| ORTA
ASYA'DAN İNSAN MANZARALARI | | HÜSEYİN
ERDEM |
Orta Asya'da yaşayan insanları anlayabilmek ve onlarla ilgili düşüncelerimizi
doğru bir çerçeveye oturtabilmek için önce sistemin yaratmak istediği insan yapısını
anlamak, burada yaşanan hayatı târihî gelişimi içinde bilmek ve insan davranışlarını
bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Hissî yaklaşmak, tavır ve davranışlarımızı
duygularımıza ve ideolojik bakış açılarına göre belirlemek yanıltıcı sonuçlar
doğurur. Meseleye ne Orta Asya romantizmi ile ne de kendi şartlarımızda bakmak
doğru değildir. Aksi halde ortaya çıkan tablo bizi hayal kırıklığına uğratmakta,
ilişkilerimize de aşırı ölçüde tesir etmektedir. Halbuki bölgenin tarihini, sosyal
şartlarını ve bölge insanının psikolojisini bilmek, bizleri aşırı iyimser ve aşırı
kötümser olmaktan alıkoyarak daha dengeli, ölçülü ve gerçekçi ilişkiler kurmamızı
sağlayacaktır. Orta Asya'da yaşayan insan kimliğini etnik yapısıyla değil,
teşekkül eden karakter yapısı ile ilgili olarak tahlil etmek ve anlamak gerekiyor.
Orta Asya insanı; etnik menşei ne olursa olsun, yüzelli sene Çarlık Rusyasının
egemenliği altında yaşamış, yetmiş sene komünist terbiye ve ahlak sistemi içinde
yetişmiştir. Bu sistem içinde "Ateizm" eğitimi görmüş, "kollektivist"
bir üretim ve tüketim tarzını yaşamıştır. Tabiidir ki, hakim olan yönetim ve onun
kültürü, alınan eğitim, toplumda kendi ahlak tarzını teşekkül ettirecek, insan
karakteri de bu anlayışların tesiri altında şekillenecektir. Orta Asya'da
yaşayan Türk topluluklarının Çarlık Rusyasının hakimiyeti altına girmeleri, kendi
aralarındaki anlaşmazlıkların ve savaşların sonucudur. Kabile savaşları öyle acımasız
hale gelmiştir ki; birbirlerini yok etmecesine bir mücadele içindedirler. Bundan
istifade eden Ruslar, bölgede yaşayan Türk kabilelerini hakimiyetleri altına almakta
fazla zorlanmazlar. Çarlık Rusyasının egemenliği altına girdikten sonra yaşama
biçimleri Rus ve Hıristiyan ahlâkına göre şekillenmeye başlar. Yoğun Rus kültürü
karşısında özellikle yerleşik hayata geçerek Ruslarla birlikte şehirlerde yaşayanlar
yeni ve farklı bir hayat tarzına alışmak zorunda kalırlar. Önceleri savaştıkları
insanlarla komşuluk münasebetleri kurmak, aynı işyerlerinde çalışmak, âmir-memur
ilişkisi içinde bulunmak durumundadırlar. Bir süre sonra evlilik münasebetleri
de kurulur. Kentlileşmenin getirdiği bu değişime, sanayileşme ve hizmetler sektörlerinde
karşılaşılan yeni hayat tarzı ve Rusların okullarda uyguladıkları asimilasyon
esaslı eğitim sistemi de eklenince geleneksel hayat tarzına göre çok farklı bir
yaşama biçimi ortaya çıkar. Şehirlerde bu süreç işlerken, taşrada da
okullarda sistemli olarak verilen eğitim ve müşterek hayat tarzının tesiri ile
Rus kültürünün etkisi istikametinde bir değişim yaşanır. Ancak kentlerden farklı
olarak, bu değişime rağmen içine kapanma, dışarıdan gelen herşeye karşı tavır
alma şeklinde bir davranış da ortaya çıkar. Bu tavır, yanlışla birlikte doğru
olanın da reddi sonucunu doğurur, böylece toplum, "medeniyet" kelimesinde
ifadesini bulan gelişmenin büyük ölçüde dışında kalır. Bunlar daha çok geleneksel
göçebe hayatı yaşayan, hayatlarını dağlarda sürüleri ile birlikte geçiren köylülerdir.
