyüklükten korkarak hep küçük kalmayı tercih eder.

Türkçülük, dışarıdan gelmemiş olan tek düşüncedir (1943-1950) Türkçülük, Türk milliyetçiliğine verilen addır. Türkçülük Türk sevgisini ve Türk menfaatini gözeten bir ülküdür.

Türkçülük büyük Türkün ilinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyetidir. Türkçü insan, milli çıkarları kişilerin çıkarları üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmişe saygı duyan, görev ahlakı yüksek olan, haksızlık ile mücadelede korkusuz olan insandır.

Günümüz Türkiye’sinde mevcut fikir akımları arasında yerli ve milli olan yegane fikir Türkçülüktür. Faydalı veya zararlı olan diğerlerin hepsi dışarıdan ithal edilmiştir. Komünizm bizlere Rusya’dan aktarılıp vatana ihanet ile eş manaya gelmiştir. Milletlerarası Yahudi kökenli olan masonluk Balkanlar yoluyla Türkiye’ ye de sızmıştır. Günümüzün saygın demokrasile­rin vatanı İngiltere ve Fransa’dır. Epey taraftarı olan iktisadi liberalizm ve devletçilik düşünceleri de yabancı kökenli olup, İtalya ve Almanya’da doğmuştur. Türkler tarafından benimsenip milli bir görünüm kazanmış olan Müslümanlık dahi, aslında Türk menşeli değildir.

Türk kökenli olan yegane düşünce, yegane ülkü, yalnız Türkçülüktür ki bu düşünce milli şuurumuzun gelişmesine paralel bir şekilde büyüyecek, güçlenecek ve atılımlar gerçekleştirecektir.

Türkiye’de sağcı ve solcu kimlerdir (1968)

İktisadi bakımdan devletçi olmayan, liberal muhafazakarlar sağcı sayılmış, dini inkar ettiklerinden solcular dindar olanları sağcı olarak nitelemişlerse de bu tarifler eksik ve kısırdır.

İdeolojik bakımdan “sağ” milliyetçiliği, “sol” beynelmilelciliği temsil ettiği için, solda beynelmilelcilerin, sağda Türkçülerin yer aldıkları farzedilir. Beynelmilelci ister dünya, ister İslam beynelmilelcisi olsun, Türklüğü ihmal eden veya yok sayan ve baş tacı etmeyen bütün düşünceler solcudur.

İktisadi doktrinler kısa sürede değişmektedir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir. Biz Türkçüler, sağcıyız. Sosyal adaletçi olmamız, vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza paylaştırmak istememiz, gerçek ahlakın gerektirdiği, adaleti sağlamayı dilememiz, asla solcu olmamızı gerektirmez. Türkiye’nin solcuları henüz ortada yokken, Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul herkes tarafından kolay anlaşılan şiirleri ile Türk milleti için sosyal adalet istiyordu ve bu fikir onun Türkçülü­ğünden kaynaklanmıştı. Bu fikri yıllarca sonra “sömürü” nakaratı ile başla­yan plaklar misali Musevi asıllı olan Marks’dan almış değildi.

Velhasıl Türkçüler sağcı olduğuna göre sol uçtakiler komünisttirler, iki­sinin arasındaki yer milli fikre veya beynelmilelciliğe olan yakınlık veya uzaklıklarına göre diğer ideolojiler tarafından doldurulmaktadır. [67, s. 55-60]

Türk halkı değil, Türk milletiyiz. (1969) “Millet, bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur”. Komünistler “milleti” kabul etmediklerinden, bu kelimeden ürker ve daima “halk” keli­mesini kullanırlar, fakat bu iki sözcük eş anlamda değildir.

Günümüzde “halk” sözcüğü edebi dilde “milletin bir bölümü” yahut “halk tabakası” manasında kullanılır. “Halk” sözcüğü yalnız o sırada mevcut olan bir topluluğu ifade eder. “Millet” ise hem geçmişte hem günümüzde ve gelecekte vardır ve “millet” “var olma” şuurunun ifadesidir.

Türkiye’de insanlar “Türk halkı” olarak tanımlandıkları zaman sadece çalışıp kazanan, hareket eden, oturan veya eğlenen bir yığın akla gelir.

Aynı insanlar “Türk milleti” olarak ele alındığında, geçmiş asırlardan kopup gelen, muzaffer, kültür yaratmış, gelecek için ülküsü (vizyonu) olan, bu ülkü için savaşların gerektirdiği kadar hertürlü fedakarlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur.

Komünistler için insanlar sosyal denemelerde kullanılan bir hammad­de yığınından başka bir şey değildir.

Esasen halk, zaten şuursuzdur. Baştaki zorbalar neyi telkin ederlerse onu körü körüne yapar. Bu şekilde iktisadi bir takım başarılar sağlanır, yollar yapılır, kanallar açılır, ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinleştirilir, ancak bütün bunlar yapılırken halk kitlesinden milyonlarca insanın ölmesine önem verilmez. Millet ise şuurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, sırtında makineli tüfekler işlediği için savaşta ileri yürür. Millet ise bir görev yaptı­ğına inanarak ateşe atılır, yaradılıştan cesur olmasa bile, sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez.

