| GEÇMİŞTEN
GÜNÜMÜZE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TARİHİ GELİŞİM SÜRECİ
Milliyetçilik,
milletten türetilmiş bir kelimedir.
Arapça olan millet kelimesi "din topluluğu",
manasına gelmektedir. Dilimizde millet "nation"
kelimesine karşılık olarak kullanılmaktadır.
Lâtince bir fiil olan "nasci" den
gelen "nation" aynı yerde doğmuş bir
insan topluluğu manasını ifade etmektedir. İngilizcede
milliyet anlamına gelen "nationality"
kelimesinin varlığı 1691'den itibaren tespit
edilmişse de, bunun bugünkü anlamda ilk kullanılışı
19. yüzyılın başlarındadır. Fransızcada da aynı
anlama gelen "nationalite" kelimesi
ilk defa 1885'te Akademi Sözlüğü'ne girmiştir.
Milletin tanımı, tartışmalı bir konu olarak
karşımıza çıkmaktadır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün
Esasları'nda milleti "dilce, dince, ahlâkça
ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi
almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir"
şeklinde tanımlamaktadır. Yusuf Akçura'ya göre
ise millet, "ırk ve dilin esasen birliğinden
dolayı içtimaî vicdanında birlik hasıl olmuş
bir cemiyet-i beşeriye"dir. Sadri Maksudi
Arsal'a göre milleti teşkil eden unsurlar şöyle
sıralanabilir; "milleti teşkil eden kişilerin
bir devlet içinde yaşaması veya yaşamış olması,
nüfus, coğrafi alan, bağımsızlık, dil birliği,
örf ve âdetler birliği, ortak dinî inançlar,
millî seciye, çoğunluğun aynı ırktan olması".
Mehmet
Gönlübol, milliyetçiliği "millî devletleri siyasî örgütlenmenin ideal birimi
olarak kabul eden, milletlerin yaratıcı kültür enerjisinin ve ekonomik refahın
kaynağı olduğuna inanan görüşün ve duyuş ve düşünüş havasının geniş halk kitlelerine
yayılmış biçimidir" diye tanımlamaktadır. Halk arasında milliyetçilik ile
insanın üyesi olduğu millete duyduğu derin bağlılık duyusu anlatılır. Diğer bir
ifade ile milliyetçilik, millet olmanın eyleme dönük bilincidir. Seton-Watson'a
göre milliyetçiliğin iki esas anlamı vardır. İlk anlamıyla milliyetçilik milletlerin
karakterleri, çıkarları, hakları ve görevleri ile ilgili doktrini ifade etmektedir.
Diğer anlamıyla milletlerin ileri sürdükleri amaçları ile çıkarlarını ilerletmeyi
amaç edinen örgütlenmiş siyasî bir akımdır. Bu akımın gerçekleştirmeyi istediği
iki ana amaç bulunmaktadır. Bunlar; milletin hakim olduğu bağımsız bir devletin
yaratılması ile millî birliktir. Mehmet Nihat ve Emre Cemiloğlu'na göre "millet
ve milliyetçilik, temelde, bir mensubiyet şuurunu ve şuurun icaplarının yerine
getirilmesini" ifade eder. Ernest Gellner'e göre "Milliyetçilik en genel
ve basit anlamıyla, siyasî birim ile millî birimin çakışmalarını, örtüşmelerini
öngören siyasî bir ilkedir". Marksistlere göre ise millet, milliyetçilik
ve din, birer sahte bilinçler olup sahici ilişki ve kimlikleri tayin eden sınıf
ilişkileridir Millet ve milliyetçilik evrensel değildir ve aşılması gereken geri
unsurlardır. Çünkü
insanlık tarihi bir ilerleme tarihidir. Burada Marksistler, sınıf ilişkilerinin
ve sınıf kimliğinin tek etken olduğunu ve millet ile din kimliklerini yok eden
bir mahiyet taşımadığını ileri sürerek ve insanlık tarihinde dinin ve milletin
medenileşme hareketlerinde oynadığı rolü göz ardı etmişlerdir. Genellikle milliyetçiliğin
ana kavramları, ana vatan ve millî sınır, ana dil ve yazı, din, tarih ve eğitim,
ırk ile sınırlandırılmıştır. Bunlar milliyetçiliği şekillendiren millî karakteri
oluştururlar. Buna göre her milletin müşterek bir karakteri vardır. Bazıları millî
karakteri ırk ve kanın tayin ettiğini belirtmişler; bazıları ise iklimin, siyasî-dinî-
sosyal-ekonomik şartlarla değişen âdetlerin millî karakteri tayin ettiğini belirtmişlerdir.
Elie Kedourie milliyetçiliği açık ve kapalı olmak üzere iki kısma ayırmıştır.
Açık milliyetçilik ırk ve etnik kökeni göz önüne almadan vatandaşlardan meydana
gelen siyasal bir toplumu, bir toprak teşkilâtını ifade eder ve idealini gelecekte
arar. Kapalı milliyetçilik ise, milletin millî karakteri olan kan ve ırk gibi
ortak kökenler ve ana vatanlarında köklü bir şekilde bulunmuş olma gibi konuları
işler. Bu şekilde millî karakterin saflığını ileri sürerek bunun yabancı etkiler
altında bozulmamasına çalışır ve ideallerini kavmi ve eski geçmiş üzerine kurar.
Türkiye'de bu adla anılan bir partinin, Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurucusu
ve genel başkanı olan Alparslan Türkeş'e göre milliyetçilik "Türk milletini
sevmektir. Türk milletini
sevmek ise, Türk milletinin iyiliğini istemek, onun yüceltilmesi için çalışmak,
onun hakkını, hukukunu çiğnetmemek ve milletimizi kısa zamanda dünyanın en çok
refaha ermiş, en zengin, en güçlü toplumu hâline getirmek; dağınıklığı gidermek,
esaret altında bulunanların esaretten kurtulmasını sağlamaya çalışmak ve Türklerin
kendi aralarında sıkı bir sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî iş birliğinin gelişmesini
sağlamak demektir. Türk
milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bulunan Orhun
Abideleri'nde görmekteyiz. "Türk" adı da yazılı olarak ilk defa bu abidelerde
zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı değil Türk devletini
karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan,
"Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin milleti tatlı sözü,
yumuşak kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış, kendine yakınlaşmayanı
da öldürmüş. Pek çok Türk milleti bu tatlı sözlere ve yumuşak hediyelere kanarak
öldünüz" diye milletini uyarmış; "Türk milletinin adı, sanı yok olmasın
diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için ölecek
hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim"
diyerek milleti için çalışmanın gerekliliğini belirtmiş; "Ey Türk, Oğuz Beyler,
millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız yer delinmezse, senin
ilini töreni kim bozabilir?... Ötüken
ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde tutacaksın" diyerek ülkenin ve
törenin önemini belirtmiş; "Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların
cariye, yiğit erkeklerin köle oldu" diyerek Türk adının önemini vurgulamış;
"Ey Türk titre ve kendine dön!" diyerek de millî şuurun ve benliğin
önemini belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen sonra 11.yy'da
Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe sözlük
Divanü Lügati't-Türk'te Kaşgarlı Mahmut "Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini
Türklerin burçlarından doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış, hakanlığı
onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını hep onlardan teşkil etmiş. Cihan
halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların diline sığınırsa
onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk
olmayanlar da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar ve ziyandan kurtulmaktadır"
diye Türk milletini övmüş ve "Türk dilini öğreniniz çünkü onların uzun sürecek
saltanatları vardır" diye bir hadisi belirtmiştir. Hadis doğruysa, Türk dilini
öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis doğru değilse böyle bir hadisin
uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir.
12.yy'da yaşayan Fahrettin Mübarekşah, Türk ve İslâm büyüklerinin seceresini belirtmek
için yazdığı "Secere-i Ensâb" adlı eserinde Türk sedef içinde deryada
bulunan bir inci gibidir. Kendi
yurdunda bulunduğu zaman kadir ve kıymeti yoktur. Lâkin oradan çıkınca denizden
ve sedeften çıkmış inci gibi kıymetlenir ..... Arapçadan sonra Türkçeden daha
iyi ve daha heybetli hiçbir dil yoktur" demiştir. Daha sonra aynı şuuru Hindistan'da
bir Türk İmparatorluğu kurmuş olan Babür'ün Hatıraları'nda, Çağatay döneminde
Hüseyin Baykara ve Nevâî'nin eserlerinde görmekteyiz. Hatta Nevâî, Farsça ve Türkçenin
mukayese edildiği Muhakemetü'l- Lügateyn adlı bir eser de yazarak, bu eserinde
"Türkler Sartlardan daha keskin zekâlı, daha üstün anlayışlı, daha pak ve
daha saf yaratılışlıdır. Türklerin küçükleri, beyleri kölelerine kadar Farsçayı
öğrenmelerine rağmen, Sartlar, Türkçeyi öğrenememişlerdir. ... Türkçede incelikler,
derinlikler yükseklikler çoktur. Bugüne kadar hiç kimse bunları inceleyerek meydana
çıkaramadığı için gizli kalmışlardır. Türk'ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel
sanarak Farsça şiir yazmaya özenirler .... Ana dilin üzerinde düşünmeye koyuldum.
Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir
âlem göründü" gibi ifadelerle Türklerin ve Türk dilinin yüceliğini belirtmiştir.
Özbek hanlarından Yadigar Han'ın torunu Hive Hanı Ebü'l-Gazi Bahadır Han, milletin
tarihi ile şuurlu bir övünç duymuş, Tanrı tarafından Türk olarak yaratılmayı bir
şeref bilerek 17.yy.'da Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türkî adlı eserlerini vermiştir.
