Devlet Felsefemiz ve Türk Milliyetçiliği

İnsanlık ilk çağlardan itibaren hem bireysel manada hem de kitlesel bakımdan sürekli bir değişim ve gelişim içerisinde olmuştur. İnsanoğlu önceleri küçük gruplar halinde yaşamını idame ettirirken daha sonraları gerek vahşi doğa şartlarından kendilerini daha kolay korumak için gerekse diğer insanlardan kendilerine yönelecek şiddete karşı korunmak amacıyla daha toplu olarak yaşamaya başlamışlardır.Bu ihtiyaçlar ve doğal olarak nüfusun artış hızı insanların daha sistematik ve kalabalık yaşamalarının önünü açmıştır.

Topluluk halinde yaşam insanların hem huzur ve güven ortamında yaşamalarına büyük katkı sağlamış, hem gerek bireysel anlamda gerek kitlesel anlamda birbirleri ile iletişimlerini hızlandırmıştır. Bu tip faydalarının yanında toplu yaşamın ekonomik olarak da iş bölümünün getirdiği verimlilik ile büyük getiri sağlamıştır. İnsanların toplu olarak yaşamaya başlamalarına paralel olarak topluluk içi sistemleşmeye ve kurumsallaşmaya doğru gün be gün gidildiğini görüyoruz. Bu bağlamda M.Ö 2500 yılları civarında Mezopotamya bölgesinde ilk devlet örgütlenmesini görüyoruz. Tabi ki de bu dönemki devlet anlayışını günümüz devlet yapıları ile kıyaslamamak gerekir. Daha sonraki dönemlerde bu ilkel devlet yapısı gelişim göstererek bir hayli karmaşık hale gelmiştir.

İlk ve Orta Çağlarda ?İmparatorluk? şeklinde karşımıza çıkan devletler ?1789 Fransız İhtilali? sonrası ?milliyetçilik akımları? ile sarsılarak nihayet siyaset biliminde ?modern devletler? olarak adlandırılan ?millî devletler? kurulmaya başlamıştır.

Tam burada devletin varoluş felsefesinin hangi temellere dayandırıldığına bakmak gerekecektir. Devletin nereden doğduğu konusunda filozoflar ve daha sonraları da siyaset bilimciler birçok fikir ortaya atmışlardır. Fakat bu görüşlerin içinde en çok kabul gören teori olarak ?Fransız İhtilali? sonrası karşımıza çıkan ?Sosyal Sözleşme Teorisidir.?  Bu teorinin temellerini Rousseau, Hobbes ve Locke gibi düşünürler atmıştır. Daha sonraları da John Rawls gibi çağdaş bilim adamları da bu teoriyi modernleştirmişlerdir.

Toplum sözleşmesinin ne olduğunu açıklayan düşünürlerin temel dayanak noktaları ?Doğa Hali?nin ne olduğu sorusuna verilen yanıtlarda saklıdır. ?Doğa Hali? siyasi otoritenin olmadığı insanların her türlü siyasi ve hukuki sınırlandırmaların dışında oldukları hali ifade eder. Yani ilk insanların devletsiz ve otoritesiz yaşam ortamlarını ifade eder. İşte bu doğa hali durumunu Locke ?huzur ve barış ortamı? olarak nitelendirirken diğer bir düşünür Hobbes ise ?kargaşa ve kaos ortamı? olarak ifade eder. İşte tabiat halinin tanımına ilişkin bu iki farklı tespit iki farklı devlet anlayışının da temelini oluşturmaktadır.

Bu anlamda tabiat halinin bir kargaşa ortamı olduğunu nitelendiren Hobbes?a göre insanlar bu kargaşa ortamından kurtulmak için sahip oldukları tüm haklarını ?Egemen Güce?  yani devlete terk etmişler ve karşımıza sosyal sözleşme teorisi kapsamında devlet olgusu çıkmıştır. Yani insanlığın düzeni ve istikrarı için dokunulamaz ve sınırlandırılamaz bir devlet iktidarı olmak zorundadır. Hobbes?un kabul ettiği devlet anlayışı daha sınırsız ve daha güçlü bir devlet anlayışıdır.