Türk milleti Türk kökenli olanlarla Türk kökünden gelmemiş olduğu halde Türkleşmiş kimselerden meydana gelen bir topluluktur.

Bizler çobanından bilginine kadar bir bütün halinde olan Türk milleti­yiz ve bu millet siyasi sınırlarla ölçülmesine imkan olmayan Adalar Denizi ve Tuna’dan Altayların ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı bir millettir. [67, s. 49-51,54]

Soyculuk ve Turancılık (1952) Türkçülük ülküsünün değişmeyen iki unsuru vardır: soyculuk ve Turancılık. Soyculuk her şeyden evvel bir milli savunma aracıdır. Türklerin aynı soydan geldiklerini anlamaları ve benimsemeleri olayı onları başka milletler tarafından temsil edilmelerinden korumaktadır. Turancılık ise, Tür­kün tarihi vatanı olan ve çoğunlukla üzerinde hala Türklerin yaşadığı ülke­leri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturma emelidir. [67, s. 95,99]

Milli Siyaset, Türkçülük ve Siyaset (1970-1972) Moskova’nın köleleri olan Türkiye’deki komünistlerin yaptığı gibi Türkçülük ülküsünün ardında Nazizm korkuluğunun mevcudiyetini kabul etmek, dünyadaki fikir hareketleri hakkında hiç bir şey bilmemek ve dolayısıyla fikirsiz olmak anlamına gelir. Alman milliyetçiliği olan Nazizm ile Türk milliyetçiliği olan Türkçülük nasıl aynı şey olabilir ki.  Aksine bütün milliyetçiliklerin birbirine karşıt oldukları gibi, Türkçülük ile Nazizm de iki ayrı milletin milli menfaatlerini ön planda tutan fikir sistemleri olarak birbirlerine karşıttırlar.

Zaten Türkçülükte diktatörlük de olamaz, çünkü Türkçülük demokra­tik bir sistemdir. Ancak Türkçülükteki demokrasi laçka olmamış, soysuzlaşmamış, ciddi ve disiplinli,ahlak dışı telkinlere izin vermeyen bir demok­rasidir.

Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türkiye pasif bir devlet siyaseti güt­mektedir. Atatürk’ün zemin ve zaman icabı olarak kendisinin yaşadığı devir için geçerli olan “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibini ebedi düştürmüş gibi benimseyip, siyasetini bu esas üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Barış uğruna kimseyi gücendirmemek siyaseti hakim olmuş, bu zih­niyet ise Türkiye’nin siyasi sınırları dışındaki Türklerin ihmaline sebep ol­muştur. Herhangi bir devlette yaşayan Türklerle ilgilenmek, o devleti gü­cendirir, tedirgin eder, kızdırır diye cihan Türklüğü adeta inkar edilmiştir.

Bugün Türkçülük cereyanı siyasi değildir, fakat bir gün siyasi bir ku­ruluş durumuna gelirse, bütün Türkleri kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya çıkacaktır.

Nitekim Atsız, Şubat 1962′de “Orhun” dergisinde “Türk milletine çağrı” adlı makalesi ile Türk milletine dokuz ışıktan (ilke) ibaret plan bir kalkınma programı sunmuştur: 1) Türkçüyüz, 2) Arınmış Türkçeciyiz, 3) Yasacıyız, 4) Toplumcuyuz, 5) Milli gelenekçiyiz 6) Şuurlu demokrasiye taraftarız, 7) Ahlakçıyız, 8) Bilimciyiz, 9) Teknikçiyiz Bu ilkelere bakıldığında Nihal Atsız’ın Türkçülüğü kendisinden evvel yaşamış ideologların Türkçülüğünden hangi noktalarda farklıdır ve Atsız, Milliyetçilik ve Türkçülük kuramlarına nasıl bir yenilik katmıştır.

Önce onun “millet” kavramı anlayışının özelliklerini gözden geçirelim.

Örneğin, Yusuf Akçura 1904′de “Üç Tarzı Siyaset” adlı eserinde Av­rupa halkları ile mukayese edildiğinde Türklerin milli düşünce ve devleti etnik prensip temelinde kurma ilkesi hususundaki tasavvurlarının henüz çok bulanık olduğunu söyler. Ziya Gökalp Arnavut olan bir öğretmeninin etki­sinde milli fikir üzerinde ciddi olarak düşünmeye başladığını itiraf eder, yani bu iki Türkçü milletin ve milliyetçiliğin meydana gelmesini somut tarihi gelişmelere bağlamışlarsa, Nihal Atsız “Milletler binlerce yıldan beri var”, “Türk milleti üç bin yıldan beri vardır ve “Millet, ba­ğımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur” düşüncesini ileri sürmüştür. Milletin oluşması için, Nihal Atsız’a göre, Etnos’un (kavimin, budunun) maneviyatı, insanların kendi Etnos’una sadakati, Etnos’un tekliği (birliği) ve insanların Etnos çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutabilmeleri gibi etkenler öneme sahiptir. Demek ki, Atsız Etnos’un kendi büyüklüğü­nü ve tarihteki rolünü çok iyi kavramasının gerekliliğine inanırdı.