Selçuklular ve Osmanlılar
döneminde Farsçanın edebiyat ve sanat dili, Arapçanın ilim dili olarak geliştiğini,
Türkçe'nin ise halk arasında konuşulduğunu, kullanılmaya kullanılmaya köreldiğini
görmekteyiz. Buna
rağmen XIII.yy'da Âşık Paşa, Garibnâme adlı eserinde "Türk
diline kimse bakmaz idi Türklere
hergiz gönül akmaz idi Türk
dahi bilmez idi bu dilleri İnce
yolu ol ulu menzilleri" gibi
mısralarla, Türkçenin o çağlarda nasıl ihmal edilmiş olduğunu, bu yüzden Türklere
bile gönül verilmediğini, hatta bizzat Türklerin bile bu güzel ve ince dili bilmediklerini
söylemektedir. 17.yy'da yaşamış olan Vanî Mehmet Efendi "Arâisü'l-Kur'an
ve Nefâisü'l- Furkan" isimli Kur'an tefsirini kaleme almış, Türk ve Oğuz
kelimelerini rahatlıkla kullanan bir Türk milliyetçisidir. Vânî Mehmet Efendi,
Arap medresesine intikal eden ve muhtelif ırklardan mürekkep Osmanlı uleması tarafından
körüklenen Arap hayranlığı ve Türk düşmanlığı cereyanına sırf ilmî sebeplerle
isyan etmiş, Arap tefsircilerinin Ye'cüc ve Me'cüc'ü Türkleştirmelerine mukabil
"Türkler, Kur'an'da bahsi geçen Zülkarneyn'den maksat Oğuz Han olduğunu söylerler
ki, bu hususta tereddütü mucip olacak bir nokta yoktur" ifadesiyle aksini
müdafaa etmiş; Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı demir ve bakırdan bir set yaptıran Zülkarneyn'i
Türkleştirmiştir. 18. ve 19.yy'da batıda Türkoloji çalışmaları artmış,
Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi Türklerin temel kaynakları çözülmüştür.
Bir taraftan da Osmanlı Devleti devamlı toprak kaybediyordu. Eflâk ve Bûdan kaybedilmiş,
Sırplar, Yunanlılar ve en nihayet Bulgar da müstakil birer devlet kurmaya muvaffak
olmuşlar, gayri Türk unsurlar, Türk olmadığını söyleyen kendi soyundan insanlarla
birleşip teşekküller kurmaya başlamışlardı. İşte bu dönemde cılız da
olsa Edirneli Nazmî ve Mahremî gibi yazarlar Türkî-i Basit adı verilen cereyanla
sade Türkçeyle eserler vermişlerdir. Bu cereyandan sonra Fransız İhtilâli'nin
etkisi altında kalarak eski edebî ananelere karşı bir aksülâmel yapmak için lisanın
sadeleşmesini ortaya atan Tanzimat'ın ilk neslini yani, Şinasi, Namık Kemal, Ziya
Paşa ekolünü görmekteyiz. Bu nesil eski şiir kalıplarını ve tertipleri reddederek,
vatan, millet, halkçılık mefkûresine hizmet eden ve tamamen Fransız edebiyatından
mülhem bir edebiyat yaratmak istiyorlardı. Şinasi 1860 yılında çıkardığı Tercüman-ı
Âhval gazetesinin mukaddemesinde "Türk yurdunda gayrimüslim tebaanın kendi
lisanlarıyla birer gazete çıkarmakta oldukları halde millet-i hâkimeden hiç kimsenin
Tercüman-ı Ahval'in intişarına kadar böyle bir teşebbüse girişmediğini" söylerken
Türk milletini diğerlerinden ayırarak aslî unsur olarak belirtmiştir. Namık Kemal
ise "Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten" diyerek millet
yolunda çalışmanın yüceliğini belirtmiştir. Ziya Paşa'da da dil ve edebiyat alanlarında
Türkçü bir tutum görülür. Bunu Hürriyet gazetesinde yayımladığı "Şiir ve
İnşa" makalesinde görmekteyiz. Ziya Paşa, bu makalesinde "Türk edebiyatında
öteden beri kullanılan şiir ve nesir lisanın tabiî bir lisanın olmadığını, tabiî
Türk şiirinin halk şairleri arasında yaşadığını; Türk dilinde edebî eser yazmanın
lâfız oyunlarına uymak mecburiyeti yüzünden bir kat daha zorlaştığını ileri sürmektedir.
Tanzimat'ın en renkli siması Namık Kemal'dir. Namık Kemal'in kendini
Arnavut sayması yer yer Osmanlı tabiriyle Türk kelimesini yer değiştirerek kullanmış
olması, bazı şüphelere yol açtıysa da Osmanlı Devleti'nde hâkim millete mensup
bir vatanperverin kavimci bir millet ilkesi izlemesinin tasavvur dışı olduğu muhakkaktır.
Namık Kemal'in en önemli tarafı, Tanzimatçılar karşı tepkisi, Tanzimatçıları batılılaşma
içinde kendi benliklerini kaybetmelerini ve gayrimüslim tebaaya verilen haklarla
Türk-Müslüman hâkimiyetini sarstıkları yolundaki itirazıyla, vatan-millet-hürriyet
gibi kavramları bu konuda hiçbir terbiye almamış topluma sokarak daha sonraki
milliyetçi gelişme için bir nebze yönlendirilmiş bir kitle hazırlamıştır.
Bu yüzyılda Avrupa'daki Türkoloji çalışmaları Türkiye'de de etkisini göstermiş
Ahmet Vefik Paşa'yla başlayan ilmî milliyetçilik Süleyman Paşa, Özbekler Tekkesi
Şeyhi Süleyman Efendi, Ali Süavî, Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Veled Çelebi,
Şemseddin Sami ve Bursalı Tahir'le devam etmiştir. Lise tahsilini Fransa'da
yapan Ahmet Vefik Paşa, birçok doğu ve batı ülkesinde elçilik yapmış, maarif nazırlığı,
dahiliye nazırlığı ve sadrazamlık(Başbakanlık) görevlerinde bulunmuş, Avrupa'daki
Şarkiyat çalışmalarını yakından takip etmiş bir milliyetçiydi. Önce Ebülgazi Bahadır
Han'ın Şecere-i Türk adlı eserini Çağatayca Türkçesinden Osmanlıca Türkçesine
aktarmıştır. Bu suretle Orta Asya tarihinin bilinmeyen bir kısmını Türkiye Türklerine
tanıtmak ve bizim millî tarihimizin Osmanlılarla başlamadığını, Türk'ün çok daha
eski ve asil bir tarihi olduğunu ortaya koymuştur. Daha sonra Lehçe-i
Osmanî isimli lûgat kitabını yayımlayarak ilk defa Türkçe kelimeleri Arapça ve
Farsça kelimelerden ayrı telâkki etmiş, muhtelif Türk lehçeleri hakkında bazı
bilgiler vermiş, bu lehçelerin yayılış sahalarını belirtmiş, Türk maddesinde bazı
Türk kavimlerinin isimlerini saymıştır. A.Vefik Paşa'nın diğer bir hizmeti de
içinde 6-7 bin atasözümüzün toplandığı Darb-ı Mesel Mecmuası'dır. Bu atasözlerini
muntazam bir hat sırasıyla toplayan ilk ve zengin bir kaynaktır. İlmî Türkçülüğün
ikinci siması bir asker ve devlet adamı olan Süleyman Hüsnü Paşa'dır. Süleyman
Paşa Mekteb-i Harbiye Nazırı iken Harp Okulu'nda okutulacak olan ders kitaplarıyla
bizzat ilgilenmiş, hatta bir kısmını da kendisi telif etmiştir. Bu kitaplardan
birisi İlm-i Sarf-i Türkî adlı gramer kitabıdır.... O'na göre "Dilimize Osmanlı
dili, milletimize Osmanlı milleti denemez. Çünkü Osmanlı tabiri devletin adıdır,
milletimizin adı ise sadece Türk'tür. Bu sebeple lisanımıza Türk dili, edebiyatımıza
da Türk edebiyatı dememiz lâzımdır". Süleyman Paşa'nın dikkati çeken diğer
bir eseri de Tarih-i Âlem'dir. Yazar, ilk defa Türk tarihinin eski çağlarına 159
sayfalık bir bölüm ayırarak eski Türkler hakkında önemli bilgiler vermiştir. Ölümünden
sonra oğlu tarafından basılan Hiss-i İnkılâp adlı risalesinde "Türk milletinin
Avrupa'daki her türlü yeni ve medenî hareketleri kolayca kabul edebilecek ve hatta
örneklerini de geçebilecek kabiliyette olduğunu, bu milletin ilerlemek için sadece
hükûmetin teşvikine muhtaç olduğunu" belirterek o dönemde Batı karşısında
tezahür eden sosyal aşağılık kompleksine karşı çıkmıştır. Buhara'da doğarak
1847'de İstanbul'a gelen ve Özbekler Tekkesi'ne Şeyh olan Süleyman Efendi 1877'de
bir heyetle Macaristan'a gitmiş ve 1882'de meşhur Çağatay Lûgatı'nı neşretmiştir.
