12 Eylül 1980 Darbesi

Prof. Dr. E.Semih Yalçın

12 Eylül, Alparslan Türkeş ve Dava Arkadaşlarının Cezaevi Yılları

12 Mart 1971 Muhtırası, “Benim darbem daha iyidir” felsefesiyle, önceleri sol kesimden büyük takdir almıştı. Muhtıranın verilişinden hemen bir gün sonra, kendilerine “Devrimci Kuruluşlar” adını veren 15 dernek, muhtırayı desteklediklerini bildiren ortak bir bildiri yayımladılar. Gazetelere verilen ilânlarda Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), mühendis odaları, sendikalar ve Dev-Genç gibi kuruluşlar muhtıranın gerekçelerini kendilerine yontarak, bütün “devrimci girişimlerin” destekleneceğini, korunacağını ve sürdürüleceğini deklere ettiler.  Hatta Dev-Genç’in lideri Ertuğrul Kürkçü, muhtıra sonunda hükûmetin istifasını meşru bularak, “Sorunlar parlâmento yoluyla çözümlenemez, çözümün parlâmento dışında aranması gerekir” diyecek kadar demokrasiye olan bağlılığını (!) göstermiştir (1). Dev-Genç’in yanı sıra, 1968′den beri yayımlanan Sosyalist Aydınlık dergisinin etrafında toplânan Mihri Belli, Muzaffer Erdost gibileri “millî demokratik devrim” sloganı ile Marksizm-Leninizm’i proletaryadan çok, radikal askerlerle gerçekleştireceklerine inanıyorlardı. Çayanistler de denilen Mahir Çayan önderliğindeki “Partizan”, Marksistlerin “Ulusal Kurtuluş Cephesi”, düşünü gerçekleştirerek, bütün Türk ve Kürt halklarının ortak düşmana (?) karşı birleşmelerini zorunlu görürken, silâhlı kuvvetleri de yanına almayı amaçlamaktaydı.

Proleter Devrimci Aydınlık grubu da Mihri Belli’den koparak Doğu Perinçek önderliğinde benzer görüşlere sahipti. Kısacası 27 Mayıs’ta olduğu gibi, 12 Mart’ta da halka dayanmayan sol örgütler, askerî bir darbeden medet umar durumdaydılar (2). Aydınlık grubu 12 Eylül öncesinde de gazete vasıtasıyla, milliyetçileri ve bazı siyasîleri teröre hedef göstermiş, gizli servisler ile iş birliği yaparak, muhtemel bir sol darbe için zemin hazırlamaya çalışmıştır.  Bugünkü 28 Şubat sürecinde Doğu Perinçek ve İşçi Partisi’nin, MGK kararlarının en hararetli savunucusu görünmesi ve jurnalciliği, aynı “ajitasyon”un devam ettirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Fakat 12 Mart Muhtırası’nın kendisini destekleyen kurumlara da dokunması ve Nihat Erim Hükûmeti’nin sol örgütlerin üzerine gitmesi üzerine, bu devrimci kuruluşlar, demokratik tepkilerini(!) göstermekte gecikmediler.

12 Mart Muhtırası’nın öncesinde faaliyet gösteren sol örgütler, isim ve yöntem değişiklikleriyle, eylemlerini sürdürmeye gayret ettiler. Şiddet eylemleri, dışarıdan silâh ve maddî yardım gören bu örgütler vasıtasıyla devam ettirildi. Sabotaj, adam kaçırma ve iki Türk uçağının Sofya’ya kaçırılması gibi, yeni eylem biçimleri ortaya çıktı (3). Özellikle, sol basın kuruluşları etrafında legalleşen bazı Marksist-Leninistler, “demokratik sol”a kaymış göründüler.  Bunlardan bir kısmı, “ortanın solu” anlayışını öne çıkaran CHP içerisinde kendilerine yer buldu.

12 Mart-12 Eylül arasındaki 70′li yıllarda komünizmi gaye edinen çok sayıda siyasî parti bulunmaktaydı. Bu partiler illegal örgütlerle organik bağ içerisinde bulunuyor, yasal zeminde onların sözcülüğünü üstleniyorlardı. TSİP, TİP, TEP, VP, TİKP, SVP ve SDP adıyla faaliyet gösteren bu 7 partinin desteklediği 50′yi aşan yasa dışı Marksist-Leninist örgüt doğrudan doğruya Türk milletini ve devletini ortadan kaldırmayı hedefleyen kanlı olayların merkezinde yer almaktaydılar. Sovyetler Birliği’nin desteklediği Türkiye Komünist Partisi, yurt dışından bu örgütlere her türlü imkânı yaratmakta, “Bizim Radyo” vasıtasıyla, Türkiye’ye karşı yoğun bir propaganda yürütmekteydi. THKO, THKP-C, MLSPB, Dev-yol, Dev-Sol, TKP/M-L gibi kanlı sol örgütler, sayısı 270′i bulan gazete ve dergileriyle bir taraftan silâhlı eylemler düzenlerken öte taraftan yayın ve propaganda faaliyetlerini sürdürüyorlardı. 1969′da legal olarak örgütlenen Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), 1974′te Devrimci Demokratik Kültür Derneği (DDKD) adını alarak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ nun Türkiye’den koparılmasını amaçlayan bir sol -bölücü ideolojiye öncülük etmekteydi.  KUK, Rızgari, Kava, TKDP (Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi) ve PKK gibi bölücü örgütler özellikle 1977-78 yıllarında, gaflet içindeki Türk solunu da kullanarak, silâhlı eylemlerini artırmaya başlamışlardı. Güney-doğuda, pek çok olayın ardında bu örgütler vardı. Fakat 12 Eylül şartları içerisinde bu olaylar bir sağ-sol çatışması şeklinde gösterilerek, büyük bir yanlışa düşülmüştür (4)

