Görkemli Bozkurt

Tarihin kaydettiği en enerjik ve hareketli milletlerin başında gelen Türk Milleti’nin yaşadığı maceralı geçmişinde büyük zaferlerle birlikte, yok olma noktasına kadar gelen mağlubiyetler ve yıkılışlar da vardır .Milli ülkülerin yönlendirdiği sürekli hareketliliğin doğal bir sonucu olan sürtüşme ve savaşlar, maddi ve manevi kazanımların yanında, çok sayıda ve çeşitte düşmanlıklar da kazandırmıştır. Zaferlerle yükselen ve yücelen varlığımız ciddi mağlubiyetlerle de tehlikeye düşmüştür.

Türk tarihindeki hem nitelik hem de nicelik açısından en muhteşem devlet olan Osmanlı Türk İmparatorluğu , 600 yıllık ömrünü tamamladığında 1. Dünya Savaşının galipleri bizi Anadolu’dan tasfiye etmenin son düzenlemelerini yapıyorlardı. Böylece, Batı kendisini yüzyıllardır sıkıştıran Türk baskısından ebediyen kurtarmış olacaktı. Başka bir ifadeyle, Türk Millet’ini Avrupa’dan sonra da Anadolu’dan kovarak, Kafkaslar’ın doğusuna sürmeyi amaçlayan Batı’nın kadim “Şark Politikası” amacına ulaşmış olacaktı. Diğer taraftan başsız kalan İslam Dünyası rahatlıkla parsellenip sömürülebilecekti.

Fakat Türk milleti tarihin derinliklerinden getirdiği ve binlerce acı tecrübenin ateşinde pişirerek olgunlaştırdığı var olma ve bağımsız yaşama irade ve arzusunu, belli aralıklarla patlayan bir volkan gibi tekrar gün yüzüne çıkarmasını bilmiştir. Bu milli volkanın şartları oluşunca yer yüzüne çıkışını sağlayan kılavuz bozkurt olan Mustafa Kemal Atatürk Türk Milliyetçiliğinin büyük Başbuğlarından biridir.

Şimdi bu konuyu biraz büyüteç altına almaya çalışalım

Türk Milliyetçiliği ve Atatürk

Türk milleti’nin devletli ve vatanlı bir şekilde kıyamete kadar yaşamasını temel gaye olarak kabul ve ilan eden Türk milliyetçiliği, millet fertlerinin her birinin kafasında gönlünde ve genetik yapısında potansiyel olarak daima varolagelmiştir. Esasında her canlıda varolma, yaşama ve yayılma istek ve eğilimi yaradılış programında olan bir doğal istektir. Milletler de zaman boyutu geniş yaşayan varlıklardır. Onlar da ilk önce varlıklannı sürdürmek isterler. Şartları olgunlaştıkça yayılıp genişlemeye çalışırlar. Bu doğal istek ve eğilim ilahi plan ve programla uyumlu bir gelişme gösterirse yeryüzünde adalete ve huzura dayalı bir yapı oluşur. Nefsani arzulara göre bir gelişme gösterirse her tarafta zulüm ve sömürü yani emperyalizm hakim olur. Huzur gider acı ve göz yaşı gelir.

Millet kimliğine sahip olan her topluluğun var olma ve yaşama hakkı vardır ve saygıya layıktır. Bu o milletin milliyetçiliğinin temel gayesini oluşturur. Temel gaye tehlikeye düştüğünde milliyetçilik duygu ve hareketleri topluma hakim olmaya başlar. Bu duygu ve hareketi gerektiği gibi yönlendirebilen ve gereken bedeli ödemesini bilen milletler bağımsız yaşama hakkını kazanırlar.

Bu gerçekleri sıcak savş cephelerinde ve acımasız siyasi sosyal olayların mücadele ortamlarında çok iyi öğrenen Mustafa Kemal elbetteki bir Türk milliyetçisi olacaktı, imparatorluktan millete geçiş sürecinin öğretici dersleriyle yetişen M.Kemal bu konuda şunları söylüyor:

” Biz, milliyet fikrini tatbike çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafi etmeye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet nazariyesini, milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan nazariyelerin dünya üzerinde tatbik kabiliyeti bulunamamıştır. Çünkü tarih, olaylar hadiseler ve gözlemler insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük ölçüde fiili tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediğini ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.” (1)

Türk milletinin varlığın devletli ve vatanlı bir ortamda sürdürülebilmesinin, yani Türk milliyetçiliğinin temel gayesinin gerçekleştirilmesi için her alanda tam bağımsızlıktan geçtiğinin tam şuurunda olan M.Kemal bu konunun altını şu cümlelerle çiziyor:

“Esas Türk milletinin haysiyetli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık olamaz.

Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlfk özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabana asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk’ün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık, ya ölüm!…”(2)

Türk milliyetçiliğinin temel gayesinin gerçekleştirilmesi sadece savaş alanlarında kazanılacak zaferlerle sağlanamazdı. Milli kimliğimizi belirleyen milli kültürün en önemli iki unsuru olan dil ve din olgularının da güçlendirilmesi gerekmekte idi. Özellikle dil ve tarih konusuna büyük hassasiyet gösteren M. Kemal bu iki konunun bilimsel bir temele oturtulması için Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Türk dili üzerinde hassasiyetle duran M.Kemal bu konuda şunları söylüyordu:

“Milliyetin çok açık vasıflarından biri dildir. Türk Milletindenim diyen insan herşeyden önce ve behemal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk Toplumuna mensup olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Halbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20 binden fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse gençler ve siyasi içtimai bütün Türk kuruluştan bu durum karşısında duygusuz kalırlarsa en aşağı yüzyıldan beri devam eden bu durum daha yüzlerce yıl devam edebilir! Bunun neticesi ne olur? Her hangi bir felaket gününde bu insanlar başka dilde konuşanlarla el ele vererek aleyhimizde hareket edebilirler.”(3)

Milliyetçiliğin hayat damarlarından olan tarih şuurunun bilgiyle güçlendirilmesi ve şuurla sevdirilmesi konusunda ciddi çalışmalar ve kurumlaşmalar gerçekleştiren Atatürk’ün kendisi de derin bir tarih bilgisine sahipti. Bu konularla ilgili olarak yaptığı bir sohbette şunları söylüyordu:

“Asya Türk hun İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi Çin’de imparatorluk kuruluş tarihi ile başlar. Çin’in, M.Ö. 13. asra ait vesikaları bunu böyle kaydeder. Ancak bu büyük Türk İmparatorluğu’nun bizce malum olabilen İmparatoru Teoman’dır. Teoman, M.Ö.3. asır başında yaşamış büyük bir kahramandır. Çinliler bu kahramanın Çin’de imparatorluk kurmuş olan büyük Türk kumandanlarının neslinden geldiğini iddia ederler. Teoman’ın oğlu Türk imparatoru Mete de meşhurdur. O , Doğu’da Kadırgan dağlarından Batı’da Hazar denizine kadar,Kuzey’de Sibirya’dan Güney’de Himalaya eteklerine kadar geniş hudutlar içinde büyük Türk İmparatorluğunu teşkil etmiş yüsek bir Türk Hakanıdır. Mete, Çin İmparatorluğu ordularını büyük meydan muharebelerinde mağlup etmiş, Çin İmparatoru’nu sığındığı kalede kuşatmış , ancak karısının şefaati ile bırakmış bir Türk İmparatorudur.

Bence Mete çok büyüktür. Bütün Türk tarihinde Oğuz efsanesinin afd ve isnad olunabileği adam O’dur. fakat düşünülürse Teoman ondan daha büyüktür. Çünkü herşeyi hazırlayan Odur.İskender “Büyük” lakabı ile anılırdı, fakat hakikatte ondan büyük olan Filip’tir. Çünkü İskender’in muvaffakiyeti için lazım olan siyasi ve askeri vasıtaları hazırlayan odur. Eyüpoğullarından Selahattin, haçlılardan Kudüs’ü kurtarmış olmakla tanınmış büyük bir Türk’tür. Fakat ondan daha büyük olan bizzat Selahattin’i ve onun muvaffak ordularını ve vasıtalarını hazırladıktan sonra ölen büyük Türk, Nurettin’dir. Beşer tarihinde silinmez satırlarla mevcudiyetini yazdırmış olan O’dur.” (4)

Türk dili ve Türk tarihi üzerinde önemle duran Atatürk bir Türk Milliyetçisidir. O bu konuda gayet açık konuşmuştur:

“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz; Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” (5)

Türk milliyetçiliğinin temel gayesini sağlayıp sağlamlaştırma çalışmalarını sürdüren Atatürk temel gayenin ilk açılımı olan Dünya Türklüğünün birliğini sağlama ülküsünün alt yapısını hazırlamaya çalışıyordu. Yüzyıllardır bir savaştan diğerine koşan Türk milletinin yaralarının sarılması ve kaybettiği gücü tekrar toplaması elbetteki belli bir barış dönemini gerektiriyordu. Bu ihtiyacın giderilmesi için “Yurt’ta barış dünyada barış” politikasını geliştiren Atatürk belirlenen milli ülkülere yürümenin hazırlıklarını yapmaya çalışıyordu. Bu amaçla dil, inaç ve tarih alanlarında gerekli kurumlaşmaları başlatmış ve bu doğrultudaki çalışmaların milli bir siyaset anlayışı içinde sürdürülmesini kendisinden sonra gelecek devlet yöneticilerine bir vasiyet olarak bırakmıştır. Dünya Türklüğünün büyük çoğunluğunu esaret altında tutan Sovyetler Birliği’nin dikkatlice takip edilmesi gerektiğinin altını çizen Atatürk, 29 Ekim 1933 yılında bu konuda şu basiretli değerlendirmeleri yapıyordu: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler yarın avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya kazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar. Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür…İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde birleşmeliyiz, Onların ( Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir….”