Bununla beraber Nihal Atsız’ı önceki Türkçülerden ayıran en büyük özelliği Türkçülüğü politik ve ideolojik alanlara sokmaya çalışması olmuş­tur. Atatürkçülüğün güçlü etkisi altında Y. Akçura ve Z. Gökalp Türkçülüğü sadece Türk halklarının kültürel – manevi yakınlığı düşüncesine ve bu yakınlığın zorunluluğuna inhisar ettirmişlerdi.

Gerçi Nihal Atsız daha 1970′de, Türkçülük siyasi bir olay değildir di­ye yazmışsa da, gerçekte makalelerinin çoğunluğunda Türkçülüğü siyaset ve ideoloji alanlarına taşımıştır. Bunun dışında Atsız, Türkiye’nin XX. yüzyılın 40′lı yıllarında artık zamanı geçmiş ve aktüalitesi kalmamış “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibini gereksiz saymıştır. Atsız’a göre, bu prensip Sovyetler Birliği olarak adlandırılan İmparatorluğun sömürüsü altında ezilen Türk kardeşlerini kurtarmaya engel olmaktaydı.

N. Atsız toplumdaki “sol ve sağ kuvvetler” deyimine yeni bir anlam kattı. Ona göre, insanların “solcu” veya “sağcı” olmalarının kriterleri, onla­rın toplumdaki ekonomik model görüşlerinden kaynaklanmaz. Bu açıdan bakıldığında insanların özel mülkiyet veya kollektif mülkiyetin taraftarları olmalarının önemi de yoktur. Atsızlara göre, kişiler milliyetçi iseler, demek ki sağcıdırlar, enternasyonalist veya kozmopolit iseler demek ki solcudurlar. Her ne kadar biz yukarıda Nihal Atsız’ın Türkçülüğü siyasi bir etken yapmaya çalışmıştır diye yazıyorsak da, aslında Atsız profesyonel bir siya­setçi değildi, zira kendisi somut politika ile uğraşmamıştır.Buna rağmen onun Türkçülüğü politik düşüncelerle meşbu (doygun) idi. Atsız, siyasi fi­kirlerini gazete ve dergilerdeki makaleleri, romanları ve başka eserleri yo­luyla geniş çevrelere yaymaya çalışmıştır.

Sonuç olarak özetlediğimiz takdirde, Nihal Atsız’ın eserleri vasıtası ile Türkiye’nin binlerce gencinin kalplerindeki Türkçülük alevinin sönmesi önlenmiştir diyebiliriz. Atsız Y. Akçura ve Z. Gökalp Türkçülükleri ve gü­nümüz Türkçülüğü arasında manevi bir köprü rolünü oynamıştır.

3. Türkiye’nin bugünkü Türkçüsü Alparslan Türkeş

Alparslan Türkeş 1917 yılında Kıbrıs’ta (Lefkoşe)’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Lefkoşe’de yapmıştır. Ailesinin Türkiye’ye göç edip, İstanbul’a yerleşmesinden sonra, 1936′da askeri liseye devama başlayan ve daha sonra, 1938 yılında Harbiye’den mezun olan Türkeş 1938′de Piyade Asteğmeni rütbesi ile ordu saflarına katılmıştır. Daha sonra Harp Akademisi imtihanlarını kazanarak, Harp Akademisine girmiş ve başarılı bir öğrenim devresinden sonra kurmay subay olmuştur.

1948 – 1956 yıllarında bir taraftan ABD’nde Türkiye’nin askeri tem­silciliğinin   üyelik   görevinde   bulunurken ABD’nin Piyade Harp Yüksek Okulunu ve Amerikan Harp Akademisini başarıyla tamamlamış aynı süre içinde “University of America” da “International Economics” takip etmiştir.

Yurda dönen Türkeş 1956′da Almanya’daki “Atom ve Nükleer Silahlar” okuluna gönderilmiş ve bu okulu da başarıyla tamamlamıştır.

27 Mayıs 1960′a kadar Avrupa’da Türk Genel Kurmayı’nı temsilen muhtelif NATO toplantılarına ve askeri manevralara katılmıştır. 1960′da Türkiye’ye dönmüştür.

Alparslan Türkeş 1961 yılı askeri darbesine aktif bir şekilde iştirak etmişti. 1965′de kurulan Cumhuriyet Köylü Partisi’nin başkanlığına getiril­mişti. (1969′da bu parti ismini Milli Hareket Partisi olarak değiştirmiştir).

1977′de MHP’den 17 milletvekili seçilmiş bulunuyordu (bu sıralarda Millet Meclisi’nde toplam 450 milletvekili olmuş). 70′Ii yılların ikinci yarı­sında, gençlerin belli bir kısmında MHP’nin çok sempatizanı vardı. Bu gençler gruplaşmalara bölünmüş, milliyetçi ve solcu gruplar arasındaki mü­cadele çok sertleşmişti ve zaman zaman terör şeklinde gerçek bir savaş görünümünü almıştı.