İçinde 8 bin kadar kelime bulunan sözlük, Nevâî, Ahmet Yesevî ve Munis'in şiirlerinden
seçilen örneklerle süslenmiştir. Şeyh Süleyman Efendi Çağatay Türkçesi ve Osmanlı
Türkçesinin bir büyük dilin iki kolu olduğunu ve birliğini belirtmiştir. Tarihî
eserleriyle şöhret kazanmış olan Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet'inde bazı önemli
olayları aktarırken Türklüğe önem verdiğini açıkça ortaya koymuş, Kısas-ı Enbiya'sında
aruzun Türk diline yabancı olduğunu, Türk dili için tabiî veznin parmak hesabı
olduğunu ileri sürmüştür. Eserlerinde kullandığı sade ve güzel Türkçeyle
halka inebilen, belki de üslûbunda en çok Türkçülük bulunan Ahmet Mithat Efendi,
velût şahsiyetiyle Türkçeyi halka sevdirmiştir. 23 Aralık 1876'da başlayan
I. Meşrutiyet Devri, 13 Şubat 1878'e kadar devam etmiştir. Bundan sonra imparatorluk
30 yıl sürecek Abdülhamit Devri'ne girmiştir. Bu dönemde meşrutiyeti savunan birçok
aydın Avrupa'ya kaçmak zorunda kalmıştı. Abdülhamit yönetimi esas itibariyle Tanzimat'la
başlayan Osmanlılık politikasını savunmuştur., 1890'dan itibaren de Panislâmizme
kaymıştır. Burada asıl gaye ülkeyi böldürmemektir. Abdülhamit döneminde tarihle
ilgili kitapların arttığını, bunların gazetelerde tefrika edilerek halka inme
imkânına da kavuştuğunu görmekteyiz. Bu dönemde Şemseddin Samî, Necip Asım, Veled
Çelebi gibi şahsiyetler ortaya çıkmıştır. Aslen bir Arnavut olan Şemseddin
Sami ilmî Türkçülük alanında eserler vermiş olup onun en önemli eseri üç sütun
üzerine 1574 sayfa tutan Kâmûs-ı Türkî adlı eseridir. Ona göre "Lisan ve
cinsiyet Sultan Osman'dan ve devletin kuruluşundan eskidir. Bu lisanı konuşan
kavmin ismi Türk'tür. Lisanın ismi de Lisan-ı Türkî'dir. Türk ismi ise Adriyatik
sahilinden Çin hududuna ve Sibirya'nın iç taraflarına kadar yayılmış bir milletin
adıdır. Bunun için bu unvanı küçük görmek şöyle dursun, onunla övünmek ve sevinmek
lazımdır. Bu eserin dışında Şemseddin Sami, Rodloff neşrinden faydalanılarak Orhun
Abideleri'ni satır satır tercüme etmiştir. Kutadgu Bilig'i de Vambey neşrinden
faydalanarak ilk defa inceleyen araştırmacı olmuştur. Bursalı Tahir Bey ilmî Türkçülük
faaliyetlerine daha çok bir biyografi ve bibliyografi âlimi olarak hizmet etmiştir.
Tahir Bey, "Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri" adlı biyografik eseriyle
tarihteki Türk büyüklerini, hatta o zamana kadar Türk oldukları bilinmeyen ilim
ve fikir adamlarını Türk kamuoyuna tanıtmıştır. Onun diğer bir hizmeti de bugün
hâlâ temel kaynak olarak kullanılan Osmanlı Müellifleri isimli 3 ciltlik ansiklopedik
eserdir. Necip Asım (Balhasanoğlu), Askerî Rüştiye'de hocalık yaptığı zamanda
tarih, coğrafya ve gramer kitapları yazmış, İkdam gazetesinde Türk dili ve tarihi
hakkında çeşitli makaleler yazmıştır. Onun Türk dili alanındaki çalışmaları Türkiye
dışında da ilgi uyandırmış. 1895'te Paris'teki Societe Asitiqu'e aza seçilmişti.
Necip Asım, Karahanlı dönemi eserlerinden Edip Ahmet'in Atabetül-Hakayık
adlı eseri okuyarak 1918'de Hibetü'l-Hakayık adıyla neşretmiş, daha önce Şemseddin
Sami tarafından hazırlanan Orhun Abideleri'ni ilk defa alarak 1921'de yayımlamıştır.
Velet Çelebi (İzbudak), 1925 yılında Mevlâna'nın oğlu Sultan Velet'in Türkçe şiirlerini
bir araya toplayarak "Divan-ı Türkî-i Sultan Velet" adıyla neşretmiştir.
Onun diğer önemli çalışması Orhun Abideleri'nden başlayarak, Türk dili ve edebiyatıyla
ilgili eserlerin taranması suretiyle oluşturduğu 8 ciltlik Büyük Türk Dili Lügatı'dır.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu, 1908'den sonra başlayan Türkçülük hareketlerinde faal
görevler almış, Türk Derneği, Türk Ocağı gibi teşekküllerin kuruluşunda yer almıştır.
Onun Gönül Hanım adlı tarihî romanıyla, Çağlayanlar isimli tamamen millî hislerle
dolu sade Türkçeyle yazdığı hikâyelerini ve nesirleri önemlidir. Ayrıca Macaristan'da
büyükelçilik yaparken müsteşriklerle tanışmış, Macar-Türk Dostluk ve Kültür Birliği'ni
kurmuştur. 19. asrın sonunda ise milliyetçilik inancını şiir sahasına naklederek
Türk edebiyatında açık bir şekilde Türkçülüğü ilk defa bir sanat ideali hâline
getiren Mehmet Emin Yurdakul'dur. Yeni Türk şiirinde sade ve tabiî bir halk dili
kullanmayı ülkü edinen şair, bilgi ve şuuruyla edebiyatta Servet-i Fünunculardan
siyasette ise Osmancılık güden İttihat ve Terakkicilerden ayrılmıştır. Şair sesini
ilk defa 1897'de yazdığı ve "Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur,
Sinem, özüm ateş ile doludur" mısralarıyla edebiyat tarihine girerek
sesini duyurmuştur. 899'da şiirlerini topladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı
içte ve dışta büyük aksüâmel bulmuş, hatta 1903'te Rus Türkoloğu Minorskiy tarafından
Rusça'ya aktarılmıştır. 1910 yılında Türk Yurdu dergisinin imtiyazını alan şair
Türk Sazı, Ey Türk Uyan, Tan Sesleri, Turana Doğru gibi eserlerde yayımlamıştır.
Bu arada 19.yy.'ın 2. yarısında Osmanlı Devleti'ndeki milliyetçilik hareketlerine
eşanlamlı uyanışları Türk dünyasının diğer bölgelerinde de görmekteyiz. Azerbeycan'da
millî edebiyatın kurucuları olarak Mirza Fethali Ahunde ile Sabir'i görmekteyiz.
Mirza Fethali, Azerbeycan Türklerine Avrupa kültür ve medeniyetini tanıtmak suretiyle
kalkındırmak istiyordu. Bu amaçla birçok sahne eseri yazan yazarın eserleri Temsilât-ı
Kabudan Mirza Feth Ali Ahundizade adıyla Tiflis'te 1859'da basılmıştır. Ahundzade
bütün şark dünyasının kalkınması ve batı medeniyetine girmesi için Arap alfabesinin
ıslâh edilmesini düşünüyordu. Bu amaçla İstanbul'a gelerek ilim adamlarıyla temaslarda
bulunmuş, çalışmalarını devrin sadrazamı Fuat Paşa'ya vermiş, Fuat Paşa da eseri
incelenmek üzere "Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniye"'ye göndermiş, Cemiyet
Ahundzade'yi çağırarak bir toplantı yapmış ve teklifi incelemişse de bir sonuç
alamamıştır. Sabir ise vatan konusundaki ilhamı Namık Kemal'den almış, hatta Kafkas
Türklerine hitaben acı bir nazirede kaleme almıştır. Onun asıl ünü Molla Nasreddin
dergisinde neşredilen mizahî şiirleriyle yayılmıştır. Şiirleri Hophopname adı
altında birçok kez basılmıştır. 1875 yılında ilk defa olarak Rusya'daki
Türkler arasında Hasan Bey Zerdebi tarafından Ekinci adında Türkçe bir gazete
çıkarmış, fakat 2 yıl sonra Rusların Türklerle savaşa girmeleri sonucunda kapatılmıştır.
Bundan sonra Tiflis'te Ziya-yı Kafkasya adlı haftalık bir gazete yayımlamıştır.
Her ne kadar Kazan'da 1801 yılından beri Arap harfleriyle bir matbaa kurmuşsa
da bu matbaa daha çok Kur'an ve dinî eserler basmıştır. Bir taraftan dinî eserler
basılırken, bir taraftan da medreseler kurmuştur. Bu medreselerde ders veren müderrislerden
Abdülkayyum Nasirî, hemen hemen her alanda eser vermiş, daha çok Tatarlık çevresinde
kalan bilmece, mani, türkü, tarihî manzume ve atasözü toplayarak neşretmiştir.
Şahabettin Mercani ise tarihî eserler kaleme alarak millî uyanışa vesile olmuştur.
Yalnız Rusya Türkleri arasında değil, bütün Türklük âleminde büyük bir tesir
yaparak Türkçülük cereyanına hız vermiş olan Kırımlı İsmail Gaspıralı Beydir.
İsmail Bey uzun müddet öğretmenlik yaptıktan sonra 1874'te İstanbul'a gelerek
Türk ordusuna zabit olarak katılmak istemiş, fakat isteği geri çevrilince tekrar
Kırım'a dönmüştür. İsmail Bey, Türk kavimlerinin kültür seviyesini yükseltmek,
eski ve geri kalmış zihniyet veya müesseseleri yıkmak,Türk milleti arasında müşterek
kültürü kurmak düşüncesiyle "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" şiarıyla 1883
yılında Rusça-Türkçe Tercüman gazetesini çıkarmıştır. Tercüman birkaç yıl içinde
Sibirya'dan İstanbul'a kadar okunan en büyük gazete olmuştur. Bu gazetenin etkisiyle
Usul-i Cedit hareketi doğmuştur. Usul-i Cedit hareketi Avrupa tarzında
düzenlenmiş ilkokullarda ilk eğitimin mahalli lehçelerle olmasını ve bunun 3 sene
sürmesini, dördüncü seneden itibaren eğitimin umumî, edebî Türk dili olan sadeleştirilmiş
İstanbul şivesiyle yapılmasını savunuyordu. Bu hareket, hayatın bütün safhalarına
yayılarak Türkler arasında okuma yazma oranı artmış. Bilâhare Azerbeycan ve Kazan'da
millî kültürüne sahip, yabancı dil bilen ve batı medeniyetlerine vakıf bir aydın
kitlesi ortaya çıkmıştır. Mesala millî hayattan konular alarak eser yazan muharirler
arasında Ayaz İshaki, birçok hikâye, roman ve tiyatro eserleri ortaya koymuştur.