Atatürk’ün diğer bir çok konuda olduğu gibi, bu milli konuda da devlet yöneticilerine bıraktığı milli siyaset vasiyeti, o bu fani dünyayı terkedince derhal rafa kaldırılmış, hatta tam tersi tavırlar alınarak, mesela Dış Türkler konusunda hassas olunmasını yüksek sesle isteyen Alparslan Türkeş ve arkadaşları 1944 yılında devrin diktatörü İnönü tarafından işkencelerden geçirilerek cezalandırılmaya çalışılmıştır.

Nihayet Atatürk’ün ve Alparslan Türkeş’in yıllar öncesinden hazırlanılması için uyardıkları büyük olay gerçekleşmiş ve Sovyetler Birliği 1990 yılında dağılmıştır. Bu Türk milliyetçilerinin uyarılarına inatla kulaklarını tıkayan devlet yöneticileri hazırlıksız yakalandıkları bu olay karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar ve 300 yılda bir gelen bu tarihi fırsatı ve imkanı çarçur etme noktasına getirmişlerdir. Her şeye rağmen olumlu birşeyler yapılıyorsa bu da Türk milliyetçilerinin bir çok ülke insanının zihinlerinde oluşturdukları fikri yapılanmaların ve o alandaki kurumsal yapılaşmaların payı büyüktür. Eğer Türkiye bu sahada Atatürk’ün 1933 yılında başlattığı hazırlıkları 1990 yılına kadar sürdürüp geliştirseydi bugün Türk Dünyası çok daha ileri bir birlikteliik seviyesinde olacaktı.

Atatürk ve Komünizm

Milli Mücadeleyi Türkün bağımsızlık inanç ve aşkından aldığı güçle başlatan Mustafa Kemal, Sovyetler Birliği’ni ve onun dayandığı komünist ideolojiyi yakından tanıyordu. Bir Türk milliyetçisi olarak elbetteki milletini de çok yakından tanıyor ve seviyordu. Kurtuluş savaşı döneminde Sovyetler’e sadece taktik açılardan yaklaşmıştı. Hem düşman sayısını azaltmak hem de Sovyetler’in batı karşıtlığından faydalanarak milli mücadele için ihtiyaç duyulan savaş araç ve gereçlerini temin etmek için içerde ve dışarda Sovyetler’i memmun edecek bir takım girişimlerde bulunan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaş’ından sonra gerekli komünist temizliğini yapmaktan asla çekinmemiştir. Bir çok yerli komünistin maceralı hayatı Karadeniz’in soğuk sularında son bulmuştur. Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin kurdurtup başkanlığını yaptığı Türkiye Komünist Partisi, sinekleri saklandıkları yerden çıkarıp bir araya toplayan kase içindeki reçel görevini görmüştür. Yer altından çıkarılan komünistler bir araya toplatılmış zamanı gelince de Atatürk’ün emriyle ortadan kaldırılmıştır.

Türk aleminin en büyük düşmanı ilan eden ve görüldüğü yerde ezilmesi emrini veren Mustafa Kemal, komünizm konusunda şunları söylemektedir:

” Biz memleket ve milletimizin mevcudiyetini ve bağımsızlığını kurtarmak için karar verdiğimiz zaman kendi görüşlerimize tabi bulunuyorduk ve kendi kuvvetimize dayanıyorduk. Hiçbir kimseden ders almadık , hiç kimsenin kandırıcı vaatlerine aldanarak işe girişmedik.

Bizim görüşlerimiz, bizim prensiplerimiz cümle malumdur ki, bolşevik ( komünist) prensipleri değildir. Ve bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için de şimdiye kadar hiç düşünmedik ve teşebbüste bulunmadık.Bizim inanışımıza göre, milletimizin hayatının temini ve yükselmesi kendi hazım kabiliyetiyle mütenasip olan görüşlerdir.” (6)

Komünizm yutturmacasının adeta röntgenini çeken Mustafa Kemal, bu sapık ideolojinin belli bir azınlığın diktatörlüğünden başka şey olmadığını, kendi el yazısıyla yazmış olduğu ” Demokrasi’ye muhalif asri cereyanlar” yazısında şunları ifade ediyor:

” Bolşevik nazariyesinin, Rusya’da tatbik olunmuş şekline bakalım; Bütün rus milleti içinden amele, deniz ve kara kuvvetlerinden ibaret bir azınlık ekonomik esaslara dayalı komünist partisi namı altında birleşerek, diktatörlük meydana getirmişlerdi , gayelerinde milli değildirler. Şahsi hürriyet ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliğine riayetleri sadece bir propagandadır.