12 Eylül’de nefsi müdafaa içerisindeki ülkücü kuruluşların bu yıkıcı ve bölücü örgütlerle aynı kefeye konulması, Alparslan Türkeş ve MHP’nin haksız biçimde sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanması bu büyük gafletin bir sonucudur.

12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar, zamanla fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyal hayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur. Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalar şeklinde cereyan eden olaylar Anadolu’da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sivas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye’yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas’ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provoke edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde “kanıt”lamaya çalışmıştır.  Türkiye’de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977′deki hadise ve Kahramanmaraş Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000′den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül’de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan “sistemin intikamı” olarak nitelendirilebilir (5)

12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek gereklidir. Çünkü Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.

Erol Güngör’ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî iradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır (6) O hâlde 12 Eylül’e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini “meşru” kabul etmemizi veya desteklememizi gerektirmez. Alparslan Türkeş’in  beyanları da bu fikir doğrultusunda olmuştur.

12 Eylül öncesindeki dış siyasî gelişmelerin Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği aşikârdır. Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaş döneminde kendi ideolojilerini hâkim kılmak için sürekli çekişmişler ve 1970 başlarında dengeleri sağlamak maksadıyla “detant” (yumuşama) ilân etmişlerdi. Silâhsızlanma görüşmeleri (SALT-I,II) ve yumuşamanın ardında yeni bir “paylaşım” mutabakatı söz konusudur. Nitekim 70′lerin ortasındaki Orta Doğu gelişmeleri, İran ve Afganistan olayları böyle bir döneme rastlar. Amerika’nın bölgedeki gücünü, Sovyetler aleyhine artıran Mısır-İsrail arasındaki Camp David Antlaşmasının ardından (1979), İran’da şah rejimi devrilir ve Humeyni liderliğinde şeriat devleti kurulur (Şubat 1979). Bu gelişme şüphesiz Amerika’nın çıkarlarına ters düşmektedir. Çünkü o zamana kadar İran, Amerika’nın bölgedeki en yakın müttefikidir. Aralık 1979′da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve burada kukla bir hükûmet kurması da Batı için olumsuz bir gelişmedir.

İsrail- Arap yakınlaşmasıyla Ortadoğu’da nüfuzunu artıran ve petrol yataklarını elinde tutan Amerika’ya karşı Sovyetler Birliği, İran’da henüz belirsiz olan ihtilâl karışıklığı sürerken Afganistan’ı işgal ederek, Basra ve Hint Okyanusu’na inmeyi amaçlamıştı. Şüphesiz Sovyetlerin diğer bir amacı da Güney’e inebilmek için Türkiye’yi nüfuzu altına almaktı. Dolayısıyla Amerika kadar Türkiye de Sovyetlerin bu işgalinden endişe duymuştur. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile başlayan dönemde ABD, Türkiye’ye silâh ambargosu uygulamıştı. 1974-78 arasındaki ambargo döneminde, Türkiye’de Marksist grupların silâhlı eylemlerini artırmaları, Sovyetlerin bu durumdan faydalanmaya çalışması, ABD’nin Türkiye politikasını değiştirmesine neden olmuş ve 1978′de silâh ambargosunu kaldırmıştır. Nihayet İran ve Afganistan’daki olayların ardından Türkiye’de 12 Eylül 1980′de ihtilâlin gerçekleşmesi ABD’nin lehine bir gelişme olarak değerlendirilmiş ve ABD, 12 Eylül yönetimini tanımakla kalmayarak, idareyi de desteklemiştir. Yeni yönetimin, Türkiye’yi batı karşısında zor durumda bırakmak için NATO’dan çekilen Yunanistan’ın, 12 Eylül’den 18 gün sonra NATO’ya tekrar girmesini kabul etmesi, ABD’ye verilen en büyük tavizdir. 12 Eylül idaresinin veto yetkisini kullanmayarak, General Rogers’in plânı doğrultusunda, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine izin vermesi, aramızdaki hiçbir problemi çözmediği gibi, Yunanistan’ın güçlenmesine ve gerginliğin artmasına  yardım edecektir (7)

