| TÜRKİYE'NİN
DIŞ POLİTİKASI | | KADİR
KOÇDEMİR | "Kalk
Yiğidim Yine Dağ Başını Duman Aldı" Devletler okyanusta yol
alan gemilere benzer: Ne tür hava şartları ile karşılaşacakları belli değildir.
Ancak kendi koordinatını ve hedefini iyi tespit eden, gemisinin özelliklerini
iyi değerlendiren, bir hedefi ve buna uygun rotası bulunan, iyi kaptanların idaresinde
iyi yetişmiş mürettebata sahip olanların başarılı olmaları daha muhtemeldir. Tarihî
tecrübe içinde yer aldığı koordinatları iyi okuyabilen devletlerin bunun karşılığını
aldıklarını göstermektedir. Gerek son yüzyılda yaşanan gelişmeler gerekse
gelecekle ilgili projeksiyonlar dış politika sahasında alınacak kararlarda ve
atılacak adımlarda bilgi dikkat ve koordinatları okuyabilme kabiliyetini tarihin
hemen hiçbir döneminde olmadığı kadar elzem kılmaktadır. Dünya, karşılıklı bağımlılığın
ve etkileşimin arttığı eski dengelerin ortadan kalktığı, ancak bunların yerine
henüz yenilerinin tesis edilmediği dış politikada geleneksel araç ve imkânların
nispi tesirlerinin değiştiği, denkleme yeni aktör ve araçların dâhil olduğu bir
dönem içindedir. Yaşanan değişimler Türkiye'nin dış politika anlayışında
bu zamana kadar geçerli olan ilke ve önceliklerin gözden geçirilmesini gerektirmektedir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye bu zamana kadar olduğu gibi reaksiyoner
değil, aksiyoner bir dış politika anlayışına sahip olmalıdır. Haritaların değiştiği,
sınırların yeniden çizildiği bir dünyada "yurtta sulh, cihanda sulh"
ilkesinin anlamı, çevremizde meydana gelen değişmelere kayıtsız kalmak olmamalıdır.
Kayıtsız kalmamızın ya da statükoyu muhafaza etmeye gayret etmemizin millî menfaatlerimiz
bakımından ne getirip ne götürdüğüne bakılmalıdır. "Yurtta sulh, cihanda
sulh" ilkesi aynı zamanda aktif bir dış politikanın meşrulaştırma aracı olarak
da kullanılabilir. Zaten millî menfaatlerini gerçekleştirmede başarılı olan ülkeler
de buna benzer -demokrasi, insan hakları, barış, enerji nakil yollarının selâmeti,
çevre koruma gibi- meşrulaştırma araçlarını kullanmaktadır. Koordinatları
Okuyabilmek İdealleri olmayan bir devletin bekası tehlikededir. Çünkü.
Dündar Taşer'in isabetle kaydettiği gibi "siyasî sınırlar imkânlarla ideallerin
muhassalasıdır". İmkânların ve bu arada kısıtlılıkların tespiti ancak koordinatların
doğru okunması ile mümkündür. Bir devletin kültürel, iktisadi, demografık, sosyal,
tarihi, dini koordinatlarının okunmasına jeopolitik denir. Jeopolitik, dış politika
denklemine millî güç, millî hedef ve tehditler arasında dengeyi temin edecek değerlerin
dâhil edilmesidir. Sabit ve değişken unsurların, mekân, zaman ve kuvyetin en iyi
biçimde terkibidir. Bir başka ifade ile tatbiki siyasi coğrafyadır (Doğanay/Atun
1994; Celerier 19631). Jeopolitik günümüzde devletlerin millî hedeflerini
gerçekleştirmeye yönelik faaliyetlerini meşrulaştırma araçlarından biri hâline
gelmiştir. Bunun için, hepsi aynı sonuca, yani batının dünya hâkimiyetine hizmet
eden kara hâkimiyeti (Mackinder), deniz hâkimiyeti (Alfred Mahan), hava hakimiyeti
(Seveksky ve Duhet), kenar kuşak (Nicholos Spykman) teorilerî ortaya atılmıştır.
Bu teorilerin teferruatı bir yana, hepsi de jeopolitik konumu gereği Türkiye'yi
ve içinde yer aldığı coğrafyayı yakından ilgilendirir (Mütercimler 1997). Gerçekten
de Türkiye dünya adasının hem menteşesi, hem bu menteşe üzerîne vurulan kilit
ve hem de bu kilidin anahtarıdır (Îlhan 1993: 56). Bulunduğu geniş coğrafyada
Türkiye'yi ilgilendirmeyen bir bölge sorunu düşünülemez (Aydın 1998: Dedeoğlu
1999). Türkiye'yi, batının gözündeki, yansıması ile tanımayı büyük bir iş zanneden
bazıları bu teorilerde Türkiye'nin adının geçmesini -sanki bizim bir marifetimizmiş
gibi- çok önemli görürler. Brzezinski, Fuller ve Lesser gibilerine atıfta bulunurlar.
Oysa, politikalar millî menfaatler, millî hedefler, millî politikalar ve millî
stratejiler sıralamasına göre tespit edilmeli, koordinatlar bizim zaviyemizden
ve bizim değerlerimizle okunmalıdır. Türkiye'nin geleceği buna bağlıdır.
Yeni bin yıla dünyadaki hâkim güçlerin kabul ettirmeye çalıştığı yeni illüzyonlarla
giriyoruz. Dünya toplumunun ortaya çıkması, yeni dünya düzeni, küreselleşme, serbest
ticaret, dünyanın tek bir pazar hâline gelmesi, millî devletlerin öneminin kaybolması,
başkalarının aleyhine olan menfaatlerin eskiden olduğu gibi kolayca gerçekleştirilemeyeceği,
dünya barışı, dünyanın her tarafında insan hakları ve demokrasinin hâkim olması...
bu illüzyonlardan ilk anda akla gelenleridir. Yeni bin yılda jeopolitiğin önemini
kaybettiği iddia ediliyor. Bu iddia, süper güçler dışındaki ülkelerin iddiasız
olması ve iddiasız kalması için bir yutturmacadan ibaret. Çünkü bu iddiayı yayan
ülkeler, jeopolitik analizler konusunda büyük gayret ve masraflardan hiç vazgeçmiyor.
Toprak üzerinde rekabet, hâlâ dünya olaylarına damgasını vurmaya devam ediyor.
Statü ve gücün en önemli belirleyicileri toprak. nüfus ve diğer jeopolitik unsurlardır
(Favro 1998: 181 ; Toal 1999). Jeopolitik kavramı, jeoekonomi (Köni 1999),
jeokültür (Mac Laughlin 1994) ve beşeri sermaye kavramlarıyla birlikte kullanılıyor.
