Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi

CİHAN HÂKİMİYETİ MEFKÛRESİNİN TARİHÎ AKİSLERİ

Prof. Dr. Osman Turan

“Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık sânı­mız yaşıyacak: oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin başbuğları olacaktır.” (Kun hükümdarı)

“Atalarımızdandan işittik, ki Garp imparatorluğu (Ro­ma) elçileri geldiği zaman bu bizim için artık yer­yüzünü fethedeceğimize delâlet eder.” (İstemi Han)

Türklerin cihan hâkimiyeti ve mefkuresi, ilk defa, büyük bir Türk im­paratorluğu kuran Kunlar ile, bilhassa onların hükümdarı Mete ile, başlar. Bu kudretli imparatorluğun hükümdarları mektuplarının başında “Tanrının tahta çıkardığı Kun milletinin büyük Tan-yu veya Şan-yu”su ibaresini kulla­nırlardı, ki hâkimiyetin semavî (ilâhî) menşeine inanıldığına dair ilk vesikayı teşkil eder. Hun hükümdarları “Tangrı kutu” unvanını taşıyordu. Büyük ve kudretli imparator Mete sulhu korumak maksadı ile ağır fedâkârlıkları göze aldığı halde bir çöl parçası için harbe karar verirken: “Toprak milletin kökü­dür; onu nasıl verebilirim” dediği rivayeti de milliyet ve vatanperverlik duygu­ları tarihinde çok eski bir hâdise olarak müstesna bir ehemmiyet arzeder. Hunlar Uzak-şark’tan şarkî Avrupa’ya kadar bütün Türk ve Asya kavimleri­ni birleştiren, birçoklarım yerlerinden söküp atan ve meşhur Çin şeddinin inşasına sebep olan kendi kudret ve üstünlüklerine inanıyorlardı. Bir Hun imparatoru ecdadının Çinlilere karşı kudretini millî ahlâk ve an’anelerinin üstünlüğü ile izah ediyordu. Bu sebeple de Çin kültür ve âdetlerine rağbeti milletinin esaretine bir başlangıç sayar; bu hususta halkı uyarır ve muhare­beleri de sadece milletinin menfaati için yaptığını söyler, ki Türk hükümdar­larına mahsus olan bu millî görüş ve duygular Orhun kitabelerinde daha derin bir his ve hasletlerle meydana çıkar. Kun imparatorluğunun parçalan­masından sonra bir Hun kumandanı, M.S. 304 yılında, devletini tekrar kur­mak ve milletini kurtarmak maksadı ile, ileri gelenleri gizlice toplar ve. “Tan-yu’muzun sadece bir unvanı kalmış; beyler Çinlilere esir olmuştur. Bu halde bile 20.000 kişilik bir kuvvetimiz vardır. Neden bu esarete katlanalım ve Çin’deki karışıklıklardan faydalanmayalım” der ve devam ederek “İl-yu-sü cesur ve hükümdar olmağa layık; bütün meziyetleri hâizdir. Eğer Tanrı Kun devletini diriltmek istemeseydi onu dünyaya yollar mı idi” tarzında düşünce­lerini bildirir. Bu nutkun te’siri ile Çin’de oturan Tan-yu’yu davet ettiler ve orada hüküm süren kargaşalıktan faydalanarak onu getirtip tahta çıkardılar. Bütün Hun kumandanları “Tanrının devletlerini korumak için kendilerine yardım ettiğine dair bir delil de Çin’de hüküm süren bu kargaşılığın meydana çıkmasıdır” diyorlardı” . Hunların, esaret devrinde bile, millî şuur ve gurur­larını muhafaza ettiklerine ve Tanrı’nın kendilerine yardımcı olduğuna inandıklarına dair şu tarihî kayıt da çok mühimdir. Mağlûp olan bir Kun hü­kümdarı teslim olmayı red ederken “Şimdi ölürsek dünya durdukça kahra­manlık sânımız yaşıyacak; oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin baş­buğları olacaktır” beyânı böyle bir durumda bile cihan hâkimiyeti fikrinin ne derece derin bir imanla yaşadığını göstermektedir.

