Türk – İslam Ülküsü

Türk milletinin, iyilik ve güzelliklere diriliş; kötülük ve çirkinliklere karşı direniş ordusu olan ülkücülerin ana felsefesi Türk-İslam ülküsüdür. Bu ülkü??Türk milletini İslam?la, İslam dinini de Türk milleti ile güçlendirmek ve yüceltme ülküsüdür.?? [1][1] Her ülkücü bir Türk olarak ila-yı kelimetullah davasını (Allah?ın adını yayma) yürüten neferdir.

?Türk, dünyanın ve tarihin en eski kavimlerinden biridir. Çeşitli tarihî belgelerden öğreniyoruz ki, bu kavim, aynı zamanda tarihin kaydettiği en medenî ve dinamik içtimaî ırklardan biridir.?[1][2] İslamiyet?ten öncesine kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip olan Türk milleti birçok imparatorluk, devlet ve beylik kurarak tarihe adını yazdırmıştır. Bu yüce milletin Müslüman olduktan sonra yaptıkları da öncesini aratmayacak niteliktedir.

İslamiyet 600?lü yıllarda peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından ilân edilmiş bir dindir. Pek çok millet gerek gönül rızası ile gerekse fetih politikaları dâhilinde Müslüman olmuştur. Türk milletinin Müslümanlığı da bir savaşa dayanır. Ancak bu savaş Müslümanlar ve Türkler arasında değil, tek kuvvet bir biçimde Çin?e karşıdır.[1][3] Çin generali Kao Sien-çe  ve  Taşkent Kralı arasında Taşkent Kralı?nın sınır bekçiliği görevini layıkıyla yerine getiremediğinden dolayı yaşanan gerginlik kral ve generalin arasını açmıştır ve generalin kralın üstüne düzenlediği akınlarla Tu-kiuler bertaraf edilmiştir. General Kao?nun elinden kaçmayı başaran kralın oğlunun yardım çağrısına, Doğu İran?ın efsaneye dönüşen Müslüman yöneticisi Ebu Müslim ve Karluklar karşılık vermiştir. Ziyad İbn Salih?in komutasındaki güneye gelen Araplar ve kuzeyden gelen Karluklar Atlaş?ta, Talas Nehri kıyısında Çin ordusuna karşı savaşmışlar ve Çin ordusu bertaraf edilmiştir. Böylelikle, sadece birkaç gün içinde, Orta Asya?nın kaderi belirlenmişti. Orta Asya bir Çin Orta Asyası olacakken İslamiyet?e kucak açmıştı. Karluklar topluluk halinde Müslüman olmaya başlamışlardı. Sonraları da Karahanlı Devleti, Satuk Buğra Han zamanında, resmen Müslüman olan ilk Türk devleti oldu.

Türkler özellikle Abbasî döneminde ve sonrasında Müslüman aleminin seyfullahı olma görevini fazlasıyla yerine getirmiştir.[1][4] 11. asırda Türklük, artık İslâm’ın hizmetinde ve “İlâ-yı Kelimetullah” için canla başla çalışacak, birçok İslâm büyüğünün de belirttiği üzere, Eshab-ı Kiram’dan sonra, İslâm’ı yücelten en büyük millet olacaktır. Selçuklu Hakanı Tuğrul Bey, “Sultan-ül Müslimîn” unvanını alacak, “tevhid bayrağını” yücelterek elden ele, nesilden nesîle devredecek, nihayet Osmanoğullarından Yavuz Sultan Selim Han ile “Şanlı Peygamberin Kutlu Vekili” olmakla zirveye ulaşılacak idi.

Türkler sadece askeri anlamda değil, İslam kültürünün yayılması ve bilime yapılan katkılar açısından da İslam Dünyası?na hizmet etmişlerdir. Türkler, Allah?ın adını yayma gayesi ile yaptıkları bu hizmetlerde, kendi özleri olan Türklüğün imzasını da dünya tarihine atmışlardır. Bir Türk şüphesiz ki bir Arap?tan daha farklı bir yöntemle İslamiyet için çalışmaktadır. Türklüğün ve Müslümanlığın bu ortaklığı Türk?İslam kültürünü oluşturmuştur. Bu kültürü koruma ve egemen kılma gayesi de Türk-İslam ülküsüdür. Türk-İslam ülküsü son birkaç yüzyıldır zorlu aşamalardan geçmekte ve emperyalizmin oyunları ile bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.

Osmanlı Devleti?nin başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlıcılık politikasından sonra ilgi gören ümmet anlayışı da Osmanlı Devleti?ne herhangi bir yarar sağlamamıştır. En son hamle olarak başvurulan Türkçülük; Türkiye Cumhuriyeti?ni kuran ideoloji olmaya hak kazanmıştır. Ancak dünden bugüne bu konuda meydana gelen kavram karmaşasına bir açıklık kazandırmak gerekir.1900?lerin başında Türkçülüğün alemdarlığını yapan isimlerin inandığı Türkçülük günümüz manasında Türk-İslam ülküsüne karşılık gelmektedir. ?Türkçülüğün Esasları? adlı eserin yazarı ve Mustafa Kemal Atatürk?ün ??fikirlerimin babası ??diyerek bahsettiği Ziya Gökalp, düşüncesinin esaslarını şu şekilde belirtmiştir: ?Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, batı medeniyetindenim.?