Dış siyasî gelişmelerin yanı sıra iç siyasetteki gelişmeler de 12 Eylül Harekâtı’nın gerçekleşmesi yolunda önemli bir yer tutar. 12 Mart hükûmetlerinin ardından 1973 yılında yapılan ilk seçimlerde, İnönü’ye karşı giriştiği liderlik yarışını kazanan Ecevit, büyük bir başarı elde ederek 185 milletvekili ile CHP’yi birinci parti konumuna getirmişti. Muhtıra sonunda kapatılan Millî Nizam Partisi’nin yerine kurulan Millî Selâmet Partisi ile oluşturulan Ecevit-Erbakan koalisyon hükûmeti bir yandan Kıbrıs’a çıkarma yapma başarısını gösterirken diğer yandan “genel af” ilân ederek, 1971 öncesinin bütün militanlarını sokağa salmışlardır. Türkiye’de anarşinin yeniden başlamasında şüphesiz bu genel affın büyük katkısı olacaktır. Anarşinin canlanmasındaki diğer bir unsur ise “siyasî iktidarsızlık” olmuştur. 12 Mart’tan, 12 Eylül’e uzanan 9 yılda tam 10 hükûmet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bu hükûmetler şunlardır: 1- I.Erim Hükûmeti (Nisan 1971-Aralık 1971) 2- II.Erim Hükûmeti (Aralık 1971-Nisan 1972) 3- Ferit Melen Hükûmeti (Nisan 1972-Nisan 1973) 4- Naim Talu Hükûmeti (Nisan 1973-Şubat 1974) 4- I.Ecevit Hükûmeti (Şubat 1974-Ekim 1974) 5- Sadi Irmak Hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) 6- I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükûmeti (Mart 1975-Mayıs 1977) 7- II.Ecevit Hükûmeti (Haziran 1977-Temmuz 1977) 8- II.MC Hükûmeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) 9- III.Ecevit Hükûmeti (Ocak 1978-Ekim 1979) 10- Demirel Hükûmeti (Kasım 1979- Eylül 1980)

1975 yılında MHP, AP, CGP ve MSP’nin  oluşturduğu bir milliyetçi partiler koalisyonu kurulmuş ve bu koalisyon hükûmeti bu dönemin en uzun hükûmeti olma özelliğini kazanmıştır. Ancak terör grupları, bazı medya ve siyasîler, özellikle Türkeş’in iktidara ortak olmasını kendileri açısından mahzurlu bulduklarından faaliyete geçmekte gecikmemişlerdir. Sol örgütler, anarşi ve terörü tırmandırırken, bazı medya organları ve siyasîler ölçüsüz bir muhalefet sergilemişlerdir. Bu ortamda gidilen 1977 seçimlerinde CHP, 213 milletvekiliyle büyük bir oy patlaması göstermiş, MHP ise 3 olan milletvekili sayısını 16′ya çıkarırken oy oranını %67 oranında artırarak, seçimin asıl başarılı partisi olmuştur. Ecevit, Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için aşırı sola büyük tavizler vermenin sıkıntısını sonraları daha çok hissedecektir. İktidara geldiğinde “Ben size kapıları açacağım, kapıları kırmanıza gerek yok” diyen Ecevit, 11′ler Olayı diye bilinen, “Güneş Motel” pazarlıklarıyla, milletvekili transferlerini gündeme getirmiş, bu örneklerle ne denli bir “iktidar hırsı”na sahip olduğunu göstermiştir. İktidar hırsının, memlekete verdiği zararın ne ölçülere vardığını bazı siyasiler idrak edememişlerdir. Partisinin ambleminde yer alan “anahtar”ı, siyasî hesapları için sıkı sıkı elinde tutan Erbakan, parlâmentonun kilitlenmesinde  önemli bir rol oynamıştır. “kerhen” verdiği desteklerle, “kadayıfın altının kızarmasını” bekleyen politikalarıyla Erbakan, Ecevit ve Demirel hükûmetlerinde ölçüsüz istek ve taleplerde bulunurken, kadayıfın değil, ülkenin yanmasına vesile olacaktır.

Demirel ise, Ecevit ile olan siyasî çekişmelere o kadar dalmıştır ki,  yangının farkına dahi varamamıştır. Sokaklar savaş yerine dönerken o “Yollar yürümekle aşınmaz” diyerek kayıtsızlığını göstermiştir.

Patlak veren petrol krizi ve buna bağlı olarak bozulan ekonomi, aşırı zamlarla telâfi edilmeye çalışılmış, bu da  gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir. Temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu, uzun kuyruklar ve kara borsa özellikle Ecevit hükûmetlerinde artık “kanıksanır” hâle gelmiştir. Çünkü geçim derdindeki halk aynı zamanda, can derdine düşmüştür. Özellikle 1977′den itibaren anarşi ve terör büyük bir hız kazanarak ülkeyi yaşanmaz bir hâle getirmiştir. Devlet otoritesinin zaafa uğraması ve siyasî istikrarsızlık milleti uçurumun kenarına kadar sürükleyecektir. Bölücü ve yıkıcı unsurlar millet ve devletin varlığını tehdit etmeye başlamış, kurtarılmış mahalleler hatta şehirler ortaya çıkmıştır. Sabah evinden çıkan bir gencin akşam evine gelebilmesi onun en büyük mutluluğu olmuştur. Ülkenin huzur ve sükûnunu yeniden sağlamak için demokrasi içerisinde kalmak kaydıyla, sıkıyönetimin ilan edilmesi ve siyasî uzlaşmanın parlâmento içerisinde sağlanması, artık kaçınılmazdı. Alparslan Türkeş, bu vahim durum karşısında sıkıyönetim ilân edilmesini sürekli olarak öne sürerken, muhalifler onu askerî rejim taraftarı olmakla itham etmekteydi. Fakat müessif Kahraman Maraş Olayları ile bölücü ve yıkıcı unsurların, ülkede bir kardeş kavgası çıkarma niyetleri açığa çıkarınca, Ecevit sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Ancak sıkıyönetim akan kanı durdurmakta istenilen başarıyı gösteremedi.