Avrupa Hunları da bu mefkureyi göç ve istilâları ile birlikte bu kıt’aya götürmüşlerdi. Bizans elçisi Priskos Hunların, Attilâ’nın ilâhî bir men’şeden geldiğine İnandıklarını, buna itiraz edenlere çok hiddetlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu akidesi İle fetih ve savaşlar yaptıklarını ve sarayında bu inancın hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra giden diğer Bizans elçisi Jordanes de Attilâ’nın İlâhî kudret tarafından dünyanın hükümdarı tâyin edildi­ğine, kılıcını da bu kudretin idare ettiğine inandığım belirtir. Attilâ da diğer Türk kağanları gibi kâhinlere (kamlara) çok itibar eder ve sözlerini dinlerdi. Bir çoban tarafından bulunup kendisine verilen efsânevî kılıcı da Tanrı’nın bir hediyesi sayardı. Hunlar hükümdarlarının Tanrı tarafından gönderildiği­ne nasıl inanıyordu ise Avrupalılar da öylece onları “Tanrının kılıcı” sayıyor ve günahlarından dolayı kendilerini cezalandırmak için gönderildiklerine kani bulunuyorlardı. Bu inancın Orta-şark hıristiyanlannda ve Müslüman dünyasında da mevcut bulunduğu görülecektir. Oğuz han’ın, Gök-türklerin ve Oğuzların rehberi kurt olduğu gibi Hunlara da göç ve seferlerinde uğurlu bir geyik veya benzeri bir hayvanın önlerinde kendilerine yol gösterdiğine, istilâlarını da bu suretle yaptıklarına inanıyorlardı” . Bu münasebetle aşağı­da görüleceği üzere, Süryani Mihael’in Oğuzların kurdu “köpeğe benzer” bir hayvan yapması gibi Avrupalıların da onu geyik sanmalarını hatırlatabiliriz.

Gök-türkler, Kunların torunları olup, onların eriştiği millî şuur ve cihan hâkimiyeti mefkuresi tarihte daha müstesna bir mevki işgal eder. Bu husus­ta bize kadar gelen millî ve yabancı vesikalar çok bol ve değerlidir, ilk Gök-türk kağanı Tuman (Bumin), henüz istiklâl hareketine giriştiği ve yabgu unvanını taşıdığı bir zamanda, M.S. 545 yılında, kendilerine Çin elçisi ge­lince “Bütün Türkler bununla devletlerinin yükseldiğine inanıyor ve birbirleri­ni tebrik ediyorlardı”30. Daha sonra gelen Bizans elçisi ile vâki bir konuşma Türklerin cİhân hâkimiyeti düşüncesine bağlı bulunduklarını açıkça meyda­na koyar. Filhakika garbî Gök-türklerin hükümdarı İstemi Han Bizans İmparotoru Justinianus’a Manyak adlı bir elçi göndermiş; imparator da Ze-markos adlı kendi elçisini, 568′de, hana yollamıştı. Kara-şar şehri şimalinde, yazlık ordugâhı Ak-dağ civarında elçiyi kabul eden Türk hükümdarının gö­rüşme sırasında gözlerinden yaş akar. Zemarkos sebebini sorunca, O: “Ata­larımızdan işittik, ki Garp imparatorluğu(Roma-Bizans)nun elçileri geldiği za­man bu, bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istilâ edeceğimize delâlet eder” ce­vabı ile bu sevinç yaşlarını döktüğünü, cihan hakimiyeti inancının daha dev­letin kuruluşundan önce mevcut olduğunu ve böylece komşu kavimlere de yayıldığını ifâde eder . İstemi han’ın oğlu ve halefi Tardu Han, Ak-hunları kendi hâkimiyetine alan büyük zaferi üzerine, Bizans imparatoruna gönder­diği mektubu: “Dünyada yedi iklim ve yedi ırkın büyük kağanından Romalılar imparatoruna…” ibaresi ile başlar ve bu şuuru belirtir. Avar Hanının mektu­bu da hemen aynı duygu ve kelimelerle yazılmıştı “.