Halbuki hükümet kurmaktan gaye, evvela ferdi hürriyetin teminidir. Bolşevik tarzı hükümetinde diktatörlük özelliği görülmektedir. Bir toplumu, bir kısım insanların görüşlerinin zorla esiri ve zebunu yaşatmak şekline, tabii ve makul bir hükümet sistemi gözüyle bakılamaz . ” (7)

Komünizmin toplumsal bir mesele olduğunu ve toplumun milli ve dini yanıyla uzlaşamayacağını çok iyi bilen Mustafa Kemal bu konudaki görüşlerini Hakimiyeti Milliye muhabirine verdiği demeçte şöyle açıklıyor:

” Komünizm toplumsal bir mesele Memleketimizin hali memleketimizin toplum şartları, dini ve milli ananelerinin kuvveti Rusya’daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini doğrular bir mahiyettedir. Son zamanlarda memleketimizde komünizm esasları üzerine teşekkül eden partiler de bu hakikati tecrübeyle kavrayarak faaliyetlerini durdurma lüzumuna kani olmuşlardır. Hatta bizzat Rusların düşünürleri dahi bizim için bu hakikatin meydana çıkmasına boyun eğmiş bulunuyorlar.” (8)

Bu demeçten bir yıl sonra 1922 yılında Petit Paris dergisi muhabirine Bursa’da verdiği bir demeçte kesin kararını ve kararlılığını ortaya koyan Atatürk şöyle söylüyordu:

” Biz ne Bolşevikiz ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyet perver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir. Ve dilimizde bu hükümet “Halk Hükümeti” diye anılır.” (9)

1935 yılında Glady Baker’e verdiği demeçte de bu kanaatini ortaya koyarken de şunları ifade ediyordu:

” Türkiye’de bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk hükümetinin ilk gayesi halka hürriyet ve saadet vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır.” (10)

Azgınlıklarını ve bozgunculuklarını belli bir seviyeye çıkarmaya başlayan komünistleri gerektiği gibi cezalandıran Atatürk bu konudaki kararlılığını 5.8.1929 gecesi Eskişehir Garında Sakarya Gazetesi başmuhabirine verdiği bir demeçte şöyle gösteriyordu

” Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelen didinmeler boğulmaya mahkumdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhinde çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir topluluk değildir.

O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeğe, kahredilmeğe mahkumdur. Bu hususta köylü, işçi ve bilhassa kahraman ordumuz candan beraberdir. Bunda kimsenin şüphesi olmasın.” (11)

1935 yılında, Rus ihtilalinin yıl dönümünden bir kaç gün önce uzun bir konuşma yapan Stalin, gizli niyetini açığa vuracak bir taşkınlık göstermiş, Türkiye, İran ve yakın ve uzak doğu memleketlerini “Rus Bölgesi” diye adlandırmıştı. Moskova’daki Türk Büyükelçisi’nin durumu derhal Atatürk’e bildirmesi üzerine, Ankara’daki Sovyet Rusya Büyükelçisi Karahan’a Atatürk şu ibretli sözleri söyledi:

” Moskova’daki o herife, halinin midir Stalin midir, ne Allah’ın belası ise, o herife söyleyin, biz Türkler asırlarca Rusya’nın göbeğinde rakı içmiş bir milletiz. Gerekirse gene de içmesini biliriz.”

Atatürk sadece komünizme değil aynı zamanda bizi özümüzden uzaklaştıracak her türlü kültür ve medeniyet kaymalarına, yabancıların Türk milletini bozguncu boyalarıyla kirletmelerine de şiddetle karşıydı.

29 Ekim 1930′da Ankara Türk Ocağı’nda Cumhuriyetin ilanı yıldönümü balosunda Amerikalı gazeteci Missi Ring’e çağdaş atılımlar yanında Türk milletinin kendine, öz varlığına, milli kültürüne dönüş ve milli benliğini tanıyış konularında söylediği sözler çok dikkat çekicidir:

” Türkiye bir maymun değildir. Hiç bir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir.” Bu sözler onun 1921 yılındaki sözleriyle aynı yakınlıktadır. ” Biz Türküz, tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi müslüman olmak kafidir. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak, istiklalimizi muhafaza etmek, herşeyi Türk cephesinde mütaala etmek.” (12)

Atatürk ve Gençlik

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk gençliğine güveni tamdır. Kurduğu Cumhuriyetin geliştirilerek devam ettirilmesi görevini ağırlıklı olarak Türk gençliğine bırakmıştır. O Türk milliyetçiliğinin temel gayesini her şart altında sağlamayı ve sağlamlaştırmayı Türk gençliğine milli bir vasiyet olarak tevdi etmiştir. Bu vasiyetini “Ey Türk Gençliği: Birinci vazifen Türk İstiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” sözüyle perçinlemiştir.