Ayaz İshaki'nin Türkiye'de de neşredilmiş eserleri vardır. Kazan'da başlayan mahallilik
cereyanı Fatih Kerimi, Ali Aysar Kemal, Fatih Emir Han, Alemcan İbrahim, Hüseyin
Feyizhan gibi yazarların çalışmalarıyla zenginleşiyordu. Şiir sahasında hakikî
Kazan şivesiyle şiir yazmayan fakat şiirleri oldukça müteessir olan Ak Molla'dan
sonra Mecit Galari, 1905 Rus İnkılâbı sırasında millî duyguları harekete geçiren
güzel şiirler yazmış ve bundan dolayı Millet Muhabbeti adlı şiir mecmuası hükûmetçe
toplatılmıştır. Kazan Türklerinin en büyük şairi Abdullah Tukay kısa sürede şöhret
kazanmış, yazmış olduğu şiirler her sınıf halk tarafından okunarak büyük bir ilgi
görmüştür. 1905'teki Japon-Rus savaşında Rusların mağlup olmasıyla Rusya'da
vuku bulan ihtilâl hareketleri üzerine Çarlık Rusya'daki Türklere karşı biraz
daha serbest davranılmıştır. Bunun üzerine 1905 senesinde Kazan Muhabiri adlı
bir gazete çıkarmış olan ve daha sonra geniş bir şekilde bahsedeceğimiz Yusuf
Akçura da bu gazetede yazmıştır. 1905'te Kazan'da bir millî tiyatro kurulmuş,
tarihe ve edebiyata dair eserler verilmiştir. Bunların içinde Türk tarihini bir
bütün olarak gören Hasan Ata'nın Tarih-i Kavm-i Türkî adlı eseri önemlidir. Bundan
sonra yazılan en önemli eser Başkurt Türklerinden daha sonra Türkiye'ye gelecek
olan Zeki Velidi (Togan)'nin Türk ve Tatar Tarihi adlı eseridir. Zeki Velidi ayrıca
Kazan'da Ali Zahir ile beraber Yurd Mecmuası'nı Taşkent'te Kireş gazetesini çıkarmış,
bugünkü Türkistan adıyla bir eser yayımlamıştır. Bu dönemde Hadi Atlasi, Kazan
Hanlığı ve Sibir Tarihi adlı eserle şöhret kazanmış, Kazan Türkleri adlı eseriyle
milliyetçilik tarihine girmiş olan Abdullah Battal (Taymas)'da yalnız siyasî faaliyette
değil, aynı zamanda kültür sahasında da çalışmalarda bulunmuştur. 1905'ten
sonra Azerbeycan'da milliyetçilik hareketi şuurlu bir şekilde artmaya başlamıştır.
Bu yıl da Ali Merden Topçubaşı tarafından neşre başlayan Hayat Gazetesi, Ahmet
Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Bey gibi iki mühim şahsiyeti de ortaya çıkarmıştır.
Artık bundan sonra İrşad, Füyuzat ve Taze Hayat gibi gazeteler de neşredilmeye
başlanmıştı. Hüseyinzade Ali Bey, daha önce Kahire'de yayımlanan Türk Gazetesi'nde
Akçuralı Yusuf'un yazdığı bir makaleyi tenkit etmiş ve "Tatar diye bir kavmin
olmadığını, Kazanların, Kırımların ve diğer yerlerde bulunanların hep Türkoğlu
Türk olduğunu yazmıştır. Ali Beyin Türkçülük fikrine katkıda bulunan ve Gökalp'i
de etkileyen "Bize Hangi İlimler Lâzımdır" makalesinde savunduğu görüşlerdir.
Ona göre Türklere muasır ilimler lazımdır, O asrilik telkin eder ve Müslüman
Türk kavimleri için Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Avrupalılaşmak iddiasını ileri
sürer. Siyaseten Osmanlı Devleti'ni, Osmanlı Türklüğünü müstakil Türklüğün nüvesi
telâkki eder. Onun Füyüzat'ta dikkat ettiği diğer bir konu da Şiî-Sünnî mezhep
anlaşmazlığıdır. Ali Bey 1908 Meşrutiyeti'nden sonra Türkiye'ye dönerek Tıp Fakültesinde
hocalık yapmış, hemen hemen bütün Türkçü faaliyetlere katılmıştır. Ağaoğlu Ahmed
Bey, ise aslen Erzurum'dan Karabağ'a hicret eden bir ailedendir. Ağaoğlu, Azerbeycan'dan
Avrupa'ya giden ilk Türk'tür. Avrupa'dan yurda döndükten sonra önce Kasbi ve Hayat
gazetelerinde çalışmıştır, daha sonra İrşad adlı bir gazete çıkarmaya muvaffak
olmuştur. Ağaoğlu, bir taraftan Türklerin hukukunu savunmaya çalışırken, bir taraftan
da İran ve Rusya'nın körüklemeye çalıştığı mezhep anlaşmazlığını izoleye çalışmıştır.
Ermenilerin Türklere karşı hareketlere girişimleri üzerine Fedaî adlı gizli bir
cemiyet kurmuştur. Bütün bu faaliyetlerin sonucunda takip ve baskıya uğrayınca
1908'de İstanbul'a kaçmıştır. Ağaoğlu, İstanbul Darülfünun'una profesör olmuş,
İttihat ve Terakkî Partisi'nde rol olarak mebus seçilmiş, Türk Ocakları ve Türk
Yurdu dergisinin kuruculuğunda bulunmuş ve Cumhuriyet döneminde de Serbest Fırka
faaliyetlerine katılmış renkli bir simaydı. Ağaoğlu'nun 20'ye yakın kitabı ve
sayısız makalesi vardır. 1905-1917 yılları arasında Rusya Türkleri arasında
baş gösteren milliyetçilik hareketleri Türkiye'yi de olumlu bir şekilde etkilemiştir.
Öncelikle aydınlar "Tercüman"ın kullandığı sadeleştirilmiş İstanbul
Türkçesini tercih etmişlerdir. Böylece aradaki lehçe farkının giderilmesi için
önemli bir adım atılmıştır. Aydınların karşılıklı geliş-gidişlerinin yanı sıra
zengin aileler veya Cemiyet-i Hayriyeler kabiliyetli Türk çocuklarını İstanbul'a
göndermişlerdir. A.Cevdet gibi pek çok öğretmen İstanbul'dan Rusya'nın çeşitli
şehirlerindeki okullara ve medreselere davet ile istihdam olunmuş, özellikle Azerbeycan'daki
mektep ve medreselerin teşkilât yapısı, Osmanlı mektep ve medreselerinin teşkilât
yapısına uydurulmuştur. 1905'ten sonra başlayan kongreler dönemi Rusya Türklerinin
Osmanlı İmparatorluğu'na duydukları sevgi ve bağlılık hislerinin ortaya çıkmasına
vesile olmuştur. 1912'deki Balkan Savaşı sırasında Tercüman, Vakit, Yıldız gibi
yayın organlarında Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar tarafından acımasızca katledilen
Türklere dair dramatik haberler ve Osmanlı Devleti'ni haklı çıkaran yazılar yer
almakta, Hilal-i Ahmer (Kızılay) için yardımlar toplanmaktadır. Bu yardımların
büyük bir kısmı Türkiye'ye ulaşmıştır. Rusya'daki Türkler, Osmanlı savaş esirleriyle
yakından ilgilenmiş, hatta onlarla ilgili raporlar göndermişlerdir. İsmail Gaspıralı,
İstanbul'a geldiği zamanlar konferanslar vermiş, "Türk Yurdu" dergisine
yazılar yazmışlar, 1911'de İttihat ve Terakkî Partisi'nin genel merkez üyeliğine
seçilmiştir. Aynı şekilde İsmail Bey, damadı Nasip Yusufbeyli ile birlikte
İstanbul'da Türkçülerin ilk resmî derneği olan Türk Derneği'nin üyesi idi. 1917
İhtilali sonrası kurulan genç Türk Cumhuriyetinin yıkılmasıyla Türkiye, Ahmet
Ağaoğlu, Prof. Yusuf Akçura, Prof. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Abdülkadir İnan,
Dr. Hamit Zübeyr Koşay, Prof. Dr. Reşit Ahmedi Arat, Prof.Dr. Akdes Nimet Kurat,
Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Prof.Dr. İsmail Ertaylan, Prof.Dr. Zeki Velidi Toğan
ve daha birçok aydına kucak açmıştır. Bu aydınların hemen hepsi Türkiye'deki Türkçü
derneklerin kurulmasında rol almışlardır. Bunlardan en önemlisi Türk fikir hayatına
imzasını atan Yusuf Akçura'dır. Akçura, 1897'de Tataristan'da doğmuş,
babası öldükten sonra annesiyle İstanbul'a gelmiş, tahsilinin büyük bir kısmını
İstanbul'da yapmıştır. Yazları Kazan'a giderek eniştesi İsmail Gaspıralı'nın yanında
kalıyor ve Ondan feyz alıyordu. Türkiye'de Harbiye'ye giren Akçura Jön Türkler
hareketine katılınca okuldan atılarak Trablusgarp'a sürgüne gönderilmiştir. Buradan
Paris'e kaçan Akçura, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirince 1903 yılında Kazan'a
dönmüş, burada Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tedbirleri içeren
"Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesini kaleme almıştır. Daha sonra kitap
hâline getirilen bu makalede: "Osmanlı ülkelerinde garptan feyz
alarak, kuvvet kazanmak ve terakki arzuları uyanarak, belli başlı üç siyasî yol
tasavvur ve takip edildi sanıyorum. Birincisi, Osmanlı hükûmetine tâbiî
muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda
getirmek; İkincisi, hilâfet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında olmasında
faydalanarak, bütün İslâmları söz konusu hükûmetin idaresinde siyaseten birleştirmek;
Üçüncüsü, ırka dayanan siyasî bir Türk milleti teşkil etmek" ifadeleriyle
genel durumu belirten Akçura'ya göre Osmanlıcılık ve İslâmcılık bir zamanlar Osmanlı
Siyasetine ağırlığını koymuş, 1870'den sonra Osmanlıcılık görüşünün yerini İslamcılık
almaya başlamış, Türkçülük ise son zamanlarda ortaya çıkmıştır. Akçura, aşağıdaki
ifadeleriyle Türkçülüğe siyasî bir anlam da kazandırmıştır. "Bir Türk millet-i
siyâsîsi husule getirmek fikri pek yenidir. Gerek şimdiye kadar Osmanlı Devleti'nde
gerekse gelip geçen diğer Türk devletlerinin hiç birisinde bu fikrin mevcut olduğunu
zannetmiyorum. ..... Türk Birliği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türkleri din ve
ırk bakımından birleştirecek, ayrıca Türk aslından olmayan bir derece Türkleşmiş
unsurlar da Türklükle temsil edilecek ve hiç temsil edilmemişlerle daha millî
bir vicdana sahip bulunanlar da Türkleştirilecektir. Asıl önemli olan dünyaya
yayılmış bulunan Türklerin birleşmesi ve büyük bir millet-i siyasîye meydana getirmesidir,
bu Türkçülük sayesinde olacak ve Türk toplumlarının en kuvvetlisi, en ileri ve
uygar olan Osmanlı Devleti bu işte esas rolü oynayacaktır. Asıl kaygısı İmparatorluğun
dağılmaması olan Akçura 1908 II. Meşrutiyeti ile İstanbul'a gelmiş, Harbiye, Mülkiye
ve Darülfünun'da hocalık yapmıştır. Daha sonra İstiklâl Savaşı'na katılan,
İstanbul ve Kars mebusu olan Akçura Ankara Hukuk Fakültesi'nde dersler vermiş,
Türk Tarih Kurumunun başkanlığını yapmış ve 11 Mart 1935 günü vefat etmiştir.