Gök-türklere ait Orhun kitabeleri ise baştanbaşa millî şuur, demokratik ruh, insanlık duygusu ve cihan hâkimiyeti ideali ile dolu olup bu fikirlerin tarihinde misli olmayan bir eserdir. Kitabe: “Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişi oğullan üzerinde de dedem Bumin ve İstemi kağanlar hükümdar olmuşlardı. Onlar dört tarafta bulunan düşmanları idareleri altına almışlar; harpten vazgeçirmişler; başlılarını eğdirmiş ve dizlilerini çöktürmüşlerdi… Böylece sahipsiz ve teşkilâtsız Gök-türkleri nizâma koyup hüküm sürmüşlerdir” hitabı ile bu mefkurelerini milletine ve dünyaya duyuruyor; muahhar nesillere miras bırakıyorlardı.

Bilge kağan (716-734) Türk milletinin saadet ve felâketinden haricî bir kuvvetin değil, sâdece kendisinin mes’ûl olduğunu, beylerin kudretli, akıllı, âdil ve millî şuura sahip olması ve halkın da itaatli bulunması sayesinde bir endişe olamıyacağını ileri sürerken yalnız millî şuur değil siyasî düşünceler tarihinde de yüksek bir mevki alır. O, Gök-türk devletinin ilk kuruluş ve yükseliş devrinin gururunu duyduğunu belirttikten sonra, elli yıl süren, Çin esareti zamanına ait acı hâtıraları halka anlatırken de derin millî duyguları­nı, ızdırabını ve milletinin kudretine de sarsılmaz bir imanla inandığını ifâde eder: “Ey Türk ve Oğuz beyleri, milleti dinleyiniz! Üstte gök basmadığı ve altta yer delinmediği halde senin ilini ve türe’ni (devlet ve nizâmım) kim bozdu? İtaatin sayesinde seni yükselten hakîm kağanına ve müstakil devletine fena­lık eden sensin. Silâhlı ve mızraklı askerler mi gelip seni dağıttı ve götürdü? Ey mübarek Ötüken halkı! Siz kalkıp şarka ve garba göçtünüz. Kârın şu oldu: Kanın su gibi aktı; kemiklerin dağ gibi yığıldı. Oğulların köle ve kızların câriye oldu” der ve sert ihtarım yapar: “Ey Türk milleti, titre ve kendine dön?* Han bu ifâdeleri ile yer ve gök yıkılmadıkça hiç bir kuvvetin Türk milletini sarsamayacağını; fakat buna rağmen elli yıl süren esaret devrinin kendi kusuru ve bünyesinden ileri geldiğini belirtir. Burada Han’ın mes’uliyet yüklediği halk değil, beyler ve yüksek tabaka hakkında şikâyetçi olduğu aşağıda görülecek­tir. Zira devletin kuruluşu ve yükselişinde kağanlar daima halkın hissesini millî şuur ve vatanseverliklerini takdirle karşılamış ve bunu belirtmişlerdir.

Türk hakanı bu esaret devrinin utanç verici manzarasını çizerken de milletine Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklerine aldanmamasını, hile­lerine karşı uyanık bulunmasını ve Çin’e giderse yok olacağını ısrarla tekrar­lamıştır: “Ey Türk milleti! Sen Ötüken’de oturup kervan ve kafileler gönderirsen ebedî devletini muhafaza edersin. Türk kağanı burada oturdukça senin için bir kaygı olmayacaktır” ifâdeleri ile millî şuur ve birliğe sahip olmak sayesin­de hiç bir dış tehlikeden korkulmayacağına dair inancını te’yid eder34. Bilge Kağan Ötüken’in mübarek (iduk) bir yer olduğunu, dünyayı idare için de en müsait bir duruma sahip bulunduğunu belirtirken de vatan duygusunun şâ-hâne bir örneğini verir. Türkler arasında bu an’ane o kadar kuvvetli ve yaygındır, ki Kâşgarlı Mahmud da Altay bölgesinin kutsiyetini İslâm dini ile de te’yid ve takviye eder. Nitekim Hazret-i Peygamber’in “Türk’ler Allah’ın or­dusu” olduğuna dair kudsî hadîsi bu bölge ile alâkalı olarak kitabına derceder ve Tanrının Türk milletini havası en sağlam olan bu ülkede iskân ettiğini söyler; Türklerde iyilik, güzellik, doğruluk, tatlılık, büyüklere saygı, ahde ve­fa sadelik ve kahramanlık gibi yüksek vasıfların hâkim olduğunu ve asla ki­bir yapmadıklarını da ilâve eder35. Çağdaş Bizans tarihçisi Menandros Türk­lerin bu yüksek hâkimiyet bölgesini, dağlarının azameti ve meyvelerinin bol­luğu ile sevdiklerini, buralarda hiç bir zaman bulaşıcı bir hastalık ve zelzele vuku bulmadığını iftiharla söylediklerini, bu sebeple de bu bölgeyi takdis et­tiklerini ve burasını en kudretli kağanlara bir kanun ile ayırdıklarını yazar . Böylece Ötüken Türk hâkimiyeti merkezi ve kudsiyeti dolayısıyla Kun, Gök-türk ve Uygurlarca, daha sonra da Moğollarca (Karakorum) kıymet kazanmış ve imparatorluk kurmak için buraya sahip olmak telâkkisi hüküm sürmüştür.

