27 Mayıs Hareketi

1960 yılı Nisan ayına gelindiğinde DP ve CHP’nin hesaplaşması hat safhaya ulaşmıştı. Her iki parti lideri Türkiye’nin çeşitli yörelerine giderek yaptıkları konuşmalarda birbirlerini suçluyorlar ve zaten yüksek olan siyasî tansiyonu daha fazla körüklüyorlardı. Bu arada 25 Nisanda Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilân edildi.

Artık “ihtilâl” sözcüğü siyasî çevrelerde telâffuz edilmeye başlamıştı. İnönü Said-i Nursi’nin desteği ile hareket eden Menderes ve ekibini hedef göstererek “şartlar tahakkuk olunca ihtilâl bir hak olur” deme gafletini gösterebiliyordu. DP ise “CHP ihtilâl bayraktarlığı yapan tehlikeli bir fesat ocağı hâline geldi” (16)  şeklindeki beyanlarıyla âdeta ihtilâlin oluşumunu kolaylaştırıyordu.

1960 yılı Mayıs ayında Menderes, halk üzerindeki prestijine rağmen üniversite, basın, ordu ve bürokrat desteğini tamamen kaybetmişti.

Ordu içerisindeki ihtilâlci subaylara fırsat veren kargaşa ortamı 27 Mayıs gününe kadar devam etmiştir. İhtilâli hisseden DP, 27 Mayıs’ın hemen öncesinde askere yeni ve yüksek derece ve lojman sözü verdi. Ayrıca 21 Mayıs yürüyüşünde tutuklanan Harp Okulu öğretmenleri ve daha önce tutuklanmış subaylar serbest bırakıldı. Ancak geç kalınmış bu tedbirler ihtilâli durdurmaya yetmedi. Sonuçta beklenen ihtilâl nihayet gerçekleşti. 26 Mayıs günü akşamı İstanbul ve Ankara ihtilâl grupları harekete geçti. İhtilâl aynı gece Harp Okulu’nda başladı. Ankara Radyosu Alparslan Türkeş tarafından ele geçirildi. Türkeş’in bizzat kaleme aldığı ilk tebliğ ihtilâlin amaçlarını ortaya koyması bakımdın tarihî önemi haizdir. Alparslan Türkeş tarafından okunan ilk tebliğ şu şekildeydi;

“Aziz Vatandaşlar; Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silâhlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır. Bu hareket Silâhlı Kuvvetlerimiz, partiler içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil veserbest seçimler yaptırarak , idareyi hangi tarafa mensupolursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz hiç kimse hakkında şahsîyata müteallik tecavüzkâr bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş kanunlar ve hukuk prensipleri esasına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların partilerin üstünde aynı milletten, aynı soydan gelmiş evlâtları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri ıstıraplarımızın dinmesi ve millî varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silâhlı Kuvvetlerine sığınmalarını rica ediyoruz. Şahsî emniyetleri kanun teminatı altındadır. Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasasına ve İnsan Hakları prensiplerine tamamıyla riayettir. Atatürk’ün “Yurtta sulh, Cihanda sulh” prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Tekrar ediyoruz düşüncemiz “Yurtta sulh, Cihanda sulh”tur. (17)

Bakanlar ve meclis üyeleri 27 Mayıs günü yakalanarak Kara Harp Okuluna götürüldüler. Siyasî partiler faaliyetten alıkondu. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar köşkten alındı. Menderes ise Eskişehir’de tutuklanarak Ankara’ya getirildi.

27 Mayıs Harekâtı’nın mana ve maksadı, Türk milletine ve bütün dünyaya ilk defa Türkeş’in beyanı ile açıklanmış ve duyurulmuştur. Bundan önce üç adet tebliğ yayımlanmış olmasına rağmen hiçbirisi hareketin amaçlarını tam manasıyla açıklayacak mahiyette olmadığından Türkeş’in Ankara Radyosundan okuduğu tebliğ “İhtilâlin ilk sesi ve mesajı” olarak kabul edilmiştir.