Türk geçliğinin baştan aşağı Türk milliyetçiliği doğrultusunda yetiştirilerek “Ülkücü” bir kıvama kavuşturulmasını isteyen Atatürk bu konuda şunları söylüyor:

“Gençliği mutlaka Ülkücü ve memleketle alakalı olarak yetiştirmek, herkesin ve hepimizin, her devlet adamının başta gelen vazifesidir” (13)

Türk gençlerinin yüksek kabiliyetine inacının tam olduğunu ifade eden Atatürk;

” Ülkümüzü açıkça ifade etmeliyiz. Onu imanla duymalı ve onu hiç yılmadan takip etmeliyiz. Şahsi menfaatlerimizden, hasis emellerimizden sıyrılmaya ancak böyle canlı ve alevli ülkü sayesinde başarılı olacağız.” (14) diyerek yılmadan yıkılmadan Türk gençliğinin milli hedeflere yürümesini istiyordu.

Başka bir demecinde aynı konuda Türk çocuklarına şöyle sesleniyordu:

” Türk çocuklarının nasibi her muvaffakiyetli hamleden hep sevinç veren neticeler almaktır. Türk çocukları; yürüdünüz, yürüyorsunuz, yürüyünüz!

Yaptığınız hamleler sizi yüksek ülküye ulaştırmak üzeredir , durmayın, yürüyün.. Saadet, refah, sevinç ve hepsinden sonra dünyaya karşı yüksek bir gurur seni bekliyor. Türk çocukları ! Son sözümün son kelimesine dikkat!.. Gurur, azamet zaten sende vardır. Bunu gösterme! Onu kendi yüksek enerjinin harimine sakla! Gerekirse büyük tevazünü göster. Fakat gene gerektikçe göster ezici yumruğunu! İşte bu vasıflarınla ispat edebilirsin ne olduğunu!… Benim bugünkü ve yarınki Türk çocuklarından beklediğim haslet, bu suretle belirmelidir.” (15)

Öte yandan Atatürk Türk gençliğine imtihanlarla dolu hayatın dikenli ve engebeli yollarında yürürken nelere dikkat etmeleri gerektiğini şu yol gösterici tavsiyelerinde işaret ediyor:

“Büyüklük odurki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin , hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerekli ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır, kendini büyük değil küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telakki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin” (16)

Atatürk ve İslam

Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadelede geçen ömrü, Türk milletinin büyük bir imparatorluktan neredeyse yok olma noktasına düşürüldüğü bir yıkılış-kurtuluş-kuruluş sürecinde geçmiştir. Bu dönem acı ve ızdırapların çokça yaşandığı , adeta toplumsal bir amaliyatın gerçekleştirildiği bir çeşit geçiş dönemidir. İmparatorluktan milli devlete, ümmetten millete, patişahlıktan cumhuriyete geçişin yaşandığı, bazen yaşla kurunun, sapla samanın birbirine karıştırıldığı, fakat bütün bir milletin gerçek evlatlarının canla başla Türk milletini devletli ve vatanlı bir şekilde kıyamete kadar yaşatma azim ve kararlılığını gösterdiği bir geçiş dönemi.

Bu dönem Türk milliyetçiliğinin temel gayesinin albildiğine öne çıktığı, yemlendiği ve güçlendirildiği bir dönemdir.

Bilindiği gibi, Türk milliyetçiliğinin Temel Gayesi; Türk milletinin devletli ve vatanlı bir şekilde kıyamete kadar yaşamasını ( Ebedi Bekayı) temin etmek, Orta gayesi; Türk Birliğinin etrafında İslam Birliğini sağlamak, Üst (Evrensel) Gayesi; Nizam-ı Alem’i gerçekleştirerek bütün insanlığın kardeşliğini ve evrensel barışı gerçekleştirmektir. Türk milliyetçiliğinin bu gayelerinin en olgun manada sırasıyla gerçekleştiği en dikkat çekici dönem; Osmanlı Türk İmparatorluğu dönemidir.

Selçuklu Türklerinden devlet nöbetini devralan Osmanlı Türkleri kuruluş ve gelişme dönemlerinde Türk milliyeçiliğinin temel gayesini gerçekleştirdiler. Anadoluda Türk birliği sağlandıktan sonra, Türk milliyetçiliğinin ikinci gayesini gerçekleştirmeye, yani Türk Birliğinin etrafında İslam Birliğini kurmaya başladılar. Yavuz’un Mısır seferiyle tamamlanan bu süreçle Hilafet Sancağı Türkün eline geçti. İmparatorluğun olgunluk dönemlerinde başka dinlerden, başka ırk ve mezheplerden insanlar Nizam-ı Alem çerçevesinde evrensel Türk Barışı Bayrağı altında toplanmaya çalışıldı. Bu gaye o günkü dünya şartlarında en geniş maddi ve manevi sınırlar içinde gerçekleştirildi.