DESTAN VE EFSANELERE GÖRE İSLÂM’DAN ÖNCE TÜRK CİHAN HÂKİMİYETİ MEFKURESİ

Prof. Dr. Osman Turan

“Oğuz Kağan: Ey   oğullarım!Çok savaştım, çok  yaşlandım.   Gök-Tanrı’ya borcumu   ödedim. “ (Oğuz Destanı)

Milletlerin yaşayış, düşünüş ve inanışlarını araştırırken millî destan, menkıbe ve efsâneler bazen tarih vesikaları arasında birinci derecede ehem­miyet kazanır. Bunlar yalnız tarihin eksikliklerini doldurmakla kalmaz; içti­maî ruhun akislerini, düşünce ve inançlarını meydana koymak bakımından da çok mühim bir mevki işgal ederler. Bu sebeple Oğuz destanı ile başla­makta isabet vardır. Eski Türklerin veya Oğuzların tarihî fetihlerini destanı bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihan hâkimiyeti Oğuz kağan tara­fından kurulmuştur. Nitekim destan Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan, Irak, Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülke­lerini fethettiğini anlatırken Kun (Hun), Gök-türk ve Selçuk devirlerini şü­mulüne almakta ve hattâ destanın muahhar parçaları Osmanlılara kadar uzanmaktadır. Türklerin ilk fâtih atası, bütün millî nizâm ve müesseselerin kurucusu sayılan Oğuz Kağan semavî bir menşeden gelmiş ve harikulade va­sıflara sahip olarak doğmuştur. O, daha çocuk iken birtakım kahramanlıklar yapmış ve kendisi gibi gökten inen bir kız ile evlenmiştir . Destanın İslâmî rivayetine göre Oğuz han daha doğuşunda, Müslüman olmadığı için, anası­nın südünü emmez. Büyüyünce de bu din ayrılığı onunla babası Kara-han arasında mücadeleye sebep olur. Oğuz han babasına galip gelir; tahta çıkar ve kağanlığını ilân eder. Dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler gönderek “Ben artık bütün dünyanın Kağanıyım” der ve hepsini kendisine itaata ve tâbiiyete çağırır. Esasen Oğuz han’ın çok akıllı ve keramet sahibi olan müşaviri (veziri) Irkıl-hoca veya Uluğ-türk Tanrının cihan hâkimiyetini ken­disine verdiğini de tebşir eder: “Ey Kağanım, Gök-tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın” der. Aşağıda görüleceği üzere Allah’ın birçok Oğuz kağan ve sultanlarına dünya hâkimiyetini bağışladığını Korkut-ata ve İslâm evliyası da müjdelemiştir.

Oğuz han ilâhî hâkimiyetini kabul etmiyen milletler üzerine seferlere Çıkıp dünyayı fetheder. Bu fetih hareketlerinde Türk destan ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan ve menşe efsânelerine giren Bozkurt (Böri) Oğuz Han’ın da rehberidir. Gökten inen bozkurt: “Ey Oğuz, sen Urum (Ro­ma) üzerine gitmek istiyorsun; ben senin önünde yürüyeceğim” der. Oğuz kur­du takiple sefere çıkar; Urum ve Urus (Rus) hükümdarlarını yener; Çin, Hind, Suriye ve Mısır ülkelerini fetheder .