Sıkıyönetime rağmen olaylar tırmanıyor veya tırmandırılıyordu. Belki de birileri parlâmento ve siyasîlerin irade zaafiyetlerini, bu olaylarla halka teşhir ettirerek,  halkın siyaset ve siyasetçiden ümidini kesmesini bekliyordu. Ülkedeki olaylar birileri tarafından seyrediliyor ve âdeta zaman kollanıyordu. İnsanlarımız bir yandan komünist terör,diğer yandan ekonomik terörle yaşama savaşı verirken;bir grup “hain adam” ise, kendi iktidarlarının önünün açılması ve batılı ağabeylerinden muhtemel bir harekette “okey” alabilmek için, akan kanın çoğalmasını bekliyordu. (8)  Elbette anarşi ve terör böyle bir vasatta, milleti sistemden soğutabilmede etkili olurdu. Parlâmento ve partilere olan güvensizlik, siyaset ve siyasetçiye “kötü” gözle bakılmasına, dolayısıyla demokrasi kurumlarına “soğuk” ve “kayıtsız” kalmayı beraberinde getirecektir. İşte bu tehlikenin farkına varan Alparslan Türkeş, kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşmacı bir tavır sergileyerek, parlâmentonun bir an evvel cumhurbaşkanını seçmesi için CHP’ye dahi teklifler götürmüş, partilerin uzlaşması için çağrıda bulunmuştur. Cahit Karakaş’ın meclis başkanı seçilmesinde de parti kaygısını bırakıp, devlet menfaatlerini gözeten yine Alparslan Türkeş ve partisi MHP olmuştu.  Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Erzurum’daki bir askerî tatbikatta siyasîlere olan güvensizliği ve terörün boyutlarını vurgulayarak, üstü kapalı bir uyarıda bulunmuş ve darbe koşullarının oluştuğunu bu konuşmasıyla ima etmiştir.

Ancak MSP’nin Konya mitinginden sonra kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymaya artık tamamen karar vermişler ve nihayet 12 Eylül 1980′de askerî hareket sonucunda Silâhlı Kuvvetler ülke idaresini üslenmiştir.

11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece 03.00′te Ankara ve bütün Türkiye tank sesleriyle uyanmış, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren beraberindeki dört kuvvet komutanı ile TRT’den halka hitap ederek ordunun yönetime el koyduğunu açıklamıştır.  Org. Kenan Evren, ordunun iç hizmet kanununda yer alan “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevine dayanarak, yönetime niçin el koyduklarını anlatan konuşmasında, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklendiğinden ve siyasîlerin bu durum karşısında üzerlerine düşeni yapmadıklarından bahseder. Kenan Evren’e göre, silâh arkadaşlarının yönetimi ele alma gibi bir amaçları yoktur ve sadece şartların zorlamasından dolayı 12 Eylül Harekâtı’na gidilmiştir. Hâlbuki, kendi hatıralarında da belirttiği gibi 11 Eylül gecesi, özellikle MHP Genel Merkezi’ne plânlı bir operasyon düzenlenmiş, emri alır almaz bütün askerî birlikler harekete geçirilerek, önemli noktalar tutulmuştur. Dolayısıyla, 12 Eylül Harekâtı çok önceden plânlanmış ve uygulamaya konulmuştur. Nitekim Türkiye’ye henüz büyük elçi atanmadan ABD Büyükelçisi Hupe, “Askerlerin yönetime el koyması beni şaşırtmamıştı” diyerek, aslında darbeden daha evvel haberdar olduklarını ima etmiştir. (9)

12 Eylül Harekâtı ile parlamenter demokratik hayat rafa kaldırılmış ve ülke Genelkurmay ve kuvvet komutanlarından oluşan “Millî Güvenlik Konseyi” tarafından yönetilmiştir. Konsey üyeleri, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Cilasun’dan ibaret olup, Genelkurmay başkanı Kenan Evren konsey başkanı ve daha sonra da devlet başkanı sıfatlarını kullanacaktır. Konsey, ilk icraat olarak, parti başkanlarını ve bazı üst düzey yöneticilerini gözetim altına almış ve bu hareketi de onların can güvenliğini sağlama gerekçesi ile açıklamıştı. Buna göre Ecevit ve Demirel Hamzakoy’da, Erbakan ise Uzunada’da gözetim altına alınmıştı. Alparslan Türkeş, darbenin muhtevasının netliğe kavuşmasını bekleyerek üç gün süreyle teslim olmadı. Onun bu üç günü, Ankara’da Halil Şıvgın’ın evinde geçirdiği daha sonra ortaya çıkacaktır. Alparslan Türkeş’in bu hareketi, bazı basın yayın organlarınca çarpıtılarak, askerlerin kendisine yardımcı olduğu ve yurt dışına kaçtığı şeklinde duyuruldu. Hâlbuki o üç gün sonra kaçmadığını, kendiliğinden teslim olarak gösterdiği gibi 12 Eylül’ün en mağdur ettiği lider olduğu da MHP Davası’nda ortaya çıktı. İzmir yakınlarındaki Uzunada’ya gönderilen Alparslan Türkeş, bir ay sonra Ankara’ya getirilip, ilk sorgusundan sonra  tutuklanacaktır. Çünkü askerî savcı Türkeş’in birtakım eylemlere karıştığını iddia ederek, yargılanmasını talep etmiştir. Ankara’ya getirilen Türkeş, bir müddet ceza evi hâline getirilen Ordu Dil Okulu’nda tutuklu kaldıktan sonra, uzun yıllarının geçeceği Mamak Askerî Tutukevi’ne nakledilir.