Şüphesiz ki, bu gayelerin aşama aşama gerçekleştirilmesi çekirdek önder milletin gücüne ve o günkü dünya şarlarına bağlıdır. Osmanlı Türk İmparatorluğu özgücünü yenileyip geliştiremediği ve çevresinde yükselen güçleri dengeleyemediği için belli bir zaman dilimi içinde, önce üst gayesinden, sonra da orta gayesinden vazgeçti. Yıkılış-Kurtuluş-Kuruluş döneminde bütün gücünü ve dikkatini temel gaye üzerinde yoğunlaştırdı. Bu doğal bir yöneliştir. Cumhuriyetle birlikte Halifelik’in ortadan kaldırılmasının altında yatan en önemli sebeb; orta gayenin yerini temel gayeye bırakmasıdır. Bu gerçekler tam anlaşılmadan sadece hamasi duygularla bu ve benzeri icraatlar değerlendirilemez.

Atatürk’ün dini anlamda İslam hakkında siyasi anlamda ümmet ve hilafet hakkında ortaya koyduğu fikir ve fiilleri o geçiş dönemini göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.

Atatürk ve arkadaşları Türk milliyetçiliğinin orta gayesinin yaşatılma imkanının kalmadığını Arabistan çöllerinde, Kuzey Afrika ülkelerinde sıcak savaş ortamlarında bir fiil yaşayarak görmüş ve öğrenmişlerdi. Anadolunun yiğit Mehmetlerinin Arabistan çöllerinde kandırılmış Arab bedevileri tarafından nasıl arkadan vurularak telef edildiğini, aynı ümmetten olmalarına rağmen müslüman milletlerin nasıl kendi milliyetçiliklerinin temel gayesine sarıldığını yakından ve yakıcı bir şekilde öğrenen bu kurucu kadrolar, haklı olarak bütün gayretlerini kendi milliyetçiliklerinin temel gayesinde yoğunlaştırmışlardır.

Büyük oranda İslam esaslarına göre yapılanmış 600 yıllık bir imparatorluğun enkazları arasından doğan genç Türkiye Cumhuriyetinin kök salıp yaşatılabilmesi kolay bir olay değildi. Dünyanın her ülkesinde yeni kurulan rejimler belli bir süre eski rejimi kınayarak, kendi meşruiyetlerini ispatlamaya çalışırlar. Bu durum yeni rejim kökleşinceye kadar devam edebilir. Bu yönüyle bakıldığında Cumhuriyeti kuran kadroların Osmanlıyı ve sistemini kınamaları eski rejimin kurumlarını yıkmaları ve yerine yenilerini yerleştirmeye çalışmaları yadırganacak bir şey değildir. Asıl yadırganması gereken tutum; bugün bazı Cumhuriyet yandaşlarının 75 yıl önceki kafayla bugünkü olayları değerlendirmeleri, bazı Cumhuriyet karşıtlarının da bugünkü şartlara göre oluşan değer yargılarıyla 75 yıl öncesini eleştirmeye kalkışmaları basiretsizliğidir. Bu durum bizde yaygın olan bir zihniyet bozukluğudur. Bu zihniyet bozukluğuna tutulanlar her olayı meydana geldiği zaman ve mekanlarındaki şartlara göre değerlendirme basiretini gösteremezler. Dolayısıyla tahlil ve tesbitleri çoğunlukla yanlış olur.

Cumhuriyeti kuran kadrolar yıkılmış bir imparatorluğun iflas etmiş bir sistemini tasfiye etmişlerdir. Bu kadrolar imparatorluğu yıkıma götüren patişahlık sistemini tekrar tesis edemezlerdi. Elbette ki, kurtuluş savaşını büyük fedakarlıklarla kazanan Türk milletinin iradesine dayalı bir rejim kuracaklardı. Elbetteki asırlardır ayaklar altında çiğnenen Türklük bayrağını layık olduğu yere yükselteceklerdi. Elbetteki, pratikte hiç bir uygulanırlığı kalmamış olan ümmetçilikten milliyetçiğe geçeceklerdi. Diğer taraftan bütün bunlar o dönemdeki dünya gerçeklerinin de bir gereği haline gelmişti.

Elbette bütün bunların yanında bu hızlı yıkılış-kurtuluş- kuruluş döneminde bilerek veya bilmeyerek yapılan yanlışlarda vardı. Kanaatimize göre, bunlardan en önemlisi şudur:

Araplaşmayı önlemenin yolunun İslamlaşmayı önlemekten geçtiğini sanma yanlışı: Bu durum asırlar öncesinde başlayan İslamlaşmak için Araplaşmak gerekir yanlışının aynadaki ters görüntüsüdür.