Akçura'nın Ulûm ve Tarih, Türk Germen ve İslâvların Münasebat-ı Tarihiyeleri,
Osmanlı İmparatorluğu'nun Dağılma Devri, 18. ve 19. Asırlar, Zamanımız Avrupa
Siyasî Tarihi gibi eserleri önem arz etmektedir. 1908'de başlayan II.Meşrutiyet
tamamıyla Jön Türklerin eseri olmuştur. Jön Türkler ve kuruluş amacıyla Osmanlılık
siyasetini izleyen İttihat ve Terakkî daha sonraları kısmen Türkçülüğe meyletmişler,
fakat siyaseten Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset'i arasında gidip gelmişlerdir. Meşrutiyet
havasıyla ve Rusya'dan gelen Türk aydınlarının da katılmasıyla Kasım 1908'de Türk
Derneği kurulmuştur. Dernek, Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Velet Çelebi
(İzbudak) önderliğinde başka milliyetçi aydınlarla Mülkiye Mektebi Müdürü Mehmet
Celâl'in odasında kurulmuştur. Dernek daha sonraki faaliyetlerine Ahmet Mithat'ın
yardımıyla Yeni Gazete İdarehanesi'nde devam etmiştir. Dernek Türk Derneği Dergisi
adı altında ancak yedi sayı çıkarabilmiştir. Derneğin nizamnamesinin ilk maddesine
göre dernek ilmî bir kuruluştur. İkinci maddede derneğin amacı "Türk diye
adlandırılan bütün kesimlerinin tarihini ve bugünkü durumlarını, eserlerini araştırmak,
böylece ortaya çıkan sonuçları dünyaya tanıtmaktır. Derneğin üyeleri
arasında İsmail Gaspıralı'dan Bursalı Mehmet Tahir'e, Rıza Tevfik'e, Mehmet Emin
Yurdakul'a hatta Agop Boyacıyan'dan, Vilademir Gordicuski'ye, Antuan Tıngır'a,
Rahip Karaçun'a kadar değişik yelpazedeki ve inançtaki şahısların bulunması, derneğin
ilmi ve medenî milliyetçilik prensiplerinden hareket ettiğini göstermektedir.
Dernek Necip Asım ve Fuat Kösearif'in vazife icabı ayrılmaları ve 1911 yılında
fiilen Türk Ocağının kurulmasıyla kapanmıştır. Bu tarihlerde İstanbul'da
bunlar olurken Selânik'te 1911 yılında Genç Kalemler adıyla bir dergi çıkarılmaya
başlanmıştır. Genç Kalemler, Ömer Seyfettin ve Ali Canip'in gayretleriyle çıkmaya
başlamış, daha sonra bu gruba Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Mehmet Fuad'ın katılmasıyla
güçlenmiştir. Ömer Seyfettin'in derginin ilk sayısında kaleme aldığı "Yeni
Lisan" adlı uzun makalesi geniş akisler uyandırmış, Tanzimat'la başlayan
dil milliyetçiliği akımının mihenk taşlarından biri olmuştur. Dergide Tevfik
Sedat, Demirtaş, Gökalp, mahlasıyla önce Turan ve Altın Destan şiirleri yayımlanan
Ziya Gökalp, bugün bile unutulmayan "Vatan ne Türkiye'dir Türklere,
ne Türkistan, Vatan büyük ve bir ülkedir : Turan!..." mısralarını
kaleme alarak fikirleriyle ön plâna çıkıyordu. Aynı zamanda İttihat ve Terakkî
Cemiyeti'nin genel merkez üyesi olan Gökalp, Cemiyet merkezinin 1912 yılında İstanbul'a
taşınmasıyla buraya gelmiş, bu yıllarda İstanbul'da coşkun bir şekilde başlayan
Türkçülük faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır. İstanbul'un işgaliyle
Malta'ya sürülmüş, 1921'de Malta esaretinden kurtularak Diyarbakır'a gelmiş ve
Küçük Mecmua'yı neşretmiştir. Bir müddet sonra Ankara'ya dönerek Maarif Vekilliği
telif ve tercüme encümeni reisi olmuştur. Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları, ve
Türk Medeniyeti Tarihi adlı eserlerini bu dönemde kaleme almıştır. Bunların dışında
Malta Mektupları adlı eseriyle, Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altun Işık gibi şiir kitapları
vardır. Daha sonra 25 Ekim 1924'teki vefatına kadar Diyarbakır milletvekilliği
yapmıştır. Türkçülüğe önce Turancılıkla başlayan Ziya Gökalp, Türkçülüğün
sosyolojik temellerini ortaya atan ilk şahsiyettir. Darülfünun'daki ilk sosyoloji
enstitüsünü de o kurmuştur. Ziya Gökalp' göre "Türkçülük, Türk milletini
yükseltmek demektir. Millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de idarî
bir zümredir. Millet, lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek, aynı terbiyeyi
almış fertlerden mürekkep bir harsî zümredir." Z.
Gökalp'e göre Türkçülüğün üç büyük mefkûresi (ülküsü) olmalıdır: "Bunların
hakikate en uygun olanı Türkiyeciliktir. İkinci mefkûre Oğuzculuk veya Türkmenciliktir.
Çünkü kültür bakımından birleşmesi en kolay olan Türkler, Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir.
Nihayet üçüncü bir mefkûre daha vardır ki, bu da istikbalde diğer Türklerin Oğuzlarla
bütünleşeceği Kızılelma'dır. Bu, bir hayal dahi olsa Türkçülük için kuvvet menbaıdır.
O Turan ki mazide bir hakikatti. Mete'ler, Göktürk hükümdarları bir zamanlar bütün
Türkleri birleştirmemişler miydi?" Z.
Gökalp'in içtimaî mefkûresi, "Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp
medeniyetindenim" cümlesiyle özetlenebilir. Gökalp'in bu fikri terkibinin
arkasında onun "hars" (kültür) ile "medeniyet" kavramlarına
atfettiği farklı anlamlar yatmaktadır. Buna göre, medeniyet Avrupa'dan alınabilir,
çünkü insanlığın ortak malıdır. Hars ise millîdir. Ziya Gökalp'in milliyetçilik
anlayışı şoven veya mutaassıp değildir. Gökalp'in kültürel temeller üzerin oturttuğu
millet ve milliyetçilik anlayışı kapsayıcı ve gelişmeci bir muhtevaya sahiptir.
Türk milletinin atlattığı badirenin toplum içinde dayanışmayı ve iş birliğini
zorunlu kıldığına inanmış ve bunu ülkeler düzeyinde izah etmeye çalışmıştır. Gökalp,
bu çerçevede millî devletin, millî kültürün ve eğitimin önemine dikkat çekmiştir.
Türkçülerin temel vazifesini, millî kültürü öğrenmek ve korumak ile garp medeniyetini
halka götürmek olarak belirlemiş olması bu sebepledir. 1911
yılında Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade
Ali, Dr. Âkil Muhtar ve Yusuf Akçuraoğlu tarafından Türk Yurdu adlı bir cemiyet
kurulmuş ve bu cemiyet aynı adla bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi daha sonra Askerî
Tıbbiye talebeleri tarafından 1911 yılında kurulma kararı alınan 25 Mart 1912'de
resmen kurulan Türk Ocakları Derneği'nin resmî yayın organı olacaktır. Türk Ocağı'nın
kurucuları Şair Mehmet Emin, Ağaoğlu Ahmet, Dr. Fuat Sabit Beylerdir. Derneğin
ilk başkanı Ahmet Ferit (Tek)'tir. Daha sonra Hamdullah Suphi başkan, Yusuf Akçura
ikinci başkan olacaktır. Derneğin
hars ve ilim heyetinde ise Halide Edip, Hamdullah Suphi, Mehmet Emin, Ağaoğlu
Ahmet, Ziya Gökalp, Mehmet Fuat, Hüseyinzade Ali Bey gibi maruf ilim adamları
bulunmaktaydı. Türk Ocağının amaçlarının ifade edildiği temel kaynak nizamnameleridir.