1975 – 1980 yılları süresinde bu mücadelede yaklaşık 5000 kişinin öl­düğü rivayet edilir. Milliyetçilere bakılırsa, o yıllarda milliyetçi güçler Tür­kiye’yi Komünizm ve solcu anarşizmin yayılmasından kurtardılar. 1980′de iktidarı ellerine geçirmiş olan askerler her türlü politik faaliyeti muvakkat olarak yasaklayıp, gerek solcuların gerekse milliyetçilerin liderlerini hapset­tirdiler. Bunlar arasında A. Türkeş de vardı. Türkeş yaklaşık üç yıl hapiste kalmıştır.

Daha sonraki yıllarda A. Türkeş MHP ve Milliyetçi Çalışma Partisi’nin başkanı olmuştur. Kendisi sade Türkiye’nin aktif ve otoriteli bir siya­setçisi değil, tüm Türk dünyasının manevi lideri olmuştur. Türkeş sağ par­tilerin oluşturduğu koalisyon hükümetlerinde “Başbakan yardımcılığı” göre­vinde de bulunmuştur. İngilizce ve Fransızca bilen Türkeş, siyasi düşüncele­rini “Temel Görüşler”, “Türkiye’nin Meseleleri”, “1944 Milliyetçilik Olayı”, “Dış Politikamız ve Kıbrıs”, “Yeni Ufuklara Doğru”, “Kahramanlık Ruhu”, “Gönül Seferberliği” ve “Dokuz Işık” eserlerinde açıklamıştır.

Türkeş’in milliyetçilik, Türkçülük ve diğer problemler üzerindeki gö­rüşlerini eksiksiz olarak “Dokuz Işık” adlı kitabında okuyoruz. Bu kitap ilk defa 60′lı yılların sonunda yayınlanmış, daha sonraları muhtelif zamanlar­da birçok defalar yeniden basılmıştır. 1993 yılında yapılan son baskısı 570 sahifeden ibarettir. Bu eserde A.Türkeş’in 60′lı – 80′li yıllar içinde en ö-nemli makale ve konuşmaları derlenmiş ve milli görüşleri “Dokuz Işık” doktrini şeklinde sunulmuştur. Bunlar:

1. Milliyetçilik, 2. Ülkücülük, 3. Ahlakçılık, 4. İlimcilik, 5. Toplum­culuk, 6. Köycülük, 7. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, 8. Gelişmecilik ve Halkçılık, 9. Endüstri ve Teknikçilikdir Türkeş bu kitabını yazarken, şüphesiz kendi seleflerinin düşüncelerine de dayanmıştı, fakat kitapta Türkeş’in Türkçülük meselelerine kendine özgü yaklaşımları ve yorumları da vardır. Türkeş bu kitapta güncel problemler hakkındaki düşüncelerini ifade etmiştir. Bundan dolayı biz yazarın sadece Türkçülük gelişimine yaptığı yeni ilave ve düşüncelerini gözden geçireceğiz.

Ülkede Kemalist görüşün ağır basması dolayısıyla Y. Akçura ve Z. Gökalp düşüncelerini sadece Türk halklarının kültürel-manevi yakınlığı düşüncesiyle sınırlamış ve Nihal Atsız’ın eserleri politik Türkçülüğün mey­dana gelmesi için düşüncel bir temel oluşturmuş iseler, A. Türkeş’in en bü­yük başarısı, milliyetçilik ve Türkçülük fikirlerini somut politik alanda ha­yata gerçirmek olmuştur. Türkeş tarafından kurulmuş MHP onun fikirleri doğrultusunda hareket ederek zamanında Türkiye’deki politik duruma ol­dukça büyük bir tesir icra etmekteydi.

  1. Türkeş      fikri siyasetten pratik siyasete geçişini şöyle anlatmaktadır:

“Siyasi teşkilatlanmaya gitmeyen fikir hareketleri, iktidar güçleri tara­fından daima yakından takip edilmekte ve kontrollerinin dışına çıkan bir gelişme tespit edildiği an, her türlü vasıta mubah görülerek, darbe yapılmak­tadır. Dolayısıyle Türk milliyetçiliği de iktidarı hedefleyen yeni bir yol takip etmelidir.

Yazarın fikrine göre, “Dokuz Işık” kitabının başlıca düşüncesi: “Türkiye’de son zamanlarda kapitalistler ile komünistlerin fikri bir çatışmaya girdikleri görülür. Bu iki felsefe de ithal malı, ikisi de maddeci ve her ikisi de Türk milletine yabancıdır. Buna mukabil biz % 100 milli maneviyatçı bir doktrin ile ortaya çıktık

Türkiye’de son yıllarda hükümetlerin gafleti yüzünden hızla yayılma im­kanı bulan komünist ideolojiye karşı bizler, Türk milliyetçiliği ideolojisini geliş­tirdik ve Komünizme karşı Türkiye’nin kalkınması ve yükselmesini sağlayacak milliyetçi, modem bir doktrin oluşturduk. Bunun adına “Dokuz Işık” doktrini dedik. Biz ne Kapitalizm, ne Komünizm, üçüncü bir yol, yani İslamiyet ve Türk milliyetçiliğinin manevi temeline dayanan modem ilmin önderliğinde iktisadi ve sosyal bir doktrin ortaya koyduk” der.

