Türkçülük Üzerine

Türkçülük, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti?nin kuruluş felsefesinin resmî ideolojisi, hem de Türk Milliyetçilerinin millî misyonudur. Türkçülük, Türk Milliyetçileri?nin, Türklüğü benimseyen bütün insanların ilk ve öncelikli ideolojik  misyonu  olduğu için bu konuyu daha iyi anlamak  ve daha teferruatlı bilmek gerekir.

Türkçülük, yeryüzünde yaşayan bütün Türkler arasında kültür birliğinin sağlanması, sosyal, siyasî ve iktisadî münasebetlerin kurulması ideal ve ideolojisidir. Türklerin kültür bütünlüğünü, millet birliğini ve büyük vatan arzusunu esas alan mefkûreye Türkçülük/Turancılık adı verilir. Turancılık, Türk soylu halkların hür ve gelişmiş  toplumlar hâlinde yaşama ülküsünün adıdır ve Türkçülüğün bir sonraki basamağıdır.

Turan, büyük Türk vatanı, Türk yurdu, Türklerin yaşadıkları bütün ülkeler anlamına  gelmektedir. İranlılar Türkistan?a ‘Turan’ adını vermişlerdir. Turan kelimesi bazen Ural-Altay anlamında da kullanılmıştır. Turan, yeryüzündeki bütün Türklerin soy ve kültür birliğini ifade eder. Turan sözü, İran sözüne mukabil olarak kullanılmıştır. Ziya Gökalp Turancılığı, Türkçülüğün uzak ideali olarak düşünür ve ?uzak mefkure, ruhlardaki vecdi namütenahi bir dereceye yükseltmek için, istihdaf edilen çok cazibeli bir hayal? olarak kabul eder. Mefkûre, milletlerin varlıklarını koruma ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan düşüncedir, idealdir, ülküdür.

Türk Milletin millî mefkûresi, Türkçülüktür. Her şey önce hayal edilir, sonra gerçekleştirilir. Türkiye Türklerinin bir millî devlet kurmaları XX. yüzyılın başlarında hayal idi, gerçekleşti. Hayal ve ideal geleceğin yaratıcısıdır. Çok eski yıllarda bir gerçek olan Turan, 1990?lı yıllara kadar hep hayal sahasında idi; bu tarihten sonra adım adım gerçekleşmeye başladı. Farklı coğrafyalarda ve farklı şartlarda yaşamış da olsalar dil, edebiyat, tarih, din, örf, âdet ve gelenek gibi toplumun yaşayış tarzının göstergelerinde benzerlik varsa ve ortak paydalar aynı ise  bu topluluklar, bir milletin parçaları demektir. Bugün Adriyatik?ten Çin Seddi?ne, Sibirya?dan Arap yarımadasına kadar uzanan geniş coğrafî sahada meskun bulunan Türlerin dilleri, tarihleri, edebiyatları, sanatları, örf, âdet ve gelenekleri arasında çok büyük benzerlikler vardır.

Asırlarca birbirinden uzakta yaşamış olan iki Türk kendi aralarında rahatça konuşup anlaşabilmektedir. Bugün birbirlerinden çok uzaklarda yaşamış da olsalar Türklerin vaktiyle bir mukadderat birliğine sahip oldukları kesindir. Ortak mukadderat, tarihin eski bir döneminde aynı yurtta yaşadıklarını gösterir. Bu Türk yurdunun o günkü adı Turan olabilir.

Hüseyin Namık Orkun, Turan adı verilen Türk yurdunu, ?Türkçülüğün Tarihi? adlı eserinde şöyle tarif ediyor: ?Türklerin en eski yurdu Hazar?ın şimal-şark taraflarından doğuya uzanan arazidir. Şimdiki Türkistan bu anayurdun içindedir. O hâlde İran?ın şimalinde Hazar denizi, Akmolinsk platosunun ve daha doğuya Altaylara, bu dağların batı yamaçlarına kadar uzanmakta idi.  İşte bu mıntıkaya tarihte Turan adı verilir. Turan arazisi Macar alimlerinden Cholnoky Jenö?nün söylediği gibi ?arz küresinin hiçbir yerinde benzeri bulunmayan? bir yurttur. Umumiyet itibarı ile arazinin büyük bir kısmı düzlüktür. Hazar denizi ve Aral gölü arasındaki üst-yurt platosu, Mangışlak platosu bu yurdun belli başlı platoları olduğu gibi Tanrı dağlarının zincirleri buralara kadar uzamış, Karatau ve Nuratau dağlarını vücuda getirmiştir.? (1)

Turan, Türk Milleti?ne mensup insanların ideal yurdudur. Türkiye ise, Batı Türkleri?nin siyasî ve gerçek yurdudur.  Turan, bir ideal, bir ülküdür. Ülkü, toplumların can damarıdır, ruhuna hayat veren gıdasıdır. Turan, Türk?ün Kızılelma’sıdır. Turan Ülküsü Türk kültür birliğinin sağlanmasıdır. Kültürü meydana getiren unsurlar dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf, âdet ve geleneklerdir. Bunlar birdenbire oluşmamışlar, uzun zaman içerisinde tekâmül etmişlerdir. Bunlar maddî ve manevî değerler manzumesidirler. Bu manzumeyi geliştirmek, yaşatmak, bütünlüğünü korumak demek Türk Milleti?nin hayatını idame ettirmek demektir. Farklı coğrafyalarda yaşayan Türklerin hayatını huzur içinde, bağımsız bir şekilde devam ettirmek istek ve arzusuna Turan Ülküsü adı verilmektedir.

Turan Ülküsü, emperyalizme karşı Türklüğü muhafaza etmek, Türklüğün yaşamasını istemektir. Türkiye dışında yaşayan Türklerle kültür bağlarımızı kuvvetlendirmek, Türkiye?nin ve dünya Türklüğünün istikbâli için şarttır. Her Türk, kendi milletinin bir parçasını oluşturan topluluklar için iyi temennilerde bulunur; aç ise doymasını, açık ise giyinmesini, esir ise hür yaşamasını ister. Aklı başında bir insan, bütün insanların hür ve mesut yaşamasını arzu eder.  Gayet tabiî bir Türk de bütün Türklerin bağımsız olmasını, huzur, güven ve barış içinde mesut yaşamasını ister ve bu hususta elinden gelen çabayı gösterir. Bu çaba, duygu, düşünce, hayal ve fikir de olabilir, ideolojik de olabilir, fiiliyata da dönüşebilir. Bu etnolojik ve psikolojik bir hâdisedir.

Birleşmiş Milletler Anayasası ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hükümlerinin Türk toplulukları için uygulanmasını, 250 milyon Türk?ün özgürce yaşamasını istemek, kültür varlıklarının korunması ve geliştirilmesi için iyi niyet beslemek her Türk?ün görevidir. Türkçülük/Turancılık bütün Türklerin bağımsız yaşamasını, kardeş Türk toplulukları arasında kültür bütünlüğünün korunmasını, icabında siyasî birliğin sağlanmasını istemek, bu uğurda mücadele etmek ideal ve ülküsüdür.

Türkçülük, Turancılık ülküsünün doğuşu ile ilgili farklı görüşler vardır:

Birinci görüş, Turancılık?ın Batılılaşmaya tepki olarak doğduğu iddiasıdır. Bu iddia doğru olamaz; çünkü beşerî ve kültür programı bakımından Batılılaşmayı, modernleşmeyi benimsemektedir. ?Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak? tezi, Türkçülüğün hem Batılılaşma ile hem de İslâmlaşma ile bir birliktelik oluşturduğunu göstermektedir.