Türk Milliyetçiliği’nin devlet anlayışı ile Hobbes?in yaklaşımının benzeştiği ve ayrıştığı noktalar mevcuttur. Öncelikle bize göre de devletsiz yaşam yani tabiat hali bir kargaşa ortamıdır. Bu nedenle devlet organizasyonu bizim için de olmazsa olmazdır. Çünkü devletsiz bir toplumda gücü elinde bulunduran daima güçsüzü ezecektir. Fakat devlet egemenliğinin sınırlandırılması hususunda Hobbes çok cimri davranmıştır. Devlet güçsüzü güçlü karşısında korumak için var edilmiş bir kurum iken kendisi eğer kuvvetsize zulmederse ne olacak? Bu bağlamda devleti de sınırlandıran bir takım şeylerin olması kaçınılmazdır. Bu da hiç kuşkusuz hukuk olmalıdır. Türk Tarihi’nin hiçbir evresinde sınırsız bir devlet egemenliği kabul edilmemiştir. Günümüzdeki demokratik devletlerde de egemen güçleri hukukun temel kuralları ve en başta da anayasalar sınırlandırmaktadır.

Sosyal sözleşme kuramının ikinci ayağını oluşturan görüşün sahibi ise Locke?dur. Locke göre ise ?Tabiat Hali? barış ve huzur ortamıdır. Ancak bu ortamda da insanlar birbirlerinin yaşama, mülkiyet hakları gibi temel haklarını ihlal edebilirler. İşte insanlar sadece diğer insanlardan gelebilecek bu saldırılarına karşı korumak için belirli yetkilerini devlete devreder. Bu nedenle devlet sadece bir zabıta görevi yerine getirir. Yani sınırlı bir devlet anlayışını benimser. Bu anlayış günümüz liberal devlet anlayışının da temelini oluşturur.

Bu anlayışında kabul edilebilecek ve edilemeyecek yönleri mevcuttur. Evet, öncelikle devletin bir takım unsurlar tarafından sınırlandırılması yani devletin egemenliğinin sınırlandırılması benimsediğimiz hukuk devleti ilkesinin en önemli unsurudur. Fakat bu anlayış devleti diğer sosyal ve ekonomik alanlarda adeta bir seyirci olarak görmektedir. Devleti bu derece etkisiz bir kurum olarak düşünmek ise bizim felsefemizle bağdaşmamaktadır. Devlet gerekli gördüğü sosyal ve ekonomik hayata müdahale edecek ve zor durumda bulunan grubu koruyacaktır.

Devletleşme aşamaları Türk tarihinde de çok eski dönemlere dayanmaktadır. Çok daha eski tarihlerde de devlet benzeri örgütlenmeler kurdukları bilinen Türklerin kurdukları ilk büyük devletler İskit-Saka İmparatorluğu(M.Ö 8. y.y- M.Ö 5. y.y) ve Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö 2. y.y- M.S 3. y.y) olarak bilinmektedir.

Eski Türk devletleri teşkilatları küçükten büyüğe doğru Sop-Boy-Aşiret-İl olarak yapılanmaktaydı. Türklerde sosyal birimler birleşerek kendilerinden bir büyük sosyal topluluğu oluşturmaktaydı. Örneğin Soplar bir araya gelerek Boyları, Boylar bir araya gelerek Aşiretleri, Aşiretler bir araya gelerek illeri ve nihayet iller bir araya gelerek devleti oluşturmaktadır. Türklerde en küçük sosyal topluluklarda dahi ciddi bir kurumsal yapının olduğu göze çarpıyor. Daha en küçük gruplarda dahi ciddi bir sistematik yapının bulunması Türklerin bir yandan güçlü ve büyük devletler kurmalarını kolaylaştırırken bir yandan da devlet otoritesinin zayıflamaya yüz tuttuğu vakitler devletin dağılma sürecini hızlandırmaktadır.

Yüzeysel olarak baktığımızda klasik birer monarşi (Tek adamın yönetimi) olarak karşımıza çıkan Türk devlet anlayışı derinlemesine incelendiğinde birçok yönüyle Klasik Batı Monarşilerinden ayrılmaktadır. Çünkü Türklerde çok eski dönemlerden gelen ve kalıplaşmış bir ?Töre? anlayışı mevcuttur. Devlet başkanı Kağan dahi töreye aykırı hareket edemezdi. İşte eski Türk devlet anlayışının klasik batı monarşilerinden ayrıldığı temel nokta budur. Türklerin yazılı olmayan hukuk kurallarının bütününden oluşan ?Töre? günümüzdeki anayasalar gibi bir işlev görerek devlet adamlarının muhtemel aşırı ve uygunsuz hareketlerini engelliyordu. Bu durumla alakalı olarak ?İl gider, töre kalır? eski Türk atasözü konuyu çok daha iyi anlatmaktadır. Yani gerekirse devlet yıkılabilir fakat hukuk yani töre ayakta kalmalıdır. İşte aslında bu kutlu anlayış bu sözün söylendiği dönemi aşan ve günümüzdeki ?Hukuk Devleti İlkesi?nin temelini oluşturan bir anlayıştır. Toplayacak olursak eski Türklerdeki devlet yapılanması, başında bir kağan bulunan ve klasik monarşik bir yapıya benzese de Töre anlayışı nedeniyle klasik monarşilerden bir hayli farklıdır.