12 Eylül’ün Türkeş ve ülkücülere kurduğu tezgâh artık resmen işlemeye başlamıştır.  Aralarında Alparslan Türkeş ve MHP yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” davasında idam talebiyle yargılanma(ma)ya tâbi tutulmuşlardır. Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerinde yıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı ve affedemeyeceği bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün “146/1″ yani “idam”la cezalandırılmasını  talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş’in idamını istediği “iddianame”de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.:

“(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadar yükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamak işlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde bir devlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbiri aleyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdan aşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir…

Toplu kıyım (!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurken DİSK’in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), “konuşma bitip kalkarken elini yatay bir şekilde ot biçer gibi yaparak” DİSK Başkanı Kemal, Türklerin yok edilmesini emretmiş(!)…”

Kılıfı önceden hazırlanmış, ima ve düşüncelere dayalı bu iddia savcının maksat ve niyetini göstermesi bakımından ilgi çekicidir. 27 Mayıs Davası’nda mahkeme başkanının “Ne yapayım sizi buraya gönderen güç böyle istiyor” demesi gibi, 12 Eylül mahkemelerindeki iddialar da Türkeş ve ülkücülere “sistemin intikamı”nı hatırlatıyordu. Ancak Soyer, verdiği örneklerle kendi kimliğini de ortaya koymaktaydı. Ona göre “sağ, tutuculuk ve gericilik ile eş anlamda” iken “ülkemizdeki sol düşünce 1968′den bu yana Uzak Doğu ve Güney Amerika’daki kurtuluş savaşlarının etkisi altında kalarak… tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye sloganıyla” ortaya çıkmıştı (10)

Alparslan Türkeş, bu tarafgir iddiaya, bütün olumsuz şartlara rağmen,  şiddetle karşı koydu. Onun 14 Ekim 1981′de yaptığı uzun savunmada ilk söylediği “Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddialara baştan aşağıya reddiyeden ibarettir” olmuştur (11)

Türkeş’in bu konuşmayı yapmasından iki gün sonra Evren’in emriyle bütün siyasî partiler kapatılarak mal varlıklarına “kayyum” vasıtasıyla el konulmuştur. Böylece diğer partiler gibi MHP de, henüz mahkemeler bir karar vermeden suçlu bulunarak siyasî faaliyetlerden men edilmiş oluyordu. Türkeş 12 Eylül’ü, işkenceleri ve mahkemeleri tarihin süzgecinden geçirerek şöyle anlatacaktır:

“12 Eylül 1980 sonrası MHP genel merkez binalarında yapılan aramalarda, şahsımın ve bütün parti yöneticilerinin “Türkiye’de katliam yaptıklarını gösteren deliller bulunduğu” ileri sürülerek, aramaların hemen ikinci gününden soruşturma başlatıldı. Ayrıca benim ve diğer parti yöneticileri hakkında soruşturma yapılabilmesini temin bakımından Millî Güvenlik Konseyi tarafından özel bir kanun çıkarılmıştır. Keza, iddianamede de açıkça kaydedildiği üzere, belirtilen suçtan soruşturmaya başlanması için kanunen şart koşulmuş olan soruşturma emri, MGK tarafından verilmiştir.

Hazırlık tahkikatı neticesinde yaptırıldığı ileri sürülen katliamların faşist bir devlet düzeni kurmak amacıyla gerçekleştirildiği iddiasıyla haklarımızda idam cezası talebiyle dava açıldı.

Bu iddianamede MHP’nin bir silâhlı çeteye dönüştüğü ileri sürülerek diğer bütün parti yöneticilerinin de idam ile cezalandırılması talep edilmekteydi. Bu iddiaların yanında şahsımın, DİSK genel başkanı olduğu için Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmeleri olayında azmettiren sıfatı ile sorumluluğum bulunduğu da iddia edilmekteydi.

Gerçek dışı oldukları daha ilk bakışta anlaşılabilecek, o zamanki delillere göre bile ileri sürülmesi mümkün olmayan böyle bir ithamla suçlanmış olmam yüzünden 5 yıla yakın süre tutuklu kaldım. Yıllarca süren yargılama sonunda “Faşist bir düşünce yapısına sahip olup böyle bir devlet düzeni kurdurmak için katliamlar yaptırıldığı” suçlamasının gerçek dışı olduğu bizzat iddia makamı tarafından kabul edilmiştir.”