İkinci görüş,  Panislavizm?e tepki olarak doğduğu iddiasıdır ki, bunda doğruluk payı vardır. Çünkü, Çarlık Rusyası?nın yayılmacı politikası, Türk topluluklarını yutması, onların haklarını gasp etmesi, sıcak denizlere inerek dünya hâkimiyetini eline geçirme ideali ve bu hareketin yol güzergâhında Türk âleminin bulunması Türkleri uyandırmıştır. Türkçülüğün uyanmasında, aksiyon hâle gelmesinde Rusların bu tutum ve davranışlarının, Panislavist ideolojinin önemli rolü olmuştur. Çünkü Panislavizm Türkleri tarih sahnesinden silmek istiyordu. Panislavizm akımı Müslüman olmayan unsurlar arasında etnik milliyetçilik hareketlerini körüklemiştir. Gayr-ı Türk unsurlar her yer ve şartta rahatlıkla Türk olmadıklarını, bağımsızlık istediklerini, kendi soylarından insanlarla birleşip grup kuracaklarını/kurduklarını ifade edebilmişlerdir. Bu durum karşısında Devlet-i Âlîye-i Osmaniye?nin asıl unsuru olan Türkler şaşkınlık içerisindedirler. Türkçülük hareketinin temelinde, Türk olmayan unsurların bu düşünce ve davranışlarını organize eden Panislavist akımın büyük rolü olmuştur.

Üçüncü ve diğer bir görüş, her insanın kendi kavmini sevmesidir ki bu sosyolojik ve psikolojik bir gerçekliktir. Türkçülük, kültür milliyetçiliğinin adıdır. Aynı soydan insanların bağımsızlığını, özgür bir şekilde yaşamalarını ve onların  huzur ve mutluluğunu istemek gayet tabiîdir. Türkiye dışındaki Türkler ile aynı milletin parçaları olduğumuz şuurunu taşımak, kültür birlikteliğimizi muhafaza etmek ve onlar hakkında iyi dilek ve temennilerde bulunmak her Türkiye Türk?ünün aslî görevidir. Tarih de, din de, sosyal mantık da bunu emretmektedir.

Türk aydınlar, Osmanlı Devleti sınırları içinde Türklerle birlikte yaşayan yabancıların hızla gelişmekte ve kültür yönünden yetişmekte olduğu, Türk nüfusun gittikçe azaldığı, Ermeni, Rum ve Yahudi gibi azınlıkların iyiden iyiye zenginleştikleri ve devamlı toprak satın aldıkları, buna Türklerde soy ve milliyet fikirlerinin henüz uyanmamış olduğu ve durumun Türkler aleyhine geliştiği gerçeğini fark etmişler ve durumu gün be gün kötüye giden Osmanlı Devleti?ni kurtarmak için formüller aramaya başlamışlardır. Batı?da milliyetçilik duyguları XVIII. yüzyılda belirmeye başlamıştır. Türk Milliyetçiliği?nin temelinin M.Ö. 36?da ölen Asya Hun Kağanı Çi-çi tarafından atıldığı Batılı bilim adamları tarafından ifade edilmektedir. Tarihin bilinen ilk dönemlerinden kalan yazılı belgelerde, kaynaklarda Türklük ile ilgili ifadelere rastlanmaktadır. Orhun Nehri kenarındaki Göktürkler zamanında dikilmiş taş kitabelerdeki şu ifadeler çok önemlidir: ?Ey Türk, Oğuz Beyleri, kavmi, işidin: Yukarıda Tanrı (gök) basmasa, aşağıda yer delinmese Türk Milleti ülkeni, türeni kim bozar? Ey Türk kavmi kendine dön!?

Uygurlar döneminde ortaya çıkan ?Kut Dağı? efsanesi Türk Milliyetçiliği?ni perçinlemiştir.

IX. yüzyılda Câhiz, XI. yüzyılda İbn Hâssûl Türkler?den övgü ile bahsetmişlerdir. Divan-ü Lügat?it Türk?te Hz. Peygamber tarafından Türklerin övüldüğü yazılıdır: ?Türk dilini öğreniniz, çünkü onların hakimiyetleri uzun sürecektir?, ?Yüce Tanrı, benim Türk adlı bir ordum vardır, onları doğuda oturttum. Kızdığım kavmin üzerine onları saldırtırım…? Yine Divan-ü Lügat?it Türk?te ?Tanrı?nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün teğrelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne İlbay kıldı…? (2) şeklinde yer alan Kaşgarlı Mahmut?un sözleri çok önemlidir.

XV. Yüzyılda II. Murat döneminde, devlet idaresinde Türk töresinin uygulanması, dünyadaki büyük simaların hep Türklerden çıktığına inanılması, İstanbul?un fethi ve bu fethin Hz. Peygamber tarafından müjdelenmiş olması Türk Milliyetçiliği açısından önemlidir. Hucurât suresinin 13. ayetinde insanların kavim kavim yaratıldığı belirtilmektedir. Kavim/millet olduğuna göre milliyetçilik de var olacaktır. Ayette insanların Allah katında takvaca üstün oldukları bildirilmektedir; aynı şey milletler için de geçerli olmalıdır. İslam?a hizmet eden millet diğerlerinden üstün olmalı? Hûd suresinin 118. ayetinde ?eğer Allah isteseydi insanları tek millet yapardı? denilirken  Errum suresinin 22. ayetinde ?lisanların ve renklerin farklı olduğu? belirtilmektedir. Irkçılık ile milliyetçilik kavramları kasıtlı olarak karıştırılmaktadır. Peygamber Efendimiz, ?Sizin en hayırlınız kendi kavim/milletini müdafaa edendir; bu yüzden günah işlemedikçe? ve ?kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz? diye buyurmaktadır. O hâlde İslâm?da milliyetçilik vardır ve dolayısıyla  Türk?ün Türkçülük yapması günah değildir.

XVII. yüzyılda Arapça bir Kur?an tefsiri yazan Vânîzade Mehmet Efendinin (-1684) Arâis ü?l Kur?an adlı eserinde (bkz. İsmail Hami Dânişmend, Türklük Mecmuası, Nu, 2?deki makale) Kur?an?da ?İslamlığı koruyup kâfirleri kahredeceği? müjdesinin verildiği ve Türklerin bu işleri gerçekleştireceği ifade edilmektedir. Büyük tefsirci Vânîzade Mehmet Efendi, Maide suresi 54. ayet, Tevbe suresi 39. ayet ve Muhammed suresi 38. ayette bahsedilen toplumların Türkler olduğunu söylüyor. Enâm suresi 89. ayeti iyi anlamak ve yorumlamak gerekir. Görülüyor ki, Türklerin Türkçülük yapmaları dinen sakıncalı değil. Hatta, Bakara suresinin 191. ayeti Turancılığı desteklemektedir.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devleti?nde Türklükten uzaklaşma temayülü görülmüştür. Bu döneme  kadar devletin asıl sahibi ?mülk-ü millet? sahibi olan Türklerin milliyetçilik yapmalarına lüzum da görülmemiştir. Osmanlı Devleti içerisinde Türkler, Türklük gayesi gütmemişler, Müslümanlığı esas almışlar, bundan dolayı Arap ve Acem?i akraba gibi görmüşler, hatta din kardeşi olarak kabul etmişlerdir. Araplar ve Acemler Türklere karşı bazı imtiyazlar elde etmişlerdir, İstanbul?da Nakib-ül Eşraf dairesi kurulmuş, iki şahit ile giden Arap ve Acem olan insanlara seyit parası ödenmiştir. Arap ve Acem?e olan bu rağbet üzerine Türk olan Fuzûlî şu mısraları yazmak durumunda kalmıştır. ?Fuzûlî gökten insan sana yer yok / Yürü var gel ya Arap?tan ya Acem?den.? Osmanlı Devleti içerisinde hâkim ve asıl unsur olan Türkler yabancı unsurları aşağılamaz ve farklı görmezken onlar aynı duyguları beslememişlerdir.