Eski Türk devlet anlayışında devlet başkanı olan Kağan seçilebilmek için Türk ana ve babadan doğmak zorunludur. Bu töre gereğidir. Tıpkı bugün hemen tüm demokratik devletlerin başkan seçilecekler için ön şart olarak koştuğu kendi uyruğu olma kuralının o dönemki yansımasıdır.

Türklerde törenin koyduğu kurallarla devlet yöneticilerinin uygunsuz hareketlerini kısıtlaması, bir başka deyişle devlet yöneticilerin adaletsiz ve keyfi hareket etmelerini engelleyen hukuk kurallarının olması İslamiyet dönemi Türk devletlerinde de devam etmiştir. İslamiyet?in kabulünden sonra da devlet yöneticilerinin yaptıkları işlemler ?İslam Hukukuna? yani ?Fıkıh?a? aykırı olamazdı.

Bu bilgi ve örnekler çerçevesinde baktığımızda temel felsefesini Türk-İslam ülküsünden alan Türk Milliyetçiliği?nin günümüzdeki devlet anlayışının temelini ?hukukun üstünlüğü ilkesi? doğrultusunda işleyen bir ?hukuk devleti? oluşturmaktadır. Bu açıdan günümüz modern devletlerindeki ?demokrasi?, ?hukuk devleti? ve ? halk-millet egemenliği? ilkeleri devlet anlayışımızın vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak burada kabul ettiğimiz ?hukuk devleti? kavramı kesinlikle ?kanun devleti? olarak algılanmamalıdır. Öyle bir devlet vardır ki yaptığı tüm işlemler kanunlara uygundur fakat kanunlarının hepsi adalet duygularına ve hakkaniyete aykırıdır. Bizim felsefemizin temeli ise adil ve hakkaniyete dayanan kanunların oluşturduğu gerçek bir hukuk devletidir. Bunun yanında egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu içselleştirmiş Türk milliyetçileri halkın yönetecek siyasi kadroların da yapılacak demokratik seçimlerle iş başına gelmesi de devlet anlayışımızın vazgeçilemez bir unsurudur.

Türk devlet anlayışının diğer bir önemli özelliği ise her ne kadar devlet birçok irili ufaklı topluluğun bir araya gelmesi ile oluşsa de merkezi otoritenin yani merkezden yönetimin esas olmasıdır. Tarih göstermiştir ki Türk devletleri ne zaman kuzey- güney, doğu-batı olarak ciddi bir iktidar bölünmesine gitti ise hızlı bir şekilde devlet parçalanmış ve çökmüştür. Bunun yanında en uzun süre ile ayakta kalan sürekli kurumsal yapı olan Osmanlı Devleti?nin bu kadar uzun süre ayakta kalmasının temel etkenlerinden biri de merkezi otoritesi olabildiğince güçlü tutmasıdır. Bazı kimseler Osmanlı devletinde uygulanan ?eyalet sistemini? günümüz federal devlet yapılarına benzeterek, Türkiye Cumhuriyeti?ni de ?federal yapılı? görmeyi arzuladıklarını söyleseler de bu tespitler başlı başına yanlıştır.

Osmanlı devletindeki eyalet sisteminin günümüz modern dünyasındaki ?federal yapılı devletler? ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Günümüzdeki federal devletlerde her bir federe devletin ayrı birer yasama-yürütme-yargı organı vardır. Yani başlı başına devlet özelliği olan birçok devlet bir araya gelerek birleşiyorlar ve sadece dış işlerinde ana devlete yani Federal Devlete yetki devrediyorlar. Bir başka deyişle iç işlerinde birer bağımsız devlet gibi düzenlemeler yaparken sadece dış işlerinde merkezi devlete bağlı kalıyorlar. Ancak Osmanlı?daki eyalet sisteminin bu yapılanmadan hayli farklı olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı?da tüm eyaletler merkeze yani sultana bağlıdır. Sultan istediği kişileri eyaletlere bey olarak gönderir. Bunun yanında Osmanlıdaki tüm eyaletlerde tek bir hukuk sistemi yani ?İslam Hukuku? geçerlidir. İsteyen eyalet ben kendi başıma hukuk düzenlemeleri yapacağım diyemez. Fakat bugünkü Federal devletlere baktığımızda örneğin ABD?de bir eyalette idam cezası yürürlükte iken bir başka eyalette idam cezası yoktur.