Ocak nizamnamesinin 2. ve 3. maddelerine göre derneğin amacı ve faaliyetler şöyle
belirtilmiştir. "Cemiyetin
maksadı, akvam-ı İslâmiye'nin bir rükn-i mühimi olan Tüklerin millî terbiye ve
ilmî, içtimaî, iktisadî seviyelerinin terakkî ve ilâsıyla Türk ırk ve dilinin
kemaline çalışmaktır... Cemiyetin maksadını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler
açarak dersler, konferanslar, müsamereler tertip, kitap ve risaleler neşr edecek
mektepler açmaya çalışacaktır." Türk
Ocağı, dağılma aşamasındaki imparatorluğun içinde Arapların Ahailü'l-Arabî, Kürtlerin
Hivi, Arnavutların Başkum, Yahudilerin Makabi, Ermenilerin Hınçak ve Taşnak gibi
azınlık örgütlerinin bölücü faaliyetlerinin yaygın olduğu bir zamanda kurulmasıyla
millî birlik açısından önemli bir rol oynamıştır. Türk Yurdu dergisi ise etrafında
topladığı aydınlarla Cumhuriyetin ilmî temelini ve kadrosunu oluşturmuştur. Nitekim
Atatürk, yeni kurulan Cumhuriyetin milletvekili ve bakanlarını bu aydın kadrodan
seçmiştir. Türk Ocağı ekibinden bir kısmının 1913 yılında Türk Bilgi Derneği adlı
bir dernek kurduklarını fakat, derneğin, 1914 yılına kadar faaliyetini sürdürdüğünü
görmekteyiz. Bilgi adlı bir mecmua da çıkaran dernek Türkoloji Enstitüsü gibi
çalışmaktaydı. 1918'de
imzalanan Mondros Mütarekesi sonucunda Osmanlı Devleti'ni yok olmaya doğru sürükleyen
gelişmeler, yalnız politikacıları ve bürokratları değil aydınları da bir yol ayrımının
eşiğine getirmiştir. Bu problemlerin faturasının İttihatçı Talat, Enver ve Cemal
Paşalara çıkarılması ve bunların yurt dışına kaçmak zorunda kalmalarıyla İttihat
ve Terakkî kendini resmen feshetmiştir. Bu dönem İzmir ve İstanbul başta olmak
üzere Anadolu'nun fiilen işgaliyle aynı zamana rastlamaktadır. Türk Ocaklılar
İzmir'in işgaliyle büyük mitingler tertipleyerek halkı uyandırmışlar, İstanbul'un
işgaliyle Anadolu'ya geçerek Müdafa-i Hukuk teşkilâtlarında çalışmışlar, İstanbul'dan
Anadolu'ya silâh kaçıran "Karakol" teşkilâtında fiilî rol oynamışlardır.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çabaları daha önceden başlamış olan mahallî teşkilâtlanmaları
ve direnişleri birleştirerek tek merkez altında toparlanmak üzere yoğunlaşmıştır.
Bu büyük ölçüde başarıldıktan sonra millî mücadeleden zaferle çıkmak mümkün olmuştur.
Anadolu'daki bu hareket, batıda modernleşmeci ve demokrat bir muhtevaya sahip
olarak gelişen milliyetçiliğin bozularak emperyalizme dönüşmesine karşı kalkınmacı
ve bağımsızlıkçı bir milliyetçiliğin gelişimini simgeliyordu. İçerde ise biraz
da tarihî zorunluluk olarak millî bir devletin inşasına yöneliniyordu. Milliyetçi/Türkçü
aydınlar bu yeni durumun Türk milletinin yaşama ve kalkınma azmini temsil ettiğine
ve bunun da son tarihî fırsat olduğuna inanarak yeni kurumların ve politikaların
savunucuları olmuşlardır. Buna
bağlı olarak Cumhuriyetin kurucularının öncelikli amacı yeni millî devlete ve
bu devletin hedeflerine meşruiyet sağlayacak bir ideolojinin yaratılması ve Osmanlının
son döneminden itibaren gelişmeye başlayan millî bilincin kökleştirilmesi olmuştur.
Ziya Gökalp ile Yusuf Akçura'nın öncülüğündeki Türkçü/Milliyetçi fikir akımı bu
açıdan belli başlı esin kaynaklarıydı. 1920'lerin
ikinci yarısında oluşmaya başlayan ve 1930'larda giderek netleşen "Kemalizm"
batıcı lâik yönü ağır basan entellektüellerin katkılarıyla yeni bir milliyetçilik
ve modernleşme anlayışı yaratmıştır. Nitekim 1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen
milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu.
Milliyetçilik ise millî birliği sağlamayı ve yeni Cumhuriyeti korumayı temel almaya
başlamıştı. Biraz da konjektörün zorlamasıyla, bağımsızlığın ve sınırların korunması
hemen hemen tek nihaî hedef gibi görünüyordu. Türk milliyetçiliğinin önemli bir
parçası olan Anadolu dışındaki Türklerle ilgilenmek, kültür birliğini ve dayanışmayı
geliştirmek şeklindeki "Turan idealleri" gözle görülmez olmuştu. Milliyetçilik
anlayışının bir diğer önemli parçası olan din olgusu için de aynı şey geçerliydi.
Bunlara son olarak Osmanlı devrinin yok sayılması da eklenmiştir. Bu program İsmet
İnönü zamanında devlet yönetimi içerisinde daha çok istihdam edilen eski Marksist
ve hümanist kadrolar tarafından geliştirilmiştir. Bu
düşünceler ve radikal kültürel reformlar gerek Atatürk'ün bir kısım silah arkadaşları
(Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay) gerekse Ziya Gökalp ve Sadri Maksudi
Arsal gibi milliyetçi aydınlar tarafından farklı bir siyasetle karşılanmış, bu
durum "batıcı-milliyetçi" ve "muhafazakâr-milliyetçi" gibi
kavramlarla tanımlanabilecek bir yol ayrımına sebep olmuştur. Neticede Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası'nın kurulması ve bu fırkada Türk Ocaklarının yer alması Tek
Parti iktidarınca hoş karşılanmayarak Türk Ocakları 1931 yılında kapatılmış, bütün
malları CHP'nin gençlik kolları gibi çalışan Halkevleri'ne devredilmiştir.
Türk Ocaklarının kurulmasından
hemen sonra 1923 yılında İstanbul Darüfünunu Talebe Cemiyeti kurulmuş, daha sonra
bu dernek diğer talebe birliklerinin katılımıyla Millî Türk Talebe Birliği (MTTB)
adı altında birleşmiştir. Birliğin başkanlığına Tahsin Bekir (Balta), sekreterliğine
ise İbrahim (Öktem) Bey getirilmiştir. MTTB, Tek Parti yönetimince kapatılana
kadar ve bilâhere Tevfik İleri zamanında tekrar açılınca öğrenci hareketlerinin
büyük bir kısmını sevk ve idare etmiştir. Dernek 1933 yılında bozkurtu kendine
amblem olarak seçmiştir. MTTB, "Vatandaş Türkçe Konuş/Yabancı Tranvay Şirketine
Boykot/Yerli Malı Kullanma Haftası/Türk Mezarlığına Saldıran Bulgaristan Gençlerini
Telin/Nazım Hikmet'e Af Kampanyasına Karşı Çıkma" gibi millî hareketlerin
hep içinde bulunmuştur. 1930 yıllarının başında Tek Parti yönetiminin dışında
kalan ve yukarıda belirttiğimiz resmî milliyetçilik anlayışı yetersiz bulan, Turan
idealini canlı tutmaya çalışan Nihal Atsız ve arkadaşları Adsız Mecmua girişiminde
bulunmuşlardır. Atsız
ve arkadaşları İslamiyet'ten önceki Türk tarihine sık sık atıfta bulunmuşlar,
ırk kavramını daha ön plânda değerlendirmişlerdir. Bu mecmuanın yaklaşık 1 yıl
süren yayın hayatından sonra Atsız 1933 yılında Orhun Mecmuası'nı çıkarmış fakat
bu da uzun sürmemiştir. Bu dönemde milliyetçi yayınlar olarak Hıfzı Oğuz'un çıkardığı
"Çığır Mecmuası"nı, MTTB'nin çıkardığı "Birlik Mecmuası"nı,
Reha Oğuz Türkkan'ın yönettiği "Gökbörü" dergisini görmekteyiz. 1940
yılının başlarında Reha Oğuz Türkkan'ın Ankara'da Türk kültürüne hizmet vermek
amacıyla "Kitap Sevenler Kurumu"nun kurulduğunu ve başta Ziya Gökalp'in
eserleri olmak üzere milliyetçi yayınları bastırdığını görmekteyiz. Bu kurum kısa
bir süre sonra CHP tarafından Halkevlerine katılmaya zorlanmıştır. Atatürk'ün
ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve
millî kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların
kadrolaşması tepkilere yol açmıştır. Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl
hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek; milliyetçi fikir
ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye'nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini
geliştirmesini teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. Nitekim o dönemin Marksistleri
bazen hümanizm, bazen batıcılık ve ilimcilik adı altında bir çok faaliyette bulunmuşlar,
askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya başlamışlardır. Hükûmette
Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel'in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü
olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır. Bu
gelişmeler sonucunda Nihal Atsız, Orhun Dergisi'nde ilki 1 Mart 1944, ikincisi
21 Mart 1944'te olmak üzere dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na iki açık mektup
göndermiştir. Atsız, ilk mektubunda tehlikeye dikkat çekmiş, ikinci mektubunda
ise, isim isim bazı komünistlerin faaliyetleri üzerinde durmuştur. Atsız mektuplarında;
"Solculuk, gördüğü
müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Öğretim kurumlarında
bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bu hastalık arasına gayri memnunları ve
Türk olmayanları da alarak büyüyor. Yalnız düşünce hâlinde kalmayarak hareket
hâline geçiyor. Boy boy dergileri çıkıyor. Bu dergilerde aynı teranelerle ahlakâ,
vatan ve şeref duygusuna, millet hakikatine saldırıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş
gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor... Bu vatan düşmanı fikrin bazen devletçi,
bazen vatancı, bazen insancı, bazen ilimci kılıklarda Türk milletini zehirlemesine
niçin müsaade ediyorsunuz?" gibi samimî fakat sert üslûplar kullanması iktidarı
rahatsız etmiş, sonucunda Sabahattin Ali, Atsız'ı mahkemeye vermiştir. İlk mahkeme
26 Nisan 1944 günü milliyetçi gençlerin aşırı izdihamından yapılamamış ve 3 Mayıs'a
ertelenmiştir. Bu süre zarfında milliyetçi gençler İstanbul ve Ankara'da gösteriler
yaparak Atsız'ı desteklemişler, nihayet mahkeme günü büyük bir gösteri yapmışlardır.