Şimdi de Türkeş’in kitabında öne sürülen dokuz ışığı gözden geçirelim:

1. Milliyetçilik Yazarın tanımlamasına göre milliyetçilik, Türk milletini, Türk vatanı­nı ve Türk Devletini sevmek, bunların iyiliği ve yükselmeleri için heyecan ve şuur sahibi olmak demektir ve müşterek tarihten gelen, müşterek tarih şuuruna sahip olan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve aynı devletin bayrağı altında ve sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir.

Fikrimizce selefleri Z. Gökalp ve N. Atsız ile mukayese edildiğinde, A. Türkeş “millet” anlamının daha etraflı ve eksiksiz, çağdaş tanımlamasını yapmıştır. Onun “millet” belirlemesinde karşılıklı olarak birbirini tamamlayan kültürel evrim ve devletin idari cihetleri düşünülmüştür.

2. Ülkücülük Örneğin, Gökalp’e göre toplumsal tasarımlar şiddetli bunalımlar sırasında galeyana gelen toplumun psikolojik etkisi altında büyük bir varlık ve güç kazanırlar. Toplumsal tasarımların bu durumuna ülkü adı verilir.

Toplumsal tasarımlar, yani ülküler, bütün toplumsal olayların nedenleri olmakla birlikte, kendilerinin de doğmaları ve güçlenmeleri, güçsüzleşmeleri ve ölmeleri birtakım toplumsal nedenlere bağlıdır. Bu nedenler, toplumsal yapıda oluşan değişmelerdir. Gökalp, ulusal ekonomi biliminin her yerde ulusal ülküden önce değil, sonra doğduğunu savunuyordu.

N. Atsız’a göre ülkü bir büyüklük davasıdır , Türk ülküsü, Türkün büyüklüğüne ve Türkün kudretine ulaşmaya karşı duyulan istek ve inancıdır.

A. Türkeş’e göre ise Türk ülküsü üç temele dayanmaktadır: a) Manevi ve maddi gelişim ülküsü, b) Türk halklarının kendi mukadderatlarına kendilerinin hakim olmaları ve bağımsızlık ülküsü, c) Türk birliği ülküsü.

a) Gelişim Ülküsü: “Her şeyden evvel Türk milletinin ahlakta, maneviyatta, insanlık duy­gularında en yüksek seviyeye erişerek yaşaması, ilim ve teknikte dünyanın ileri gitmiş ülkeleri ile kıyaslanacak hale gelmesi, ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre uyarlamış, modern sanayii kurmuş, müreffeh bir toplum haline gelmesi, Türk milliyetçisinin Türk toplumu için düşüneceği ülkünün esaslarından önemli bir kısmını teşkil etmektedir.”

Türk birliği ülküsü Türkeş’e göre, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve bir devlet halinde, tek bayrak altında toplanmalarıdır. Fakat bu birliği yazar, uzaktaki bir hedef olarak hayal ediyor ve yalnız beş şartın birbirini takip ederek yerlerine getirilmesi halinde gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu beş şart aşağıda gösterilmiştir: 1. Öncelikle her türlü neşriyat ve propaganda yolu ile   insanlık haklarından mahrum edilmiş ve işkence ile imhasına çalışılan esir Türklerin haklarını korumak. 2. Diplomasi yolu ile bunlara her türlü yardımı sağlamaya çalışmak. 3. İmkan nispetinde kültür birliğini kurmaya çalışmak ve kuvvetlendirmek. 4.  Esir olan Türk yurtlarının ayrı ayrı bağımsızlıklarını kazanıp hür milletler topluluğu içinde layık oldukları yerlerini almalarını sağ­lamaya gayret etmek. 5. Esiri oldukları ülkelerden mülteci ve muhacir olarak gelenleri sıcak bir ilgi ile karşılayıp, onları en yakın hedeflere ulaştırmak.

Bağımsızlıklarına kavuşan Türk ülkelerinin ileride aralarında sağlam bir kültür birliği kurulduktan sonra, birlikte verecekleri bir kararla büyük bir Türk Birliği meydana getirmelerine çalışmak.

Yukarıda yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere, Ziya Gökalp’in ülküyü sosyal propaganda şeklinde anlamasına karşın, Türkeş’in ülküsü siyasi alana yönlendirilmiştir. Onun ülküsü daha teferruatlı bir şekilde tasvir edilmiş ve daha olgunlaştırılmış olarak görünmektedir. Türkeş, ülkü hakkında yazarken, bu ülkünün gerçekleştirilmesi için lüzumlu belli önlem ve faali­yetlerin programını da vermektedir.

3. Ahlakçılık Türkeş’e göre ahlakçılık genelde Türk milletinin ruhuna, örf ve adet­lerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi öngören esaslara dayanır.

Türk ahlakı, İslam öncesi Türk töresi ile dini, yani İslami ahlaktan i-barettir. Yazar ahlakta milli ve dini ilkelerin kopmaz bir beraberlik içinde olmalarını savunmaktadır. Çağdaş Türk ideologu “Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet2e düşman bir milliyetçilik bize yabancıdır, bizim dışladığımız bir düşüncedir” der.