Bu konuşma aynı zamanda Türkeş’in hareket konusundaki düşüncelerin aksettirmesi bakımından da önemlidir. Türkeş bu konuşmasında Türkiye’nin niçin ve nasıl böyle bir noktaya getirilmiş olduğuna en doğru teşhisi koyuyordu. Açıklamanın tatmin ve ikna edici olması Demokrat Partililerin bile ihtilâlcilerin ilk beyanlarına güvenerek memnuniyetlerini dile getiren açıklamalarda bulunmalarına sebep olmuştur.

Türkeş, bu harekete Silâhlı Kuvvetler vasıtasıyla partilerin içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtulması ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiştir.

“Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa ve zümreye karşı değildir. İdaremiz hiç kimse hakkında şahsiyete müteallik tecavüzkâr bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun her vatandaş kanunlar ve hukuk prensipleri esasların göre muamele görecektir” diyerek 27 Mayıs Hareketi’ne muhatap olanlara teminat vermiş oluyordu.

Yine ihtilâlin ilk gününde Türkeş yerli ve yabancı basın mensuplarına hareket hakkında bilgi vermiş, “Türkiye’de demokrasiyi saplandığı çıkmaz sokaktan kurtarmak istedik. Hiçbir şahsî ihtirasımız yoktu. Sadece millete hür ve serbest seçimlerin yapılması imkânını sağlamak gayesiyle hareket ettik…” demiştir.

Türkiye’de ordunun idareyi ele alması, batı âleminde müspet karşılanmış ve “beklenen hadise” olarak yorumlanmıştır. İtalyan gazeteleri 27 Mayıs Hareketi’ni “Atatürk’ün ruhu Türkiye’de galip geldi” başlığıyla duyurmuş, İngiliz basını ise “Genç Türklerin Hareketi” başlığıyla konuya geniş yer vermiştir. Yunanistan 27 Mayıs Hareketi’ne karşı tepkisiz kalmış, Güney Kore, DP iktidarının devrilmesini memnuniyetle karşılamış, Irak ise “olay Türkiye’yi ilgilendiren bir iç meseledir” yorumunda bulunmuştur.

Türkeş’in şahsî gayretlerine rağmen 27 Mayıs hedefinden saptırılmış, tarafsızlığını koruyamamıştır. Türkeş bu konuda şöyle diyor; “İlk gününden itibaren tarafsızlığına adaletli tutumuna saldırılar başladı. Şahsen beni birçok kimseler ziyaret ettiler. Siz bu tarafı yıktınız, bu taraf hiçbir zaman sizi tasvip etmez, bir kere o tarafın düşmanlığını üzerinize çektiniz. Şimdi CHP’ye karşı çıkıyorsunuz. İsmet Paşa’ya da el uzatmıyorsunuz. Onunla da iş birliğine yanaşmıyorsunuz. O hâlde kime dayanacaksınız dediler”. (18)  Hâlbuki 27 Mayıs hiçbir parti ve zümreye karşı, herhangi bir zümre veya parti lehine yapılmış olmayıp Türk milletinin lehine yapılmıştır.

İhtilâlcilerden bir grubun DP’yi yıkıp, yerine hemen İnönü’yü ve CHP’yi iktidar etme heyecanı ihtilâlin tarafsızlığını ortadan kaldırılmasına sebep olmuştur. Diğer önemli âmil de ordunun başardığı harekâtın birtakım ilim adamı hüviyeti taşıyan kimselerin fikrî yapısına teslim edilişidir.

a. Millî Birlik Komitesi Askerî darbeyi gerçekleştiren subaylardan 38 kişinin yer aldığı Millî Birlik Komitesi 18 Haziran 1960 tarihinde ilk açıklandığında şu isimlerden meydana gelmekteydi;