Son yüzyılda Türk milletinin yetiştirdiği en büyük ilim adamlarından biri olan Ziya Gökalp ülkücü hareketin fikir babalarındandır. Ülkücü hareketin hareket noktasını ana hatlarıyla çizen Ziya Gökalp için, İslam dini milletin özü, Türklük ise millî varlığın adıdır.

Ülkücü hareketin ülkedeki Marksist-Leninist hareketlere karşı mücadele verdiği yıllarda Türk İslam ülküsünü damarlarında yaşayan bir başka fikir adamımız da Seyit Ahmet Arvasi?ydi .Arvasi Hoca ülkücü harekete Türklük ve Müslümanlık şuurunu en kuvvetli biçimde aşılamayı başaran yegâne fikir adamımızdır. Seyitlik unvanına da sahip olan (Hz. Muhammed soyundan gelme)  Arvasi Hoca ,  Türk İslam ülküsüne dair görüşlerini naklettiğim veciz yazısında fikir yapısını ifade ederken, ?Ben? kelimesiyle ?Biz??i tarif etmiştir aslında: ?Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslam?ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım. Bunun yanında şanlı peygamberimizin (s.a.v.), ?Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.? tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım. Öte yandan, İslam?ın yakından uzağa doğru bir fetih ile, bütün beşeriyeti tevhit bayrağı altında bütünleştirmeye çalışan ilahi sistem olduğuna unutmuyorum. Yine şanlı peygamberimizin(s.a.v.), ?İlim, müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa almalıdır? tarzında formülleştirdiği mukaddes ölçüye bağlı olarak hızla muasırlaşmak gerektiğine inanmaktayım. Bu Türk-İslam Kültür ve medeniyetinin yeniden doğuşu olacaktır.

İslam?dan zerre taviz vermeden, yepyeni kadrolar ve müesseseler ile zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, peygamber tebliğlerinin ve sünnet yoluna bağlı büyük müçtehitlerin açıklamaların ışığında yeniden bir tahlile ve tertibe tabi tutulabilir.

İnanıyorum ki, hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim??[1][5]

Nakledilen sözlerinde Türk İslam ülküsünün kilit noktalarını dile getiren Arvasi Hoca yaşadığı dönem boyunca çevresine ve özellikle üniversitedeki görevi sırasında öğrencilerine bu ülküyü aşılamıştır. Onun elinden yetişen binlerce ülkücü İslam?a ve Türklüğe savaş açan hainlere karşı koymayı başarmış ve ölüme dahi giderken anne ve babalarına yazdıkları mektuplarda[1][6] ??Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar.??[1][7] demeyi de bilmişlerdir.

Türk milleti asırlardır uğruna mücadele verdiği İslam bayrağını hep yükseklerde tutmaya çalışmıştır. Tüm Avrupa?da ve dünyanın bir çok yerinde Müslüman sözcüğünün Türk kelimesi yerine kullanılması alışkanlığı, sadece bu birlikteliğin açık bir kanıtı değil, aynı zamanda Türk İslam ülküsünün de bir başarı göstergesidir. Kaçınılmaz olan gerçek şudur ki [1][8]?Türk milleti ve onun devleti güçlü ise, İslam Dünyası da güçlüdür. Aksi bir durum varsa bütün Türk Dünyası ile birlikte İslam Dünyası da sömürülmektedir.? Bu görüşün kanıtlanması en basit örneklendirmelerle bile mümkündür. Bugün dünya üzerinde Osmanlının hâkimiyetinden çıkan tüm Müslüman topraklarda Müslümanlara uygulanan zulüm ve şiddet aşikârdır. Sadece Filistin ve Irak örnekleri bile Türk?ün gücü ve kuvveti ile İslam ışığının parlaklığı arasındaki orantılı ilişkiyi kanıtlamaktadır.

Peki ülkücü hareketin neferlerine; Türk ?İslam kültürünü korumak, Türk ?İslam ülküsünü yaşatmak, bu ülküyü başarıya ulaştırmak ve Müslüman Türk milletini her ortamda hâkim ve galip kılmak için ne gibi görevler düşmektedir?

Yüzlerce yıllık bir emaneti elinde tutan ülkücü harekete düşen görev ise Türk-İslam kültürüne, medeniyetine, ülküsüne bağlı olmak; Türklüğü bedeni, İslamiyet?i ruhu bilmek; milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapma özlemi ile çırpınmak ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışmaktır. Dünya Türklüğünün, İslam âleminin ve mazlum milletlerin ümidi olan bir gençlik haline gelerek içinde bulunduğumuz hazin durumdan Türk İslam âlemini kurtarmak her ülkücünün boynunun borcudur.