Eğer Türkeş’te, İslam öncesi Türk örf ve adetlerine dayanan ahlak ku­ralları, selefleri olan Z. Gökalp ve N. Atsız’in eserlerine benzer bir şekilde anlatılmışsa, İslam ahlakının kuralları “Dokuz Işık” ta daha teferruatlı bir şekilde izah edilmiştir, çünkü Türkeş XX. yüzyılın 60′lı – 70Ti yıllarında Türk toplumunda olan gelişmeleri de göz önünde bulundurmuştur.

Türkeş: “Üzülerek belirtelim ki laiklik ilkesi günümüzde yurdumuz yönetici ve aydınlarınca yanlış yorumlanan bir ilkedir”, diyor. “Genelde laiklik insanların, vatandaşların dini faaliyetlerine karışmak, dini yaşayışla­rına baskı yapmak anlamına gelmez. Bizde uzun zaman bu ilke, dine baskı olarak kullanılmıştır. Fakat laiklik ilkesi, toplumumuz için din müessesesi­nin gerekli olmadığı anlamına gelmez “

Türkeş’e göre: “Müslüman bir toplum olan Türk milletinin çocukları­na ilkokullardan itibaren Müslümanlığın temel esasları hakkında bilgi vermek ve onları yetiştirmek mutlaka gereklidir.Çocuk belirli bir yaşa geldikten sonra, kendi hayatına kendisi yön verir, o zaman istediği dini akideleri yerine getirir veya getirmez”

Kitabın yazarı: “Bugünkü eğitim sistemimiz içinde, orta öğretimdeki seçmeli dersler arasında, İmam Hatip okullarında uygulandığı şekilde, Ku-ran-ı Kerim dersi, din bilgisi dersi mecburi olarak üç saate çıkarılmalıdır. Türk vatandaşı, çocuğunun dini terbiyesini devletten beklemektedir. Devle­tin vazifesi ise “iyi insan ve iyi vatandaş yetiştirmektir” , şeklinde devam ediyor

Okuyucularımızın dikkatini Türkeş’in özellikle “ahlaklı ekonomi” hakkında yazdığı düşüncelerine çekmek istedik: “Bizim gözümüzde mülk insanlara ilahi bir emanettir. Bu emanet üzerinde tasarruf, manevi planda Rabb’ın rızasını, maddi planda kişinin ailesini, milli iktisat ve milli gelirin artışını hedef tutar ve bu arada ilmin ve ahlakın gösterdiği yollardan ayrıl­maz. Aksi takdirde, devlet mülke müdahale etmelidir.

Mülkiyet hakkı inkar edilemez, fakat mülk üzerinde hudutsuz bir ta­sarruf da düşünülemez. Hedefimiz Batı medeniyeti değil, Türk İslam medeniyeti ve cihan tekniğidir. İlmi, ayda dahi olsa gidip onu alacağız, fakat İslam medeniyetinden ebediyen ayrılmayacağız. “

4. İlimcilik İlimcilik, olayları ve varlığı önyargılardan sıyırarak, ilmi metot ile incelemek ve girişilecek her türlü faaliyette ilimi önder yapmak prensibidir.

5. Toplumculuk Toplumculuk her türlü faaliyetin toplumun yararına olacak şekilde yönetilmesi görüşüdür. İçtimai ve iktisadi olmak üzere iki ayrı bölümü kapsa­maktadır.

Mülkiyeti esas kabul eden, fakat mülkiyetin millet zararına kötüye kullanılmasına karşı olan bir görüşü belirler. Karma ekonominin ve ana stratejik iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolünde bulunmasını öngörür, sos­yal görüş olarak sosyal adalet düzeni, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik ve sos­yal yardımlaşma teşkilatı kurulmasını kabul eder.

Toplumculuk, genelde millet varlığını, kişi varlığının üstünde tutar. Türkeş’in anlayışındaki toplumculuk esasta (prensip olarak) Z. Gökalp’in “toplumculuk” belirlemesine uymaktadır, fakat Z. Gökalp “Türkçülüğün Esasları” adlı temel eserinde “toplumculuğa” yalnız umumi teori açısından bir nitelemede bulunmuş ise, A. Türkeş bu nitelemeyi genişletiyor ve “toplumculuğun” detaylarına inerek, onu yeni bir düzeyde anlatıyor. Fikrimizce, toplumculuğunun ekonomik konsepsiyonu da ayrıca dikkate şayandır.

A. Türkeş toplumculuğun politik, toplumsal ve ekonomik mahiyetini kitabın her üç bölümünde de açıklamaktadır. Türkeş’e göre, gerek klasik kapitalizm, gerekse sosyalizm ülkelerinde sosyal adalet yoktur. Kapitalist sistemde üretim araçları birkaç kapitalistin elindedir. Milletin çok büyük bir kesimi bundan mahrumdur. Milletin yaptı­ğı tasarruflar, banka ve sermaye piyasasının büyük şirketleri aracılığı ile, devletin topladığı vergi gelirlerinin büyük bir bölümü ise, çeşitli teşvik ve prim adı altında sermaye sahiplerinin eline geçer.