Orgeneral Cemal Gürsel, Orgeneral Fahri Özdilek, Tümgeneral Cemal Madanoğlu, Tuğgeneral İrfan Baştuğ, Tuğgeneral Sıtkı Ulay, Albay Ekrem Acuner, Albay Mucip Ataklı, Albay Osman Köksal, Albay Fikret Kuytak, Albay Sami Küçük, Albay Haydar Tunçkanat, Albay Alparslan Türkeş, Yarbay Refet Aksoylu, Yarbay Fazıl Akkoyunlu, Yarbay Orhan Kabibay, Yarbay Mustafa Kaplan, Yarbay Suphi Karaman, Yarbay Sezai Okan, Yarbay Ahmet Yıldız, Binbaşı Emrullah Çelebi, Binbaşı Orhan Erkanlı, Binbaşı Vehbi Ersü, Binbaşı Suphi Gürsoytrak, Binbaşı Kadri Kaplan, Binbaşı Muzaffer Karan, Binbaşı Mehmet Özgüneş, Binbaşı Şükran Özkaya, Binbaşı Şefik Soyuyüce, Binbaşı Dündar Taşer, Yüzbaşı Münir Köseoğlu, Yüzbaşı Selahattin Özgür, Yüzbaşı Rıfat Baykal, Yüzbaşı Ahmet Er, Yüzbaşı Numan Esin, Yüzbaşı Kâmil Karavelioğlu, Yüzbaşı Muzaffer Özdağ ve Yüzbaşı İrfan Solmazer. (19)

Menderes döneminde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Cemal Gürsel emekli olma hazırlığı içerisindeyken ihtilâl kadrosu tarafından MBK Başkanlığına getirilmiş harekâtın hemen sonrasında ise Devlet Başkanlığı görevini de üzerine almıştı. Aynı zamanda Silâhlı Kuvvetler Komutanı ve askerî hükümetin başbakanı durumundaydı.

Esasında Cemal Gürsel 27 Mayıs Hareketi için alelâcele aranan ve son anda bulunan bir başkan konumundaydı. Hiçbir zaman 27 Mayıs Hareketi’nin ağırlığı ve sorumluluğunu üzerine alabilen bir lider olamadı. Çünkü lider, teşkilâtçılığı ile tebarüz edebilen ve halkın önünde gidebilendir. Lider tayin olunmaz, kendi kendini tayin eder. Lideri toplum yaratır ve toplumun istek ve temayülleri besler.

MBK’nin faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte komite içinde iki farklı temayülün ortaya çıktığı görülmektedir. Birinci temayüle göre; MBK en kısa zamanda yeni bir anayasa ve seçim yasası hazırlayarak ülke yönetimini yapılacak seçimler vasıtasıyla sivillere devretmeliydi. Bu temayülün liderliğini İnönü ve CHP yapmaktaydı. İkinci temayüle göre ülkenin içinde bulunduğu anarşiden siyasî partilerin sorumlu olması nedeniyle askerî yönetim birkaç yıl sürmeli ve birtakım reformlar gerçekleştirildikten sonra yönetim sivillere bırakılmalıydı. Bu temayül ise özellikle Türkeş ve ekibi tarafından benimsenmiştir.

MBK, 12 Haziran 1960′da bir anayasa değişikliğini benimseyerek kendi yönetimine hukukî bir dayanak sağlamıştır. 12 Haziranda yapılan değişiklikle 1924 Anayasasıyla TBMM’ne ait olduğu kabul edilen bütün görev ve yetkiler MBK’ye devredilmiştir. Ayrıca yasa ile DP iktidarı yargılanmak üzere bir “Yüksek Adalet Divanı” kurulmuştur.

MBK’nin en önemli tasarrufu 2 Ağustos 1960′da gerçekleşti. Ordudan beş bin subay emekliye ayrıldı.

42 sayılı kanunla gerçekleştirilen bu tasfiye hareketi ordunun reorganizasyonu ve gençleştirilmesine yönelik olduğu kadar, MBK’nin ordu üzerindeki otoritesinin sağlamlaştırılmasına da hizmet etmiştir. 28 Ekim 1960′da ise 147 öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı. Üniversiteden tasfiye edilen profesörlerin aşırı solcu, partizan ve ahlâkî zaafları olduğuna dair iddialar bu hareketin meydana gelmesindeki yegane sebep olarak görülmektedir.