Bilindiği gibi, Yavuz’un Mısır seferinden sonra Halifelik ile birlikte 2000 civarında Arap din alimi de İstanbul’a getirilmişti. Bu alimlerin etkisiyle gerek dilde gerekse dinde Araplaşma süreci ciddi boyutlara yükselmiştir. Daha önce Osmanlı medreselerinde Maturidi itikat ekolüne göre eğitim yapılıyordu. Türk alimi Maturidi’nin kurduğu ekolde etrafımızı saran maddi alem ve onun içinde oluşan hayat Allah’ı anlatan değerli ayetler olarak kabul ediliyor ve bu alemin anlaşılması yönündeki bilimsel çalışmalar alabildiğine destekleniyordu. Böylece bilim ve teknikte o çağın en ileri seviyesi yakalanmıştı. Fakat istanbul’a getirilen Arap alimleri Egari ekolüne mensuptular. Egari ekolüne göre etrafımızı saran maddi alem geçici ve değersiz bir gölge alemi olarak kabul ediliyordu. Dolayısıyla bu aleme ait varlıklarla ilgilenmek, onlar üzerinde düşünüp araştırmalar yapmak boş bir uğraştı. Onun yerine esas alem olan Ahiret alemiyle uğraşılmalı ve oraya ait ilimler öğretilmeli idi. Bu anlayışın etkisiyle medreselerdeki tabii bilimler dersleri kaldırıldı, rasathaneler yıktırıldı, bilimsel deney çalışmaları yasaklandı, Böylece etrafı kopkoyu bir cehalet karanlığı kapladı. Bu durum; Türk’ün yurdunda Arap Müslümanlığının Türk müslümanlığını gölgelemesi ve devredışı bırakması anlamına geliyordu.

İmparatorluğun yıkılmasının temel sebeblerinden biri olan söz konusu durumu ortadan kaldırmak isteyen Cumhuriyetin kurucuları Arap müslümanlığının etkisini kırmak adına doğrudan İslamın etkisni kırmaya kalkıştılar. Halbuki yapılması gereken esas iş; Arap müslümanlığının yerine Türk müslümanlığını ikame etmek olmalıydı. Bir sosyal bilimci olan Ziya Gökalp bu durumu görmüş ve yeni Cumhuriyetin takip etmesi gereken yolu Türkleşmek-İslamlaşmak- Uygarlaşmak olarak ilan etmişti. Bu ilkelerden Türkleşmek övgüye layık derecede Atatürk döneminde başarılırken, yukarıda ifade edilen yanlış teşhisten dolayı islamlaşmak ( Türk müslümanlığını tekrar canlandırmak) ilkesi en azından göz ardı edilmiştir. Uygarlaşmak ilkesi özellikle Atatürk’ten sonra bir maymun taklitçiliği ile batılılaşmak derecesine indirilmiştir. Türk müslümanlığının canlandırılamaması maneviyatsız bir Türkleşme ve uygarlaşma sürecinin yaşanmasına sebeb olmuştur. Özellikle Atatürk’ün vefatından sonra Türkleşmek süreci de devre dışı bırakılarak, Türk milleti her açıdan batının taklitçisi ve uydusu haline getirilmeye çalışıldı. Bu yanlış tutumun açtığı yaralarımız hala kanamaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bu yanlış, doğal olarak ciddi bir muhalefet direnciyle karşılaşmış, geçiş döneminin tozu dumanı içinde çoğu zaman sapla saman birbirine karıştırılmış, kurunun yanında yaş da yanmıştır. Taraflar birbirlerini aşırı derecede çirkin sıfatlarla kötülemişlerdir. Ne acıdır ki, o dönemin insanlarının çocukları hala birbirlerini 75 yıl önceki dedelerinin gözüyle görüp aklıyla değerlendiriyorlar. Artık bu küflü kan davası sona erdirilmelidir.

İslama hala 75 yıl öncesinin at gözüyle bakanlar da, Atatürk’ü inadına İslam düşmanı olarak göstermeye çalışanlar da akıllarını çalıştırmamakta ısrar eden fanatiklerdir. Birincilerin yanlışı üzerinde durmaya değmez. Fakat ikinciler yani Atatürk’ü haşa Deccal ilan edenler Atatürk’ün İslam ve Hz. Muhammet hakkındaki düşüncelerini bilmemezlikten gelmeye devam ediyorlar.

Halbuki Atatürk bir çok yazısında ve konuşmasında Resullulah ve İslam dini hakkında övgüyle söz etmiş ve bu alandaki mücadelesinin dini bilerek istismar eden din tacirlerini tesirsiz kılmaya yönelik olduğu ifede etmiştir. Atatürk’ün bu konulara ilişkin sözlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

“Hz. Muhammed Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonuna kadar o, ölümsüzdür.” (17)

Hz.Muhammed’i cezbeye tutulmuş bir derviş şeklinde belirten bir eser hakkında şunları söylemiştir :

” Hz.Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhut muhaberesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?