Ben sizlere oldum kağan Alalım yay ile kalkan Nişan olsun bize “buyan” Boz-kurt olsun bize “uran” .

İslâmî Oğuz-nâmede kurt çıkarılmış ise de Selçuklularla birlikte Yakın-şarka ve Anadolu’ya gelen Oğuzlar destanla birlikte Boz-kurt hikâyele­rini de getirmişlerdi. Nitekim XII. asır Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: “Yer­yüzü Türkleri taşımağa kâfi gelmiyordu. Garba doğru ilerlerken önlerinde kö­peğe benzer bir hayvan (kurt) bulunuyor ve onlar da ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman “Göç” (Yâni, kalkınız!) diye bağırı­yor; Türkler de durduğu yere kadar onu takip ediyor ve orada çadırlarını kuruyorlardı. Uzun zaman rehberlik eden kurt nihayet kaybolunca Türkler de artık geldikleri yerlerde oturup kaldılar”, yâni Yakın-şark ve Anadolu’da göçlere son verip yerleştiler ifâdesi ile Oğuzlarla birlikte destanlarının da nasıl geldiğini ve başka milletlerce de bilindiğini meydana koymuştur. Urallardan Avrupa’ya göçen Hunların da önünde kendilerine rehberlik eden bir geyiğin bulunduğu rivayet edilmiştir. Semavî bir nurdan doğan Bugu-han ve evlâdları elindeki kut taşı Uygurların saadetini ve hâkimiyetini sağlıyor­du. Bunun elden çıkması da onların Şarkî-Türkistan’a göçmesine sebep ol­muştu.

Destan Türk milletini Oğuz Han’ın oğullarından türeyen Oğuz boyları ile Oğuz han’ın kumandanları sayılan Karluk, Kıpçak, Kanglı, Kalaç ve Uy­gurların nesli olarak bölümlere ayırırken Oğuzların hâkimiyeti altında millî birliği, bu uluslar-arası münasebetleri ve hukukî mevkileri de bir nizâma bağlamıştır. Oğuz dünya hâkimiyetini kurduktan ve ihtiyarladıktan sonra devletini altı oğlu arasında taksim ederken, feodal esaslara rağmen, millî birliği devam ettirmek ister. Gerçekten Oğuz’un her oğlundan doğan dört torunu ile çoğalan yirmi dört boy Oğuz milletini teşkil eder. Oğuzhan’ın üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’dan on iki torunu (boy) sağ; Gök, Dağ ve Deniz’den on iki torunu da sol kolu teşkil eder. Oğuz han hâkimiyeti temsil eden yayı bi­rincilere, tâbiiyeti temsil eden oku da ikincilere vermiştir. Oğuz beyleri ve boylarının siyasî ve hukukî münasebetleri de yayla ok münasebetine göre ol­duğundan sağdaki Boz-oklar, soldaki Üç-oklara üstündür. Yâni üç-oklar Boz-oklara tâbidir. Bu hukukî kaide Selçuklulara ve hattâ bir dereceye ka­dar Osmanlılara kadar devam eder. Millî ve yabancı çeşitli kaynaklarda Türk kağan ve sultanlarının boy beylerine, tâbi’ Türk veya ecnebi hüküm­darlarına ok göndermeleri kendilerinin yayı ve hâkimiyeti, onların da oku ve tâbiiyeti temsil etmeleri dolayısıyledir. Gönderilen ok aynı zamanda hüküm­darın emrini ve huzuruna daveti ifâde etliğinden onu alanlar derhal hakan ve sultanların yanma koşar. Garbı Göktürklere bazan On-ok adı verilmesi de onların büyük kağanlara tâbi’ on boya ve idareye ayrılmaları ile alâkalı­dır . Muharebe ve mühim mes’elelerde hakan ok gönderince bütün tâbi’ yabgu ve beylerin iştiraki ile yüksek bir meclis (Kurultay) kurulur ve müza­kereler olurdu.