MBK tarafından gerçekleştirilen ordudaki tasfiyelere o günkü şartlarda önemli bir tepki gösterilmezken, komitenin üniversitede giriştiği tasfiye eylemi tartışma ve tepkilere yol açmıştır. Tembel, yeteneksiz veya rejim düşmanları oldukları iddiasıyla 147 öğretim üyesinin üniversiteden atılmaları üzerine üniversite rektörleri Turhan Feyzioğlu, Sıddık Sami Onar, Fikret Narter ve Suat Kemal Yetkin istifa ederek, MBK’nin tasfiye hareketini protesto etmişlerdir. Ord.Prof. Ekrem Şerif Egeli, Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, Ord.Prof. Recai Galip Okandan, Ord.Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu, Ord.Prof. Ratip Berker, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Takiyettin Mengüşoğlu, Prof. Sahabattin Eyüboğlu, Prof. Yavuz Abadan, Prof. Bülent Nuri Esen, Prof. Aziz Köklü, Prof. Emin Bilgiç, Prof. Hasan Eren, Prof. Zafer Baykoç, Prof. Nusret Hızır, Prof. Tevfik Berkan, Prof. Memduh Yaşa, Prof. Mina Urgan, Doç. İsmet Giritli, Doç. Adnan Benk, Doç. Mukbil Özyörük, Dr. ihsan Ünlüer, Doç. Haldun Taner, Asistan Özer Ozankaya… gibi çeşitli ilim dallarındaki çalışmaları ile tanınan 147 öğretim üyesine ancak 28 Mart 1962′de çıkarılan kanun ile üniversiteye dönme imkânı sağlandı.

147′ler olayı, MBK ve ordu faaliyetleri destekleyen aydınlar arasında da ciddî sürtüşme ve kırgınlığa yol açmıştır.

Türkeş, ihtilâlden sonra Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilmişti. Ancak O, Cemal Gürsel’in kendisine olan itimadı ile fiilen başbakanlık görevini de ifa ettiğini belirtmektedir. Bunu yaparken de çok aksayan şeylerle karşılaştığını, hiç arzu edilmediği hâlde kendi nam ve hesaplarına haksızlıklar, baskılar, tecavüzler yapıldığını tespit ettiğini söylemektedir.

Türkeş’in tarafsız tutumu bazılarının düşünce ve niyetlerine büyük engel teşkil ediyordu. Türkeş bu durumu eserinde şöyle açıklar; “Benim bir iki partiye karşı da tarafsız tutumum derhâl Halk Partisi’nden vekomitedeki Halk Partili arkadaşların arasında aleyhime bir cereyanın yaratılmasına sebep oldu. Ben ortada kaldıkça iktidar koltuğuna ulaşamayacaklarını biliyorlardı. İnönü’nün uzun yıllardan beri kendi emellerine engel saydığı kimselere karşı kullandığı feci iftiralar ve propagandalarını bu defa da bize karşı seferber ettiler. Bunlardan birisi ırkçılık ve komünistlerin deyimi ile “Kafatasçılık” ithamı idi. Vaktiyle de Turancılık ve Irkçılık davasını nasıl bir evham ve kötü niyet esasına dayanarak uydurulmuş olduğu ve bu dava dolayısıyla yapılan işkenceler, adaleti lekeleyen tutumları hatırlamak icap eder… İnönü ve çevresi eski oyunlarına yeniden başvurmuşlardır” (20)

Türkeş, Millî Birlik Komitesi’ne ağırlığını koyarak, ihtilâle ve onun tarafsızlık vaadine gölge düşürmemesi için, siyasî partilerle temas edilmemesi yolunda bir karar alınmasına muvaffak olmuştur. Fakat ne yazık ki alınan bu kararın uzun süre geçerli olmasına komite üyelerinden bazılarının art niyetleri engel olmuştur. CHP ile MBK arasında kurulan bağ ile Halk Partisi yöneticileri komitede cereyan eden görüşmeler ve kararlar hakkında bilgi sahibi oluyorlar ve parti görüşlerini empoze etme imkânı buluyorlardı. İnönü’nün aradığı fırsatı da zaten bizzat Cemal Gürsel İnönü’yü telefonla arayarak yaratmıştı.