600 yıl dünyanın en güçlü devleti olarak yaşayan Osmanlı, içinde barındırdığı yabancı unsurların dil, din, âdet ve idare tarzlarına dokunmamış, eritip yok etme çarelerini düşünmemiş, emperyalist olmamış, geniş bir hürriyet hakkı tanımıştır. Osmanlının hâkim ve asıl unsuru Türk olmasına rağmen Türkler ile Arap, Acem, Arnavut, Sırp, Yunan, Rum, Bulgar vs. unsurlar arasında pek ayırım yapılmamıştır. Hatta Sırplar knez, Rumlar primat dedikleri ileri gelenlerini kendileri serbest iradeleri ile seçebilmişlerdir. Fransız İhtilali?nden sonra dünyaya yayılan hürriyet fikirleri Osmanlı içinde de yayılmış ve gayr-ı Türk unsurlar arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti?nin son zamanlardaki kötü yönetimi de bunlar için fırsat yaratmıştır.

Tanzimat?tan sonra ilk ortaya atılan ve Tanzimat?ın temel ideolojisini oluşturan, devletin mevcut sınırlarını korumayı amaçlayan ?Devlet Birliği? fikrini esas alan ?Osmanlıcılık?tır. Osmanlıcılık, devletin mevcut (o zamanki) sınırlarını ve Osmanlı teb?ası çerçevesinde birlik ve bütünlüğü koruyarak devletin devamını sağlamak fikrini ihtiva etmektedir. Bu fikri önce ve samimiyetle Türkler benimsemişlerdir. Çünkü Türkler devletin asıl sahibi, ana unsuru idiler ve kendilerini öyle görüyorlardı. Osmanlı Devleti?nin kurtuluşuna yardımcı olmak maksadıyla 1908?1i yıllardan sonra ortaya atılan önemli siyasî ve ideolojik düşüncelerden biri de ?İslâm Birliği? fikrini esas alan ?İslamcılık?tır. İslamcılık, Müslüman Osmanlılar?ın birliğini organize ederek devletin bekâsını sağlamak fikrini ihtiva etmektedir. Müslüman olmayan unsurlar ayrılsa bile Müslüman Türk, Arap, Arnavut gibi unsurlar arasında birlik sağlanırsa devletin devamlılığı da sağlanır düşüncesi hâkimdir. Zaten Müslüman ve devletin aslî unsuru Türkler ile diğer Müslüman unsurlar arasındaki hiçbir fark yoktur ve hepsi eşit muamele görmektedirler. Dolayısıyla Osmanlı Devleti?nin Türk olmayan fakat Müslüman olan unsurları, kendilerini Türkler kadar hak sahibi olarak görmüşlerdir. İslâm Birliği sağlanırsa devletin bekâsının da sağlanacağı ve Osmanlı?nın yine büyük devlet olarak yaşayacağına inanılıyordu. Bu görüşü de önce ve samimiyetle Türkler savunmuşlardır. Fakat, etnik milliyetçilik ateşiyle yalnız Müslüman olmayan unsurlar değil Müslüman Arap ve Arnavutlar da tutuşmaktadırlar. İslâm Birliği fikri hissî bakınca uygun, fakat devletin kurtuluşu için faydalı ve gerçekçi bir fikir değildir. Nihâyet İslâm Birliği tesis edilemedi…

Askerliğin bütün yükünü omuzlayıp sıkıntısını Türkler çekerken Arnavutlar, ordu içinde ayrı bir sınıf kuruyorlar, kendilerini imtiyazlı sayıyorlar, Arnavutça konuşuyorlar, yoklamalarda dahî Arnavutça karşılıklar veriyorlar… Çerkezler de aynı imkânlara sahiptirler ve kullanmaktadırlar. Bu durum aklı selim Türklerin ruhunu incitmekte, gururunu kırmaktadır. Osmanlı?nın çöküşe doğru gittiği aydınlar tarafından hissediliyordu. Osmanlı çökerse Türk unsur çok perişan olurdu… Gidişe dur demek ve hazırlıklı olmak gerekmekteydi. Montesquie de zaten ?Letres Persanne? adlı eserinde Türklerin beceriksiz olduğunu ifade ediyor, ?yarım yüzyıla varmadan Türkiye?nin geniş ülkesi galip devletlerin zafer sahnesi olacak.? diyordu. Türkler için durum vahimdi. Türk aydınlara çok iş düşmekteydi. Vaziyetten haberi olmayan Türlerin uyandırılması, Türk olduklarının hatırlatılması, Türklük duygu ve fikirlerinin aşılanması, özellikle halkın anladığı ve konuştuğu dilin yazı dili hâline getirilmesi gerekmekteydi. Devletin ileri gelenleri, aydınlar zıt fikirler içinde çaresiz kalmışlardı, fakat bir arayışın da içindeydiler.

Osmanlıcılık ve İslamcılık denemelerinin başarısızlığı Türk Birliği fikrini öne çıkarmış, aydınların edebî ve siyasî faaliyetlerinin Türkçülük akımını kurtuluş yolu olarak görmelerine vesile olmuştur. Türkçülük ve Turancılık ülküsünün yeni temeli ?Bütün Türklük? kavramıyla ifade edilerek 1860?lı yıllarda ortaya atılmıştır. Bu tarihlerde bir fikir ve edebiyat hareketi olarak telâkki edilmiş olan Türkçülük, Avrupa?da gelişen Türkoloji çalışmalarının tesiriyle bir ilim hareketine dönüşmüştür. Bu yıllarda Turancılık, dil, tarih, kültür, soy ve kanları bir olan Türklerin büyük bir devlet hâlinde yaşamalarını savunan ve ?Türk Birliği? fikrini esas alan siyasî ve ideolojik bir hareket, Avrupa ortalarından Çin Seddi?ne, Sibirya?dan Arap yarımadasına, Hindistan?a kadar uzanan geniş coğrafî alanda yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü hayat tarzı olarak benimsemiş olan Türk topluluklarının hür, mutlu, huzurlu ve dayanışma içerisinde yaşamalarını istemek, bu uğurda fikir üretmek, mücadele etmek ideal ve ideolojisi olarak tarif ve telâkki edilmiştir.

Vaktiyle Osmanlılar, Karamanlılar, Akkoyunlular ayrı ayrı yaşamışlar, hatta birbirleriyle savaşmışlar, sonunda tek millet olarak Osmanlı Devleti adı altında nasıl birleşmişlerse şu an ayrı ayrı yaşayan Türk topluluklarıyla Türkiye Türkleri zamanı gelince birleşecekler veya kültür birlikteliğini sağlayacaklardır. Türk Milleti?nin sadece Osmanlı Türkleri?nden ibaret olmadığı, Osmanlı Devleti sınırları dışında da 180 milyon Türk nüfusunun var olduğu ve bu Türk topluluklarının Osmanlı Türkleri ile aynı soydan geldikleri, dil, tarih, edebiyat, sanat, örf, âdet ve gelenek bakımından aynı potada yoğruldukları, ortak paydalarının bulunduğu bir gerçektir Bu gerçeği, ilk defa 1864 yılında Ahmet Vefik Paşa (1822-1891) Şecere-ı Türkî Tercümesi adlı eserinde ifade etmiştir. Bu ifade, ?Bütün Türklük? kavramının da Türkçülük, Turancılık ülküsünün de ilk ışığı, başlangıcı olarak kabul edilebilir.