Şehir hayatı bu insanlara sıkıcı gelir. Bu kesim insanları neticede düşünce olarak
muhafazakar, ancak, tavır ve davranış olarak kaba ve nobran bir kişiliğe bürünürler.
Sosyal değişim hızlanmış, geleneksel değerler yerini yeni değerlere
terketmeye başlamıştır. "Ateizm" eğitiminin de etkisiyle "din"
hayattan yavaş yavaş kovulur. Bir süre sonra İslamiyet, sadece şeklen yaşayan
bazı davranış kalıplarından ibaret kalmıştır. Özü, verdiği terbiye ve kültür kaybolur.
Kalan; kuru, şekilden ibaret bir şeydir. Zaman içinde İslâmı anlayacak, anlatacak
ve yorumlayacak ilim adamı kalmaz. Gerek Çarlık Rusyası, gerekse Komünist yönetim
dönemlerinde yenisinin de yetişme iklimi kaybolduğu için ibadetleri dahi doğru
öğretecek insan bulunmaz hale gelir. Bilgi ile birlikte iman da geçen zaman içinde
küllenmeye başlar. Din hayattan atıldığı için insanları murakabe eden iç denetim
mekanizması yok olur... Dinlerin önem verdiği mukaddes değerler; haram, helâl,
hak, hukuk, namus, ahlak, vicdan, insaf, merhamet gibi kavramlar hayattan çekilir.
Ahlâki değerler ve onları ifade eden kelimelere verilen mânalar o sistem içinde
bir anlam ifade etmez. Bunların yerini Komünist ahlak anlayışı ve onun terminolojisi
alır. Sosyalist veya komunist ahlak, hak ve hukuk anlayışına göre bu kavramlara
verilen mânâlar insanlar için önemli hale gelmiştir. Artık kelimeler farklı manalar
kazandıkları için onlara ve bizlere aynı şeyleri ifade etmezler. Temel anlayış
farkı da bu noktada ortaya çıkıyor. Bu önemli farkın gözden kaçırılması arada
doğacak sağırlar diyaloğunun başlıca sebebidir. Meselâ hırsızlık, rüşvet, suistimal
ahlâkî bir tavır değil, ideolojik ve hukukî bir tavırdır. Yakalanmadığı sürece
"meşru"dur, hiç de utanılacak birşey değildir. Amaç yaşamak,
nasıl ve ne pahasına olursa olsun yaşamaktır. "Yaşamak için de herşeyi yapmak
meşrudur." "Hiçkimsenin hiçbirşeyin sahibi olmaması" anlayışı etkisini
her yerde hissettirir. Maddeci, muhteris, açgözlü ama doymak bilmeyen bir insan
tipi ortaya çıkar. Bu tip hükmedebildiği herşeyi alabildiğine istismar etmeye
hazırdır. Elinde devlet gücü varsa onu, silah, para ne varsa herşeyi hiçbir ölçü
tanımadan kullanmaya teşnedir. Kısaca bizim kültürümüzde mevcut olan; tarihi birikimimiz
ve İslam terbiyesinden kaynaklanan "ölçü" kaybolmuştur. Bu insan tipi
sistemin yarattığı insan tipidir. Kapitalist insan tipiyle de bu noktada birleşir.
1917 ihtilali olduğunda Orta Asya'da yaşayan toplulukların çoğu "Çarlık
Rusyasından kurtuluşu sağladığı için" yeni yönetimi bir kurtarıcı kabul ederek
samimiyetle sahiplenmişlerdir. Bu anlayış, o toplumların "yeni" rejimi
de benimsemelerine yol açar. Çünkü Çarlık döneminde gördükleri baskılar ortadan
kalkmış, daha rahat ve müreffeh bir hayata kavuşmuşlardır. Meselâ Kırgızistanda
o dönemle ilgili olarak: "Komünist dönem birçok Kırgız için tartışmasız önceki
dönemlerden daha iyi ve daha parlak olmuştur" ifadeleri 1994 te yayınlanan
Kırgız ansiklopedisinin özel yayınında yer almaktadır. O dönemle alâkalı olarak
yazılan ve söylenenler -resmî, gayrı resmî- birbirinden çok farklı değildir. Lenin
heykellerinin niye hâlâ ayakta durduğunu da bu anlayış açıklar. Sadece bazı yazarların
roman ve hikayeleriyle, şairlerin şiirlerinde farklı ifadelere raslanır.
Yaşanmış olan komünizm döneminin benimsenmesi bu dönemin hayat tarzının da, ahlâkının
da benimsenmesi sonucunu doğurur. Böylece sistem kendi insan tipini yaratır ve
geçmişte yaşadıkları hayata ve rejime sahip çıkan insanlar ortaya çıkar. Bu, çok
önemli sonuçları olan bir anlayışın tesbitidir. Bu zihniyeti dikkatle ve hassasiyetle
tesbit etmez ve anlamaz isek bu toplumları ve insanları anlamamız mümkün olmaz.
İşte bu yüzden Orta Asya'da yaşayan insanların büyük bir kısmı, bizim kendi
değer yargılarımıza göre kurtulduklarına sevindiğimiz komünizmden "kurtulmaktan"
çok da memnun değiller. Hele vaktiyle yönetimde bulunanlar, orta yaşın üstündeki
makam ve mevki sahipleri, o dönemde bulundukları mevkileri kullanarak bugün işadamı
olanlar "kurtulmaktan" hiç de memnun görünmüyorlar. Kentlileşerek kentin
hayat tarzını benimseyenlerin yanında, kırsal kesimde yaşayan muhafazakarlarda
da aynı tavrı görmek şaşırtıcı gelmiyor. Rejimin, ferdî inisiyatifi yok etmesi,
geçiş döneminde yaşanan bazı maddi sıkıntılar karşısında insanları o kadar korkutmuş
ki, neye uğradıklarını şaşıran insanların, sahip olduklarını kaybetme endişesi
geleceğe ait ümit besleme kabiliyetini dahi yok etmiş. Özgürlük, milliyetçilik
ve din gibi manevi değerler; serbest pazar, çalıştığı kadar kazanmak gibi ekonomik
kavramlar, "önlerine gelen kuru ekmeği kaybetme" ve "maaşsız hayat"
korkusu yanında bir mana ifade etmiyor. Sadece alıştığı hayat tarzını muhafaza
etmek de başlı başına bir ideoloji haline geliyor zamanla. 1944 Kafkasya
sürgünü bu toplumlarda hiç umulmayan bir hadiseye sebep olur. Kırım ve Kafkasya'dan
sürgün olarak bu bölgelere gönderilen çeşitli Türk boylarına mensup insanlar Osmanlıda
kalma hâtırâların, Türk ve İslâm kültürünün bu ülkelere taşıyıcısı olurlar. İlâhi
mucizelerden birisi tahakkuk etmiş, "Hak şerleri hayreyler" kerameti
gerçekleşmiştir. Sürgünün ilk yılları geçip de insanlar birbirini tanımaya başladıktan
sonra benzerliklerini farkederler. Aralarında gizli de olsa bir dayanışma ve kültür
alışverişi meydana gelir. Sonradan bu "hata"sını anlayan devlet, bu
boylar arasına fitne sokmakta, çatışmalar çıkarmakta gecikmez ama aradan geçen
zaman küllenmiş olan ateşin tekrar yanmasına yetmiştir. |