MBK’de cereyan eden bütün görüşmeleri ajanları vasıtasıyla anında öğrenen İnönü, seçimlerin vadedilmediği gibi en kısa zamanda yapılacağından endişe etmeye başlamıştır. Bu nedenle bir emrivaki yaparak Cemal Gürsel ile görüşmüş ve MBK’nin tarafsızlık ilkesi böylece ihlâl edilmiştir. Gürsel-İnönü görüşmesi Türkeş grubu üzerinde son derece menfi bir tesir yaratmıştı. Telâfisi için bir çare gerekliydi. Türkeş grubu kamuoyundaki yanlış intibaı silmek için, Bölükbaşı’yı Cemal Gürsel ile görüştürme formülünü buldu. Ve bu görüşme gerçekleşti.

Türkeş grubu, baştan beri takip ettikleri tarafsızlık tutumunun bir gereği olarak, CHP’nin tavırlarına karşı açıkça vaziyet alınmasına karar vermiş ve bu maksatla da 32 numaralı MBK tebliğini yayımlatmışlardır.

“Aziz Vatandaşlar, Bazı kimselerin millî inkılâp hareketini, kendi partilerine mal ederek vatandaşlar arasında propaganda yapmakta ve diğer parti mensupları üzerinde baskıya yeltenmekte oldukları muhtelif kaynaklardan öğrenilmiştir. Millî İnkılâp, hiçbir şahsın hiçbir zümrenin lehine yapılmış bir hareket değildir. Muhterem halkımızın, köylü ve işçilerimizin demokrasiye kavuşması, hak ve hürriyetlerinin teminatı, iktisadî kalkınması, ana prensibimizdir.Vatandaşların hususi işlerinde her türlü çalışma yerlerinde, kardeşlik duyguları ve huzur içinde bulunmaları esastır. İdarî makamların bölgelerinde vaki olacak bu gibi hareketlerin üzerinde hassasiyetle durmalarını rica ederim” (21) Tebliğ Cemal Gürsel’in imzasını taşıyordu. Yine aynı şeklide Türkeş ve arkadaşlarının tesir ve telkiniyle Cemal Gürsel 27 Haziranda Türkiye Radyolarından bir de konuşma yapmıştır. Daha önce de belirtildiği gibi ihtilâlin amacından sapmasındaki bir diğer amil de “ilim adamları” olarak davet edilen kişilerin tutumu olmuştur. Türkeş tanınmış hukuk profesörlerinin normal hukuk kurallarına itibar etmeyip, ihtilâlin kendisine has hukukunun işlerliğini telkin edişlerini de şöyle izah etmektedir; “Yassıada mahkemeleri için hazırlık yapıldığı bir sırada bazı profesörlerden bir teklif geldi. Celâl Bayar, Refik Koraltan’ın yaşları ileridir. Bunları işledikleri suç itibariyle idam cezası verilmelidir. O hâlde Türk Ceza Kanunu’ndaki 65. madde değiştirilmeli. Ben buna karşı çıktım. Hukukta bir prensip vardır, cezalar makable şamil olmaz. Değiştirdiğimiz kanunu tarihten öncesi fiiller için uygularsak, tarih önünde sorumlu oluruz. Bunu yapmayalım, dediğimiz zaman bir profesör kalktı bana dedi di; “Hayır siz yanlış düşünüyorsunuz. İhtilâllerde bu olur. Şimdi normal hukuk cari değildir. İhtilâl hukuku caridir. Yani ihtilâl hukukunda böyle bir prensip bahis konusu edilemez” bunu bana söyleyen Prof. Dr. Muammer Aksoy’du” (22) Türkeş’in normal hukuk kurallarından yana oluşu bazı arkadaşlarının da tepkisine sebep olmuştur. Türkeş ise “Madem böyle düşünüyorlar, hukukçular bir teklif hazırlayıp altını imza etsinler. Ona göre MBK da böyle bir kanun tadilâtı yapsın, hukukçulardan imzalı bir teklif gelmesi üzerine komite de o maddeyi değiştirdi” diyordu.