Bu dava özüdür İslamiyet?in

Bu dava güneşi mazlum milletin

Bu dava her şeyden her şeyden çetin

Bu yolda dert, hüzün, gurbet bizimdir

Ahmet ARVASİ

Dipnotlar

[1][1]AHMET ARVASİ- TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ

[1][2] AHMET ARVASİ – TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ

[1][3] JEAN PAUL ROUX- TÜRKLERİN TARİHİ – sayfa -155

[1][4] AHMET ARVASİ -TÜRKLÜK VE İSLAMİYET

[1][5] AHMET ARVASİ, TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ

[1][6] MUSTAFA PEHLİVANOĞLU, SON MEKTUBU 7 EKİM 1980

[1][7] MUSTAFA PEHLİVANOĞLU SON MEKTUP-7 EKİM 1980

[1][8] AHMET ARVASİ ,TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ

KAYNAKLAR:

TÜRK ?İSLAM ÜLKÜSÜ 1.2.3. CİLTLER ?AHMET ARVASİ

HASBİHAL-Türkiye gazetesi yayını

TÜRKLERİN TARİHİ-JEAN PAUL ROUX

MUSTAFA PEHLİVANOĞLU ?SON MEKTUP 7 Ekim 1980

NEDEN TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ?

Seyyid Ahmed Arvasi

Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de «Türk-İslâm Ülküsü»ne bağlanmayı savunuyoruz?

Biz iddia ediyoruz ki, «Emperyalizm», Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile «vatan çocukları» din ve milli­yetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan elin ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planla­maktadır.

Bugün yeryüzünde iki sömürgeci «blok» vardır. Bunlardan biri kara renkli «kapitalist emperyalizm»; diğeri ise bütün fraksiyonu ile «kızıl emperyalizm». Birincisi «çok uluslu şirketlerin» paravanasında, «az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek» maskesi altında, ikincisi de «ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek» maskesi altında, «sınıfsal savaş» sloganı ile «iç savaşlar» çıkarmakta ve «dünya proleterlerinin dayanışması» adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.

Gerçekten de yeryüzünde ezilen ve sömürülen bir de «üçüncü dünya» vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bö­lünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yanı da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sö­mürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli bir bölümü bulunmaktadır.

1970 yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduru­ğunda tam bir sömürge hayatı yaşayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katıdır.

Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslâm ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginlik­lerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna, gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış, diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma plânlarını baltalamış ye bu ülkeleri, «ebedi sömürge» statüsüne mahkûm etmek için elinden geleni esirgememiştir.

Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını millî tarihlerine, millî ve mukaddes kültür de­ğerlerine, millî ülkülerine, millî menfaatlerine, hattâ millî motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini «bir uygarlık ve ilerilik» unsuru biçimin de onların kafalarına ve vicdanlarda otun urlar. Böylece milli ve mukaddes değerlerle donanımlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düşen «yabancılaşmış kadrolar» çıkarırlar. Bir ülkede, değerler «ikizleşince», kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İşte düşman, bu nokta­da aktivitesini arttırır. Ülkenin ve milletin «parsellenmesi» için beynelmilel güçleri harekete geçirir. Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bölünmüşse, düşman rahatça at oynata­bilecek ortamı bulmuş demektir.

Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine dü­şürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem «dindar», hem «milliyetçi», hem «medeniyetçi» olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar duru­muna sokarak, hiç yoktan «çatışan güçler» meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Meselâ, Osmanlı-Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun sömürgeleştirilmesi için, dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, «din» ile «milliyetçilik» arasında zıddiyet ve düşmanlık duygulan doğurmayı plânlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.

Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı «Les Francs- Ma-çons» kitabının 127. sayfasında okuduğumuza göre, İslâm dün­yasında masonların, Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gi­bi «din politikacılarını» localarına kaydederek onların eliyle «Dini, millî yapılara göre reforme ederek» âlemşümul İslâm dinini bozmak, öte yandan Müslüman Kardeşler (Freres Musulmans) hareketi ile de «islâm’da milliyetçilik yoktur,» propagandası ile milletleri çö­kertmek ve bu suretle çok kahpece bir plânla birbirine zıt «İslam­cı» ve «milliyetçi» sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.

Emperyalizm, bizim dünyamızda bu «paradoks»-tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı, birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.

O halde, Türk milliyetçisine düşen görev, bütün varlığı ile bu oyunu, her şeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun’i olarak birbirine düşman «güya Türkçü» ve «güya İslamcı» cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyun­ların karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır.

Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm imân, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpman, dünya Türklüğünün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik ye­tiştirmekten başka çaremiz yoktur. Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, «sentez», tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız «Türk-İslâm sentezi» yerine, «Türk-İslâm Ülküsü» sözü daha uygun olur düşüncesi ile ki­tabımızın adını, «TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ» olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız.