Kızıl Elma

Kızılelma Nedir?

Kızılelma, ?üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşlerdir.? Kavramı daha da sadeleştirecek olursak; ?Türk milletinin ülkü birlikteliğinin sembolleşmiş halidir diyebiliriz?.

Sembolik kavram olarak; ?Kızılelma, Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazen bir taht ya da parıldayan ve dünya hâkimiyetini temsil eden som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur.  Bu altın küre bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen toprakların sembolü olarak ifade edilmiştir.

Kızılelma bir semboldür. Ulaşılmak istenen bir hedef, kat edilmesi gereken bir yol, bir adil yönetim kurma arzusudur. Ülkülerin, Kızılelma kavramında sembolleştiğini görmekteyiz. Niçin Kızılelma kelimesinin seçildiğini Nihal ATSIZ şöyle izah etmektedir; ?Türkler, kendi ülkülerine niçin ‘kızılelma’ demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.?

Kızılelma kavramı, Türk milleti tarafından topyekûn oluşturulduğunu da bir gerçektedir. Kızılelma kavramı ve ifade ettiği anlamın tarihi seyrine bakacak olursak iki dönemde inceleyebileceğimizi görmekteyiz. Tarihçilerin, Türk tarihini İslamiyet öncesi Türk tarihi ve İslamiyet sonrası Türk tarihi şeklinde sınıflandırmasına bakacak olursak bu ayrımın genel kabul gördüğünü söyleyebiliriz.

Türklerin İslamiyet?le birlikte milletleşme sürecini tamamlaması, Kızılelma kavramını da o oranda anlam kazandırmıştır. Aynı zamanda İslamiyet de yeni bir fetih ruhu kazanmıştır.

İslamiyet öncesi Kızılelma nedir sorusuna vereceğimiz cevap: ?Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar fethetmek? olurdu.

İslamiyet sonrası Kızılelma nedir sorusuna vereceğimiz cevap; ?Dünyaya nizam vermek ve ila-yı kelimetullah için çalışmak? olurdu.

Bahsi geçen kızıl elma hedefleri milli bir ülkü olarak görülmüş ve bunlara ulaşmak Türk Milleti?nin ortak amacı haline gelmiştir.

Mili bir ülkü olan Kızılelma için günümüzde yapılan tanımlamaların yanı sıra tarihimizde de farklı tanımlamalar yapılmıştır. İstanbul?un fethinden sonra Kızılelma, Roma?da bulunan Saint-Pierre kilisesinin mihrabındaki altın top olarak tanımlanmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, sorulan ?Kızılelma neresidir? sorusuna; ?önce Viyana sonra Roma?dır? şekliden cevap vermesi Kızılelma hakkında yapılan farklı yorumları açık bir şekilde göstermektedir.

Kızılelma mitolojik bir olay mıdır?

Kızılelma, Oğuzlardan günümüze birçok kez gündeme gelmiştir. Kızılelma?yı, tarihleri çok eski gibi görünse de dünya tarihi incelendiğinde kısa bir mesafede bulduğumuz Selçuklularda Osmanlılarda çok sık görmekteyiz. Genel olarak ifade edecek olursak bu devletlerde Kızılelma hep batıdaydı. Tarihçilere göre son kızılelma ise dünya üzerindeki tek bağımsız İslam devletini kurtarmaktı.

Kızılelma binlerce sene önce sönmüş bir ülkü ateşi değildir. O yüreklerde yer etmiş belki korlaşmış ancak asla sönmemiş bir ülküdür. Kızılelma, Türk’ün, bugün kalbinde yarın elinde olacaktır.

Günümüz ve Kızılelma

Ülküsüz insanlar inanmadıkları değerleri sadece hayal ederler ve hayal ettikleri şeylerinde olmayacağına kendilerini inandırmışlardır. Ülkücü ise inandığı değerler için ümitlidir hayal etmez. Ümit ettiği şeylerin ise bir gün mutlaka gerçekleşeceğinden emindir.

Bugün Kızılelma neresidir diye sorunca toplum bir tepki vermemektedir. Ülküsüz insanlar kızıl elmadan tabiri caizse sahilde kumdan kale yapmayı hayal ederken, ülkü ile dolu insanlar kurdukları dünya nizamının altın kalesini inşa etmektedir. Ümitsizler kişisel ihtiraslarına önem verirken, ümitliler yaşadıkları toplumun ihtiraslarına önem vermektedirler. Önem derecelerini düşündüğümüzde ise; ümitsizler birliktelik sağlayamaz. Ümitliler ise; birliktelik sağlarlar. Günümüzde birliktelik sağlayan insanlar seslerini yeterince duyuramadığı için Kızılelma mefhumu gereken değerine ulaşamamaktadır.

Bugün, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Kızılelma?ya inanmış olan Türk-İslam sancaktarları vardır. Türk-İslam sancaktarları dünyanın nizamına taliptirler ve Allah?ın yüce adını yayma gayesi içerisindedirler. Bu onların esas Kızılelması’dır. Bu amaca giden yolda atılması gereken adımlar ise;  Milliyetçi Türkiye?nin tesisi ve Türk Birlikteliği olan Turandır.

Türk-İslam sancaktarı bulunduğu konumdan hiçbir zaman memnun değildir. Her zaman bir üst ülküye en kısa zamanda ulaşmayı arzular. Arzuladığı ülkülerde yorulabilir, yılgınlığa düşebilir ama asla vazgeçmez ve ülkülerinin vuslata ereceği günü iple çeker. İpi göğüsleyenlerin içinde yer almayı arzular. Bu kervanda yer almanın mutluluğunu yaşarlar her dem. Kızılelma?ya haiz olamayan yığınlar (!) ise yaptıkları kumdan kalelerin yıkılmasına bile seyirci kalacak kadar acizdirler. Gelen dalgalara set koyamayacak kadar?

Gün, Birlik günüdür. Gün, tarihten ders alma günüdür. Gün, ülkü şuuruna erme günüdür. Gün, kızılelmalar üretme günüdür. Gün, kızılelmalara sarılma günüdür. Gün, Kızılelma deyince körlerin fili tarif etmesi gibi ??kem küm?? edenlerin günü değildir. Kızılelma deyince gülüp geçenlerin günü değildir. Kızılelma deyince susanların günü hiç değildir?

Kaynak

Kızılelma, 1.sayı, 31 Ekim 1947

KIZILELMA

Prof. Dr. Semih Yalçın

Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde,bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir. Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade olunmuştur.Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan sahasından Hazar Denizi’nin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma’yı)ele geçirmeyi ülkü edinmişler.

Buradan İran’da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk devletinin Macaristan’da bulunan Kızılelma’yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir.

Türkler, inandıkları Tek Tanrı’nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan’ın; “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum” sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan’ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl Bilge Hatun’u gökten tutup yükseltmiştir.

Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren ilahi bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda yer almaktadır. Oğuz Kağan’ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz’un seferleri sırasında ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı’nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:

“Ben sizlere oldum kağan Alalım yay ile kalkan Nişan olsun bize buyan   Bozkurt olsun bize uran”

Turdı Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen ; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı…” ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han’ın kendisi ve şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; “Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı’ya benzer Melemir Han…” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara verilen ?Alp’lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. “Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım” mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed’in; “Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horasan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır ” mealindeki hadis ile “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.

Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki Gök Tanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, İslâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmişlerdir. İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü, M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir.

Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar evler, hastaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en kullanışlı seviyededir.

Madde ile ruh,mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık, Türk insanının yapısında öyle kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.

Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma’ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelma?ya yol almalarını gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han’dan Alparslan Türkeş’e kadar Kızılelma ülküsü Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan, hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar,altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar. Bunlardan ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han’ın elde etmek istediği Pekin Kızılelması’dır. Tarihçiler Çin’in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir.

Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet tesis eden Oğuz’dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği Atilla’nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla’nın Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur.

Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı…Oğuz’un Anadolu’daki Korkut Atasıdır. Osman Gazi’ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve “Ona sultanlık veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım. Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum” dedirtir. Osmanlı Türk Devleti bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır. Osmanlının ilk Kızılelması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul, Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.

Hz. Muhammed?in; “İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir” hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul’un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul’un fethi ile olgunlaşan Kızılelma , Türk’ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in doğumunda ateşgedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra’nın sükûtu gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızılelması-nın düştüğünü zikretmektedir.

İstanbul’un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma’ya, St.Pierre’nin kubbesine taşınır. Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma’dır. Zira Fatih döneminde yapılan Ortanto (İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla?dan sonra Roma’yı düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır.Bir efsane Kızılelmanın Roma’ya taşındığını anlatır ve Türk’ü Roma’ya koşturur. Efsaneye göre, Kızılelma, Dağıstan’dan I.Anuşirvan tarafından İran hazinesine konulmuş,oradan da Roma’ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır. Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma’ya (Roma) davet eder. Bir başka Kızılelma ise Macaristan’dır.

Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade Mirza Feth Ali Bey’in yaktığı dilde Türkçülük meşalesi, İstanbul’dan eğitim sahasında Süleyman Paşa tarafından yakılmaya devam edilmiştir.

Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin İstanbul’a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda l898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye’de Türkçülük fikrinin daha süratli kabul görmesini sağlamıştır. Dönemin aydınları, bir yandan Selanik’te Genç Kalemler hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul’da Türk Derneğini kuruyorlardı.1908 yılında kurulan bu derneği,aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu (1911). Türk milletinin tarihini, dilini, edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak l933 yılına kadar devam edecektir. Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ziya Gökalp,Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük cereyanı,1900′lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak suretiyle olgunluk kazandı. Ziya Gökalp’in fikri birikimi,Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı.1920 yılında kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelma’nın Turan olarak şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan (Türk Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli olarak İlhanlığı teklif eder.

Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak isimlendirilir. 1920′detamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940′lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce, döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelma’nın Türk milletinin manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960′lı yıllardan itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktiriner bir çehresi olan Alparslan Türkeş. Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktirini ile güçlü ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti’ni gerçekleştirmek gayretindedir. Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını ispat etmektedir. Millî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan’ın tesisidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk’ün Kızılelma’sı olan Turan’a giden bir yol olarak görülmektedir.

Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Engirüs, Viyana gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok, Kızılelma,Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan Devlet fikri olarak yaşamaktadır.

Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir; “Türkler için Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir.”

KIZILELMA NERESİ

Ömer Seyfettin

? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?yacak gideceğiz!

Zamanın Süleyman?ı ansızın? Kükremiş bir tufan halinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan divanın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, deftardaları, nişancıları, ?ağa, kethüda, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç? gibi yeniçeri zabitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi ?? Kafdağı’na kadar arkandan gelmeye hazırız padişahım!? diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi, işte şimdi ?sefer kararı? ordu içinde yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında? Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki divanın sevinci, büyük bir heyacan ummanı gibi kaynıyor, kabarıyor, bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın takına çarpıyordu:

? Kızılelma?ya? ? Kızılelma?yacak?

Padişah, tahtından yavaşca ayağa kalktı. Sağ elini altın koltuğa dayadı. Gökten inen, manası anlaşılmaz sese kulak verir gibi başını büktü. Ordunun velvelesini dikkatle dinledi. ?Kızılelma, Kızılelma?? Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Sonra tekrar tahta oturdu. Gözlerinin üstüne kadar eğilmiş yusufiye?sini geri itti. Gayet çıkık, geniş alnı esmer uzun parmaklarıyla tuttu. Düşündü. Düşündü.

? Kızılelma neresi?

Diye mırıldandı. Şarkta olsu, garpta olsun, sefere çıkarken galeyana gelen asker hep ?Kızılelma?ya?? diye bağrışıyordu. Bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit resimlerinde, hatta İstanbul?da, saratın iç bahçesinde bile duymuştu. Kızılelma neresiydi. Üvez rengi sırmalı perdenin arkasında nöbet bekleyen Mahmut?u çağırdı:

? Sadrazama söyle, vezirlerle beylerbeylerini, kazaskerleri toplasın. Hemen karşıma gelsin! Dedi.

* ***

Yarım saat evvelki büyük divandan çıkan vezirler, niçin yine huzura çağrıldıklarını ürkek bir ızdırap ile merak ediyorlardı. Ahmet Paşa ile Hadım Ali Paşa?nın arkasından kazaskerler, Sokullu Mehmet Paşa, Haydar Paşa, Ayaş Paşa, İskender Paşa gözleri yerlerde, otağ girdiler. Birer birer tahtın saçağını öpüp el bağladılar. Padişah beyaz tülbent sarılı, çifte tuğlu yusufiyesini yine çok öne eğmişti. Kaşları hiç görünmüyordu, yüzü her vaktinden daha ziyade sertti, ince murassa direkler üstünde kurulmuş donuk zümrüdden bir kubbeyi andıran loş sükûnunu;

?Kızılelma? neresi? İçinizde bilen var mı? Suali bozdu. ? ! ? ? ? ! ? ? ? ?

Kimse cevap veremedi. Herkes önüne bakıyordu. Padişah:

? Bunu sormak için sizi çağırdım, dedi, otağımızın etrafında daima bu narayı işitiriz, işte bakınız. Yine ?Kızılelma?ya, Kızılelma?ya?? diye bağrışıyorlar. Burası neresidir?… Binlerce defa ismini işittiğim bu memleketin neresi olduğunu öğrenmek isterim.

Tamışvar fatihi Ahmet Paşa kekeledi:

? Viyana? olsa gerek, padişahım? Padişah, öteki vezirine döndü: ? Öyle mi? ? ? ? ? ? ? ? ? ? ?

Ne ?evet?, ne ?hayır? diyebiliyorlar, önlerine bakıyorlardı. Padişah, orduya getirdiği ?kaplan postlu, kurt taçlı, çekirdek mahmuzlu, tekne kalkanlı, tepeden tırnağa kadar demire gark olmuş, elleri kostaniçeli, ak kızıl bayraklı? , emsali görülmemiş mükemmel alayı ile iki gün evvel teveccühünü kazanan Rumeli Beylerbeyine sordu:

? Sokullu! Sen söyle, Kızılelma neresidir? ? Roma? olsa gerek, padişahım! ? Ne biliyorsun? ? Öyle sanırım. ? Sanmak bilmek değildir? ?.

Padişah, sırasıyla âlim kazaskerlere de sordu. Kızılelma için kimi ?Çin?, kimi ?Maçin? diyordu. Ayaş Paşa: ? Hint?tir.

Haydar Paşa: ? Sint?tir!

İskender Paşa: ? Kafdağı’nın arkası olsa gerektir. Dedi. Büyük padişah, anlamak istediği şeyi kimsenin bilmediğini görünce canı daha beter sıkıldı. Tahtın koltuklarını asabiyetle tutu. Âdeti olmayan bir hiddetle kazaskerlere döndü. Acı acı gülümsedi:

? Yazık sizin ilminize! ? ? . . . . .

?Her şeyi biliyoruz? sanan, bu ?Horasanı? kavuklu başlar uğradıkları hakaretin altında hafifce sallandılar. Onlar, her şeyi kabul edebilirlerdi. Laki cahilliği? Asla? Ortalarından, kara sakallı, bastıbacak, şişman bir fakih, bir adım ilerledi. Bu hem en âlimleri hem en cesurlarıydı:

? Padişahım! Dedi, bu Kızılelma, halk kullarının uydurduğu bir efsanedir. Ne aslı vardır, ne faslı? Bir hakikat değildir ki biz bilelim. Halk ise, padişahım, bilmez söyler.

Zamanın hâkim Süleyman?ı altın koltuğa dayalı elini kaldırdı:

?Halkın dediği! Hakk?ın dediği.? Bodur kadı, bu sözden bir şey anlamadı. Padişah devam etti.

? Bu bir hahikattir!  Mademki halk söylüyor; halktan gelen ses, Hakk?ın sesidir! Ona efsane denmez. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz? ? Ne şer?de, ne ilimde böyle bir isim yoktur ki, müsemması olsun? ? Ne şer?de ne ilimde böyle bir isim yok diyorsun? ? Evet padişahım. ? Lakin örfde yok mu? ??

Fakih düşündü. Önüne baktı. ?Yok!? diyecekti. Fakat işte sefer eğlentisi yapmaya başlayan büyük ordunun velvelesi içinde ?Kızılelma?ya? naraları birbiri arkasına çakan şimşekler gibi gürlüyordu. Asker yalnız sefere gideceği, muharebeye gireceği zaman değil, hatta şımardığı, isyan ettiği vakitlerde bile bu narayı savurmuyor muydu? Bu daima taşan, kabaran, coşan bir kuvvetin ne olduğu bilinmeyen bir gayesiydi. Daha medresede mini mini bir çömezken sipahi, yeniçeri bölüklerinin bu narayı bastıklarını işitirdi. Bunu iyice hatırlıyordu. Ama aslında ne olduğunu merak edip öğrenmemiş, okuduğu metinlerde bu isme dair bir şeye rast gelmemişti. Yutkundu. Önünde bağlı duran ellerini sıktı. Artık ?Kızılelma örfte yoktur? diyemezdi. Çünkü? İşte? Duruyordu!

? Var padişahım. Dedi. ? Öyleyse ?müsemması? da var. ? ?

Fakih sustu. Kızardı. Bir adım geriledi. Yine önüne baktı. Örfün hakikatını şeriat da tasdik etmiyor muydu? Padişah, bunu bilen fazıllardandı. Karşısında safsataya imkân yoktu. Öbür kazaskerler arkadaşlarının mağlubiyetine bakarak, ağız aramadıklarına için için seviniyorlar, ?sukut sözden hayırlıdır!? hikmetini hatırlıyorlardı. Padişah yine acı acı güldü:

? Dünya ne tuhaftır! Dedi. Siz işte bu halkın başlarısınız. Bu halkı idare edersiniz. Hâlbuki onun istediği şeyin ne olduğunu bilmezsiniz?

Lakin hâkim padişah, kahraman, arif, fazıl, şair olduğu kadar da insaflıydı! Her şeyi evvela kendi nefsinde muhakeme eder; her hükmü, her kararı vermezden evvel bir kere kendi vicdanından geçirirdi. Huzurundaki kulları sualine bir cevap bulamamaktan kıvranırlarken, oda sıkıldı. ?Deruni lisanla? kendi kendine sordu: ? Ey Süleyman! Bunlara sorduğun şeyin ne olduğunu acaba kendin bilir misin? ? Bilmem ama? ? Ama? ?? Sezerim!

Azıcık ferahladı. Sezdiğini düşünmeye başladı. Bu, tabiatın, ilmin, irfanın ötesinde bir hakikatti. Evet, işte ?Kızılelma?, ne olduğunu sanki biliyor, fakat söyleyemiyordu. Hâlbuki bu vezirler, kazaskerler, beylerbeyleri? Hayır, hiçbir şey sezmiyorlardı. Birisinin lafı ötekine uymuyordu. Kimi Çin, kimi Hint, kimi Sint, kimi Viyana, kimi Roma diyordu. Kızılelma bunların hiç biri değildi! İçinden:

? Belki hepsinden daha kıymetli bir yer

Dedi. Sonra utançlarından kızaran kullarına sordu: ?.. ? Kızılelma?nın neresi olduğunu kimden öğrenebiliriz?

Herkes önüne bakıyor, yanlış bir şey söylememek için kimse ağzını açmıyordu. Yalnız İskender paşa:

? Padişahım! Dedi, kazasker kullarının ilimleri kitaptandır! Vezir kullarınla, biz k lelerine gelince? Öyle derin âlimlerden değiliz! İşte ne kadar bilgisiz olduğumuz sual-i hümayununuzla meydana çıktı. ?Bin âlimin bilemediğini bir arif bilir? derler. İrade buyurun, bir arif bulalım, ona sorun.

? Arif kimdir? ? Bilmeyip sezen, Padişahını?

Sonra İskender paşa, saf bir askerin basit mantığı ile ?Kızılelma, Kızılelma? diye halkın mutlaka bir şey murat ettiğini, kuşların ötüşünde bile kendi dillerince bir mana olduğunu söyledi kısa boylu, inatçı kazasker, halkın ne söylediğini, ne istediğini asla bilemeyeceğini tekrar iddia etti. Padişah İskender Paşaya, çıkıp gizlice ordunun içine girmesini, numayiş alanında bağıranlardan rastgele üç kişi tutup huzuruna getirmesin irade etti. İskender paşa çıkınca Padişah kazaskerlere örfe dair ayrı ayrı Arapça sualler sormaya başladı. Vezirlerle beylerbeyleri, anlamadan, dinliyorlardı.

* ***

İskender paşa, biraz sonra, otağa girdi:

? Üç kişi tuttum Padişahım! Dedi. ? Evvela bir tanesini getir bakalım ?.. İskender paşa, otağın mehabetinden ürkerek sap sarı kesilmiş, başında perişanesi dağılmış, tir tir titreyen bir adamı soktu. Bu, uzun boylu, pala bıyıklı kuvvetli bir garipti. Orduda ayakkabıcılık yapan serserilerden biriydi. Otağın kapısının dışındaki kapıcıların öğrettikleri gibi, tahta doğru gitti. Yeri öptü. Ayağa kalkmadı. Kolları göğsünde bağlı, diz üstü kaldı. Padişah sordu:

? ?Kızılelma, Kızılelma? dersiniz, bu neresi? ?..

Garip, işledim sandığı cürümden beraat için:

? Herkes bağırır, Padişahım. Bende bağırdım dedi. ? Neye bağırdığını sormam. Kızılelma neresidir?

Onu söyle Garip tereddüt etmedi:

? Padişahımızın bizi götüreceği yer! Dedi. ? Orası neresi? ? Padişahımız bilir.

Padişah, İskender Paşaya döndü: ? İkincisini getir bakalım!

Dedi. Dizüstü duran garip, vezirlerin işaretiyle kalktı. Geri geri gitti perdenin yanında dikildi. Bu sefer huzura getirilen tıknaz, esmer, beyaz keçeli, afacan bir yeni çeri neferiydi. Serbestçe yürüdü. Saçağı öptü. Kalktı, el bağladı.  Padişahın ?Kızılelma neresi?? sualine düşünmeden:

? Önümüze düşüp bizi götüreceğin yer Padişahım! Cevabını verdi. ? Orası neresi? ? Sen bilirsin Padişahım.

İskender paşa üçüncüyü huzura soktu. Bu, geniş omuzlarına baratasının uçları düşen genç bir bostancıydı

? Kızılelma neresi? ? Atınızın gittiği yer Padişahım! ? Orası neresi? ? Neresi olduğunu ancak Padişahım bilir?

Evet. Orası ne hint, ne sint, ne çin, ne maçin, ne viyana, nede romaydı. Padişah, huzurundakilere:

? Gördünüz ya, dedi. Üçününde cevabında bir fark yok. Hakikat bir, ?Kızılelma? benim gitmek istediğim yer, işte? hakk?ın beni göndereceği yer?

Doğruyu söyleyen bu üç kişiye hemen üçer yüz kese akçe ihsan etti. Artık ?kızılelma?ya, kızılelma?ya? naraları çoğalıyor, taşıyor, daha ziyade yaklaşıyordu. Padişah, birden bire, Hakk?ın kendini göndereceği yeri düşündü. Nihayeti bulunmaz hakk yolunun, hakikat yolunun gittiği ?Kızılelma? denen bu cennet kapısında viyana, roma, hint, sint, çin, maçin birtakım fani haberlerden başka bir şey miydi? Başını salladı. Arkasına dayandı, gözlerini ufalttı, ilahi manevi bir zevke varmış gibiydi! Müdebbir vezirlerinin, âlini kazaskerlerinin, kahraman beylerbeyinin tekrar taşa koşup çıkışlarını görmedi bile. Otağın kapısında, onlarda şimdiye kadar asla ulviyetinin, mehabetinin farkında olmadıkları muazzam bir manzara karşısında donup kaldılar; sefer eylentisi yapan yüzbinlerce asker, kol kol olmuş, cirit oynarak, kaynaşarak otağı etrafında geniş bir daire çeviriyorlar:

? Kızılelma?ya? ? Kızıelma?ya?

Naralarıyla, sanki hayalin eremeyeceği derecede yüksek, pek yüksek bir arşa doğru kalkanlardan kanatlarıyla uçmağa hazırlanıyorlardı!

İSLÂM-TÜRK MEFKURESİNDE İSTANBUL ve KIZIL ELMA EFSÂNESİ

Prof. Dr. Osman Turan

“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu ne mükemmel insanlardır.” (Hazreti Muhammed)

“Öldükten sonra türbemizi yerde aramayınız. Bizim mezarımız ariflerin kalbindedir.” (Mevlânâ Celâleddin)

Türk-islâm mefkuresinde büyük bir ehemmiyet kazanan İstanbul deniz ve karaların bitiştiği, harikulade tabiat ve iklim şartlarının birleştiği, Allahın çeşitli güzelliklerle bezediği, müstesna coğrafi ve siyasî mevkii, tarihin pek çok eser ve hâtıralarla yumaklandığı emsalsiz bir beldedir. Üç kıtaya hâki­miyetin dayanağı ve cihanın idare merkezi olmağa lâyık bir beldeyi itina ile yaratan Allahın sevgili peygamberi de şehirlerin tacı İstanbul’u hak dinin ga­zi ve hamileri olan müslümanlara nasip edeceğini hadîsler ile tebşir etmişti. Millî ananeye uygun düşen bir hadîs rivayetine göre Allahın askeri sayılan Türklerin en asilini Oğuz Han’ın torunları arasında Kayı Han nesli Osman­lılar teşkil ediyor ve bu hadîse de Osmanlılar mazhar oluyordu. Fâtih Sultan Mehmed’e kadar Osmanlı devleti gövdesi ve ayaklan Anadolu’da ve Rumeli’de, başı da İstanbul’da Bizans’ın elinde bulunuyordu. Kudretli Os­manlı devleti süratle bu duruma nihayet vermek mecburiyetinde idi. Bun­dan başka Selçukluların Anadolu’da ve Osmanlıların da Rumeli’de yerleş­melerinden beri ardı kesilmeyen Haçlı taarruzları da çok defa İstanbul’da ve Roma’da hazırlanıyor; bu sebeple de Türklerin emniyeti için ilk defa İstan­bul’un fethi gerekiyordu. Esasen İstanbul’un fethini bir kaç asır geriye atan da bu Haçlı seferleri idi. Halbuki bu âmillerin de üstünde İstanbul Türk ve İslâm mefkurelerinde çok yüksek bir mevki işgal ediyor; Hazreti Peygamber’in hadîsleri ile kudsîleşen bu belde millî ve dinî emellerin mihrakı olmuş ve Türklerin hasretini üzerinde toplamıştı.

Dünyayı yeni bir nizâma ve beşeriyeti saadete eriştirmek gayesiyle mey­dana çıkan İslâmiyet Sâsânî İmparatorluğu’nu yıldırım sürati ile ortadan kal­dırdığı halde Şarkî Roma veya Bizans’ın yalnız kanatları kırılmış; mucizevî fetihlere rağmen, bu devlet İslâmın rakibi olarak kalmış ve daha sonra da Hıristiyan dünyasının başlıca kuvveti olarak taarruzlara ve İslâm âlemini tehdide girişmiş ve İstanbul’da rakîp dinin bir kalesi vaziyetini muhafaza et­mişti. Bununla beraber İstanbul Hıristiyanlık tarihinde yine de dinî değil si­yasî bir ehemmiyet arz ediyordu. Zira bu şehir Hıristiyanlık tarihinde Kudüs, İskenderiye, Antakya ve Roma gibi Havvârî’ler tarafından ziyaret edilip kili­se kurulan ve bu sebeple de kudsiyet kazanan bir belde değildi. Halbuki İs­tanbul Hazreti Peygamber’in hadîsleri, Kur’an’ın işaretleri ve sahabeden bir zâtın medfûn bulunması sayesinde İslâmiyet nazarında mukaddes bir belde hüviyetini kazanmıştı. Böylece Hıristiyanlıkta mevcut olmayan bir kudsiyet İslâmiyette bütün unsurları ile tekevvün etmişti. Bu sebeple Emevî ve Abba­sî halifelerini, Türk sultanlarını İstanbul’un kurtarılmasına zorlayan âmiller arasında bu dinî unsur başlıca rolü oynar ve fethe ilâhî bir emir ve mazhari­yet mahiyetini verir.

Osmanlı pâdişâhları tarihî Türk cihan hâkimiyeti mefkuresine eskiden daha kuvvetli olarak bağlanırken İstanbul’u bu hâkimiyetin ilk merhalesi ve merkezi sayıyorlardı. Türk siyâset ve fikir adamları arasında gelişen bu millî ve İslâmî mefkurenin halk kitlelerine ve askerlere “Kızıl-elma” adı ve efsânesiyle yayılması çok dikkate şâyân olup İstanbul’u sembolleştiriyor ve Türkler için ona sahip olma emelini teşkil ediyordu. Ayasofya’nın önünde dikili bir sütün üzerinde, at üstünde bulunan Justinianus heykelinin bir elin­de kızıl bir küre olup Türk Kızıl elması ve cihan hâkimiyetinin hedefi idi. XIII’üncü asır İslâm coğrafyacılarına göre bu heykelin sağ eli havada olup halkı İstanbul’a davet eden bir mânâya delâlet eder. Sol elinde de madenî bir küre bulunmakta ve bu da düşmanın şehri istilâsına engel bir tılsım te­lâkki olunmakta idi. Hıristiyan kaynaklarına göre at üzerinde canlı gibi du­ran Justinianus’un heykelinin elinde altından büyük bir elma olup sağ eliyle de Kudüs’ü ve İslâmları göstermektedir. Bu küre imparatorun dünyayı elin­de tuttuğuna delâlet ediyor ve “Cihan hâkimiyeti” tılsımının yazılarını taşıyordu. Hıristiyan seyyahlarına göre bu altın kızıl küre Bizans imparatorluğu­na uğur getiriyordu. Nitekim XIV’üncü asırda heykelin ve kürenin (Kızıl-elmanın) düşmesi bir çok ülkelerin kaybına, yâni Türkler tarafından fet­hine ve imparatorluğun sukutuna bir işaret sayılmıştı “. İşte Bizans’ın deva­mı için uğurlu bir tılsım sayılan bu küre Türklerin Kızıl-elması olup ona sa­hip olmak veya İstanbul’u almak emeli Türk cihan hâkimiyeti mefkuresinin bir sembolü olmuştu. Türkler cihan hâkimiyeti mefkurelerine bağlanarak Kızıl-elmaya doğru koşarlarken Bizanslılar da tersine manevî sukutları ile birlikte maddî çöküntülerinin de mukadder olduğuna inanıyor; bu heykel ve tılsımın düşmesini de, kafalarına yerleştirerek, buna bir delil sayıyorlardı. Gerçekten dünya hâkimiyetini temsil eden bu heykelin Anadolu’yu göster­diğine ve imparator Justinianus’un “beni yıkacak kimsenin buradan gelece­ğini” söylediğine dair bir rivayet de Rumlar arasında yayılmıştı. Başka bir kehânete göre de “İstanbul şehri Konstantin adlı bir hükümdar (son impa­rator) zamanında kaybedilecektir” . İstanbul’un sukutuna dair daha başka kehânet ve efsâneler de mevcut olup Türk cihan hâkimiyeti mefkuresi karşı­sında Rumların nasıl bir manevî çöküntü içerisinde bulunduklarına aşağıda da temas edilecektir.

Evliya Çelebi Hazreti Muhammed’in doğumunda âteş-gedelerin sön­mesi ve Tâk-ı Kisrâ’nın sukutu gibi harikulade hâdiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte Kızıl-elmanın da düşmesini zikreder. İstanbul’un fethinden sonra Türk cihan hâkimiyetinin sembolü olan Kızıl-elma ora­dan Roma’ya, St. Pierre’in kubbesine, yani Katolik dünyanın merkezine inti­kal eder. Fâtih zamanında girişilen İtalya (Otranto) seferi bu intikalin maddîleşen bir tezahürüdür. Fakat Osmanlılar Kanunî Sultan Süleyman devrin­de Haçlı taarruzlarının kaynağı olan Roma Papalığına (Rîm Papa) hâkim olabilmek için karşılarına çıkan Alman imparatorluğunu ve Beç (Viyana) şehrini düşürmek zaruretini anladılar ve bu sebepledir, ki Fâtih Sultan Mehmed tarafından teşebbüs edilen İtalya’nın fethi tehir edildi. Bu suretle de Türklerin Beç Kızıl-elması teşekkül etti. Filhakika, “Beç şehri ve kalesi Al­man Kızıl-elması veya Kızıl-elma şeddi” adını aldı. Evliya Çelebi’ye göre “cemi’ Macar, Nemçe (Alman), Lâtin ve Yunan tarihlerinde bu Beç Kızıl-elmasını ve Rîm Papa (Roma) Kızıl-elmasını Osmanlıların alacağı musarrahtır”. Kanunî Sultan Süleyman Beç’i muhasara (1529) eyledi; lâkin kış geldiği için muhasarayı bırakıp çekildi. Bu cihangir pâdişâh kışlaları ziyaret eder; askerlerin şerbetini içer ve onlara bardağı altın doldurup hediye yapardı. Ayrılırken askerlere “Kızıl-elmada buluşuruz” cümlesiyle de onları okşar ve İdeallerini canlandırırdı . Zira Yeniçeriler arasında Kızılelma efsanesi çok yaygın olup “Destiye kurşun atar; keçeye kılıç çalar; Kızıl-elmaya dek gideriz” sözü onların ta’lim, ideal ve fedakârlıklarını ifade ederdi, Hacı Bektaş Veli an’anesine ve ocaklarına çok bağlı bulunan Yeniçerilere aid şu beyit:

Kızıl elma kapusun fethederken nacağı Ne revâdur bozula Hacı Bektaş ocağı XVI inci asır sonlarında onların Kızıl-elma mefkurelerini ve ocağın sarsıl­masından duydukları endişeleri güzel aksettirir.

Türklerin: “Pâdişâhımız gelecek, Hıristiyan dünyasını ve Kızıl-elmayı alacaktır. Eğer kâfirler yedi sene ilerliyemezse onlar üzerinde hâkimiyetini kuracaktır…” sözlerini söylediklerini bir Macar (XVI. asır) dinlediğini yazar ve bu mefkurenin ne derece yaygın olduğunu gösterir  . Avusturyalılarla, 1606′da imza edilen Zitvatorok muahedenamesi Osmanlı kudretinin ilk du­raklamasına delâlet eder. Türk hükümeti, Avusturya imparatoru için, bugü­ne kadar kullanmadığı Çasar (Kayser) unvanını muahede metnine koymak­ta çok zorluk çekiyor ve dünyada kendisinden başka bir hükümdarın bu se­viyede bir unvan taşımasına bir türlü yanaşamıyordu. Bu sebepledir, ki bir Türk tarihçisi “İnşallah Kızıl-elma dedikleri şehr-i maruf ümmet-i Muham-med’e müyesser olup Çasar adı âlemden silinir” temennisini belirtir ve Türklerin cihan hâkimiyeti inancından asla vazgeçmediklerini gösterir71. Ni­tekim ikinci Viyana muhasarası (1683) da buna delâlet eder. Türkleri, bir kaç asırdan beri Anadolu’dan ve Rumeli’den atmak isteyen Haçlı taarruz­ları, XV’inci asır ortasından itibaren, tamamiyle kırılmış; XVI’inci asırda Avrupa artık müdafaaya geçmişti. Gerçekten Orta Avrupa’da ve Akde­niz’de yerleşen Türk hâkimiyeti ve ilerlemekte olan Türk kudreti karşısında tehlike çanları çalmaya devam etmiştir. Bununla beraber Osmanlılar İtalya’ya ve Almanya içlerine kadar ayak bastıkları halde “Kızıl-elma şeddini” teşkil eden Beç (Viyana) kalesi alınamamış; Alman ve Roma Kızıl-elmaları ele geçirilememiştir. Kızıl-elma an’anesi ocaklarının ilgasına kadar Yeniçe­riler arasında canlı bir şekilde yaşamıştır. III. Selim zamanında Nizâm-ı Ce-dîd’e karşı gelen Yeniçeriler “Âl-i Osman askeri dünyayı kılıç ile fethettiler. Hemen bize düşman göstersinler; dal-kılıç olup düşmanı harâb ederiz, Kızıl-elmaya dek gideriz” diyorlardı. Bu an’anenin, Kırım yolu ile, Şimal Türk­lerine de geçip Kremlin’i hedef tuttuğu anlaşılıyor.

Devrin yüksek medeniyetine, en ileri tekniğine sahip ordulariyle İstan­bul kapılarına dayanan Türkler bâzan Kızıl-elma ve cihan hâkimiyeti mefku­releri ile cihazlanırken İslâm dâvası ve Hazreti Peygamber’in tebşirleri saye­sinde en üstün manevî kuvvet kaynaklarına da ermiş bulunuyorlardı. Ger­çekten İstanbul’un yanında, Bursa’da temerküz eden bu millî ve İslâmî mef­kure İstanbul fethine dair hadîslerin çok işlenmesine, yayılmasına sebep oluyor ve Türk hamlesini yükseltiyordu. İmam Buharî, İmam Müslim ve Suyûtî gibi en büyük hadîs âlimlerinin âbidevî eserlerinde ve büyük İslâm ta­rihlerinde yer alan bu hadîslere göre Hazreti Peygamber İstanbul’un fethini tebşir, fâtih ve gazilerini tebcil eder ve bu uğurda cihâd yapanlara da cenneti müjdeler: “Ümmetimden Kayser’in şehrine (İstanbul’a) gaza edenler af ola­caktır” hadîsi gazileri İstanbul fethine teşvik ederdi. Bundan sonra Hazreti Peygamber: Kayserin şehri fethedilip orada ezan okunmadıkça kıyamet kopmayacaktır” müjdesini verir. Bir gün Hazreti Muhammed eshabına: “Bir yanı kara, bir yanı deniz ile çevrili bir şehirden bahsedildiğini duydunuz mu?” diye sorar. Eshâb: “Evet ya Resûlallah” cevabım verince: “Bu şehir 70.000 gazinin tehlil sesleri ve Allahu ekber, lâ ilahe illallahu va’llahu ekber tekbirleri ile fethedilin e dikçe kıyamet kopmıyacaktır. “Osmanlı âlim ve mü­tefekkirleri tarafından daha yaygın olarak tekrarlanan bir hadîse göre: “istanbul (Konstantiniyye) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapan hükümdar ve ordu ne kadar mükemmel olacaktır” ifadesiyle şehrin fâtihi ve askerleri tebcil edilmiştir. Bu hadîsler arasında İstanbul fâtihinin bir Peygamber adını veya bizzat İslâm Peygamberinin ismini taşıyan bir hükümdar olacağı, hattâ IX’uncu asırda Futûh-i Mısr’ı yazan İbn Abd ul-Hakem’in kaydına göre de İstanbul’dan sonra Roma’nm düşeceği hadîsleri de vardır. Osmanlı âlimle­ri Kur’an’da geçen “Beldetun tayyibetun” sıfatlarının İstanbul’a aid olduğun­da müttefiktirler, ki bu hususu teyid eden delillere de aşağıda işaret oluna­caktır.

Emevî, Abbasî ve Osmanlı devirlerinde Müslümanları İstanbul fethine şevklendirmekte bu hadîsler çok büyük âmil olmuş; siyasî büyük ehemmiyeti olan İstanbul seferlerine dinî bir aşk eklenmiş ve nihayet zaferin ilâhî bir vaad olduğu inancı doğmuştur. Hazreti Ömer zamanında denizden korkan Araplar Muâviye’nin cesûrâne teşebbüsü ile denizlere açılabilmişler ve sü­ratle Akdeniz’de kuvvetlenmeğe ve hâkimiyet kazanmağa muvaffak olmuş­lardı. Bu sayededir, ki İstanbul’a karşı yapılan ilk seferler hem karadan hem denizden vuku bularak ehemmiyet kazanmıştı. Muâviye’nin İstanbul üzerine sevkettiği ordu içerisinde, Hazreti Peygamber’i, Medine’ye hicretinde misa­fir eden sahabeden Hazreti Ebû Eyyûb el-Ensarî (Halid bin Zeyd) de bulu­nuyordu. Muâviye, kudsiyeti arttırmak maksadiyle, Ebû Eyyûb’u sefere ka­zanırken o da Hazreti Peygamber’in sûrların altında mübarek bir insanın şehîd olup orada yatacağını söylediğini işitmiş ve bu mazhariyete erişmek için gazaya katılmıştı. Gerçekten İslâm kaynaklarına göre Ebû Eyyûb muhasara esnasında, bir ok darbesiyle şehîd olunca, kendi vasiyeti üzerine surlara ya­kın bir yerde defnedilmiştir. Bu sırada imparatorun mezarı sökeceği haberi yayılmış ve müslümanlar Rumlara: “Bu zat Peygamberimizin büyük sahâbesindendir. Eğer mezar bir tecâvüze uğrarsa İslâm memleketlerinde artık çan sesleri de nihayet bulur” mukabelesinde bulunmuşlardı. Nitekim bu tehdit mezara saygı sağlamıştır.