Komünist sistemde ise, bu değerler devletin elinde olup, ne işçinin, ne de milletin bunlara sahip olması mümkün değildir. Devletin yönetimi ve gücü Sosyalist (Komünist) Partisi üyelerinde olduğundan, suni bir şekilde yaratılmış olan devlet kapitalizmi, bu kimseleri yeni tip varlık sahibi yap­maktadır. Bu tip mülkiyete “bürokratik mülkiyet” adı verilir. Marksist – Sos­yalist sistem, aslında mülkiyet kavramını ortadan kaldırmış değildir. Uygulamada “mülkiyet-insan” ilişkisi sadece şekil değiştirmiştir. Kapitalist dü­zende üretim araçlarının mülkiyetine kapitalist sahip iken, Marksist düzende sözde devlet, gerçekte ise bir avuç komünist bürokrat sahip olmaktadır.

Yazarın fıkrince, çağdaş ekonomiler karma iktisat niteliğini taşımak­tadır. Karına iktisat klasik anlamda özel sektörle kamu sektörünün birlikte yaşadığı bir ekonomi biçimidir. Bu ekonomide üretim araçlarının mülkiyeti fertler ve kamu kuruluşlarına (devlete) aittir. Bundan dolayı fertler özel sektör içinde, devlet ise kamu sektörü içinde ekonomik faaliyette bulunur. Karma iktisat geçici bir mahiyete sahiptir.

İktisadi faaliyetler iktidardaki elifin siyasi ve iktisadi tercihine göre, eninde sonunda ya tamamen özel sektöre veya kamu sektörüne devredilir. Siyasi iktidarın tercihi kapitalist sistem yönünde ise, Özel sektör kamu sektö­rüne dönüştürülür. Böylece üretim araçlarının mülkiyeti tek elde, özel veya kamuda toplanır

Türkeş’e göre, modern demokrasinin başarısı siyasal demokrasi ile iktisadi demokrasinin bağdaştırılması şartına bağlıdır. İktisadi demokrasi ise, öz geleceğini ilgilendiren iktisadi kararlara katkıda bulunmalıdır. Ferdin iktisadi kararlara katılabilmesi ancak üretim araçlarına sahip veya ortak olmasıyla mümkündür. Mülkiyetsiz siyasi hürriyet gerçek hürriyet değildir.

Nitekim yazar, Türkiye’de sosyal adalet toplumu oluşturmak için kamu ve özel sektörlerin beraberliklerinin yanı sıra “milli” bir sektörü meydana getirmeyi teklif ediyor. Milli sektörün mülkiyeti toplumun muhtelif sosyal ve profesyonel tabakalarına ait olan kollektif mülkiyetten oluşmalıdır.

Ona göre Türkiye’nin toplumu altı sosyal-profesyonel gruptan ibaret­tir. Bunlar : 1. İşçiler, 2. Köylüler, 3. Memurlar, 4. Esnaf, 5. Serbest meslek mensupları, 6. İşverenler gruplarıdır. Eğer her grup kendi üretim birliğini kuracaksa ve birliğin her üyesi bu birliğin nezdinde kurulmuş tasarruf ve yatırım vakıflarına mecburi ödemeler yapacaksa, bu paralar birliklerin mül­kiyeti olacak olan yeni işletmelerin  inşaatına, mal ve hizmet üretimine sarf edilebilir. Bu yatırımlardan elde edilecek kar ise, kazanç paylan şeklinde birliklerin üyelerine adil surette bölünür. Altı sosyal dilimin üretim araçları­na sahip olması ile Türkiye’de yeni bir sektör ortaya çıkmış olur ki, bu millet sektörüdür. Milliyetçi düzeyde Türk iktisadı, üçlü sektöre dayanan yeni bir karma ekonomi düzeni oluşturacaktır. Bu sektörler devlet sektörü, özel sektör ve millet sektörüdür. Milliyetçi düzen özel sektöre düşman olmayacak, sadece özel sektör bugünkü başıboş halinden çıkartılıp, milli menfaat ve plan hedefleri doğ­rultusunda daha verimli bir hale getirilecektir.

Devlet sektörü yeniden düzenlenecektir. Çağı geçmiş, eskimiş, ekonomiye ve milli kalkınmaya yük olan devletçilik yerine, çağdaş, milli strateji hedeflerine uygun bir devlet sektörü kurulacaktır. Bu düzende, devlet ağır harp sanayi, alt yapı hizmetleri, maden sanayi gibi iktisadi hizmetlerden sorumlu olacaktır.

Bankacılık, sigortacılık, iç ve dış ticaret hizmetleri üçlü sektör tarafından koordine bir şekilde yeniden ele alınıp düzenlenecektir. Bankalar, dış ticaret, milli üretim birliklerinin kontrolünde milletimizin ve milli sa­vunmamızın gözbebeği olan yeraltı servetleri ve madenler devletleştirilecektir.

Türkeş’ine fikrine göre, bu suretle iktisatta yeni bir milli sektörün or­taya çıkması vasıtasıyla, mülkiyet vatandaşlar arasında daha düzgün ve adil bir şekilde dağıtılmış olacaktır ve bu sistem, Türk milletinin iktisadi bütünleşmesini sağlayacaktır.