Çünkü, bunlar olmadan jeopolitiğin başarılı olması imkânsızdır. Ekonomi ve kültür
devletlerarası münasebetleri "sıfır toplamlı bir oyun" olmaktan çıkarır
(Gray 1996). Kültür sosyal ekonomik- politik ve askerî değerlerin yeşerdiği onam
olması hasebiyle bilhassa önemlidir. Osmanlının genişlemesi ve kalıcı olması,
temsil ettiği jeokültüre -adalet, hoşgörü ve hakkaniyet- dayanır. Türkiye Cumhuriyeti'nin
içinde yer aldığı coğrafi yada bütün hesapları alt üst eden bir varlık ortaya
koyması ve gelişme göstermesinin sebebi de temsil ettiği kültürdür.
Dünyada Değişenler ve Değişmeyenler Üçüncü bine girerken dünyanın
çok önemli değişim ve dönüşümler geçirdiği kabul edilmekte ve bunu ifade için
yeni dünya düzeni, medeniyetler savaşı, tarihin sonu küreselleşme, tek kutuplu
dünya, dünya toplumu, multikültürel yapılanmalar gibi kavramlar kullanılmaktadır.
Hemen belirtelim ki, bu kavramların hepsi birer meşrulaştırma vasıtasıdır. Kavramları
oluşturma, gündemi ve soruları belirleme imkânına sahip olan devletlerin menfaatlerine
hizmet ederler. Uygulamadaki çifte standartlar ustalıkla kamuoyunun gözünden kaçırılır.
Türkiye gibi ülkelerde kamuoyu, aydınlar ve hükümet yetkilileri bu kavramların
büyüsü ile hipnotize edilerek, bu kavramların millî menfaatleri engellemesi temin
edilir. Muhakkak ki, her şey olduğu gibi kalmamış, aksine önemli değişim
ve dönüşümler yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir (Kaiser 1990: Seitz 1991).
Bu değişim ve dönüşümler bakımından bir milât tespit etmek gerekirse; dünya için
1991 yılını, Türkiye için ise 1989'da başlayıp 1997'de neticelenen bir zaman aralığını
kabul etmek uygun olacaktır (Arat 1998: 29). Bu milâtlara biraz daha
yakından bakıldığında şunlar görülüyor: İkinci Sanayi Devrimi: Sanayi
devrimi 200 yıl önce İngiltere'de başladı. İlk safhasında, kömürü insanlığın hizmetine
sokup kas gücünün yerine makineleri ikame etti. Kendisine ayak uyduramayan Osmanlı,
Çin ve Hindistan'ı fakir bırakırken, İngiltere'yi dünyanın efendisi yaptı. Bu
devir, 100 yıl sonra yani 1880'lerden itibaren ikinci safhasına girdi. Elektronik,
kimya, otomobil, petrol endüstrileri ortaya çıktı. Bu safhanın öncüsü artık İngiltere
değil. Almanya ve Amerika idi. Daha sonra bunlara Japonya dahil oldu.
Yine yüz yıl sonra, 1980'lerden itibaren, dünya yeni bir teknolojik devrim yaşamaya
başladı. Bunu sanayi devriminin bir safhası olarak değil de ikinci sanayi devrimi
olarak isimlendirmek daha doğru olacaktır. Çünkü, bu devrim beşeriyeti ekonomi,
toplum, politika, kültür ve fert bazında ilkinden daha fazla etkilemektedir. Birinci
Sanayi Devriminin temel niteliği insanın beden gücünü makine gücü ile ikame etmesiydi.
İkinci Sanayi Devriminin temel özelliği ise araştırma ve üretimde insanın entelektüel/zihnî
kabiliyetlerini bilgisayar ve bilgisayar yönetimindeki otomasyonlarla tamamlaması
ve rutin işlerde ikame etmesidir. Bu devirle birlikte, ekonomik büyüme artık fosil
enerji ve tabiî kaynaklar tüketimine bağımlı olmaktan çıkmaktadır (Seitz 1990:
247-248). İstihdam, gelir dağılımı, tabiî kaynaklar, üretim ve tüketim üzerinde
çok ciddî etkiler söz konusudur. Değişim altı yeni teknoloji ve endüstri
tarafından sürükleniyor ve belirleniyor: Bunlar: l. Enformasyon Endüstrisi:
Bu alanda yedi alt endüstri hızla bir bütünlüğe doğru gelişmektedir: Yarı iletkenler,
bilgisayar, eğlenme-dinlenme elektroniği, telekomünikasyon, endüstri otomasyonu,
otomobil elektroniği, tıbbi elektronik. 2. Biyoendüstri: Bunun merkezinde
gen teknolojisi yer almaktadır. Tıp, ilâç, kimya, ziraî üretim, madencilik ve
petrol endüstrileri mahiyet değiştirmekte, elektronik endüstrisine biyo-çip, biyo-sensor
gibi yeni ürünler dâhil edilmektedir. 3.
Yeni Madenler Endüstrisi: Yüksek performanslı (polikarbon, aramit, polvemit gibi)
sun'î maddeler, yeni saf keramikler, yüksek perforınanslı camların endüstrisidir.
Tabiî maddeler çağını yapay maddeler çağı takip etmektedir. 4. Yeni Bir
Enerji Sistemi: Sınırlı ve çevreyi tahrip eden fosil enerji kaynakları gelecek
50 yıl içinde gittikçe artan oranda yenilenebilir ve çevre dostu enerji kaynakları
ile ikame edilecektir: Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermik enerji, nükleer
füzyon enerjisi. Enerji yeni dönem de en önemli konulardan birisi olmaya devam
edecektir. 5. Uzay Teknolojisi: 3.000'den fazla uydu vardır. Askeri uydular
Irak savaşı ve Kosova'da olduğu gibi, hem savaş idaresinde hem de silâhlanma kontrolünde
kullanılmaktadır. 6. Çevre Teknolojisi: Çevre bilinci ve buna dayalı
yeni teknolojiler, uluslar arası kurumların da zorlamalarıyla gelecekte hayati
bir konum kazanacaktır (Tolba 1990: 60-63) Bundan sonra, sadece toprak
ve maddî kaynaklara değil, bunlarla birlikte fikir ve teknolojiye sahip olan ülkeler
lider ülke olabilecektir (Brezinski 1997: 1998). Bu husus Türkiye'nin yeni jeopolitik
konumu bakımından en hayatî konulardan biridir. Çünkü, yeni devir Türkiye'nin
bu zamana kadar mustarip olduğu kıtlıkların (doğal kaynaklar, ham madde, büyük
sanayi tesisleri önemini azaltırken, fazlasıyla sahip olduğu (beşeri sermaye,
jeopolitik, jeo-kültürel konum) hususları ön plana çıkarmaktadır. Türkiye demografık
ve coğrafi yapısı itibarıyla bu treni kaçıramayacak özelliklere sahiptir.
Tarih tekerür mü ediyor ya da 19l4 öncesine mi dönülüyor? Tarihe bakıldığında,
determinist ve doğrusal tarih anlayışının hemen her zaman yanıldığı görülür. Tarih
horizontal bir biçimde ilerler. Tarihin herhangi bir anında geriye doğru bir şakül
uzatıldığında, o anın iz düşümü olan devirler bulunabilir. Ancak bu asla "tarih
tekerrürden ibarettir'' demek değildir. Çünkü horizon sürekli açılmakta ve yükselmektedir.
Hiçbir olay aynen tekrarlanmaz. Bu anlayış, tarihin değerini artırır. Çünkü, gelecekle
ilgili alınacak tavırlarda, sadece hâlin şartlarını değil geçmişi de dikkate almayı
sağlar. Bazıları
dünyanın 1914 öncesine geri döndüğü kanaatindedir. Bu iddia haksız da değildir.
Gerçekten de durum 1914 öncesini hatırlatmaktadır: Devletler sistemi çok merkezlidir.
İki kutuplu hiyerarşik yapılanma sona ermiştir. 185 civarında bağımsız devlet
vardır. Çin dışında ideolojiler devri sona ermektedir (Hermann-Pillath 1998).
ABD ekonomik olarak 1914 öncesi hâline dönmektedir. Ekonomik güçlerin sayısı artmaktadır.
Bu ekonomik güçler dünya üzerine yayılmaktadır. Nükleer tehdidin sona ermesiyle
birlikte, klâsik (konvensiyonel) savaş araçları tekrar önem kazanmaktadır. Avrupa'da
etnik milliyetçilik tekrar hortlamakta ve büyük güçleri tehdit etmektedir. Etnik
çatışmalar yaygınlaşmaktadır. Dünya, tarihin en büyük göç hareketlerine şahit
olmaktadır. Liberalizm ve serbest ticaret ideolojisi, XIX. yüzyılı andırır biçimde
tekrar yükselmektedir. Teknoloji ve tabiî bilimler alanında büyük ilerlemelere
rağmen, sosyal ve ahlâki sahada gerilemeler söz konusudur. XIX. yüzyılın sonunda
kültürel ve manevi çöküşü, güçsüzlüğü vurgulamak için kullanılan fin de siecle
(yüzyılın-çağın sonu) hâli söz konusudur. Hatta, dünya düzeni ile ilgili 1914
öncesinde getirilen teklifler bile bugüne benzemektedir. Meselâ, Makedonya meselesinin
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki ittifakları (Rusya, Yunanistan ve Sırbistan karşısında
Türkiye, Arnavutluk ve Bulgaristan) ve sonuçları (Balkan Savaşı) tekrar gündeme
getirme tehlikesi vardır (Bildt 1997: 5-8). Batılı yazarlar gelişmeleri 19. yüzyıl
Avusturya-Macaristan ve Osmanlı dengelerine geri dönüş olarak değerlendirmektedir.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu rolünü Almanya açıkça üstlenmektedir. Tuna
nüfuz bölgesi oluşturmakta ve Balkanlara inmektedir. Hırvatistan ve Slovenya'nın
doğum ebeliğini ve dünyaya tanıtımını Almanya yapmıştır (Staack 1993). Türkiye'de
hâlen yaşanan tartışmalar (merkeziyetçilik, ademi merkeziyetçilik, demokrasi vb.),
dayatmalar (insan hakları, azınlıklar vb.) ve gündem maddelerî (enerji nakil hatları,
Katkaslar vb.) ile 1914 öncesi arasında da garip bir benzerlik vardır.
Yeni dönemin 1914 öncesine benzemeyen yönleri de var: Avrupa attık belirleyici
değildir. Gücün dağılımı daha karmaşık ve çok yönlüdür. Doğu-Batı gerginliğinin
yerini kuzey-güney gerginliği almaktadır. Dış politikada yeni aktörler söz konusudur.
Başta ABD olmak üzere geçmişin tecrübeleri vardır. Dünya yoğun biçimde karşılıklı
bağımlılık içine girmiştir (Arık 1995). Jeopolitik bakımdan, artık birbirinden
bağımsız bölge politikaları değil, birbirlerini etkileyen ve belirleyen bölgeler
arası etkileşim stratejileri ön plâna çıkmaktadır (Davudoğlu 1998: 36).
Neticede bir kere daha güç dengeleri değişmektedir. Güç dengelerinin değişimi
tarihte hep önemli değişikliklere ve çoğunlukla savaşlara yol açmıştır. Yeni güç
dengeleri, hem geçmişte yaşanan hem de bundan sonra yaşanacak değişimlerîn bir
sonucu olacaktır. (Ekonomik) imparatorluklar devri: Dünya üzerinde ekonomik
bütünleşmeler yaygınlaşmaktadır. AB, NAFTA, ASEAN, APEC, KEİT, ECO gibi örgütlenmelerle
ekonomik ölçek büyütülmektedir. Rusya'nın bulunduğu Avrasyajeopolitik bölgesi
NAFTA, AB, ASEAN gibi jeo-ekonomik alanlarla kuşatılmıştır (Pohl 1998; To 1997).
Jeo-ekonomik birleşmelerî Güney Amerika'da Latin Amerîka Pazarı (LATA), Karayipler
bölgesinde CARICOOM, Batı Afrika Devletlerî Ekonomik Topluluğu, Güney Afrika Devletleri
Ekonomik Topluluğu, Güney Asya Bölgesel İşbirliği Konseyi gibi kuruluşlar izlemektedir.
Hatta bunlar arasında yer alan AB devletler üstü, yani supranasyonal bir organizasyon
olarak çağdaş imparatorluk kavramını hatırlatmaktadır. Victor Hugo'nun 1849'daki
Avrupa Birleşik Devletleri hayali gerçek olmak üzeredir. AB sahip olduğu handikaplara
rağmen, gelmiş olduğu yer ve ileriye yönelik hedefleri itibariyle Atlantik İttifakını
tehdit potansiyeline sahiptir. Müşterek para birimine (Euro) geçiş, Doların hakimiyetini
tehdit etmektedir. Bu birlik, Atlantik bağlılığını kırabilir ve ABD'yi izolasyona
sürükleyebilir (Czempiel 1999). ABD ile Avrupa arasında soğuk savaş sırasında
hâkim olan temelde iş birliği, yüzeyde ihtilâf durumu tersine dönmüştür. Avrupa'da
soğuk savaş döneminin birbirini ve ABD'yi anlayan hükümetleri ve liderleri değişmektedir:
İngiltere, Fransa. Almanya ve İtalya'da NATO ve ABD konusunda farklı söylemlere
sahip hükümetler iş başına gelmiştir. Meşrutiyeti
sorgulanan devletler arası kurumlar: Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF,
Dünya Ticaret Örgütü gibi devletler arası kurumların meşruiyetleri sorgulanmaya
başlanmıştır. Bu kurumların karar alma mekanizmaları demokratik meşruiyetten mahrumdur.
Bunların tek meşruiyet kaynakları finansmanlarını da sağlayan ABD'nin gücü gibidir.
İki kutuplu dünya düzenine göre dizayn edilen bu kurumların, millî devletlerin
hareket alanlarını daraltma teşebbüslerîne gittikçe artan biçimde muhalefet edilmektedir
(Newsom 1999). Hatta bu muhalefetin boyutu bazen -son Güneydoğu Asya krizinden
sonra görüldüğü gibi- bu kurum temsilcilerinin kabul edilmemesi noktasına kadar
varmaktadır. Hatt-ı müdafaadan sathı müdafaaya geçen NATO: Ayakta kalan
tek askeri pakt olan NATO Avrupa'da doğuya doğru genişlemektedir (Calleo 1993).
1999 yılında Katolik Doğu, Avrupa ülkeleri Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti
NATO'ya dâhil olmuştur. Barış için ortaklık gibi usullerle. çok sayıda Balkan
ve Kafkas ülkesi NATO faaliyetlerîne dâhil edilmiştir. NATO aynı zamanda ekonomik
ve siyasî bir organizasyon hâline getirilmek istenmektedir. NATO da ekonomik menfaatler
temelinde, hâttı müdafaadan sathı müdafaa durumuna geçmiştir (Kamp 1999: Link,
1999). BAB, NATO'nun sonu mu? Avrupa kendi güvenliği için BAB'ı (Batı
Avrupa Birliği) devreye sokmak istemektedir. BAB şimdilik NATO içindedir, lojistik
ve teçhizat desteği NATO tarafından sağlanmaktadır. Amerika'nın en üstteki yeri
korunmuştur. Bu durum ABD'nin hegemonik özelliğinin (Kagan 1993: Czempiel 1997)
ve NATO'nun dünya çapında kullanılabilir hâle getirilmesi yoluyla global hegemonya
politikasının devamı anlamına gelmektedir. Ancak ABD'nin gelecekte yeterli güce
ulaştığına inandığı zaman BAB'nin NATO'nun yerine ikame etmeye çalışması mümkündür.
Fransa bu konuda oldukça istekli, hatta sabırsızdır. Türkiye BAB'a tam üye değildir
(Karaosmanoğlu 1999). Bu durum güvenlik bakımından ciddi bir belirsizlikle karşı
karşıya olmak demektir. Çünkü, Türkiye -Norveç ile birlikte- soğuk savaş sonrasında
kanat ülkesi konumundan cephe ülkesi konumuna geçmiştir. AGİT'e (Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı) işlerlik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Washineton
ise AGİT'i asgari seviyede tutmak istemektedir: AGİT çatışmaların ortaya çıkmasını
engellemeye ya da çatışmaları çözmeye çalışmalı, demokratik müesseselerî ve insan
haklarını savunmalı ve çevre korumasına katkıda bulunmalı, ciddî yaptırımlar uygulama
imkânına sahip olmamalıdır (Gasteyger 1996: 26; Rühle 1997). Dünya
jandarması ABD: ABD soğuk savaş sonrasının görünür tek süper gücüdür. ABD'nin
bu hegemonik yapısı kabul görmekte, hatta çoğu zaman arzu edilmektedir. Ne var
ki güç iddiası pahalıdır ve rakipler oluşturur (The Economist 1998). Her hegemonya
kendi yıkımını da içinde barındırır. ABD bunu 1943'te farketmiş ve bunun için
dünyayı yönetme siyasetini geleneksel tek devlet biçimine değil, uluslararası
organizasyonların yönetimine kaydırmıştır. ABD jeopolitiğini ekonomik menfaatlere
ve demokrasi müdafaasına dayandırmaktadır (Talbott 1994). ABD'nin yeni dönemdeki
hedefi, jeopolitik çoğulculuk yoluyla dünyada hiçbir gücün tek başına belirleyici
olmamasıdır. Ayrıca enerji nakil yollarının güvenliği ya da insan hakları gibi
meşrulaştırma araçlarını kullanarak Türkiye'nin içinde yer aldığı jeopolitik alanda
etkinliğini artırmaktadır. Yeniden birleşen ve yeniden güçlenen Almanya:
Avrupa'da Almanya ve Fransa'nın başını çektiği ABD'den bağımsız bir güç olma politikası
tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Bu iki ülkenin geçmişte olduğu gibi yine Rusya'yı
oyuna dâhil etmeleri mümkündür. Ticaret ve ekonomik nüfuz bölgeleri hakkında mücadele
aşikâr hâle gelmiştir. Almanya eski korkuları depreştiren bir güç olarak ortaya
çıkmış (Walter 1997; 55-58) İkinci Dünya Savaşı öncesi sınırların yeniden çizilmesinde
başarılı olmuştur. Türkiye'nin jeopolitik çıkarlarını ilgilendiren alanlarla ilgili
önemli niyet ve faaliyetlerî vardır (Aras 1996). Orta Avrupa'dan Türkiye üzerinden
Irak'a ve oradan Suudî Arabistan yarımadasına ve doğu istikametinde İran üzerinden
Orta Asya cumhuriyetlerine ve oradan da büyük Çin pazarlarına uzanan hızlı demiryolu
gibi projeleri vardır (Krech 1998: 14; 1999: 18). Başta eski Sovyetler Birliği
ülkeleri olmak üzere, millî menfaatlerimizi ilgilendiren her yerde karşımıza Almanya
rekabeti çıkmaktadır. Üç önemli boşluk: Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu
daimi ve yoğun gerilim ve çatışma mekânları hâline gelmiştir. Dağılan Sovyetler
Birliği'nin çevresinde üç önemli boşluk oluşmuştur: Doğu Avrupa, Ortadoğu ile
Orta Asya ve Kafkaslar... Bunlardan ilkini Avrupa doldurmaya çalışmakta, ancak
sorunlar da devam etmektedir. Orta Asya'daki boşluğu BDT ve ECO (Türkiye, İran,
Pakistan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Azerbaycan)
doldurma gayretindedir. Üçüncü bölgede ise belirsizlik ve arayış sürmektedir.
Rusya ve negatif etkinlik politikası: Yeni dönemin bir önemli özelliği de
negatif etkinliğin eskiye nazaran daha kolay hâle gelmesidir: ülkeler kendi istediklerini
yaptıramasalar bile, başka ülkelerin yapmak istediklerîni engelleyebilmektedir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra güçsüz kalan Rusya da negatif etkinliğini
devam ettirmektedir (Sallnov 1994; Brown 1995; Kerr,1995; Mletschin 1997). Rusya,
yakın coğrafyası içinde işlerî bozmakta oldukça kabiliyetlidir (Houbert 1997).
Kosova, Doğu Avrupa ülkelerinin NATO'ya girişinin engellenmesi Transdinyester-Moldavya,
Ukrayna-Kırım-Karadeniz fılosu, Abhazya-Gürcistan, Çeçenistan, Karabağ, AKKA tavanlarının
tek taraflı değiştirilmesi, yakın-arka bahçe politikası, BDT sınır koruması,çifte
vatandaşlık baskıları, Tacikistan, Hazar ve Boğazlar konusunda statü tartışmaları
vb. hususları etkinliğini sürdürmek için kullanmaktadır. Rusya'nın Stalin zamanında
yaptığı etnik etkisizleştirme politikası, yakın gelecekte en büyük başarısı olacak
gibidir (Maader-Metcalf 1997); Karabağ Abaza-Oset, İnguş-Oset, Çeçenistan, Moldavya
(Dinyester), Tacikistan... Rusya'nın bu anlaşmazlıklar konusunda takip ettiği
politikalarda farklılıklar kadar müşterekler söz konusudur: Etnik toprak taleplerinde
birbirine düşürme, çatışma sebeplerini bizzat oluşturma, çatışmayı şiddetlendirme,
çatışmaları kendi askeri ve ekonomik menfaatleri için fırsat hâline getirme, ekonomik
baskı uygulama, çözüm için genellikle askeri tedbirlere müracaat etme, kısa süreli
ateşkes olsa da çatışmayı sürdürme... Bu siyaset, kısaca anlaşmazlıkların halli
konusunda monopol tesisi olarak isimlendirilebilir. Eski Sovyetler Birliği'nin
yeniden diriltilmesi imkânsız gözükür iken, bir Slav birliği sorusu anlam kazanmaktadır.
Bu fıkir önce 1990 yılında Alexander Soljenitsin tarafından ortaya atılmıştı.
1991 Aralık ayında da zamanın Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderlerî tarafından
uygulamaya geçirilmek istendi. Rusya'nın yakın dönem geleceği iç güvenliğine bağlı
olacaktır. Rusya, entegrasyonu değil hegemonyayı, iş birliğini eğil, çatışmayı
tercih etmektedir. Denklemdeki "büyük X" Çin: Çin yeni binyılın
yeni süper gücü olma potansiyeline sahiptir (Kreft 1997). Doğu ile ilgili hesaplarda
tekrar "büyük X" hâline gelmiştir. Sahip olduğu büyük nüfus gücü, bölge
ile ilgili niyetleri ve baskı altında tuttuğu Türkler ve diğer milletler Çin'i
hemen bütün denklemlere dâhil edecek gibidir. Yeni bir çağ açılımı zarureti:
Netice olarak dünyada, bloklaşmalar, serbest ticaret, üretimin yapısında değişmeler
gibi ekonomik; Varşova Paktı'nın dağılması. NATO'nun yeni konumu gibi askeri:
sınırların değişmesi, yeni devletlerîn ortaya çıkması, dış politika usul ve araçlarında
değişim gibi siyasi, yeni güç dengelerinin oluşmasıyla jeapolitik; enerji, kimya,
biyoloji, iletişim, ulaşım, sentetik maddeler, uzay gibi alanlarda teknolojik;
istihdam, gelir dağılımı, nüfus, şiddet, ferdiyetçilik, sosyal bağlar ve sosyal
kurumların durumu gibi alanlarda sosyal: tertipleşme, küreselleşme, fundamentalizm
gibi kültürel pek çok değişim ve dönüşüm yaşanmaktadır. Bu değişim ve dönüşümler,
beşeriyetin bütünü için ihtiyaçlara cevap verecek yeni bir medeniyet anlayışını
gündeme getirmektedir. Dönüşüm Sonrası Türkiye ve Jeopolitiği
Türk milleti, sadece bulunduğu coğrafyada değil, dünyada da sayısı bir elin
parmağı kadar az milletten biridir. Türkiye jeopolitik konumu ve değişken unsurlardaki
durumu itibarıyla en azından bir bölge gücüdür. Yeni jeopolitik ortam Türkiye'nin
bölge güvenliği bakımından daha elverişsiz şartlara yol açmıştır. Türkiye'nin
jeopolitik konumu, Avrupa ve ABD tarafından eskiden olduğu gibi paralel biçimde
algılanmamaktadır. Bu hem bir şans hem de bir risk unsurudur. Türkiye
soğuk savaş sonrasında ortaya çıkan üç jeopolitik boşluk bölgesinin ortasındadır.
Bu bölgelerîn temel özelliklerinden birisi çok kültürlü olmaları, sınırların çoğunun
etnik ve kültürel sınırlarla örtüşmemesidir. Bu bölgelerdeki boşluklardan istifade
etmeye yönelik mücadeleler sürmektedir. Avrasya: Avrasya bölgesinin yerli
aktörlerî Rusya, İran ve Türkiye'dir. Rusya ve İran arasında çok güçlü bir Moskova-Tahran
ekseni kurulmuştur. Rus dış işleri bakan yardımcısının beyanıyla "500 yıldan
berî böylesine ilişki geliştirilmemişti." İran, körfezde en iyi jeo-stratejik
duruma sahip olan ülkedir. Bu durumunu iyi değerlendirmektedir. Türkiye'nin bölge
ile ilgili olarak 3.000'den fazla Türk firması dışında henüz kayda değer bir Faaliyeti
yoktur (Genelkurmay 1993: 247-253). 1992'de başlatılan 10 bin öğrenci ve 34 harflik
ortak alfabe projelerinde başarılı olunamamıştır. Sadece, Azerbaycan ve Türkmenistan
Lâtin alfabesine geçmiştir. 1977'de Türkiye, İran, Pakistan tarafından
kurulan Ekonomik İşbirliği Teşkilâtına (ECO), 1992'de Afganistan, Azerbaycan,
Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kazakistan dâhil olmuştur (KKTC
ekonomik, kültürel ve teknik çalışmalara katılabiliyor). Coğrafi bakımdan olumsuz,
ancak siyasi ve -kültürel bakımlardan olumlu şartlara sahip bu teşkilât içinde
etkinlik maalesef İran'dadır. Geliştirilen projelerle ilgili anlaşmalar onay için
TBMM'de beklemektedir. Balkanlar: Balkanlar'ın siyasî coğrafyası, fiziki
coğrafyasından çok daha geniştir. Hiçbir yerli halkın olmadığı bölge sadece etnik
değil, mezhep, din ve kültür bakımından da karmakarışıktır. Devlet geleneğinden
mahrum olan Balkan ülkeleri (Pearson 1992: Hatschikian 1999) gelişmeler karşısında
beklenmedik, tutarsız tavırlar alabilmektedir. Çünkü bu ülke halkları henüz millet,
devlet kuran millet olamamışlardır. Bu ülkelerîn kendileri ve bölge için tehlike
olmamaları büyük ölçüde Türkiye'ye bağlıdır. Oysa Türkiye Balkanları 1955'ten
sonra siyasî hafızasından silmişti (Kahramanyol 1995). Rusya'nın Balkan
politikası hâlâ Çarlık dönemi ve komünist devirde geçerli olan geleneksel kalıplara
göre yürütülmektedir. Moskova'nın yeni askerî doktrininde Balkanlar, "bilhassa
stratejik menfaatler" olarak tanımlanmaktadır. Slav birliği, petrol ve doğal
gaz gibi bağımlılık oluşturma araçlarını kullanmakta, Yunanistan ve Kıbrıs Rum
kesimi ile stratejik işbirliği kurmaktadır. Bu "bilhassa stratejik menfaatlerini"
gerçekleştirmek için, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki konumundan da
yararlanmaktadır. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri eski bölgede
önemli mesafeler almıştır. ABD de NATO'yu kullanarak bölgenin şerifi rolünü oynamaktadır.
Türkiye'nin jeopolitik konumu bilhassa Bulgaristan ve Romanya ile olan iyi münasebetlerini
korumayı ve diğer ülkeleri de kapsayacak biçimde geliştirmeyi gerektirmektedir.
Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilâtı: Türkiye'nin yeni dönemle ilgili
aldığı inisiyatiflerden birisi Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilâtıdır (KEİT).
25 Haziran 1992'de kurulan bu teşkilâtın 11 üyesinin hemen hepsi birbirleri ile
ihtilâflıdır. Mesela, Kosova hadisesinde Bulgaristan yardım malzemesi
götüren Türk uçaklarına hava sahasını kapamış. Makedonya mülteci kabulünü durdurmuştur.
Kısaca ilk akla gelen sorunlara işaret etmek gerekirse: Arnavutluk'un Yunanistan
ve Sırbistan ile sorunları; Azerbaycan'ın Ermenistan'la Karabağ sorunu, Gurcistan
ile sınır ihtilafı, Ermensitan'ın Gurcistan içindeki Ermeniler ve Caviti bölgesinde
sınır ihtilali sorunu: Gürcistan'ın bağımsızlık peşinde. Teşkilâtın gelişebilmesi,
üye ülkelere bu iş birliği olmadığında gerçekleşmeyecek menfaatler sağlamasına
bağlıdır. Türkiye'nin böyle bir sürecin lokomotifı olması mümkündür. Bu ülkelerîn
çoğunda henüz piyasa ekonomisine geçiş tamamlanmamıştır. Uluslararası sözleşmelere
taraf olabilecek, taahhütler yüklenebilecek güveni kazanmış bürokrasi yoktur.
Bu bakımdan öncelikle, telekomünikasyon, enerji, alt yapı ve doğal kaynaklar konusunda
ekonomik iş birliği anlamlı gözükmektedir. Bu da bölgenin entegrasyonunda özel
sektörü önemli hale getirmektedir. Ortadoğu: Üç kıtanın düğüm noktası,
üç büyük dinin anavatanı, ulaşım ağı merkezi ve enerji deposu (petrolün yaklaşık
% 60'ı) niteliklerini haiz olan Ortadoğu dünyanın jeopolitik olarak en önemli
noktasıdır. Sahip olduğu petrol ve sahip olmadığı su7 sebebiyle çalışmalara gebedir.
Bölge ülkelerî (İsrail dışında) gelişmemiş ülkeler olup, diğer ülkelere bağımlıdır.
Sun'î bölünmeler ve meşruiyetten mahrum idareler istikrarı tehdit etmektedir.
Sınırların değişmesi muhtemeldir. Türkiye aktif tarafsızlıktan aktif ve müdahil
taraf olma stratejisine (Bağcı 1998) geçememiş, su sorunu, terör ve petrol boru
hâtları gibi faktörleri dikkate alan, uzun vadeli bir analizler yapamamıştır.
Ortadoğu'nun önemli özelliklerinden birisi, bölgede atılacak en küçük bir
adımın bölgenin tamamında, hâtta bazen bölge dışında etkilere yol açmasıdır. Bu
husus İsrail-ABD-Türkiye ekseni (Pipes 1997; Tirman 1998) için bilhassa geçeğidir.
ABD'deki Ermeni ve Yunan lobilerinin etkisini kıran, bölgede caydırıcılık unsuru
olan, Türk ordusunun modernizasyonu bakımından avantajlar sağlayan bu eksen öncelikle
hem Türkiye hem de İsrail bakımından sıkıntıya neden olabilecek potansiyele sahiptir.
Birbiriyle etkileşim ve bağımlılık içinde olan jeopolitik hatlar söz konusudur
(Tikenci 1996). Bunlardan birisi Bizans-Sasani, Bizans-Selçuklu ve Osmanlı-İran
ilişkilerindeki çelişkilerîn ve karşılıklı bağımlılığın yeni bir nitelik ile tekrar
sahneye çıktığı Kafkaslar-Ortadoğu hattıdır. Bir diğeri, Balkanlar-Ortadoğu hattıdır.
Diğer bir jeopolitik hat ise Balkanlar-Kafkaslar hatadır. Bu iki bölge etnik,
kültürel yapıları itibariyle birbirine benzemektedir. Rusya her iki bölge üzerinde
de etkinliğini devanı ettirmek istemektedir. Her iki bölgede de yüzleri Ankara'ya
dönük insanlar vardır. Bu bölgelerden birinde atılacak bir adıma, diğer bölgedeki
rakipler Rusya ya da İran- tarafından karşılık verilmesi beklenmelidir. Bu bakımdan
bu bölgeleri ilgilendiren her politika stratejik bir bütünlük içinde ele alınmalı,
sadece bölgede yer alan rakipleri dikkate almakla iktifa etmemelidir (Kennedy
1997). Kafkaslar: Coğrafi bütünlüğe sahip olmayan Kafkaslar tarihte Hazar
İmparatorluğu haricinde tek bir devletin hâkimiyetinde olmamıştır. Kafkaslar petrol
boru hattı güzergâhı olması ve etnik, dini, tarihî, kültürel birliktelik ve çatışma
noktaları' sebebiyle Türkiye'yi yakından ilgilendirmektedir. Bölgede Rusya, İran
ve Ermenistan seviyesi bazen yükselen bir işbirliği içindedir. Türkmenistan ve
Kazakistan ekonomik menfaatlerî istikametinde bazen bu işbirliğine iştirak edebilmektedir.
Hazar bölgesi ve yeni Türk cumhuriyetlerinin sahip olduğu petrol ve doğal
gaz son yıllarda jeopolitik bakımdan önemli konular hâline gelmiştir(Bölükbaşı
1998: Bremmer 1993; Edhardt 1998; Dağı 1999). ABD, Kafkaslarda yer alan ülkelerin
Rus etkisinden kurtulması ve enerji ihtiyacının giderilmesi bakımından konu ile
yakından ilgilenmektedir. Rusya, bağımlılık vesilesi mevcut hatların kullanılmasından
yanadır. Hazar'ın bir deniz mi, yoksa göl mü olduğu yönündeki tartışmalar ve bu
konuda tarafların tavırları bölge bakımından öğreticidir. Hazar Rusya'ya göre
göl, Azerbaycan'a göre denizdir. Bu önemlidir, çünkü göl olduğu kabul edilirse,
kıyısı bulunan bütün ülkeler Hazar'ın tamamı üzerînde müşterek kullanım hakkına
sahip olacaklar, deniz olduğu kabul edilirse deniz hukukuna göre kendilerine düşen
bölgeleri işleyebileceklerdir. Rusya, bölge enerji kaynaklarını hem stratejik
hem de ekonomik çıkar için kontrolü altında tutmaya çalışmakta, Türkmen doğal
gazının kendi doğal gazına rakip olmasını istememektedir. Ucuza enerji alıp dışarıya
pahalıya satmak ayrıcalığını sürdürmek, kendi toprakları üzerinden geçecek boru
hatlarından para kazanmak, vanaların kendi elinde tutmak istemektedir.
Sonuç Hangi açıdan bakılırsa bakılsın coğrafyanın bize sağladığı
avantajlar dezavantajlardan pek çok fazladır. Türkiye yeni ortaya çıkan jeopolitik
ve jeoekonomik koordinat sisteminin merkezindedir. Küçük düşünmekten, savunma
pozisyonunda kalmaktan kurtulmalıdır. Gariptir, son gelişmelerin Türkiye'ye açtığı
ufuklar konusunda batıda çıkan yayınlar, Türkiye'dekilerden daha çok yapılan hesaplar
dahâ büyüktür. Yeni jeopolitik konumun gerekleri konusunda müşahhas tespitler
yapılabilir. Bunlardan bir kısmına yukarıda temas edildi. Burada ilk anda akla
gelen sonuçlar şöyle ifade edilebilir: Rusya ile ilişkiler hissiyattan
ve komplekslerden uzak olarak ele alınmalıdır. Geçmişte İngiltere ve Fransa kendi
emelleri için Rusya ve Osmanlıyı birbirine karşı kullanmışlardı. Bu böyle devam
etmemelidir (Bekar 1998). Daha önceleri gözlemci olarak dahi iştirak edilmeyen
Ortadoğu barış sürecinin aktif bir tarafı olmalıdır. Çünkü bu süreç, sadece bir
Arap-İsrail anlaşmazlığı değildir. Sonuçlar sadece bölgesel etkinlik açısından
değil, güvenlik parametreleri açısından da önemli olacaktır. BAB içindeki zayıf
konum konusunda NATO'nun genişleme süreci vesilesiyle elde edilen fırsat iyi kullanılamamıştır.
Ekonomik İşbirliği Teşkilâtında İran'ın nüfuzu kırılmalı, bunun için de TBMM'de
onay bekleyen anlaşmalar bir an önce imzalanmalıdır. Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu
bölgelerine belli koridorlar (Bulgaristan'ın-Makedonya-Arnavutluk, Bulgaristan-Romanya-Moldova,
Gürcistan, Azerbaycan gibi) açacak bir politika takip edilmeli ve bu koridorların
açık kalması sağlanmalıdır. Bu koridorlar aynı zamanda kısa vadede jeopolitik
hedeflerin önünde engel olabilecek ülkelerin tecridine de yarayacaktır. Avrupa
Birliği üyeliği konusunda soğukkanlı değerlendirmeler yapılmalıdır. Türkiye, AB'ne
mahkum değildir (Aktan 1998: 27). Jeopolitik pragmatist, rasyonalist,
realist, feraset sahibi, iddiası ve mesajı olan, jeokültüre dayanan devletlerin
işidir. Hissi beyanlara ve iyi niyet gösterîlerîne değil. uzun vadeli hedefler
için ciddi tahlillere dayanan strateji ve taktiklere ihtiyaç vardır. Bunun için
de Ortadoğu, Asya, Avrupa, Afrika, araştırmaları enstitülerî, think-thank kurumları
kurulmalıdır. Dış politikada aktif hükümet dışı teşkilâtlar yoktur. Bu
zihniyetle oluşturulması da mümkün değildir. Oysa bu millet geçmişte bunların
da en güzel örneklerini vermiştir. Avrupa'daki Türk işçileri sebebiyle misafir
işçiler, ekonomik iltica hareketleri, zorunlu göçler, çevre, kültür, dinî müsâmaha
gibi konularda hükûmet dışı teşkilâtlar kurulabilir. Nasıl ki ticaret, iki
kere ikiyi beş etme sanatı ise, politika da mevcutla yetinmeme sanatıdır (İlhan
1993: 33). Unutulmamalıdır ki dış politika sıfıra müncer bir oyun değildir. Yani
bir tarafın kazanması, mutlaka diğer tarafın kaybetmesine bağlı değildir
Türkiye'nin esas derdi iç politikadaki istikrarsızlıktır (Yılmaz 1997: Gumpel
1998). İkinci Dünya Savaşından bu yana 60'a yakın hükümet kurulmuştur. Terör ve
irticaî faaliyetler devam etmektedir. Millî güç unsurları millî menfaatler istikametinde
motive edilememektedir. Heyecan yokluğu en ciddi dertlerden biridir.
Bu heyecanın besleneceği zemin millî kültürdür. Brzezinski, yarışın sonucunu askeri
olmayan araçların: siyasi canlılık, ideolojik esneklik, ekonomik dinamizm ve kültürel
câzibenin belirleyeceği konusunda ABD'yi bile ikaz etmektedir (1993: 11).
Bu tespitlerin isabeti sorgulanabilir. Bazılarının zaman içinde revize edilmesi
gerekebilir. Çünkü dış politika aktif bir süreçtir. Denklemin unsurlarının alacağı
değerler sürekli değişir. Esas olan, koordinatları okuyabilmek, bunun için gerekli
olan alfabeyi, değerlendirme kabiliyetini ve istikameti kaybetmemektir. Bu husus
içinde bulunduğumuz dönem itibariyle bilhassa önemlidir. Zira yine dağ başını
duman almıştır. Tarih borcunu ödemek istemektedir. Alacaklının temerrüdü hâline
düşmenin cezası büyüktür. Bize düşen, koordinatları doğru okumaktır. Sadece bu
coğrafyada yaşayanların değil bütün beşeriyetin kaderi bu okuma işinin başarısına
bağlıdır. Bugün itibariyle, koordinatların okunmasında önemli görülen hususlardan
bazıları şunlardır: 1. Jeopolitik konusunda,alınacak kararların isabeti
bakımından geçen yüzyılda olup bitenler iyi tahlil edilmelidir. Farklı bir boyutta
olmakla birlikte, bazı alanlarda benzer şeyler yaşanmaktadır. Son zamanlarda yazılıp
çizilenlerle, olup bitenlerle 1914 öncesini kıyaslamak -hem Türkiye hem de dünya
bakımından- çarpıcı benzerlikler ortaya koyacaktır. 2. Türk tarihinin
önemli bir özelliği devlettir. Öyle ki "Fenâ ti'd-devle ve'l mille"
tabiri kullanılmıştır. Bu topraklarda yaşayan insanların "devlete bir can
borcu vardır. Devlet Türkün her şeyidir, onsuz olunmaz bir şeyidir. "Başsız
börk, ilsiz (devletsiz) Türk olmaz" (Nur ?; 8). Yeni jeopolitik konum birlik
ve dirliğin muhafazasını gerektirmektedir. Dirliğin korunması ise devletin güçlü
ve istikrarlı olmasına, devlet adamlarının yukarıda belirtilen özellikleri haiz
bulunmasına bağlıdır. Bu bakımdan devleti güçsüz hâle getirmeye yönelik geçen
yüzyılı hatırlatan girişimlerden vazgeçilmelidir. Yapılan projeksiyonlar gelecekte,
tesanütün, zayıflayacağını, sosyal çözülmenin ve kutuplaşmanın artacağını. istihdam
ve gelir dağılımından çok ciddi krizlerin yaşanacağını göstermektedir. Bütün bunlar
millî güç unsurları bakımından zafıyet anlamına gelir. Bu tehlikeler, ancak güçlü
bir devlet ile bertaraf edilebilir. 3. Yukarıda ana hatlarına işaret
edilen İkinci Sanayi Devrimi kaçırılmamalıdır. Bunun için lâzım olan dinamik ve
genç nüfus başta olmak üzere her şeye sahiptir. Birinci Sanayi Devrimini yakalamak
için gerek Osmanlı gerekse cumhuriyet döneminde tatbik edilen tedbirlerden gerekli
dersler alınmalıdır. 4. Yeni dönemin en önemli jeopolitik gücü kültür
olacaktır. Türk millî kültürünün maruz kaldığı tahribattan kurtarılması, yeni
dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek hâle getirilmesi belki de en önemli görevdir.
Çünkü bütün diğer hususlar buna bağlı olacaktır. (AKTAN. Gündüz (1998). "Türkiye-AB:
Dünden Yarına". Görüş, Ekim - Kasım 1998. Sayı: 37, 22-28) Dipnotlar
9 "Doğu Akdeniz Türkiye bakımından Hazar, Ege, Kıbrıs, Balkanlar vb. birçok
ilişkinin merkezinde yer almaktadır. Bu yüzden Türkiye - İsrail yakınlaşmasına
hemen Suriye-Yunanistan karşılığı, verilmiştir. İtalya'nın PKK desteği, Kaddafi'nin
dengesiz çıkışları da bu denklem içinde bir yere oturmaktadır. Bu denklem kalıcı
ittifak ilişkilerine müsaade etmemektedir. Dinamik denge ilişkileri belirleyici
olacaktır. Nitekim İsrail bir yandan Türkiye ile ittifak yaparken, diğer yandan
da Suriye ile Ortadoğu barış süreci içinde ilişkilerini geliştirmeye su meselesini
barış sürecindeki faktörler arasına yerleştirmeye çalışmakta ve Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi ile silâh alışverişi yapmaktadır. Yunanistan'ın S300 füzeleri de aynı
kapsamda anlam bulmaktadır. Rusya böylece Bakü-Ceyhan hattının çıkışında kronik
bir bunalım yaratarak. Doğu Akdeniz'i petrol geçiş bölgelerinin dışına itmeye
çalışmaktadır. Üç bağımsız devlet (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan)
ve 10 özerk cumhuriyet (Rusya'ya bağlı olarak Adige, Çeçenistan, Dağıstan, Tuguş,
Kahartay-Balkar, Karaçay-Çerkez Kuzey Osetya, Azerbaycan'a bağlı olarak Karabağ,
Nahçıvan: Gürcistan içinde Abhazya, Acaristan ve Güney Osetya) var. Buralarda
% 16.6 oranında Ural-Altay, % 35 İber- Kafkas, % 23 Hind Avrupa (Ermenice, Rusça,
Farsça) konuşulmaktadır. % 55.9 Müslüman, %49,6 Hristiyan ve %0.1 Musevi, Türkler
dil içinde % 36.6, din içinde %65.5 ve coğrafi alan olarak % 56.6 iken belirgin
kesimdir. Kafkaslar tarihte jeopolitik yapısı gereği Hazar Türk devleti (500 yıl)
dışında hiçbir zaman uzun süreli olarak bir devletin hakimiyetinde olmamıştır.
Beş değişik grup belirleyici: Dağistanlılar, Veynaklar, Osetler, Abhaz-Adigeler
ve Türk kökenliler, 1939 sayımıyla Kuzey Kafkasya'da resmen 19 ayrı halk vardır.
Rusya içınde 1989 nüfus sayımına göre 12 milyon Türk kökenli, 4 milyon da Müslüman
var. Nisan 1998 itibariyla Kazakistan, günde 10 bin varil petrolünü Îran'ın
kuzeydeki bir rafinerisine göndermekte aynı miktardaki petrol, Iran'ın Kharg adasından
Kazakistan adına dünya pazarlarına satılmaktadır. 1997 Aralık ayında Türkmenistan
200 kilometrelik bir boru hattı ile İran'a doğalgaz sevkiyatına başlamıştır.
|