Başka bir rivayete göre yolda hastalanan Ebû Eyyûb Hâlid öldüğü tak­dirde nâşının mümkün olduğu kadar İleri (İstanbul’a yakın) götürülmesini ve Hıristiyan toprağında gömülmesini vasiyet etmiş; muhasara esnasında gizlice surlar önünde açılan bir mezara konmuştur. Bizans kaynaklarına gö­re mezar üstünde görülen bir ışık dolayısiyle halk buraya koşmuş; fışkıran sudan alıp götürmüşlerdir. Bu hâdise münasebetiyle imparatorun da mezar üzerinde bir kubbe yaptığı rivayet edilmiştir. Nitekim İslâm kaynaklan da Rumların mezarı ziyaret ettiklerini, onun rûhaniyetinden dilekte bulunduk­larını ve orada yağmur duası da yaptıklarını söylemek suretiyle birbirlerini teyid ederler. Bizanslıların Anadolu gazalarında şehîd olan Battal Gazi’ye aid bir tasviri de mâbedlerine koydukları ve Kafkasya’da Hazarlara karşı bir savaşta Balancar şehri civarında şehîd düşen sahabeden Abdurrahman bin Rebîa’nın mezarının da Şamanı Türkler tarafından yağmur duası için ziyaretgâh olduğu bildirilmiştir73. Böylece Kur’an ve hadîslerle kudsiyet kazanan İstanbul’un dinî ehemmiyeti Ebû Eyyûb’un mezarından sonra daha da art­mıştır. XII’nci asırda da surların yanında bu mezarın bir ziyaretgâh olduğunu biliyoruz . Bundan sonra mezar bilinmeyen bir sebeple, belki Lâtinlerin işgal ve tahripleri arasında, kaybolmuş ve ancak fetih sırasında büyük Şeyh Ak Şemseddin’in kerameti ile tekrar bulunmuştur. Nitekim Türk fetih tari­hinde destanı bir kahraman olan Battal Gazi’nin mezarı da Seyyid Gazi’de XII’nci asırda, Selçuklular tarafından ve Hazreti Peygamber’in yakınların­dan olan Umm Haram(Türklerce Hâle Sultan veya Hala Hatun)un da XII’nci asırda mevcut bulunup kaybolan mezarı da fetihten sonra Osmanlı­lar tarafından Larnaka’da keşfolun muştur.

Emevî devri âlimleri Halife Süleyman’a İstanbul’un Peygamber adını taşıyan bir kimse tarafından fetholunacağını, Emevîler arasında isim bakı­mından başka bir kimsenin bu durumda olmadığını söylemeleri üzerine Ha­life, gayrete gelerek, kardeşi Maslama’nın kumandasında üç yıl süren (715-718) büyük bir İstanbul seferine girişti. Bu mühim sefer ve muhasara Bizanslıların “Gregeois” denilen Yunan ateşi ve henüz Şamanı olan Bulgar­ların müdahaleleri ile muvaffakiyetsizliğe uğradı. Fakat bu seferin mühim bir hatırası Maslama’ya ait bir camiin inşası oldu. Bu camiin sarayın karşı­sında yapıldığı hakkında Bizans ve İslâm kaynaklan birleşmektedir. Hattâ, IX uncu asır hadîs âlimi Ebû Dâvûd Sicistânî bu “İkinci gaza sonunda sulh yapılacak ve şehirde bir cami inşa olunacaktır” hükmünü ifade eden bir ha­dîs dahi nakletmiştir. Abbasî halifeliği zayıflayınca bu camide hutbe Mısır Şiî-Fâtımî halifesi el-Hâkim (996-1020) nâmına okunmuştur. Lâkin bir müddet sonra Türkler İslâm dünyasına hâkim olunca durum tekrar Sünnilik lehinde düzelmiştir. Gerçekten ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul beg Rumlara karşı, 18 Eylül 1048′de, büyük Hasan Kale zaferini kazanınca yapılan muahe­deye göre Bizanslıları vergi vermeğe mecbur etmiş ve bu Maslama camii de yeniden inşa olunup onun mihrabına, Türk hâkimiyeti sembolü olarak, Tuğ­rul beg’in ok ve yay işaretleri konmuş ve hutbe de tekrar Abbasî halifesi ve Selçuk sultanı adına çevrilmiştir.

Türkiye Selçuklu devletinin ilk sultanı Süleymanşâh (1075-1086) Mar­mara sahillerine yerleştikten sonra, 1081′de, ordusunu Boğaz kıyılarına ka­dar ilerletti. Hıristiyan kaynaklarına göre İstanbul’u sâdece deniz koruyor­du. Boğazın Anadolu sahillerinde, Üsküdar’da, kalan Türk ordusu denizin karşısındaki şehri hayranlıkla seyretti. Daha sonra İstanbul’u almak için donanma inşasına başlandı İse de nihayet Haçlı istilâları Selçukluları bu emelden vazgeçirdi. II. Kılıç Arslan zamanında Bizans’a karşı girişilen mü­cadeleler dolayısıyla İstanbul’da, 1189′da, hutbe onun rakibi Selâhaddin Eyyûbî nâmına okundu. Dördüncü Haçlı istilâsında İstanbul’un bir çok kilise­leri arasında Maslama adını taşıyan cami de yağma ve tahribe uğradı. Asır­lar zarfında cami yıkılmış ve yapılmış ise de onun ilk adı yaşamıştır. Fakat Osmanlı kaynaklan Galata’da bulunan “Arap Camii”ni yine de Maslama’ya nisbet etmişlerdir, ki bu mevki dolayısiyle yıkılan ilk camiin kaybolduğu, Av­rupalı ticaret kolonileri gibi Galata’da da bir Müslüman kolonisinin bulun­duğu anlaşılıyor. Selçuk Türkiye’sinde Bizans’a karşı Türk cihâdı ve İstan­bul mefkuresi Battal Gazi, Dânişmend Gazi destanları ve diğer menkıbele­rin başlıca mevzuu idi  .