“Esas hakkındaki mütalâada hakkımızda beraat kararı verilmesinin talep edilmesi gerekirken, o güne kadar kimse tarafından farkına bile varılmamış, hatta hasımlarımız tarafından bugüne kadar bir siyasî suçlama  olarak dahi ileri sürülememiş yepyeni bir isnatta bulunulmuştur. İlmî gerçeklere. İslâm dininin temel kurallarına ve dosyada mevcut delillere son derece aykırı bu suçlamada, lâiklik ilkesine aykırı Anayasa dışı bir düzeni cihat ilân ederek gerçekleştirmeye teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmekteydi”.

İşkence zoru ile alınan polis ifadelerine rağmen, şahsının hiçbir anarşik olayla ilgisinin olmadığının açıkça ortaya çıktığını belirten Türkeş, savunduğu fikirlerin Anayasa’ya aykırı olmamasına rağmen mahkûmiyeti yoluna gidildiğini ifade etti.

Lideri bulunduğu siyasî partinin silâhlı çeteye dönüştüğü iddiasına ve bütün yöneticilerinin idamının istenmesine rağmen, sadece kendisine ceza verilerek, diğer parti yöneticilerinin “beraat ” etmelerini “çok manidar” bulan Türkeş :

“Yargılama boyunca, suç teşkil edecek, kanun dışı mahiyeti haiz hiçbir fikrim ve fiilimin bulunmadığı görülmüştür. Buna rağmen, sadece antikomünist fikirlerim yüzünden amme nizami için şahsımın tehlikeli kabul edilmesi sonucunu doğuran bir hükme maruz kalmam kanun ve usule aykırıdır. Bu mahkûmiyet kararının hukuk düzenimiz, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Anayasası ve yüksek mahkeme kararlarına aykırı olduğu son derece açıktır. Bu mahkûmiyet hükmü, tarafsız olmadığını hakkımızda peşin kanaatler taşıdığını delilleri ile ortaya koyduğumuz hâkimlerin bulunduğu bir heyetçe verilmiş olmakla da gerek kamu vicdanında gerekse, gerekse yüksek mahkeme nezdinde tasvip görmeyeceğine inandığım karardır. Kaldı ki, bahse konu hâkimler, duruşmalar sırasında bizzat kendi ağızlarından verecekleri kararın millet tarafından kuşku ile karşılanacağını, bunun da adalete gölge düşüreceğini beyan ederek  hâkimlikten çekilmişlerdir. Kendilerinin sağlıklı bir karar varmadan ve davayı görmede kuşkuya kapıldıklarını belirten hâkimlerin kendileri ile ilgili bu değerlendirmelerinin ne kadar doğru ve isabetli olduğu verilen mahkumiyet kararı ile ortaya çıkmıştır.” dedi.

12 Eylül mahkemeleri zulmün, işkencenin ve adaletsizliğin birer canlı örneği olarak daima hatırlanacaktır. Ülkücülere, Türk milliyetçilerine karşı kasıtlı olarak düşmanlıkla ve ön yargıyla hareket edildiğini ifade ederek, şunları söyledi:

“Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için özel gayret gösterilmiştir. Ülkücü hareketi lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bunları gerçekleştirebilmek için Mamak’ta C-5 adı verilen bir baraka özel sorgulama yeri olarak kullanılmıştır. Sıkıyönetim Savcısı meşhur Nurettin Soyer, Pol-Der’li polislerden oluşturduğu ve yine Zeki Kaman’ın işkenceci ekiple,  C-5 isimli bu barakada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarına akla hayale gelmeyecek işkenceleri, kendisi de bizzat katılarak yapmıştır. Sanıklar ısıtılmış çelik dolaplarda Filistin askısına asılmış, çırılçıplak bırakılıp elektrik verilmiş, tenlerinde sigara söndürülmüş ve daha akla hayale gelmeyecek birçok işkenceler yapılmıştır. Hatta bu işkenceleri sanıkların anaları, babaları, eşleri, kız kardeşleri, ağabeyleri, çocukları önünde yaparak tehditte bulunmuşlardır.”

Ülkücüleri ve MHP’yi suçlu göstermek için bu şekilde alınan ifadelerle soruşturma başlatılmış, tam bir tedhiş havası estirilmiş, keyfî tutuklamalar yapılmıştır.

“MHP Genel İdare Kurulu, başta genel başkanları ben olmak üzere,  Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist olarak ikiye bölüp birbirleri aleyhine katliama teşvik etmekle suçlanarak tutuklandık. Mahkemeye çıkartıldığımızda, yabancı ideolojiye sapmış olan hâkimin huzurunda tutuklanmamızın haksız olduğunu, serbest bırakılmamız gerektiğini söylediğimiz hâlde bu yapılmadı. Zaten ön yargılı olan hâkim, bizim Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye böldüğümüzü ve birbirleri aleyhine katliama teşvik ettiğimizi gösteren deliller bulunduğunu ileri sürerek tutuklanmamıza karar verdi.