XVIII. ve XIX. yüzyılda Avrupa?da müspet ilimler ile birlikte gelişen milliyetçilik ülküsü, Avrupalı bilim adamı ve tarihçilerini, tarih araştırmalarına ve dolayısıyla kendi millî tarihleri münasebetiyle Türk tarihini de araştırmaya sevk etmiştir. Türk topluluklarının dil, edebiyat, tarih, folklor ve etnografyası hakkında ciddi araştırmalar yapmışlardır. Özellikle Rus, Alman, Fransız ve Danimarkalı bilim adamları Türk tarihi ve medeniyeti ile ilgili araştırmalara ağırlık vermişlerdir. Türk aydın ve bilim adamları Avrupalıların bu araştırma ve inceleme çalışmalarına ancak XIX. yüzyılın ortalarında kalabilmişlerdir. Lise tahsilini Fransa?da yapmış olan Ahmet Vefık Paşa, Avrupa?daki Türkoloji çalışmalarını görmüş, ilgi duymuş ilk Türk bilim adamı ve edibidir.

Ülkemizde Türkçülük hareketleri Ahmet Vefik Paşa?nın çalışmaları ile ilk olarak ilmî manada başlamıştır. Ahmet Vefik Paşa?yı lisanî Türkçülük yanında edebî ve bediî Türkçülüğün de ilklerinden saymak yerinde olur. ?Bütün Türklük?ü filoloji ve tarih sahasında ilk işleyenlerden biri de Leh asıllı Mustafa Celâleddin Paşa?dır (1826-1875). 1869 yılında yayınlayıp Sultan Abdülaziz Han (1830-1876)?a ithaf ettiği ?Eski ve Yeni Türkler? adlı eserinde Mustafa Celâleddin Paşa, ?ilk defa Türk ırkının kuvvet ve genişliğine, bu ırkın insanlık tarihinde oynadığı muazzam role, Türk dilinin zenginliğine, Türkçe?nin başka dillere ettiği yardımlara, Asya ve Avrupa?da geniş bir sahaya yayılmış olan Türklerin münasebetlerine, Osmanlı Devleti dahilinde Türklük fikrine kıymet verilmemekten doğan mahzurlara, Müslüman olmayan Osmanlı teb?asını ırkî ve lisanî bağlarla Türk kitlesine bağlamak lüzumuna dair görüşlere? (3) yer vermiştir. Müslüman olduktan sonra Osmanlı ordusunda görev almış, pek çok savaşa katılmış ve en son Karadağ Savaşı?nda şehit düşmüş olan Mustafa Celâleddin Paşa?nın Türkçülük ülküsüne hizmeti çok büyük olmuştur. Türkçülük ülküsünün Anadolu?da yeniden kıvılcımlanmasında, 1884?te İzmir?de çıkan Hizmet ve Ahenk gazetelerinin de önemli rolü olmuştur. Hizmet ve Ahenk, Türklerin İzmir?de  sesini ilk duyuran fikir gazeteleridir.

Tanzimat?tan sonra İbrahim Şinasi (1826-1871) ile başlayan dilde sadeleşme hareketi, devlet adamlarınca da desteklenince Türkçülük hareketinin hızla gelişmesine yardımcı olmuştur. Dil ve edebiyat alanında Türkçülük adına ilk şuurlu çıkışı yapanlardan biri İbrahim Şinasi?dir. Şinasi, Batıda eğitim görmüş bir aydın olarak ilk defa dilin millet hayatındaki önemini kavramış ?muamma gibi bir dille? ülke meselelerinin çözülemeyeceğini, edebiyatın bu şekilde katkı sağlayamayacağını anlamış ve bunu anlatmaya çalışmıştır.

Şinası?nin Türkçülük fikri, kendinden sonra gelen Ziya Paşa (1825-1880), Namık Kemal (1840-1888), Abdülhak Hamit Tarhan (1851-1937), Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945), Ahmet Mithat Efendi (1884-1913), Şemsettin Şamil (1850-1904), Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944), Necip Asım (1861-1935) gibi şahsiyetler tarafından geliştirilerek devam ettirilmiştir.

Dil ve edebiyat sahasında Ziya Paşa?nın Türkçülüğü Şinasi?den daha açıktır. Ziya Paşa ?Şiir ve İnşâ? adlı makalesinde düşüncelerini açıkça ortaya koymaktadır. Ziya Paşa, Osmanlı ile Türk tabirlerini eş anlamlı olarak şuurlu bir şekilde kullanmıştır.

Namık Kemal?in şiir ve romanlarıyla öncülük ettiği hamaset edebiyatı, vatanseverlik şuurunun gelişmesine, duygu, düşünce, hayal, heyecan ve mücadele azminin yayılmasına hizmet etmiştir. Ahmet Mithat Efendi, Şinasi?nin görüşlerini, toplumun eğitim görmemiş kesimine ulaştırmaya ve öğretmeye çalışmıştır. Türk, Türklük, Türkçülük, Turancılık kavramlarının doğru ve ilmî anlam kazanması, Türk Milleti hakkında doğru bilgilerin verilmesi, konu ile ilgili araştırmaların derinleştirilmesi, şair-yazar ve bilim adamlarının konu üzerinde hassasiyetle durması, Türkçülük ülküsünün yayılmasında, aksiyon hâle gelmesinde etkili olmuştur. Dil, edebiyat, tarih ve etnoloji üzerine yapılan çalışmalar Türkoloji araştırmalarını derinleştirmiş, ilmîlik vasfı kazandırmıştır Ahmet Vefik Paşa?nın Şecere-i Türkî Tercümesi (1864)?nden sonra hazırladığı Lehçe-i Osmanî (1876) adlı sözlüğü, Mustafa Celâleddin Paşa?nın Leş Turcs Anciens et Modernes (Eski ve Yeni Türkler, 1869) adlı eseri, Süleyman Paşa?nın (1838-1892) Târih-i Âlem (1876)?i, Ahmet Mithat Efendi?nin Ahmet Metin ve Şirzad (1891)?ı Türk Milleti ile ilgili doğru ve ilmî bilgilerin verilmesi hususunda öncü kabul edilebilecek eserlerdir.

Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) tarafından 1894 yılında çıkarılan İkdam (gazetesi) başlığı altındaki ?Türk gazetesidir? ibaresinin ?Bütün Türklük? fikrinin açık ve net ifadesi olduğu kabul edilmiştir.

?Ben bir Türk?üm dinim cinsim uludur.? diye haykıran Mehmet Emin, Anadolu?dan Bir Ses yahut Cenge Giderken (1897) adlı şiirinin bu ilk mısraı ile Türklüğü Türkçülüğü açıkça ve heyecanla ifade etmiş ve bu mısra bütün Türkçülerin parolası olmuştur. Bu mısra, Türklerin kendi millî kimliklerini artık Osmanlı kamuflajından kurtararak yüksek sesle ifade etmesi anlamına gelir. İlk Türkçülük ve Türkçecilik hareketi 1900 yılında İzmir?de başlamış, sonra Selanik?e taşınmıştır (1911). Necip Asım Bey, Leon Kahun?dan tercüme ettiği Asya Tarihine Giriş ve kendi telifi Türk Tarihi (1900); Şemsettin Sami Bey, Kamûs-ı Türkî (1901) ve Bursalı Tahir Bey (1861-1926) Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri (1911) adlı eserleriyle ?Bütün Türklük? ülküsünü devam ettirmeye çalışmışlardır.

XIX yüzyılın sonlarında dil, edebiyat ve tarih araştırmalarıyla Veled Çelebi (1869-1950), Raif Paşazade M. Fuad, Ahmet Hikmet (1870-1927), Ahmet Cevdet, Tunalı Hilmi (1871-1928) ve Emrullah Efendi gibi şahsiyetler Türk Milliyetçiliği ülküsünün gelişip yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Türk dilinin araştırılması, sadeleştirilmesi ve konuşma dilinin yazı dili hâline getirilmesi Türk aydınları tarafından Türkçülük-Turancılık ülküsünün ana tezi olarak benimsenmiştir Türk dili ve tarihi üzerine mahdut sayıda olan eserlere yenilerini ekleme çalışmalarına heyecanla devam edilmiştir Ancak yapılan bu çalışmaları ?saray? hoş karşılamamıştır; sade bir dil ile yazmak, sade Türkçe?yi savunan eserler kaleme almak, hatta gazete ve dergilerde dil konusunda tartışmalar yapmak yasaklanmış, sansür edilmiştir. Saray?da, bu çalışmaların Osmanlı?yı çıkmaza sokacağı düşüncesi hâkimdir. Zaten Osmanlı Devleti siyasî ve askerî yenilgilerle perişan durumdadır. Halbuki, dilde sadeleşmeyi savunan Türk aydınları bir taraftan Osmanlı Devleti?ni yaşatmak, diğer taraftan da Osmanlı Devleti sınırlan dışında yaşayan Türk soylu halklarda millî benlik duygusunu uyandırmak, millî kimliklerini kazanmalarına yardımcı olmak ve istikbalde ?Bütün Türklük?ün gerçekleşmesine hizmet etmek gayesindedirler. Osmanlı Devleti sınırları içinde bu gelişmeler olurken Türklerin yoğun olarak yaşadığı Rusya ve İran?da da benzer gelişmeler yaşanmıştır. Hatta, Türkçülük-Turancılık ülküsünün, Osmanlı aydınlarına, Panislavizm?in tahakkümü altında kalmış, mağdur olmuş Türk yurtlarında yetişmiş insanların aşıladığı görüşü ileri sürülmüştür.

Azerbaycan?da Mirza Feth Ali Ahundzade (1811-1878) ve ilk Türkçe gazete ?Ekinci?yi çıkartan Melekzade Hasan Bey Zerdabî, Buhara?da Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Tiflis?te ?Ziya-yı Kafkasya?yı çıkartan Unsîzade Sait Bey, Kırımda ?Tercüman?ı çıkartan Gaspıralı İsmail Bey (1841-1914), Kazan?da Şehabeddin Mercanî gibi aydınlar Türkçülük-Turancılık ülküsünün önderleri olmuşlardır. Petersburg Üniversitesi?ni bitirdikten sonra İstanbul?a gelmiş ve Askerî Tıbbiye?yi bitirmiş ve 1897 Türk-Yunan Savaşı?na askerî doktor olarak katılmış olan Azerbaycanlı Türk aydını Hüseyinzade Ali Bey (Turan)?in Yunan Savaşı sırasında yazdığı ?Turan? adlı manzume, Turancılık ülküsünün ilk şiiri, kendisi de ilk Turancı olarak kabul edilmiştir.

İstanbul?da Harbiye?yi bitirerek kurmay subay olmuş, Sultan Abdülhamit idaresine muhalif olduğu için takibata uğrayıp Paris?e kaçmış, orada siyasî ilimler okulunu bitirmiş, Kuzey Türkleri?nden Kazanlı Akçuraoğlu Yusuf Bey (1879-1935) Turan ülküsünün en faal savunucularından birisidir. Kahire?de bulunduğu sırada orada neşredilen ?Türk? adlı gazetede yayımladığı ?Üç Tarz-ı Siyaset? (1903) adlı makalesiyle Akçuraoğlu Yusuf Bey Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarından yalnız Türkçülük ülküsünün Türk Milleti?ni kurtarabileceğini iddia etmiş ve Turancılığın siyasî bir akım hâline gelmesine vesile olmuştur.

Yazdığı ?Turan? şiiriyle Turancılık ülküsünün ilki kabul edilen Hüseyinzade Ali?ye yardım ederek Turancılık?ın bütün Kafkasya?da yayılmasında önemli rol oynayan Türkçülerden biri Ağaoğlu Ahmet Bey, diğeri de Ali Merdan Topçubaşı’dır. 1909 yılında Türkiye?ye gelen Ağaoğlu Ahmet, Türkiye?deki Türkçülük hareketlerinin içinde yer almış ve aktif roller oynamıştır. Ağaoğlu Ahmet Bey 1917 yılında Kafkasya?ya girmiş olan Osmanlı Ordusu?nun siyasî danışmanı olarak Azerbaycan?a da gitmiş ve önemli vazifeler icra etmiştir.

Gaspıralı İsmail Bey, Rusya?daki 1905 ihtilâlinden sonra, çıkarmakta olduğu Tercüman gazetesinde, İstanbul Türkçesi?ni kullanmış ve savunmuş; Mehmet Emin (Yurdakul)?i, sade dille yazmış olmasından dolayı övmüş; ?Dilde, Fikirde, İşte Birlik? prensibini yaymaya çalışmış ve ?Bütün Türkçülük? hareketinin merkezî kişisi olmuştur. Bu arada Kazan Türklerinden Rızaettin Kadı ve Fatih Kenmilerin Şûra ve Vakıf gazetelerinde ?Bütün Türklük? konusunu işlediklerini ifade etmeliyiz.

İlmî, edebî ve fikrî anlamda Türkçülük hareketi şuurlu olarak Tanzimat döneminde başlamış olmakla beraber 1908 Meşrutiyet inkılâbından sonra çok büyük bir gelişme göstermiş, 1911 yılında ateşlenmiştir. 1908?de Meşrutiyet?in ilânından sonra Türkçülük hareketi siyasî bir akım olarak teşkilâtlanma imkânı bulmuş ve hızla yayılmıştır.

Türkiye?de Türk Milliyetçiliği?ni esas alarak kurulan ilk teşkilât, 25 Aralık 1908?de tüzüğü yayımlanan ve faaliyete geçen Türk Derneği?dir. Derneğin amacı tüzüğün 2. maddesinde şöyle belirtilmiştir: ?Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün Türk kavimlerin mazi ve haldeki asar, efâl, ahvâl ve muhiti öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak, yâni Türklerin âsâr-ı atîkasını, tarihini, lisanlarını avam ve havas edebiyatını etnografya ve etnolojisini, ahvâl-i içtimâiye ve medeniyet-i hâtıralarım, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını, araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel ilim lisânı olabilecek surette geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak ve imlâsını ona göre tedkik etmektir.?(4) Cemiyetin fikir ve düşüncelerini daha geniş kitlelere ulaştırmak maksadıyla 1911 yılında Türk Derneği adıyla bir de dergi çıkarılmıştır. Türk Derneği ve dergisini, 18 Ağustos 1911 yılında kurulan Türk Yurdu Derneği ve bu derneğin çıkardığı Türk Yurdu (Kasım, 1911) adlı dergi takıp etmiştir. Türk Yurdu Derneği?nin amacı, Türk çocuklarına mahsus bir pansiyon açmak ve ?Türk çocuklarının zekâ ve irfanca yükselmelerine hizmet edebilecek? bir gazete çıkarmaktır. Türk Yurdu derneği siyasetten ziyade eğitime hizmet edecek, dünya Türklüğünün ortak meselelerine çare arayacak mecmuada da Türk âleminin menfaatleri müdafaa edilecektir Türkiye?de kurulan Türk Derneği ve Türk Yurdu Derneği aynı adla çıkardıkları dergilerle Turancılığı hem siyasî alanda gerçekleştirmek hem dil, edebiyat ve sanat alanında ortaya koyarak geniş kitlelere yayılmasın sağlamak istemişlerdir.

İstanbul?da bu gelişmeler yaşanırken Türkiye dışında, Selanik?te de Türkçülük fikrinin şekillenmesine hizmet eden Genç Kalemler dergisi çıkarılmıştır. Genç Kalemler dergisi Türkçü anlayışla Millî Edebiyat akımına öncülük etmiş ve dilde Türkçülüğün gelişip yayılmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu dönemde Türkçülüğün fikir lideri Genç Kalemler?deki yazılarıyla dikkat çeken Ziya Gökalp?tir. Yayınladığı Turan manzumesiyle Turancılık?ı benimsediğini açıkça ortaya koymuştur.

İstanbul?da, ?İslâm kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin ilerleme ve yükselmesiyle Türk ırkı ve dilinin kemaline çalışmak? amacıyla Türk Ocağı (12 Mart 1912) adlı bir yeni dernek kurulmuştur. Türk Ocağı, Türkçü derneklerin en uzun ömürlüsüdür. İttihat ve Terakki Cemiyeti hem Türk Ocağı derneğine hem Türk Yurdu?na sahip çıkmak için maddî ve manevî yardımlarda bulunmuştur, İttihat ve Terakki Cemiyeti?nin bazı üyeleri daha önce de Türk Derneği?ne gidip gelmişlerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti?nin kontrol altına almak istemesine rağmen bu dernekler muhtariyetlerini korumuşlardır.

İttihat ve Terakki Fırkası üyelerinin Türkçülük yapmalarında, Türkçü derneklerle temas hâlinde olmalarında en büyük pay Ziya Gökalp (1876-1924)?e aittir. Hamdullah Suphi Bey (1886-1966)?in Türk Ocağı?ndaki faaliyetleri çok verimli olmuştur. Gençler arasında Türkçülük fikrinin hızla gelişip yayılmasında önemli rol oynamış, zekâ ve asaletiyle, fevkalâde hitabet kudretiyle gençleri etkilemiş, ocağa üye olmalarını sağlamıştır.

II. Meşrutiyet?ten sonra Türkçülük ülküsü Türk Ocağı?nda beslenmiştir. Hamdullah Suphi Türk Ocakları?nı teşkilatlandırmaya çalışırken, İttihad ve Terakki Fırkası Merkez Heyeti?nin nüfuzlu bir üyesi olan Ziya Gökalp de Türkçülüğü sistemleştirmek için gayret sarfetmiştir. Türkçülük ülküsünün ilmî, siyasî, fikrî ve edebî anlamda gelişip yayılmasına en büyük hizmeti Ziya Gökalp yapmıştır. Ziya Gökalp?e göre Turancılık, Türk Millî Kültürü?nü esas alan, muasır medeniyet seviyesine ulaşmış, bağımsız bir Türk Devleti kurmak; dil, edebiyat, tarih, felsefe ve ülkü ile donanmış şuurlu, idealist, millî kimlik kazanmış bir Türk nesli yaratmaktır.

Turancılık, henüz Türkiye Cumhuriyeti?nin kurulmadığı 1911?li yıllarda hızla gelişmeye başlamıştır. O devirde Ziya Gökalp Türk Milleti?ne mensup insanların Türkiye, İran, Irak, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Çin ve Rusya gibi ülkelerde yaşamakta olduklarını, geçmişte bu insanların bazen birlik sağlayıp birlikte yaşadıklarını bazen ayrı ayrı müstakil devletler kurduklarını, gelecekte yine büyük bir devlet hâlinde birlikte yaşayabileceklerini veya ayrı ayrı devletler hâlinde işbirliği içinde yaşayabileceklerini, bunun mümkün olabileceğini, dolayısıyla Türk kültür birliği için çalışmak, mücadele etmek lâzım geldiğin ifade etmiş ve bu düşüncelerini makale, şiir ve konuşmalarıyla geniş kitlelere ulaştırmaya çalışmıştır.

Ziya Gökalp, 1911?de Genç Kalemler?de yayınladığı ?Turan? manzumesinde: ?Vatan ne Türkiye?dir Türklere, ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan?! diyor, hayalindeki ülkeyi tarif ediyor. Manzumede ?büyük ve müebbet? bir ülke olarak tarif edilen hayal ülke, Türk ­aydın ve gençlerinin gönüllerini ısıtan bir güneş, ruhlarını besleyen bir pınar ve kalplere ümit ışığı olmuştur. Devir, dünya Türklüğünün uyanmaya, millî uyanışın kıpırdamaya başladığı bir devirdir. Gökalp?in bu iki mısraı artık dünya Türklüğünün parolası hâline gelmiştir. Ziya Gökalp?e göre Turan bir ülkünün (mefkûre) adıdır. Turan ülkesinin sınırlan siyasî bir sınır değil, bir mefkûre ile çizilmiş sınırdır. Bu sınır sadece Türkiye?nin hududu değil, bütün Türkleri içine alan bir sınırdır.

Ziya Gökalp ?Türkçülük ve Türkiyecilik? başlıklı makalesinde Türk kültür birliğini şöyle izah eder: ?Türkçüler Türkiye ile beraber Türklüğü de düşünenlerdir. Bugün Türkçülüğün yegâne gayesi hars birliğidir. Binaenaleyh, bugün hiçbir Türkçü, Kafkas Azerbaycan?ını, Kırım?ı yahut da diğer bir Türk ülkesini memleketimize ilhak tasavvurunda değildir. Türkçülerin bu ülkeler hakkındaki temennisi, bunların müstakil devletler hâlini alarak tam istiklâle nail olmalarıdır.? XX. yüzyılın başlarında, Osmanlı Devleti, 600 yıllık ihtişamlı hayatının en zor dönemlerini yaşamaktaydı. Fransız İhtilâli?nden sonra bütün Avrupa?ya yayılan milliyetçilik hareketleri Osmanlı Devleti?nin bu zor dönemlerinde Türk olmayan unsurlar tarafından ateşli bir şekilde savunuluyor, taraf buluyordu. Bu durum devlet aleyhinde hızla gelişirken devletin aslî unsuru Türkler sessiz kalıyorlardı. Bu dönemde artık Osmanlıcılık akımının bir faydası olmadığı/olmayacağı anlaşılmıştır. Yine bu dönemde İslamcılık akımı da fonksiyonunu tamamlamış ve bir hayal konumuna düşmüştü. Devletin hâkim unsuru Türkler de, Türk aydınları da bir şeyler yapmak mecburiyetinde olduklarının idraki içerisindeydiler. Bu şartlar altında Türk aydının parolası ancak milliyetçilik, Türkçülük olabilirdi Türkçülük-Turancılık fikri bu dönemde kabul görürdü. İşte bu sırada Ziya Gökalp, Genç Kalemler Dergisi?nde meşhur Turan manzumesini yayınladı. Turan manzumesi devrin şartları içinde Türk kültür ve fikir hayatında bir dönüm noktasının işareti oldu. Bu manzume, açıkça Türk kültür birliği tezini ihtiva ediyordu. Bu dönemlerde bazı insanlar tarafından büyük devletlerin himayesine girmenin kurtuluş yolu olacağı tavsiye edilmektedir. Halbuki Atatürk ve milliyetçi arkadaşları o zamanlar millî devletin temelini atmak için mücadele etmekteydiler.

1908-1913 yılları arasında bir edebiyat, sanat ve fikir hareketi olarak gelişen Türkçülük-Turancılık ülküsü 1913?lü yıllardan sonra siyasî sahada da gelişme göstermiş ve devletin resmî siyasetine dönüşmüştür. Türkçülük-Turancılık ülküsü özellikle 1908-1913 yılları arasında olmak üzere pek çok kıymetli eserin ortaya çıkmasına vesile olmuştur Bu yıllarda, Türk aydınında belirgin hâle gelen Türkçülük şuuru, Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) tarafından Gönül Hanım ve Altın Ordu, Halide Edip Adıvar (1884-1964) tarafından Yeni Turan adlı eserlerin yazılmasına, Adnan Saygun tarafından Özsoy operasının hazırlanmasına ve ressam Münif Fehim tarafından o müthiş tabloların yapılmasına vesile olmuş, zemin hazırlamıştır.

XX. yüzyılın başları, çok geniş ve farklı coğrafyalarda yaşayan Türkler arasında millî şuurun uyanmaya başladığı bir dönemdir. Osmanlı Devleti hudutları dışında yaşayan Türklerdeki hürriyet heyecanı Turancılık ülküsünün hızla yayılmasına vesile olmuştur. Hürriyetini kaybetmiş bütün Türkler gözlerini Türkiye?ye çevirmişlerdir. Bu yıllarda hürriyetini kaybetmiş büyük bir Türk nüfus Çarlık Rusyası?nın sınırları içinde yaşamaktadır.

1917 yılı sonlarında Rusya?da gerçekleşen Komünist İhtilâl, Çarlık idaresini devirmiştir. Rusya sınırları içinde yaşayan Rus olmayan topluluklar kendi idarelerini ancak ihtilâlden sonra kurabilmişlerdir. Rusya yıllarca, ayrı alfabeler icat ederek ayrı milletler yaratmaya, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Başkurt, Tatar, Çuvaş, Karakalpak, Azeri, Hakas, Yakut, Balkar, Karaçay, Nogay, Kumuk gibi milletler oluşturmaya çalışmış fakat başarılı olamamıştır; Türkçülük-Turancılık ülküsünün bunda önemli rolü olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Turancılığın en tanınmış şahsiyeti Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa (1882-1922)?dır. Enver Paşa siyasî ve askerî lider konumundadır. Turancılık idealiyle Kafkasya ve İran (Türklerin esaret altında yaşadığı bölgeler) üzerine askerî harekâta girişmiş, fakat başarılı olamamış, Osmanlı Devleti çökmüş, kendisi de 4 Ağustos 1922?de ?Turan İhtilâl Ordusu?nun Türkistan Cephesi Kumandanı ve Emir-i Leşker-i İslâm-ı Buhara? sıfatıyla Pamir Dağları eteklerinde Ruslarla çarpışırken şehit olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı?nda Türk Milleti?ne, askerine ve aydınına millî şuur ve heyecan şırınga eden manevî güç Türkçülük ülküsü olmuştur. Osmanlı Devleti?nin I. Dünya Savaşı?ndan yenik çıkması, memleketin dört bir köşesinin bilfiil işgal edilmesi Turancılık ülküsünü üzeri küllenmiş kor hâline sokmuş, ancak söndürememiştir. Batı Türkleri içinde büyük ideallerin adamı, Turancılık ülküsünün siyasî ve askerî lideri Enver Paşa?nın Rusya?daki komünist rejime karşı Türkistan?da başlattığı askerî harekâtın başarısız olması, Türk ordusunun Kafkasya?dan çekilmesi ve 1918 Mondros Mütarekesi ile yenilginin resmen kabul edilmesi neticesinde Turancılık ülküsü büyük bir darbe yemiştir. Ara sıra kara günler yaşamış olmakla beraber tarihin her döneminde büyük devletler kurmuş, son altı yüz yılda dünyanın hâkim ve en güçlü milletinin bir ferdi olarak yaşamış olan Türk aydınları o ihtişamlı Osmanlı Devleti?nin çöküşüne şahit olmuşlardır. I. Dünya Savaşı?nın galipleri, Türk Milleti?ni feci şekilde cezalandırıyor ve aydınlarını zindanlara kapatıyorlardı. Devletin ileri gelenleri ve aydınlar Hatay, Musul, Kerkük ve Batı Trakya gibi öz topraklarını bile millî sınırlar dışında bırakmaya razı olarak savaşın bir an önce bitmesi, işgal kuvvetlerinin ülkemizi terk etmesi ve zulmün sona ermesi için çabalıyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar birer ateşli Türkçü olan Türk aydınları, son bir gayret ve mücadele azmiyle harekete geçmişler, Millî Mücadele Hareketi?ni başlatmışlar ve zafere ulaşarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti?ni kurmayı başarmışlardır. Türkçülük, Turancılık ülküsü Millî Mücadele Hareketi?nin ateşleyicisi olmuş, bu millî şuur sayesinde millî istiklâli temin hareketi başarıya ulaşmıştır. Millî Mücadele Hareketi?nin baş kahramanı Mustafa Kemal, (1881-1938) Yeni Türkiye Cumhuriyeti?nin de başında idi. Dünyada ender yetişen zeki, idealist, çalışkan bir devlet ve siyaset adamı olan Mustafa Kemal, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti?nde Türk Milliyetçiliği?ni, Türkçülüğü, hatta tarih ve kültür anlayışı bakımından Turancılığı devlet politikası hâline getirmiş ve bu doğrultuda çok büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. Türkçülüğü devlet sahasında tatbik eden en büyük devlet adamı Mustafa Kemal?dir. Mustafa Kemal döneminde sosyal ve kültürel etkinlikleri ihtiva eden, millî tarihin incelenmesi, Orta Asya ve Türkiye dışı Türk tarihinin araştırılması, Türk dilinin zenginleştirilmesi, kültür hazinelerinin taranması ve eski Türk kahramanlıklarının ortaya çıkarılması yönüyle millî kültür esas alınmış, ?Türkiye Cumhuriyeti?nin temeli kültürdür.? şeklinde özetlenen bir millî kültür politikası uygulanmıştır. Bu hususta Mustafa Kemal, Ziya Gökalp?in fikir ve düşüncelerinden büyük ölçüde faydalanmıştır.

Mustafa Kemal şuurlu bir Türkçüdür, Turancıdır. O, bir taraftan ?Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden ilerde belki pek az bir şey kalacaktır, işte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun (Sovyetler) yönetiminde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. ?Hazır olmak?, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır.? (İsmet Bozdağ, Atatürk?ün Avrasya Devleti, Tekin Yay., İst., 1998) sözleriyle düşüncelerini açıklarken bir taraftan da Bulgaristan?da kalan yoğun Türk nüfusunun millî benlik kaybını önlemek ve millî duygu, düşünce ve heyecanlarla donatılmalarını sağlamak için Bulgaristan konsolosluğuna atadığı Nüzhet Haşim Sinanoğlu?na gizli bir görev vererek düşüncelerini uygulamaya çalışmıştır. (5)

Hatay?ın Türkiye?ye ilhakı, Atatürk?ün Turancılık ülküsünü devlet sahasına tatbikinin en güzel misalidir. Mustafa Kemal düşüncelerinde samimidir, ancak, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti?nin de milletin de durumunu çok iyi bilmektedir. Halk sefil, perişandır; devlet henüz tam rayına oturmamıştır. Bu şartlarda Turan düşüncelerinin veya çalışmalarının fayda yerine zarar getireceğini idrak etmektedir.

Şu gerçek iyi bilinmelidir; Atatürkçülük, Türkçülüğün fikir sahasından aksiyon hâle gelerek devlet sahasına uygulanışın adıdır. ?Ne mutlu Türküm diyene?, ?Bir Türk dünyaya bedeldir?, ?Benim yegâne fahrim Türklükten başka bir şey değildir? gibi sözleri, O?nun, nasıl samimî bir Türkçü olduğunu ispat etmeye yeterlidir. Atatürk tarafından Türk Dil Kurumu (1931) ve Türk Tarih Kurumu (1932)?nun kurulması, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin açılması çok önemlidir.

Dönemin en önemli kültür ve yaygın eğitim kuruluşlarından biri olan Türk Ocağı?nın 1927 yılında tüzüğünde değişiklik yapılmış, faaliyet sahası daraltılmış ve ?Türk Ocağı?nın faaliyet sahası sadece Türkiye Cumhuriyet sınırlarıdır.? denilerek Turancı düşünceler beklemeye bırakılmıştır. 1931 yılında da, Turancılık ülküsünün en iyi şekilde beslendiği Türk Ocakları, Halkevlerine çevrilmiştir. Zira, Turancılık ülküsü öldürülmemiş, üstü küllenmiş kor ateş gibi yüreklerde yanarak yaşamış, aydınlar arasında yeşermeye, gelişmeye devam etmiştir.

Atatürk?ün ölümünden sonra şartlar ve uygulamalar değişmiş, hümanizm adına Türk Millî Kültürü?ne saldırılar başlamış, millî menfaatlerden uzaklaşılmış, hümanist ve sosyalizan bir eğitim ve kültür politikası ağırlık kazanmış, Marksist akımın güçlenmesine fırsat verilmiş, küçük bir zümreye imtiyazlar tanınmış, halk sindirilmeye çalışılmış ve hümanizm yenileşme düşüncesine malzeme yapılmıştır. Halbuki yenileşme, millî kültür politikası çerçevesinde daha hızlı yol alabilirdi. Bu duruma aydınlar, gençler ve geniş halk kitleleri tarafından tepki gösterilmiş ve tepkiler yüksek ses ile dile getirilmeye başlanmıştır.

1930?lu yıllardan itibaren Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) ve arkadaşları tarafından yürütülen Türkçü, Turancı fikir hareketleri dernekler vasıtasıyla gelişiyor ve çeşitli dergi ve kitap yayınlarıyla besleniyordu. Atatürk?ün ölümünden sonraki uygulamalara, hükümetin icraatlarına, yaşanan olaylara Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gösterilen tepkiler üniversite öğrencilerine ve geniş halk kitlelerine de yansımış, tepkilere hükümetten yankılar da gelmeye başlamıştır.

1940?lı yıllarda Alman Nazizmi?ne yüksek sesle tepki gösteren Nihal Atsız ve arkadaşları, II. Dünya Savaşı?nın yaşandığı yıllarda, savaşı kazanma ihtimali artan Sovyetlere şirin gözükmek için komünizan faaliyetlere göz yuman idarecilere ve komünistlere karşı da sert tepki göstermişler ve açıkça tavır almışlardır. Tek parti döneminde hükümetlerin yönetimi baskıyı, istibdat yönetimini andırır uygulamaları tercih edince rahatsızlıklar ilk defa 3 Mayıs 1944?te Ankara?da yapılan gösterilerle dile getirilmiş, yöneticiler protesto edilmiştir. Bu gösteriler sayesinde Türkçülük hız ve dinamizm kazanmıştır.

19 Mayıs 1944 tarihinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bayram nutkunda Türkçülüğü-Turancılığı ?zararlı fikir hareketi? ilan etmiş, Türkçüleri ağır bir dille suçlamış ve tutuklanmalarına, ?Irkçılık-Turancılık? suçundan mahkemeye verilmelerine yardım etmiştir. Tutuklananların başında Türkçülük-Turancılık ülküsünün bayrağını taşıyan Hüseyin Nihal Atsız vardır. Atsız, hiçbir zaman maddî ve manevî çıkar hesabı yapmayan, makam ve ikbal peşinde koşmayan, Türk?ün kıymet hükümlerini her şeyin üzerinde tutan, ruhunu Türklük pınarından besleyen, Türkçülüğün suç sayıldığı dönemlerde bile Türkçülük yapan, dik başlı, çalışkan, araştıran, yazan ve konuşan bir insandır. Düşmanları tarafından dahi takdir edilen karakteristik özellikleriyle Türkçülüğün bayraklaşan ismi olmuştur. Gençlik Türklük sevgisini, Turancılık ülküsünü onun roman, şiir ve makalelerinden öğrenmiştir. ?Irkçılık-Turancılık? davasından tutuklananlar askerî mahkemeden berat etmişler ve serbest bırakılmışladır. 1945?te çok partili sisteme geçilmiş, muhalefet partileri ilk girdikleri seçimlerde başarısız olmuşlar ancak, 1946-1950 yıllan arasında hükümetin millî menfaatlere aykırı ve küçük bir zümreye hak ve hürriyetler tanıyan uygulamalarımı propaganda malzemesi yaparak ve Türkçülerin gösteri ve tepkilerine destek vererek 1950 seçimlerinde başarıya ulaşmışlardır.

Türkçülük-Turancılık ülküsü hiçbir zaman beyinlerden silinip atılmamış, gönüllerde kor ateş gibi sessizce yanmaya yıllarca devam etmiştir. 1990 yılının başlarında yoğun Türk nüfusun yaşadığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C. B.) dağılmış bu ülkenin sınırları içinde yaşayan Türkler müstakil devletler hâlinde tekrar tarih sahnesine çıkmışlardır. Bugün tarih sahnesinde yedi Türk Cumhuriyeti ve bir o kadar da muhtariyet kazanmış; Türk toplulukları vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu kardeş Türk devlet ve muhtariyetleriyle siyasî, iktisadî ve kültürel işbirliği içindedir. Türkiye Türkleri, kardeş Türk Cumhuriyetleri?ni kendi vatanlarında bağımsız, huzur ve refah içinde yaşamaları için maddî ve manevî yönden desteklemek ve onlarla kültürel bağlarımızı sağlamlaştırmak gereğine inanmakta, bu bilinçle hareket etmektir.

Yunan, ?Megalo İdea? ile Yunancılık; Alman, ?Pangermanizm? ile Almancılık; İtalyan, ?Irrendentanizm? ile İtalyancılık; Rus, ?Panislavizm? ile Rusçuluk… yaparken dünyanın en eski, en asil, en kahraman, en zeki, en medenî, en necip milleti olarak kabul edilen Türkler niçin Türkçülük yapmasınlar?

Dünyada ilk amme hukuku Türkler tarafından geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Demiri ilk Türkler bulmuşlar, ok ve yayı yapmışlardır. Atı Türkler ehilleştirmiştir. Yoğurdu insanlığa Türkler hediye etmiştir. Çinlilere perde, masa kullanmasını, Avrupalılara hamamı ve banyo yapmayı, Romalılara gömlek giymeyi, Batılılara ceket ve pantolon giymeyi; insanlığa devlet kuruculuğu ve teşkilatçılığı, hürriyet ve medeniyeti Türkler öğretmiştir, Çinlilere Çin Seddi?ni, Bizanslılara İstanbul surlarını Türkler yaptırmışlardır.

Günümüzde Turancılık ülkü ve ideolojisinin hedefi bağımsız Türk topluluklar arasında siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel işbirliğinin artırılması, esir olan Türk topluluklarının hürriyete kavuşmaları ve bağımsızlıklarını kazanmaları için kamuoyu oluşturulması, Birleşmiş Milletler (BM.) tarafından tanınan Türk Cumhuriyetleriyle Birleşik Türk Devletler Konfederasyonu?nun gerçekleştirilmesi gibi telakki edilmektedir.

Kaynaklar: Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi,  Kömen Yay., 2. bs., Ank., 1977 2 Kaşgarlı Mahmut (hzl.Besim Atalay), Divanü Lügat?it Türk, C.1, TDK Yay., 3.bs., Ankara, 1992, s. IV 3 Prof. Yusuf Akçura  (Haz. Nejat Sefercioğlu), Yeni Türk Devletinin Öncüleri, KB Yay., Ankara, 1981, s.23-24 4 Prof. Yusuf Akçura, age., s.189 5 Turgay Tüfekçioğlu, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ve Türkçe, Hat Mtb., Bursa, 1999