Çin kaynakları Göktürkleri Kunlarm torunu gösterir. Tatarların (Cü­cen veya Avar) hücumuna uğrayan ve imha edilen asîl bir Hun çocuğu Boz­kurt tarafından kurtarılmış ve Göktürkler de onunla kurdun nesli olarak türemiştir. Burada tarih ve destan birbirine karışmış; Göktürklerin bayraklarında kurt başı bulunmuştur. Esasen Türk efsâne ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan kurt hikâyeleri Hunlara kadar çıkar. Bu sebepledir, ki kurt Türklerce at gibi uğurlu ve hattâ mübarek sayılmış; Kâşgarlı Mahmud ve Dede-Korkut kitabının kaydettiği üzere bu telâkki İslâm devrine kadar gel­miştir . Oğuzlar arasında kurttan başka her boyun kuşlardan ayrı ayrı mü­barek (ıduk) sayılan birtakım ongunları da vardı. “

Cihangir Oğuz han ile babası Kara-han arasında vukubulan mücadele, M.Ö. III. asır sonlarında, Kun imparatoru tarihî Mete (Modun) ile babası Tuman arasındaki savaşın destanı bir in’ikâsından başka bir şey değildir. As­lında Çin kaynaklarının ilk Türk fâtihi olarak gösterdiği Mete hakkındaki kayıtlan bile daha Hunlar zamanında bu şahsiyetin destanı bir hüviyet ka­zandığını gösterir. Böylece Oğuz-nâme’nin Hunlar devrine kadar çıktığını belirtmiş oluyoruz. Büyük Hun Tan-yu’su Mete’nin destanda Oğuz han ol­duğunu gösteren başka sağlam deliller de vardır. Gerçekten Hunlardan Os­manlılara kadar devam eden idarî, siyasî, sağ-sol teşkilâtı tarihî ve destanı bu iki hükümdara atfolunmakta ve bu suretle bu iki şahsiyet birleşmektedir. Mete’nin imparatorluğu yirmi dört kumandana taksimi yirmi dört Oğuz beyi ve boyuna tekabül eder. Her kumandanın maiyetinde 10.000 süvariden mü­teşekkil bir kuvvet (tümen) bulunması, orduda bundan sonra 1000, 100 ve 10 kişilik birlikler ihdası da Mete’ye isnat olunmuştur. Onun, fetihleri, teş­kilâtı ve vatanperverliği cidden milletin kalbinde destanı hüviyeti ile de ya­şamasına imkân vermiştir. Destanın Oğuz boylarına tâyin ettiği hukukî mev­ki ve dereceler Türk cemiyetinde fi’len yaşamış; bu da tarihî kayıtlarla mey­dana çıkmıştır. Esasen Oğuz han’a ait başka te’sis ve icadlar da vardır.

Oğuz han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihangir olduktan sonra ana-yurduna (yurt-i aslî) döndü. Bir “Uluğ Kurultay” topladı. Binlerce hay­van keserek azîm bir toy yaptı; altun bir otağ kurdu. Üç büyük oğlu Boz-oklar sağda, üç küçük oğlu Üç-oklar solda oturdu: “Ey oğullarım! Çok savaştım; artık çok yaşlandım.  Düşmanları ağlattım; dostları sevindirdim. Gök-Tann’ya borcumu ödedim” dedi ve yurdunu oğulları arasında taksim et­ti. Ok-yay münasebetlerine göre Üç-okların Boz-oklara tâbiiyetini bildirdi. Türeye ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Herbirine ait hukukî mevki (orun) ve damgaları belirtti; onların ongunlarım gösterdi. Destanın İslâmî rivayeti Oğuz handan sonra Sır-derya boylarında yaşiyan Oğuzların ve onla­rın yabgularının hayatlarını içine alır. Onlardan sonra da Selçuklulara ve, muahhar parçaları ile de, Osmanlılara kadar uzanır. Dede-Korkut, Oğuz han tarafından inşa olunan ve yabguların payitahtı olan Yengi-kent şehrinde oturur. Oğuznâme’ye ve Dede-Korkut kitabına göre o çok yaşlı, ak sakallı, çok akıllı ve tecrübe görmüş, keramet sahihi bir insandı. Hanların tâyinlerin­de, devlet işlerinin müzâkerelerinde, kurultay ve toylarda başlıca söz sahibidir. Çünkü an’aneye göre Dede-Korkut’un kerametleri, hikmet ve hikâyeleri çoktur; istikbal için ne demişse çıkmıştır. Eski devrin Samanları ve İslâm devrinin evliyası vasıflarını gösteren Dede-Korkut, Oğuz yabgularının başlıyan hâkimiyeti gibi son cihangirliğin de, Oğuz boyları arasında birinci huku­kî mevkii bulunan Kayı kabilesine ve Osmanlılara intikal edeceğini de kera­meti ile keşfetmiş ve müjdelemiştir. Filhakika Dede-Korkut kitabının başın­da: “Resul aleyhisselâm zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er koptu. Oğuz’un ol kişi tamâm bilicisiyidi, ne dirise olurdı. Bir gün Korkut Ata eyirti: Âhir zamanda hanlık girü Kayı’ya değe kimesne ellerin­den almaya, âhir zaman olup kıyamet kopmea. Bu didüğü Osman nesü-dür. Uşda sürilüp gideyorur…” ifâdesi Korkut-ata’nın kerametleri arasında nakledilmiştir.

Dede-Korkut’a affolunan bu keşif ve tebşir ilk Osmanlı vakayi-nâmelerine ve bazı muahhar Oğuz-nâme parçalarına da intikal etmiştir. Filhakika H. Murad devrine ait türkçe Selçuk-nâme aynen bu metni ihtiva eder ve Şöyle başlar: “Pâdişâhımız Sultan Murad Han, ki eşref-i Âl-i Osman’dur ve pa­dişahlığa enseb ve elyaktır. Oğuzların kalan hanları uruğundan ve Çingiz han uruğunun mecmuundan ulu asil ve ulu sükükdür”. Nitekim tarihî ve destânî rivayetlerde Kayılar daima başta gelmiştir. Osman gazi de Selçuklulara karşı Gök-alp neslinden gelmekle iftihar ediyor ve hâkimiyet hakkının kendisine ait olduğunu ileri sürüyordu. Bu sebeple de Osman Gazi’ye “Siz Kayıhan neslindensiniz. Kayıhan hod Oğuz beylerinin, Oğuz’dan sonra ağaları ve hanları idi. Gün-han vasiyeti ve Oğuz türesi mucibince Oğuz neslinden kimse olmayıcak; hanlık ve padişahlık Kayı soyu var iken özge soya değmez” dü­şünceleri bildiriliyordu”

Millî destan ve an’anelerle asırlarca milletin kalbinde, cihangir olarak, yaşayan Oğuz-han İran kaynaklarında Afrâsyâb adı ile geçer. Şahnâme’ye göre Türklerin ilk fâtihi olan Afrâsyâb da Türkistan, İran, Azarbeycan, Hin­distan ve Rum ülkelerini fethetmiş; buralarda bir çok şehirler kurmuş ve hâ­tıralar bırakmıştır. Destan dışında kalan kaynaklar da bu hâtıraları kaydet­mişlerdir. Fakat ona ait hâtıraların en fazla Sırderya ve Isık-göl havâlisinde temerküz ettiği de millî ve İranî eserlerde gösterilmiştir. X. asır Arap müel­lifi Mes’udî de Türklerden ve Türk hakanlarından, Çin ile Horasan arasında oturan ve bir çok şehirlere sahip bulunan çeşitli Türk kavimlerinden, Oğuz, Dokuz-Oğuz, Karluk, Gimek, Hazar ve Barskan’lardan, Fergana ve Taşkent bölgelerinde oturan uzun boylu ve güzel Karluklardan bahsettikten sonra: “Afrâsyâb bu Türkler’in hükümdarı ve hakanlar hakanı olup bütün Türk ülke­lerine hâkim idi; diğer hanlar ona tâbi bulunuyordu. İran’a hükmeden bu Af­râsyâb bu hakanlara mensup idi.” derken onu Göktürk (Oğuz) menşeine ve hanedanına bağlıyordu.

Kâşgarlı Mahmud Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dediklerini ve onun dünya hükümdarı (Ajun begi) olduğunu bildirir. O, Afrâsyâb veya Alp-er Tunga için Türklerce matem âyinleri yapıldığını ve mersiyeler söy­lendiğini yazar ve bu münasebetle de şu kıt’ayı kayd-eder:

Alp-er Tunga öldi mu Issız ajun kaldı mu Özlük öcin aldı mu Emdi yürek yırtlur

“Yâni Afrâsyâb öldü; dünya ıssız kaldı; felek öcünü aldı. Şimdi, onun devri -ve devleti düşünülerek, yürekler yırtılmaktadır.”. Kâşgarlı “Afrâsyâb için ya­pılan bir matem âyininde herkesin kurt gibi uluduğunu, gözyaşları döktüğünü ve haykırarak yakasını yırttığını” anlatan başka bir manzumede de bu destânî kahramanın Türkler arasında ne kadar derin hâtıralarla yaşadığını gösterir.

İslâm kaynakları Uygur, Karahanlı ve Selçuklu hanedanlarının Afrâs­yâb’a mensup olduklarını ifâde ederlerken bu münasebetle, onu tarihî ve millî an’aneye uygun olarak, Oğuz-han ile birleştirmişlerdir. Türklerin Af­râsyâb’a Alp-er Tunga dedikleri rivayeti bazı İslâm kaynaklarına Tunga Alp şekli ile geçmiştir. Orhun kitabelerinde de matemi yapılan bir Tunga Tekin’e rastlanmıştır. Afrâsyâb’a ait rivayetler, onun iran’ı fethedip orada hükümdarlık yapması dolayısıyle İran destanında, tarihî ve edebî kaynakla­rında çok geniş bir yer almış ve Arap menbalarına da girmiştir.

Cihan hâkimiyetinin Selçuklulara ve Osmanlılara tarihî rü’yalarla ve şeyhlerin tebşîrâti ile bildirilmesi de bu eski an’ane ve inancın İslâmî bir ma­hiyet almasından başka bir şey değildir. Selçuk’un babası Dukak, rü’yasında göbeğinden üç ağacın çıktığım, her tarafı saran dallarının göklere yükseldi­ğini görmüş ve bunun üzerine Korkut-ata da kendisine evlâdlarınm cihan pâ­dişâhı olacağını müjdelemiştir. Diğer rivayete göre İslâmiyeti kabul eden Selçuk rü’yasında ateşe idrar yapmış ve bu suretle sıçrayan kıvılcımlar dün­yayı sarmıştır. Bu da Selçuk oğullarının dünyaya hâkim olacağı şeklinde tâbir edilmiştir. Üçüncü rivayete göre de İslâmiyeti kabul eden Dukak olup Kur’an’ı çok tâ’zim ettiğinden rü’yasında Hazret-i Peygamber kendisini ve oğullarını takdis etmiş; ashabının da dualarını almıştır . Osman Gazi’nin rü’yası da cihan hâkimiyeti inancını aksettirir. Rivayete göre Osman Gazi Şeyh Edebali’nin zaviyesinde misafir iken Kur’an’ı çok ta’zîm eder. Yatınca, geceleyin, rü’yasında Şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç yükselir ve dalları dünyayı sarar. Bu rü’yayı dinleyen Edebali Osman beye: “Padişah­lık sana ve nesline mübarek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helâlin olsun” der. Böylece Osman Gazi Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı imparatorluğu­nun da cihâna hâkim olacağı keşfedilir  .

Türk cihan hâkimiyeti nasıl destanlarda akisler bırakmış ise felâket de­virleri de menkibe ve efsâneler hâlinde öylece millî vicdanda yaşamıştır. Kunların inkırazı üzerine onlardan bir boy Altay dağlarına sığınmış; bir kaç asır kaldıktan ve kuvvetlendikten sonra atalarını ezen Tatarlara (Avar ve Cücenlere) karşı intikam almışlardır. İşte Gök-türklerin kurt efsânesi ve Ergenekon’dan çıkış destanı yeni bir cihan hâkimiyeti devrinin hikâyesidir. Uy­gur destanına göre de kendi saadetleri Kut taşı (dağı) ile alâkalı olarak baş­lar; onun kaybı ile felâket ve göç ile sona erer. Bu da Kırgızların 840′da Uy­gur ilini istilâları ile olduğu halde destan bu hâdiseyi de Çinlilerin hilelerine bağlar. Böylece millî vicdan tarihî hâdiseyi unutmuş ve her felâketin menşe­ini Çinlilere atfetmiştir.