Kapitalist hukuk teorisi sermayeyi esas aldığından, sermaye sınıfları mensuplarının tek ve mecburi teşkilatlanmasını, işçi sınıfı için çoğulcu (plüralist) ve gönüllü teşkilatlanmayı öngörür. Bu sistemde işverenler bulundukları yerde kurulmuş olan meslek teşekkülüne üye olmak zorundadırlar ve bu üyelik teklik ve mecburiyet prensibine dayanır. Bu suretle kapitalistlerin aynı yerde ikinci bir mesleki kuruluş oluşturmaları mümkün olmayacağı gibi, mevcut kuruluşa üye olmayan da meslek ve sanatını icra edemez. Tek ve zorunlu kuruluş “birlikten kuvvet doğar” ilkesine dayanır. Kapitalizmin istediği de esasen budur. Buna mukabil, kapitalist sistem işçiler için tek kuruluş ilkesini kabul etmez. Ama yukarıda andığımız milli iktisadi sektör, kapitalistlerin bu çarpıtma ve tekeline son verecektir.

6. Köycülük Köycülük, köyleri tarım kentleri halinde birleştirerek kalkındırmayı öngörür. Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması, ihtiyacı olan kredi ve diğer desteklerin sağlanması için kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa or­man bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızlı bir şekilde refaha kavuşturmak amacını güder.

7. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik A. Türkeş’e göre bu ilke, Birleşmiş Milletler anayasasında yazılı tüm hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak gelişti­rilmelerini toplumun kalkınması için yararlı bir ideal olarak kabul eder.

Yazar “hürriyet” kavramını somut bir Örnek vererek şöyle açıkla­maktadır : “İnsanların hür olabilmeleri için, hürriyetin var olması için, onla­rın mülkiyet ve varlık sahibi olmaları gerek, örneğin, seyahat hürriyetimiz var, ama cebimizde beş kuruşumuz yok. Bu durumda seyahat hürriyetinden bahsedilebilirmi bu tartışılır. Seyahat hürriyeti vaat eden kanunların işleyebilmeleri için, iktidarların bunu gerçekleştirebilecek ekonomik imkanlar sağlaması, gerekli tedbirleri alması lazımdır”.

Şahsiyet gelişmesi ilkesini yazar şöyle açıklıyor : “İnsanların kişiliği önemlidir, toplumculuğu benimsiyoruz, ama şahsiyetçiyiz. Bunu demekle, insanları sadece milyonlarına milyon katmayı düşünerek yaşayan birer varlık olarak kabul etmiyoruz. İnsanları sömürmek isteyen bir ferdiyetçilik, şahsiyeti ezen bir toplumculuk görüşlerimize aykırıdır.

İnsanların şahsiyetini hürriyet ortamı içinde yüceltmek, ona saygı ve sevgi duymak vazifemizdir, ferdiyetçiliği değil, “şahsiyetçiliği” kabul ediyoruz.”

8. Gelişmecilik ve Halkçılık Gelişmecilik ve halkçılık insanların ve medeniyetlerin daima daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir. Elde edi­lenle yetinmemek ve daima daha iyiyi istemek ve bunu elde etmek için gay­ret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tari­hinden, milli benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir.

Halkçılıktan maksadımız, her şeyin halk için, halkla beraber ve halka yönelik olmasıdır.

Türkeş “yapılacak her işte halka yönelik, halkla beraber olmayı ilerlemenin, yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul etmekteyiz” der.

9. Endüstricilik ve Teknikçilik Bu ilkeye göre, atom ve uzay çağında bağımsız ve gelişmiş olmak is­teyen her ülke, bu ülkeler arasında Türkiye de, kendi gelişmiş sanayisine ve ayrıca ağır ve askeri sanayiye dayanmalıdır, fakat bunların yeni teknik ve teknoloji dışında geliştirilmeleri mümkün değildir. A. Türkeş “Devlet bu hedefi gerçekleştirmek için gençleri hümaniter eğitim yerine, teknik eğitime teşvik etmelidir, çünkü Türkiye’de evvelki zamanlarda gençler ekseriyetle memur kariyerine atılıp, devlet bürokrasisinde bir makam veya resmi mevki kapmak eğilimindeydiler.” demektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki A. Türkeş, Umumi Türkçülük ve Türkiye milliyetçiliği düşüncelerini geliştirmiş ve derinleştirmiştir ve en önemlisi, bu düşünceleri pratik ve gerçek siyaset ile bağdaştırmıştır. Fikrimizce “Dokuz Işık” doktrininin yazarı, devletin ayar ve denetiminde “halk kapitalizmi” ekonomik modeline en yakın bir ekonomik model vasıtasıyla, çağdaş ve aynı zamanda milli bir toplum oluşturmayı teklif etmiştir. Bu model yalnız Türk halkları için değil, gerek kapitalizm, gerekse sosyalizmden ümitleri kesilmiş, bütün halklar için geçerli bir modeldir.

Makale yazarı: Rafael Muhammetdin, Tataristan Cumhuriyet Bilimler Akademisi?nin bünyesindeki İbrahim Galimcanov Dil, Edebiyat ve Tarih Araştırmaları Enstitüsü?nde çalışmış olup, 1997?den beri aynı akademinin Tarih Enstitüsü?nde araştırmacı olarak çalışmaktadır.