Bu Türkçülük adına yapılan ilk tepki ve gösteri hareketiydi. Nitekim 3 Mayıs günü
hâlâ Türkçüler/Milliyetçiler günü şekliyle anılır. Bu
davanın sonucunda aralarında Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Nihal Atsız,
Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Hikmet
Tanyu, Fethi Tevetoğlu, Sait Bilgiç gibi şahsiyetlerin bulunduğu 23 kişi hakkında
dava açılmış, sonunda hepsi berat etmişlerdir. Burada dikkati çeken bir husus
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 19 Mayıs dolayısıyla yaptığı konuşmada bu hareketleri
"zararlı, fesatçı, yanlış" gibi sıfatlarla değerlendirmesi ve bunun
sonucunda komünistlerin şımarmasıdır. Nitekim bütün solcu yazarlar bunu fırsat
bilerek Cumhuriyet, Ulus, Tan, Tanin, Vatan, Akşam gibi gazetelerde sözde bu davayı
ele alarak Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye ve karalamaya çalışmışlar, devlet
idaresinde daha da kadrolaşmışlardır. İktidarın bu tavırları milliyetçileri sindirememiş,
Türk milliyetçileri Özleyiş, Toprak, Altınışık, Meşale, Hareket, Millî Birlik,
Ergenekon, Türkeli, Türke Doğru, Bayrak, Kürşad gibi yirmiye yakın dergi çıkartmışlardır.
Türk milliyetçileri teşkilâtlanmalarını
dergileşmenin yanı sıra dernekleşmeyle de sürdürmüşlerdir. Aralarında Şevket Akçalı,
Faruk Sükan, Turgut Atasoy, Faruk Kadri Timurtaş, Bekir Berk gibi gençlerin de
bulunduğu bir grup üniversite öğrencisi 1946 Nisanında "Türk Kültür Ocağı"'nı;
1946 Eylülünde Fethi Gemuhluoğlu, Osman Nedim Tuna, Celâl Sungur, İlhan Darendelioğlu,
Nuri Killigil gibi milliyetçilerin bulunduğu grup "Türk Kültür Çalışmaları
Derneği"'ni; 1947 yılında Mehmet Emin Alpkan, Gökhan Evliyaoğlu, Galip Erdem,
Arslan Topçubaşı, Mehmet Metin Ören, Şadi Pehlivanoğlu, Necati Tanrıkulu gibi
bir kısım milliyetçi üniversiteli "Türk Gençlik Teşkilâtı"'nı kurmuşlardır.
Bunlardan özellikle Türk
Gençlik Teşkilâtı diğer dernekleri pasif bularak, komünist faaliyetlere set koymaya
çalışmıştır. "Tanrı Türkü Korusun" sloganını ilk defa yayan bu teşkilât
Tanrıdağ diye bir dergi de çıkartmış ve çok hizlı bir şeklide teşkilâtlanmıştır.
1949 yılında Türk Ocakları tekrar faaliyete geçmiş fakat eski fikirlerine göre
daha ılımlı bir tablo ortaya koymuştur. 1946 yılında MTTB tekrar faaliyete geçmiştir.
Ayrı ayrı dernek ve teşkilâtlarda da olsalar Türk milliyetçileri Nazım Hikmet'e
Af Kampanyası, "Kıbrıs Olayları", "Çiçek Palas Olayları" gibi
hadiselerde hep müşterek ve ortak tavır koymuşlardır. Türk milliyetçileri arasında
dağınıklıktan şikâyet etmek , birlikte hareket etmek ve birleşmenin gerekliliği
yüksek sesle tartışılmaya başlayınca Türk Kültür Ocağı , Türk Gençlik Teşkilâtı,
Türk Kültür Çalışmaları Derneği, Türk Kültür Derneği, Kayseri Türk Kültür Birliği
ve Genç Türkler Cemiyeti müşterek hareket etme noktasında 1950 Nisanında bir araya
gelerek Milliyetçiler Federasyonu'nu kurmuşlardır. Federasyon bir yıllık geçiş
ve hazırlık döneminden sonra 1951 Nisanındaki Büyük Kongrede oy birliğiyle birleşme
kararı alarak adını da Türk Milliyetçiler Derneği olarak değiştirmiştir. Türk
Milliyetçiler Derneği çok teferruatlı bir program hazırlayarak hareketinin adını
Türk Milliyetçiliği olarak belirlemiştir. Türk Milliyetçiler Derneğinin milliyetçilik
tanımı ve önemi şu şekildedir. "Milliyetçilik,
Türk vatan ve milletinin selâmeti, yükselişi ve payidar olması için her Türk'ün
tabiî olarak benimseyeceği, millî bir mefkûre olarak kabul edeceği bir vasıta
olduğu cihetle, Dernek çalışmaları evvel emirde milliyetçilik potası içinde yoğrulmuş
Türk gençliğini çoğaltmak gayesine matuf olacaktır." Türk
Milliyetçiler Derneği çok hızlı bir şeklide teşkilâtlanmasını tamamlayarak şube
sayısını bir yılda 60'a ulaştırmıştır. Derneğin halkın teveccühünü kazanması ve
telkin faaliyetlerde bulunması hem solcuları, hep DP'lileri ürkütmüş Adnan Menderes,
17.1.1953 tarihinde Antep'te yaptığı konuşmada tıpkı İnönü'nün yaptığı gibi milliyetçilik
faaliyetlerini yarı gizli ve ayırımcılık güden 1944'te kapatılmış ırkçı birliğin
devamı faaliyetler olarak nitelemiştir. Bunun sonrasında savcılık harekete geçerek
derneği 22.1.1953 günü kapatmış, mallarına da el koymuştur. Hatta derneğin Genel
Başkanı DP. Isparta milletvekili Sadettin Bilgiç ve Tahsil Tola partiden ihraç
istemiyle Haysiyet Divanına verilmişlerdir. Derneğin kapanmasından sonra aralarında
Ferruh Bozbeyli,Hüsnü Demirkıran , Cemal Külâhlı, Orhan Okay, Celâl Erçıkan'ın
bulunduğu milliyetçi öğrenciler Milliyetçiler Derneği'ni kurmuşlardır. Dernek
fiilen 1953 yılında, resmen 1954 yılında faaliyete geçmiş; çalışmalarını daha
çok seminer, konferans ve yayın neşretme yolunda sürdürmüştür. 7 Aralık 1956 yılında
da Altan Deliorman , Demir Arslan, Ekrem Marakoğlu gibi şahsiyetler tarafından
İstanbul'da Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği kurulmuştur. Derneğin gayesi;
"Millî bünyemizi
meydana getiren ve kuvvetlendiren, millet olarak yaşamamızı sağlayan unsurları
takviye ederek komünizmle fikir yoluyla mücadele etmek ve bu gayeye ulaşabilmek
için tarihe, vatana ve Allah'a bağlılığı kökleştirmektir." Bu
dernekler 1960 İhtilâli'ne kadar Kıbrıs ve Irak Türklerine yapılan baskılara ortak
tepki göstermişler, siyasî faaliyetlere fazla katılmamışlardır. Siyasî plânda
ise DP 'den ayrılmak zorunda kalan bazı milliyetçi politikacıların 1952 yılında
Remzi Oğuz Arık'ın başkanlığında Türkiye Köylü Partisi'ni kurdukları görülmektedir.
Parti daha sonra Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşerek Cumhuriyetçi Köylü
Millet Partisi'ni(CKMP) meydana getirmiştir. 1960 İhtilâli'nden sonra teşekkül
ettirilen Millî Birlik Komitesi'nin üyelerinin bir kısmı 1944 Olaylarında ismi
ön plâna çıkan Alparslan Türkeş'in liderliğinde "Milliyetçi-Türkçü eğilimleri,
bir kısmı da batıcı ve sol eğilimleri temsil ediyorlardı. Komite, fikirlerin uygulama
alanında ayrıntıya indikçe farklılıklar çoğalmaya başlamış; CHP'nin de desteğiyle
çoğunluğu oluşturan grup, 14'ler olarak anılan Türkeş'in liderliğindeki grubu
13.11.1960'ta tasfiye ederek, yurt dışında değişik görevlere göndermiştir. Düşük
bir oyla kabul edilen 1961 Anayasası'nın getirdiği serbestlik ortamından faydalanan
sol grup ve örgütler faaliyetlerini arttırırken siyasî alanda ise CHP, 1961 seçimlerinde
istediğini bulamamıştır. CKMP milletvekili sayısını arttırmasına rağmen siyasî
ağırlığını giderek kaybetmiş, 1962'de Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarının da ayrılmasıyla
iyice zayıflamıştır. DP'nin
devamı olarak görünen Adalet Partisi'nde ise milliyetçi muhafazakâr kanadın lideri
Sadettin Bilgiç başkanlık yarışının kaybetmiş ayrıca Türk Ocakları genel başkanlığı
yapmış bulunan Prof. Dr. Osman Turan, AP içindeki mücadelede yenik düşmüştür.
Bu siyasî ortam içinde Türkeş ve arkadaşları 23.2.1963 tarihinde yurda dönmüştür.
Alparslan Türkeş, Mayıs
1963'teki Talat Aydemir'in darbe girişimine karıştığı iddiasıyla tutuklanmış fakat
beraat etmiştir. Türkeş ve arkadaşları Türk Ocaklarında konferanslar vermişler
Türkiye Huzur ve Yükseltme Derneği adlı bir derneğin kurulmasını kararlaştırmışlar.