Türkeş, DP’nin kapatılması için yapılan tekliflere asla itibar etmemiştir.Türkiye’deki bütün partilerin katılımıyla demokratik nizamın devam etmesini istemiştir, DP’nin kapatılması mahkemeye yapılan bir ihbarla olmuştur. İki sene kongresini yapmadığı için mahkeme kararı ile kapatılmıştır.

Türkeş, radyoda yaptığı konuşmasının mana ve ruhuna her zaman bağlı kalmıştır. “İhtilâlin hiçbir şahsa ve zümreye karşı yapılmadığı” ifade edilirken, özellikle DP yöneticileri ve DP’li vatandaşlar zikretmiştir. Yine bu beyanda “Partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırılacaktır” denilmiştir. En önemlisi “idarenin hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim edileceğinin” vadedilmiş olmasıdır. Bu da DP yöneticileri ve DP’li seçmenler için büyük bir teminat olmuştur. Sonuçta Türkeş ve arkadaşları, başı koparılan DP’ye oy ve gönül vermiş büyük vatandaş kitlesine sahip çıkmak ve onları CHP hırsı karşısında yeniden organize edip siyasî bir güç hâline getirmek istemişlerdir.(23)

MBK’nin iktidarı devralmasından sonra Alparslan Türkeş’in tesir ve telkinleriyle günümüzde faaliyet gösteren birtakım önemli müesseselerin ihtilâlden hemen sonra kurulmuş olduğu görülmektedir. Bu müesseselere en güzel örnek Devlet Plânlama Teşkilâtıdır (DPT). Bununla birlikte bir Konservatuar Kanunu ve İş Seferberliği Kanunu hazırlatmış, 212 Sayılı Basın Kanunu ile basın mensuplarının bağımsız görev yapmalarına imkân sağlamıştır. Bu yöndeki çalışmalar daha sonra Basın İlân Kurumunun doğmasına yol açmıştır. Alpaslan Türkeş’in uzun vadede gerçekleştirmeyi plânladığı reformlar arasında şunlar sayılabilir; Toprak Reformu, Tarım Kooperatifleri ve Köy Üniteleri, Yedek Subay Öğretmenlik Sistemi, İdarî Reform, İşçi Seferberliği ve Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu.

Türkeş ve arkadaşları ülkenin sosyal, iktisadî ve siyasî yapısında kısa ve uzun vadeli reform hareketlerini plânlarken diğer tarafta günlük bir gazete çıkararak ileride kurmayı düşündükleri Millî Birlik Partisi vasıtasıyla kendi seslerini duyurmayı düşünüyorlardı. Bu çalışmalar sonucunda “Öncü” adlı bir gazete kurulmuştur. Gazete, gerçekte 14′lerin yayın organı olmasına rağmen bu durum kamuoyuna resmen duyurulmamıştır.

Türkeş’in 1960 İhtilâli sonrasında sosyal ve kültürel alanda meydana gelen boşluğu doldurmak amacıyla kurdurmuş olduğu “Türk Kültür Derneği” ayrı bir öneme sahiptir. Derneğin kuruluş gayeleri arasında köylere hitap etmesi düşünülmüş olmakla birlikte temel felsefesi, Türk gençliğini Marksist ve bölücü ideoloji tesirine karşı uyarmak, onları millî kültürle yoğurmak, teşkilâtlandırmak olarak bizzat Alparslan Türkeş tarafından tespit edilmiştir. Türkeş, Türk Kültür Derneği’nin başına ise yakın arkadaşı Şahap Homriş’i getirmiştir. Dernek çok kısa süre faaliyet göstermiş, Türkeş’in sürgüne gönderilmesiyle atıl kalmıştır. Bugünkü Ülkü Ocakları’nın orijini olarak kabul edilmesi gereken Türk Kültür Derneği, kuruluş felsefesi ve gayesi ile Alparslan Türkeş’in fikir babalığını yaptığı bir misyonun uygulama alanındaki ilk örneği ve teşebbüsüdür.