Tarih hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askeri dehası kadar siyasi görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed bu harp sonunda çevresindekilerin direnmesini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.” (18)

” Düşmanlarımız bizi dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ediyor; duraklama ve çökmemizi buna bağlıyor. Bu hatadır. Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır…” (19)

” İslam dinini, asırlardan beri alışıla geldiği veçhile bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz…” (20)

“Herşeyden evvel şunu en basit bir dini hakikat olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir özel sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din inhisarı kabul etmez…Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek din alimleri, alimlerimiz içinde milletimizin gerçekten iftihar edebileceği din bilginlerimiz vardır.” (21)

” Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak bir çok yabancı unsur- tefsirler, hurafeler binayı daha fazla hırpalamış..” (22)

” Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak…Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümüyle düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar sonra öleceğini biliyor, hiç ufak bir bezginlik bile göstermiyor; sarsılmak yok! okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerinindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.” (23)

Ve nihayet Mustafa Kemal Atatürk ölümünden 15 gün önce milletine ve bütün müslü-manlara bir vasiyet olarak şu tavsiyesini yapıyordu:

“Bütün Dünya Müslümanları, Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (s,a.v)’ingösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmelidir. Bütün müslümanlar Hz. Muhammed’i (s.a.v.) örnek alarak onun gibi hareket etmeli ve İslamiyetin bütün hükümlerini bilakayd ü şart yerine getirmelidir. Zira insanlık ancak bu şekilde kurtulup kalkınabilir.” (24)

Sonuç

Cumhuriyetin kuruluşunun 79. yılını kutladığımız bu günlerde ne yazık ki bir çok kelli felli muhterem (!) zevatlarımız bilimsel zihniyet olarak bir yaşında, skolastik zihniyet olarak bin yaşında olmanın dayanılmaz yüzeyselliği ile bizlere önder olmak, yol göstermek gayretkeşliği içinde çırpınıp durmaktadırlar. Atatürk’ü anlamadan Atatürkçülük yarışına çıkanlar ile kaliteli müslüman olmanın ölçüsünü Atatürk’e yaman bir düşman olmak şartına bağlayanların çıkardığı kuru gürültüyü ve mikroplu tozu dumanı artık duymak görmek istemiyoruz. Çünkü böyle bir ortam hem sağlığımızı bozuyor hem de Cumhuriyet ve demokrasimizi yıpratıp yozlaştırıyor.

Sevaplarıyla günahlarıyla her insan gibi bir fani olan Mustafa Kemal Atatürk bazılarının göstermeye çalıştığı üzre, ne Türkiyeyi yoktan vareden haşa bir ilah ne de İslam’ı yok etmeye çalışan haşa bir deccaldir. O Türklük bayrağını ayaklar altından alıp yükseklere kaldıran bir Türk milliyetçisidir. Türk milliyetçiliğinin tarih İçinden süzülüp gelen Başbuğ liderlerinden biri olan Atatürk Türk milletini uçurumlarla dolu dar bir geçitten geçirerek yeşil bir düzlüğe çıkaran öncü bîr Bozkurt’tur. Ülkücü Türk gençliği Türk milliyetçiliğinin temel gayesini gerçekleştirme noktasında sonuna kadar onunla birliktedir; Türk milliyetçiliğinin orta ve üst gayesini gerçekleştirme yolunda ise onun yukarıda ifade edilen son vasiyetinin takipçisi olacaktır.

Dipnotlar:

1- 1923, Atatürk’ün Söylev ve. Demeçleri 2,s. 142-143 2- 1919, Nutuk 1, s. 13 3- 19 Şubat 1931, Cumhuriyet Gazetesi, İş bankası yay.s.19 4- Kazım Özalp, Özalp Atatürk’ü Anlatıyor, Milliyet Gaz.22.11.1969 5- İlk Öğretim Mecmuası, Cilt:4,s.61, 1940; Atatürk’ün S.D.s.114 6-1920, Atatürk’ ün S.D., s. 97-98 7- 1930, Afet İnan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları s.420-422 8- 1921, Atatürk’ün S.D.3, s.20 9- 1922, Atatürk’ün S.D.3, s.51-52 10-1935, Ayın Tarihi, No.19 11- 1929, Ayın Tarihi, Cilt:20 sayı: 65, s.47-91, l Ağustos 1929 Eskişehir Sakarya Gazetesi 12-Atatürk’ün S.D. 3, s.90 l j- KılıçM, Atatürk’ün Hususiyetleri, s.62 14- 1923, Atatürk’ün S.D. 2, s. 142 15- 1936, Cevat Abbas Gürer, Cumhuriyet Gaz. 10.11.1941 16- 1908, Atatürk ile Konuşmalar, Mustafa Baydar, s. 101 17- 1926, Ali Rıza Ünal, Atatürk Hakkındaki Anılarım, Türkiye harp Malûlü Gaziler Demeği Dergisi, sayt:158,s.23,1969 18- 1930, Şemsenin Giinaltay, ülkü Dergisi, cilt:9sayı: 100, s.3, 1945 19- 1923, Atatürk’ün S.D. 2, s.86 20- 1924, Atatürk’ün S.D, i, s.318 21- 1923, Atatürk’ün S.D. 2, s.144 22-Asaf İlbay Anlatıyor, Yakınlarından Hatıralar, s.102-103 23- 1918, Ruşen Eşref Ünaydın, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat -..47-48, 1930 24-İstanbul Beyazıt Kûtüphanesi Kartek No; 32340, Ankara Ün.D.T.C.F. Kütüphanesi Kayıt No: Esasla 379,AhmetGürtaş G.E. ve SadiBozok