Hâlbuki savcı, hazırlık tahkikatı sonucunda, aleyhimizdeki Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye bölmek ve katliama azmettirmek iddiasını değil, Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye kalkışarak faşist devlet kurmak istediğimiz suçlaması ortaya sürdü ve dava açtı. Böylece tutuklama kararı ve sebebi terk ediliyordu. Hiçbir mesnedi bulunmayan ve tamamen uydurma olan faşist devlet kurmak amacıyla Anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs suçundan hakkımızda idam talebiyle dava açıldı. Yedi yıl süren mahkemenin sonunda Savcı suçlamasını yine değiştirdi. Faşist devlet suçlamasından da vazgeçip, mütalâasını lâikliğe aykırı,  İslâmî esaslara dayalı şer’i devlet kurmak için Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiğimiz iddiasına dayandırdı. Yani savcı suçlamasını sürekli değiştiriyor, ancak talep ettiği ceza hep aynı kalıyordu: İdam, Sonuçta mahkeme bunların hiçbirini de yerinde bulmayıp suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan kaç sene tutuklu kalmışsak ona göre bir ceza tasarlayıp mahkûm etti. Bunların hepsi de 12 Eylül’ün Türk milletine karşı taşıdığı düşman zihniyetini ortaya seriyor.”

Türk Ceza Kanunu’nun 313. maddesinin değiştirilmesiyle MHP ve Ülkücü  Kuruluşlar Davası’nın düşeceği yorumları yetmez.

“Aslında Türkiye’de gerçek adalet, adil hâkim var ise derhâl bu davadan yargılananlara beraat kararı vermeli. Devletini yaşatmak, vatanını sevmekten başka suçu olmayan, vatanın ve devletin bütünlüğü için çalışan insanların suçsuzluğunun ilân edilmesini istemek en tabiî hakkımızdır”.

“Memleketimizin şerefi,  adalet tarihimizin lekelenmemesi, hukukun bir parça da olsa yerini bulması bakımından, beraat kararı mutlaka verilmelidir. Ancak bu arada Türkiye’de birçok değişmeler ve gelişmeler olmaktadır. 141. 142.  ve 143.  maddeler kaldırılmış, Barış Derneği ve DİSK Davası gibi komünistler hakkında açılan davalar arka arkaya düşmüştür. Buna göre bizim davamızın da düşmesi gerekiyordu. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bizim asıl beklediğimiz, adalet tarihinin lekelenmemesi, vatansever insanların haklarının bir ölçüde teslim edilebilmesi için hakkımızda bugüne kadar yapılan işlemlerin haksız olduğunu mahkeme kararı ile ortaya konması gerekmektedir. Bunu yapabilecek olan hâkimler, Türkiye’ye çok büyük hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü Türk adaleti lekelenmekten kurtulacaktır.” (12)

Gerçekten de “Asrın Davası” olarak değerlendirilen bu davada, Alparslan Türkeş’in açıklıkla belirttiği gibi, bütün hukuk kuralları gözardı edilerek, tamamen siyasî hükümler geçerli kılınmıştır. 587 sanıklı davada, hemen her sanık C-5 işkencelerinden geçirilmiş ve hayâli suçları “itiraf” edip, imzalamaları için insanlık dışı muamelelere tâbi tutulmuşlardır. MHP avukatları, parti üst yöneticilerinden sıradan vatandaşlara kadar, işkenceye uğrayanları, doktor raporları ile tespit ettirip, zabıtlara bu tespitleri geçirmelerine rağmen, mahkeme bu konuda herhangi bir işlem yapmamıştır.

Orhan Çakıroğlu, Yılma Durak, Mustafa Dikici, Aydın Esi, Nuri Demiryürek ve Celâl Adan gibi pek çok mağdur kendilerine yapılan işkenceleri raporlarla teyit ettirmişlerdir. Ne yazık ki, Ankara’da Bekir Bağ, Malatya’da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, tutuklu bulundukları sırada ağır işkencelere dayanamayarak şehit olmuşlardır. Eski MHP’li bakanlardan ve şimdi ANAP kadrolarında yer tutan Agâh Oktay Güner, işkence yıllarını şöyle kaleme almıştır:

“Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünya işkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanı haysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır… 12 Eylül’den sonra, biz milletvekilleri ve nazar boncuğu gibi tek senatör Ömer Naci Bozkurt “Dil Okulu’ndan Mamak’a gidip gelen İhsan Kabadayı’nın süngü tehdidiyle nasıl oturup kalkmaya zorlandığını, nasıl hakarete uğratıldığını ve yiğitçe göğsünü açıp “Süngüleyin! Amma şerefimizle oynamanıza müsaade etmem!” diye kükrediğini çok iyi biliyorum… Birkaç ay sonra milletvekili olmayan arkadaşlarımız anî bir emirle Mamak’a nakledildiler. Yirmi dört saat sonra kırk yaşını aşmış olanlar geri gönderildi. Bunlar “hoş geldiniz” işkencesinden nasip almışlardı. Saçları üç numara kesilmiş, meşhur kafese konulmuşlar, ıslak beton zemin üzerinde cop altında “otur!..kalk!” talimini yapmışlardı. Harp Okulu eski tarih öğretmeni Dr.Tahsin Ünal’ı, hele Ahmet Karaca’yı âdeta tanıyamamıştık. Dört ay sonra arkadaşlarımız geri geldiler ama, bir Taha Akyol’u fizikî varlık olarak teşhiste çok güçlük çektik. Arkadaşlarımızdan dinlediklerimiz, duruşmalar sırasında Mamak’a gidince gördüklerimiz, işkence zihniyetlilerin soylarına yetecek bir utançtır.” (13) Uzuvlara elektrik vermek, ıslak zeminde çıplak bırakıp coplamak, Filistin askısına almak, iffet ve namusa el uzatmak vs. gibi maddi ve manevi insanlık dışı işkenceler Mamak’ın gündelik uygulamaları hâline gelmişti. O.Ç. maruz kaldığı işkenceyi dava dosyasında şöyle belirtiyordu: “Saçlarımız ve sakallarımız devamlı yolunuyor. Tırnaklarım bir şeyle çekiliyor. Sorulan soruları bilmediğimi söylediğim zaman şiddetini artırıyorlar işkenceden bayılıyorsunuz, ayılıp tekrar işkenceye tâbi tutuluyorum. Kaçıncı kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Dayaktan altınıza pislemek zorunda kalınca pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısacası yiyorsunuz. İstediklerinizi cevaplamıyorsanız, anüsünüze cop sokma işlemi başlıyor. Sonra da ıssız bir yere götürüp elindeki silâhın ağzına mermiler sürüyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Ananıza, ailenize, bacınıza, tüm kutsal saydığınız değerlere galiz küfürler ediyorlar” (14). Zeki Kaman gibi eski Pol-Der’li veya Marksist polisler, MHP Davası sanıklarına buna benzer yüzlerce işkence uygulamışlardı.

İşte bu şartlar altında MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası 2168 gün sonra tamamlandı. Alparslan Türkeş, 4. Kolordu Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından, 11 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasına çarptırılırken, MHP üst yönetiminde görev alanların tamamı beraat etti.

Yani parti olarak MHP aklanırken, genel başkanı Türkeş suçlu bulunmuştu(!). Türkeş hapis cezasının yanı sıra, Ankara’da sürekli gözetim altında tutulma ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezasına da çarptırıldı. Türkeş, asıl suç unsuru sayılan fiillerden, yani Türkler ve Yurdakul davalarından beraat ettirilirken, TCK’nın 313′üncü maddesinden suçlu bulunmuştu. Yani ortada olmayan bir cürümden suçlanmıştı. Ceza ise Türkeş’in ceza evinde yattığı 5 yıla tekabül etmekteydi. Dolayısıyla infaz yasasına göre, aldığı ceza, 1 gün eksiği ile, yattığı süreyi karşılamaktaydı. 12 Eylül hukuku, böyle adil (!) bir kararla, ömrünün en zor yıllarını, haksız yere hapiste geçiren Türkeş’e suç uydurmuş oluyordu. Tabiî ki Alparslan Türkeş’in bu karara tepkisi olacaktır. Çünkü bu kararda asıl amaç, onun Türk milletine hizmet etmesini, siyasî yasaklarla, önlemek idi. Alparslan Türkeş, “Ben siyasî yaşamıma devam edeceğim. Buna kimse engel olamayacak. Çünkü hukuk devletinde hukuka aykırı işlemler yapıldı” (15) diyerek haklı mücadelesini sürdürmüş ve tarih sözünü gerçekleştirdiğine şahitlik etmiştir. Ceza evlerinin olumsuz şartlarına birkaç kez  yorgun bedenî teslim olmuş ve kalbi zayıf düşmüş olmasına rağmen Türkeş mücadeleden yılmamış, hürriyetine kavuştuğu gün sıfırdan siyasî mücadelesine devam etmiştir. (16)

12 Eylül yönetimi, partileri kapattıktan sonra, emekli deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu’yu hükûmet kurmakla görevlendirmiş, 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, o dönemin şartları içerisinde halkın tasvibini alarak yürürlüğe girmiş ve Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı bu referandum ile resmîleşmişti.

Bu Anayasa ile eski parti yöneticileri siyasî yasaklı kavramına alınmış ve neticede “icazetli” partilerin katılacağı 1983 seçimlerine gelinmiştir. Konsey’in desteklediği Turgut Sunalp’ın MDP’si ve Necdet Calp’in HP’si ile 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ın başındaki ANAP bu seçimlere girmiş, halk, 12 Eylül’e bir nevî tepki duygusuyla, ANAP’ı % 45′lik bir oranla tek başına iktidar yapmıştır. Seçimlere kendi partileriyle katılamayan milliyetçi-muhafazakâr kesimler, tepkilerini ANAP’ı destekleyerek göstermişlerdir. 1987 yılında yapılan referandum ile “siyasî yasaklar”ın kaldırılması üzerine, ihtilâlcilerin artık siyaset sahnesine dönmeyeceğini sandığı Alparslan Türkeş, sıfırdan başlayarak kollarını sıvıyordu. O yıllarda henüz çok zayıf olan Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) başına geçen Alparslan Türkeş, her türlü zorluğa, yokluğa, imkânsızlığa, engellemeye hatta ihanete aldırmaksızın yolunda ilerleyecektir. Tarih onu bir kez daha haklı çıkarmış oluyordu.