22-23 Şubat tarihinde toplanan CKMP Kongresinde bu partiye katılmışlardır. Partiye
katılan diğer isimler arasında Muzaffer Özdağ, Dündar Taşer, Mustafa Kaplan, Ahmet
Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi 14'lerin tanınmış simaları bulunmaktaydı. Türkeş,
bu partide genel müfettiş sıfatıyla görev almış bu sayede teşkilâtlarla da sıkı
ilişki kurmuş nihayet 1 Ağustos 1965'te yapılan genel kurulda partinin gelen başkanı
seçilmiştir. Türkeş ve arkadaşları program meselesine büyük bir önem vermişler
ve 257 maddelik bir programla ortaya çıkmışlardır. Parti 1967'ye kadar 61 il ve
435 ilçede teşkilâtlanmış ayrıca 1967'deki kongrede 9 Işık olarak tanımlanan yeni
bir doktrini Türk milliyetçililerine sunmuştur. Parti, 8-9 Şubat 1969 tarihinde
Adana'da toplanan genel kurulunda adını Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) amblemini
de üç hilâl olarak belirlemiş, gençlik kolları için de hilâl içindeki kurt amblemi
benimsenmiştir. MHP,
bu tarihten itibaren o zamana kadar ağırlıklı olarak fikrî ve kültürel faaliyetler
şeklinde devam edegelen milliyetçi hareketin temel değerlerinin ve amaçlarının
siyasî hayatta aktif bir şekilde savunulması rolünün üstlenmiştir. MHP'nin
ideolojisinin iki sacayağı vardır. Bunlardan birincisi daha önce Ziya Gökalp tarafından
"Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" şeklinde formüle edilen Türk
milletinin kültürel ve millî değerlerini koruma ülküsünün Türk-İslâm Ülküsü etrafında
sembolize edilmesidir. Böylece MHP, dinin toplum içindeki önemini belirterek bu
sentezi Ziya Gökalp'ten sonra teori alanından eylem plânı içine aktarmıştır. Partinin
ikinci sacayağını ise, sosyal, siyasî ve ekonomik yapıya ve problemlere ait bakış
açısını belirleyen 9 temel prensipten müteşekkil "Millî Doktrin-9 Işık"
oluşturur. 9 Işık'ın umdeleri şunlardır; 1)Milliyetçilik, 2)Ülkücülük, 3)Ahlâkçılık,
4)İlimcilik, 5)Toplumculuk, 6)Köycülük, 7)Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, 8)Gelişmecilik,
9)Endüstricilik ve Teknikçilik Birbirine
yakın gibi görünen ilk üç madde şöyle özetlenebilir. Milliyetçilik, Türk milletine
bağlılık, sevgi ve Türkiye Devletine sadakat ve hizmettir. Ülkücülük ise, Türk
milletini en ileri, en medenî ve en kuvvetli varlık hâline getirme ülküsü ve gayretidir.
Yani, ülkücülük milliyetçiliğin aksiyoner bir şekli ve bir tavır alışlar bütünüdür.
Ahlâkçılık ise, Türk milletinin ruhuna, geleneklerine uygun ve yüksek varlığını
korumayı ve geliştirmeyi amaçlar. MHP'nin temel kavramları içinde "Millî
Devlet-Güçlü İktidar" kavramı önemlidir. Millî
devlet, tek millet-tek devlet'in yanı sıra bağımsızlığı konusunda olabildikçe
hassas, milletin çıkarlarını en iyi temsil eden ve devletler arası camianın onurlu
bir üyesi olmayı hedef seçen ve bunu becerebilen devlettir. Güçlü iktidar ise,
kuvvetli-adil ve hızlı bir icrayı belirtir. Tek Meclis-Tek Başkanlık sistemi ise
devlet başkanının halk tarafından seçilmesini ve yürütmenin tek başlı olmasını
sağlayacağı için bugün bile tercih edilmektedir. MHP'nin ortaya attığı "Tarım
Kentleri", "Millet Sektörü" gibi kavramlar birleşince ortaya "Milliyetçi
Demokratik Devlet" çıkmaktadır. Bu devlet, milletin bütün fert ve sosyal
dilimlerinin yükselmesi, ekonomik ve moral açıdan kalkınması amacını taşır.
Burada üzerinde durulması
gereken önemli bir husus da bu fikirleri benimseyen gençlerin üniversitelerde
kurdukları daha sonra dernekleşen, öncelikle fikrî ve kültürel çalışmalar yapan
Genç Ülkücüler Teşkilâtı ve Ülkü Ocaklarıdır. Fakat komünistlerin 1968'den itibaren
üniversitelerde gittikçe artan, baskıyla bağlantılı siyasî faaliyetleri ve ülkücü
gençleri okullara sokmama gayretleri ülkücüleri nefs-i müdafa konumuna düşürmüştür.
"Vatanım! Uğruna Ha Ekmek Yemişim Ha Kurşun" diyebilecek bir seviyede
millet ve vatan sevgisiyle dolu bu gençler 12 Eylül öncesi komünistlerin kurtarılmış
okullar/bölgeler stratejisine set çekmek uğrunda başta bayraklaşan Ruhi Kılıçkıran,
Dursun Önkuzu ve Süleyman Özmen olmak üzere "Bir gül bahçesine girercesine"
dört bine yakın şehit vermişlerdir. Ülkü
Ocakları ve bu kurumun mensubu Ülkücüler bugün bile hayret uyandıran bir şekilde
Türkiye'de neredeyse köy bazında teşkilâtlanarak milliyetçi-mukaddesatçı gençliğin
tek adresi olmuşlardır. Bugün ülkücülerin iade edilmeyen bir hakları da komünistlerin
üniversitelerde yuvalanmalarına set çekmeleri ve karşılarında gördükleri ülkücü
tepki sonucunda komünistlerin bir ihtilale teşebbüs edememeleridir. Ülkücüler
üniversite öncesi gençliğe dönük olarak da Büyük Ülkü Derneği'ni kurmuşlardır.
Ülkü Ocakları Derneği, zaman zaman bilhassa CHP'nin iktidar olduğu dönemlerde
faaliyetlerini Ülkücü Gençlik Derneği, Ülkü Yolu Derneği gibi adlarla sürdürmek
zorunda kalmıştır. 12
Eylül 1980'deki ihtilâlin neticesinde Millî Güvenlik Kurulu, bir çoğu C-5 adıyla
anılan işkencehanelerde alınan ifadelerle açılan ferdî suçlarla ilgili davalara
MHP ve ülkücü kuruluşların yöneticileri de dahil edilerek "MHP ve Ülkücü
Kuruluşlar Davası" adı altında bir dava açmış, fakat idarecilerin tamamı
beraat etmiştir. Hareketin lideri dört yıl altı ay tutuklu kalmıştır. Alparslan
Türkeş savunmasında iddianameyi yalan ve iftira dolu bularak ülkücülerin yaptıkları
konusunda şunları söylemiştir; "Türkiye'nin
maruz kaldığı ideolojik nitelikteki ve gayrinizami harp metodları ile yürütülen
en büyük hıyanet saldırısı karşısında, dün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bağımsızlığını,
ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, insan haysiyetine uygun yegane rejim olan
hukukun üstünlüğüne dayalı hür demokratik rejimi savunma yolunda her gün bir kaç
arkadaşımızı Hakkın rahmetine tevdi ederek, şehit vererek, meşruiyetten kıl payı
ayrılmaksızın siyasî bir mücadele verdik" 12
Eylül hareketi en çok MHP'ye zarar vermiş, ülkücüler haksız suçlamalarla, en ağır
işkencelere maruz kalmışlardır. Ayrıca 12 Eylül Anayasası, daha önceki milliyetçilik
ilkesini "Atatürk Milliyetçiliği" şekline dönüştürerek MHP'nin temsil
ettiği milliyetçilik anlayışının meşruiyet zemini yok etmeye çalışmıştır. 12 Eylül
darbesi sonucunda dışarıda kalan bir grup milliyetçi 7 Temmuz 1983 tarihinde Muhafazakâr
Parti(MP)'yi kurmuş, fakat seçim öncesi Millî Güvenlik Konseyi tarafından iki
ayrı veto yiyen parti ve yöneticileri seçime katılamamışlardır. MP'nin 30 Kasım
1985 tarihinde yapılan büyük kongresinde genel başkanlığa Ali Koç getirilmiş ve
partinin adı Milliyetçi Çalışma Partisi(MÇP) olarak değiştirilmiştir. 1987 yılında
Ali Koç'un istifası üzerine Abdülkerim Doğru genel başkanlığa seçilmiştir. 6 Eylül
1987 tarihinde yapılan referandum sonucunda siyasî yasakların son bulmasıyla Alparslan
Türkeş, MÇP'ye girmiş ve 4 Ekim 1987 tarihindeki Olağanüstü Kongre'de yeniden
Alparslan Türkeş genel başkan, Devlet Bahçeli genel sekreter seçilmiştir. 20 Ekim
1991 Genel Seçimlerinde ülke barajı sebebiyle MÇP, Refah Partisi ve Islâhatçı
Demokrasi Partisi'yle bir seçim ittifakı yapmış, bunun sonucunda barajı aşarak
parlamentoya 19 milletvekili sokabilmiştir. Fakat 1992 Temmuzunda başını Sivas
milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu'nun çektiği altı milletvekili MÇP'den ayrılarak
Büyük Birlik Partisi(BBP)'ni kurmuşlardır. BBP, başlangıçta büyük hedefler göstermesine
rağmen sonraları ideolojik arayış ve varlığını ispatlama gayretine düşmüştür.
MHP'nin yeniden açılması
tartışmaları devam ederken 27 Aralık 1992 günü toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri
Partinin feshine, isminin ve ambleminin de MÇP tarafından kullanılabileceğine
karar vermiştir. Bu gelişme üzerine, 24 Ocak 1993 günü toplanan MÇP 4.Olağanüstü
Kongresi, MÇP'nin isminin MHP olarak değiştirilmesine ve amblem olarak da üç hilâlin
kabulüne karar vermiştir. Böylece MHP, Türk siyasî hayatında yeniden doğmuştur.
27 Mart 1994 mahallî seçimlerinde %7.9 oy oranıyla 118 belediye başkanlığı kazanan
MHP, ne yazık ki aynı başarıyı 1996 Genel Seçimlerinde gösteremeyerek parlâmentoya
girememiştir. Fakat MHP ve Lideri Alparslan Türkeş her zaman siyasetin merkezinde
olmuşlardır. Ülkücülerin gözünde Türklerin Başbuğu olan Alparslan Türkeş'in 4
Nisan 1997 günü vefat etmesiyle MHP uzun süren bir kongreler dönemine girmiş,
neticede Dr. Devlet Bahçeli genel başkanlığa seçilmiştir. |