İşte bu bağlamda düşündüğümüzde Türk devlet anlayışının bir başka önemli özelliği de ?üniter yapılı? yani merkezi bir devlet olmasıdır. Bunun yanında birbirinden farklı yöresel ihtiyaçların giderilmesi için yerinden yönetim kurumları (İl Özel İdareleri, Belediyeler) kurulmaktadır. Ki zaten bu oluşumlar da üniter yapılı devletin bir özelliğidir.

Türk devletleri tarih boyunca kurdukları siyasal sistemler içince kendi egemenlikleri altlarında birçok farklı kavmi barındırmışlardır. Burada da uyruklarına bakmaksızın tüm tebaasına eşit ve hoşgörülü davranmışlardır. Ta ki bu topluluklar devlete baş kaldırıp var olan hukuku, huzur, düzen ortamını bozmaya çalışana kadar. Bunun yanında Türk egemenliği altında yaşayan birçok farklı topluluğun birbirleri ile kaynaşması açısından ortak değerler üretilmiştir. Bu ortak değerin başında tebaanın ortak ismi gelmektedir. Hun İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde İmparatorluk geleneği olarak devletin tebaası ?Hun ve Osmanlı? adını almışlardır. Günümüzdeki devletimizin adı olan Türkiye Cumhuriyeti?nin tebaasına verdiği ortak isim ise ?Türk?tür. Bu anlayış ulus devletlerinin genel bir kuralıdır. Türk devletleri, farklı din, kültür ve coğrafi özelliklere sahip olan topluluklara hep saygı göstermiş ve temel kültür olan Türk Kültür?ü içerisinde bu farklılıkları birer zenginlik olarak kabul etmiştir.

İşte bu nedenlerden dolayı da günümüz devlet anlayışı farklı dinlerdeki insanların barış ve huzur içerisinde yaşamaları için ?laik? , toplumun ve devletin bekası için olmazsa olmaz asgari birlikteliğin sağlanması için de ?millî devlet? anlayışı üzerine inşa edilmelidir. Bunların dışındaki herhangi bir takım fikirler Türk devlet felsefesi ile bağdaşmayacaktır.

Klasik şekli ile Orhun Yazıtları?nda Bilge Kağan?ın sözlerinde kendisini ifade eden ve daha sonra hükümdarların kişisel çabalarından öteye giderek bir devlet politikası haline gelen devletin insanını koruma, kollama ve refaha ulaştırma çabaları da devletin temel amaçlarındandır.

Günümüzde ?sosyal devlet? kavramı olarak karşımıza çıkan bu anlayış; küreselleşen dünya düzeni ve kapitalist ekonomi anlayışının gelir seviyesi düşük olan kesimler üzerindeki olumsuz etkisini en aza indirmeyi amaç edinir. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha vardır. Devlet tabi ki de yaşlısına, yoksuluna, kimsesizine yardım edecek ve onları kollayacaktır. Bununla beraber ne Türk devlet felsefesi ne de bizlerin en büyük şuur ve fazilet kaynağı yüce İslam inancımız bu yardımlar yapılırken muhtaç insanların incitilmesini kabul etmez. Türk Milletinin her bir ferdi içinde bulunduğu kötü koşullara bakılmaksızın insan onuru ve gururuna sahiptir. Bu onuru incitici davranışlarda bulunmaya devletin dahi hakkı yoktur ve olamaz. Bu sebeple ?sosyal devlet? anlayışımız, dinimizin bizlere emrettiği ?sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi olmayacak? ilkesi kapsamında yeniden düzenlenmelidir.

Tüm bu tespitler ışığında Türk Milliyetçiliğinin devlet anlayışı ne devleti bireyler üzerinde bakıcı ve zorba bir kurum şeklinde, ne de hiçbir olaya müdahil olmayan adeta güçlünün güçsüzü ezmesine seyirci kalacak durağan bir kurum olarak görür. Bize göre devlet, vatandaşının huzur, mutluluk ve refahına kendisini adamış ve bununla birlikte haklı fakat güçsüz olanı haksız fakat güçlü olan karşısında koruyan çağdaş bir yapıdır.

Bu felsefemizin bir gereği olarak da devlet erklerini elinde bulunduran yöneticilerin halkın üzerinde birer kambur veya hâkim olarak değil; insanına hizmet edecek birer ?hadim olarak kalmaları gerekmektedir. Bu anlayışın dışına çıkan kimseler hakkında da ?hukuk devleti? ilkeleri içerisinde hukuku yollar ile derhal işlemler yapılmalıdır.

Türk Milliyetçiliğinin devlet felsefesi devleti; odak olarak insanı alan ve vatandaşlarının huzur ve mutluluğunu amaç edinen bir mekanizma olarak kabul eder. Bu bağlamda Şeyh Edebali?nin ?İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın.? veciz sözü bizler için çıkış noktasıdır.