Türk-İslâm mefkuresine yeni bir kudret ve hayatiyet getiren Osmanlılar devletlerini âlim, şeyh ve velilerle birlikte kurar ve cihâd ruhunu yükseltir­ken İstanbul fethini müjdeleyen hadîslerin havasım çok yakından teneffüs ediyor; Hazreti Peygamber’in tebciline mazhar pâdişâh ve asker olmanın şe­ref ve sevabına erişmek arzusunu besliyorlardı. Orhan Gazi’nin büyük işler adamı olduğunu gören Osman Gazi’nin oğluna ölüm döşeğinde Bursa’yı fet­hedip kendisinin orada “Gümüşlü Künbed’e” defnini vasiyet etmişti. Bu mü­nasebetle onun oğluna: “Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisün, Hakkın bir kemter kulusun, İslambol’u al gülzâr yap” beyitleri de İstanbul hasretinin eskiliği hakkında kayda şayandır. Osmanlı fetihleri Bizans’a karşı ve İstanbul etrafında cereyan ediyordu. Yıldırım Bayezid Bizans’ın, 1396′da, önce Haçlıları Niğbolu seferine, sonra da Timur’u Anadolu üzerine tahriki dolayısıyla İstanbul’u iki defa muhasara eder ve Anadolu (Güzelce) hisarını yapar. Fakat ilk defa Haçlıların, sonra da Timur’un taarruzları onu muhasa­raları terke mecbur bırakır. Bununla beraber o ikinci muhasarayı terk eder­ken de Bizans ile yaptığı anlaşmaya göre İstanbul camiini inşâ ve Müslüman cemâate de kadı tâyin eder; Göynük ve Yenice’den sevkettiği bir miktar nü­fusu İstanbul İslâm mahallesinde iskân eder; adına hutbe okutur ve Bizans’ı vergiye bağlar.

Yıldırım’ın iki muhasaradan sonra, “Fetret” devrinde, oğlu Süleyman Çelebi’nin İstanbul seferi de bir yana bırakılırsa, II. Murad Gazi’nin 1422′de giriştiği İstanbul fethi teşebbüsü çok mühim olup Türk-İslâm mefkuresi ve din adamlarının rolleri bakımından da dikkate şayandır. Dukas’a göre Murad düşman sulhe saygı göstermedikçe savaşa ve fenalığa iltifat etmeyen bir pâdişâhtı. Murad yine bu Rum yazara göre muahedeleri bozan Haçlıları bir kaç defa perişan etmekle her halde bu yüce ahlâkının da ilâhı mükâfatına hak kazanıyordu. Bizans’a karşı bu sefere de imparatorun devlete musallat kıldığı Düzmece Mustafa isyanı sebep oldu. Murad bu defa İstanbul’u fethe­debilecek bir kuvvete sahip bulunuyordu. Pâdişâh devrin büyük velisi seyyid Buhârî’yi (Emîr Sultan’ı) da, maiyetindeki bir çok şeyhlerle birlikte, götür­müştü. Emîr Sultan, Seyyid olarak, Hazreti Peygamber soyundan geliyordu; Yıldırım’ın da damadı olmuştu. Emîr Sultan’ın duaları ile, pâdişâhları zafer­lere ulaştırdığına, bir çok kerametleri müşahede edildiğine inanılıyor ve bu sebeple de, her adımda, elleri ve atının dizginleri öpülüyordu.

Bir Bizans kaynağı onun diğer şeyhlerle birlikte sûrların önüne gelişini tasvir ederken Osmanlılar’da maddî-manevî kuvvetlerin ne derece müessir ve yüksek olduğunu meydana kor. Filhakika onun yaklaşması üzerine ordu: “Peygamber efendimiz bizi irşâd etmiştir. Eşref saatin haberini ondan alaca­ğız; bekleyiniz” diyorlardı. “Türk dünyasının velisi Emîr (Seyyid) Sultan gelin­ce müslüman askerleri sanki gökten melek inmiş gibi seviniyor ve ona koşuyor­lardı. Herkes onun ellerini ve üzengilerini öpüyordu; Pâdişâh da aynı şeyleri yaptı. Emîr Sultan (Hazreti) Peygamber’in torunlarına yakışır bir tavırla şunları söyledi: Ey Pâdişâh ve Müslümanları Biliniz, ki beni buraya O büyük insan, Muhammed, gönderdi. Sizlere haber vermeye, taarruz zamanını bildirmeğe ve şehrin fethini haber vermeğe geliyorum. O zamana kadar kendinizi hazırlayınız’ diyordu. Sultan ve askerleri onun sözlerini ciddiyetle dinliyor ve her söylediğine inanıyorlardı. Emîr Sultan ve yanındaki şeyhler de bizzat savaşa girdi; kılıçlariyle, Allah ve Muhammed nidaları ile hücuma geçtiler. Müslümanların yükselen cesaretleri karşısında Rumların korkusu müthişti; hücum sûrlar önüne kadar ilerledi”81. Gerçekten İstanbul’un fethi yaklaşı­yordu. Lâkin Bizans’ın hilekâr siyaseti yine imdada yetişti. Sahneye çıkardığı şehzade Mustafa’nın isyanı ve Karamanlıların ona yardımı Sultan Murad’ı derhal tehlikeye koşmağa ve İstanbul muhasarasını bırakmağa mecbur etti. Bir yıla yaklaşan muhasara bu suretle neticesiz kaldı ve fetih de oğluna nasip oldu.

Emîr Sultan’ın Türk kaynaklarında görülen menkıbeleri ve kerametleri Bizans kaynağına intikal eden bu manevî nüfuzun mübalâğalı olmadığını gösterir. Gerçekten onun kerametlerine şâhid olan pâdişâhlar sefere çıkar­ken ondan kılıç kuşanıyor ve zafer duası alıyordu. Emîr Sultan’ın Bursa’daki türbesi ve camii, beş asırdan beri, dilek sahiplerinin sığmağı oldu; bugüne kadar onun manevî nüfuzu devam etti . Esasen Osmanlı devleti kuruluşun­da, yükselişinde, sefer ve zaferlerinde, daima âlim, veli, şeyh, baba, derviş ve erenlerin rolü başta gelmiştir. Bu sebeple Osmanlı pâdişâhları hep dindar, dine ve din adamlarına hürmetkar idiler. Cihâd zamanlarında hep Evliya türbelerini ziyaret eder ve duada bulunurlardı83. İşte Sultan Murad Gazi’nin oğlu genç Sultan Mehmed bu manevî hava içerisinde yetiştirilmiş; babası onu büyük işleri başarmak için hazırlamıştı. Şehzade Mehmed’i millî kültür ve cihangirlik şuuru içerisinde terbiye etmiş; devrin en büyük âlimlerini onu okutmakla vazifelendirmişti. Çocukluğunda çok faal ve yaramaz olan şehza­deye çalışması ve dayak atması için hocası Molla Gürânî’ye müsaade etmiş ve o da talebesine bir değnek vurarak onu derslerine çalışmağa zorlamıştı. Manisa’da şehzade iken Şeyh Ak-Şemseddin de kendisine İstanbul’un fâtihi olacağını ve Hazreti Muhammed’in tebciline mazhar bulunacağını müjdelemişti.