| TÜRKİYE'DE
BİLİM ZİHNİYETİ VE MİLLİYETÇİLİK | | DR.
ESAT ÖZ | Giriş:
Meselenin Takdimi Bu yazı, Türkiye'nin "aydın sorunu"na
işaret etmek ve bu bağlamda "milliyetçi düşünce"nin konumuna
ve geleceğine dair bir çerçeve belirlemek niyetiyle kaleme alınmış mütevazi bir
denemedir. Esas amacı ise, böyle bir meseleye dikkat çekmek, verimli bir tartışma
platformunun oluşumuna katkı sağlamaktır. Bu sebeple yazının başlığı "Türk
Entelektüelinin/ Gençliğinin 1'nci Çağdaki Temel Görev ve Sorumluluğu" şeklinde
de okunabilir. Diğer bir deyişle, okuyucu aşağıda, Türkiye'de bilim ve fikir hayatının
genel özellikleriyle, milliyetçi düşünce'nin evrimi arasındaki ilişkinin dünü,
bugünü ve yarını üzerine yapılmış genel bir değerlendirmeyi bulacaktır.
Ülkemizde, sosyal bilimlerin, hem teorik hem de alan araştırmaları bakımından
yeterince gelişmediği, daha çok çeviri eserlerden beslendiği bir gerçektir. Üniversiteler
bünye içinde ve dışında sosyal bilimler alanına giren etkinlikler ve yayınlar,
sadece nitelik değil, nicelik açısından da tatminkâr bir seviyede değildir.
Bu süreçte, Türkiye'de düşünce hayatının felsefî arka planının zayıflığı,
Cumhuriyetin ilk yıllarında hayata geçirilen bazı reformlarla sürekliliğin kesintiye
uğraması ve bunun sonucunda birikimlerden istifade etmenin zorlaşması önemli bir
paya sahiptir. Toplumsal ilgi ve desteğin yetersizliği ile akademik camiaya özgü
kronik sorunlar da, bilim ve düşünce hayatımızın zenginleşmesini sınırlandıran
ve hatta kısırlaştıran bir rol oynamıştır. Bu bağlamda, siyasi partilerin
ve hükümetlerin meseleye gerekli ilgiyi gösterip yeterli destek sağlamamaları
da önem arzetmektedir. Daha çok "siyasi sağ cenah"ın tarihsel
ihmali, akademik/entelektüel dünya ile ciddi ve sürekli bir etkileşim geleneğinin
tesis edilemeyişi, Türkiye'de "milliyetçi/muhafazakâr düşünce"nin
gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu süreç, demokratik siyasete adım atıldığı
1940'lı, 1950'li yıllardan itibaren temel özellikleri açısından değişmemiştir.
Kısacası, Osmanlının son döneminde zamanın şartlarına göre önemli bir entelektüel
birikime sahip olan "milliyetçi akım" daha sonra bu birikimi
geliştirip zenginleştirerek güçlü bir entelektüel geleneğe dönüştürememiştir.
Özellikle 1980 sonrasında, "milliyetçi cenah"ın fikri zenginlik
düzeyi (kültürel ve teorik donanımı, referans kütüphanesi v.s.), dolayısıyla entelektüel
ağırlığı, olması gereken seviyenin gerisindedir. Başka bir deyişle, son yirmi
yıl içinde Türkiye'de ve dünyada yaşanan gelişmeler ile diğer siyasetlerin/fikirlerin
etkinliği dikkate alındığında milliyetçi düşüncenin/entelektüellerin performansını
yeterli bulmak mümkün değildir. Dünün Mirası ve Bugün
Ülkemizdeki "entelektüel piyasa"da hemen her dönemde ciddi bir
sol-sosyalist-marksist fikrî ağırlık ve literatür zenginliği kendini hissettirmiştir,
Buna son yıllarda "İslâmcı" ve "bireyci küreselleşmeci"
unsurların da eklendiği görülmektedir. Bu çevrelerin özellikle krema tabakası
"demokratikleşme özlemi"yle temellendirmeye çalıştıkları bir
yaklaşımla giderek Avrupa Birliği'nin/batının gönüllü sözcülüğünü, bazen de avukatlığını
üstlenmektedir. Son zamanlarda yeniden tanımlanan bu (eski) misyon, değişik siyasi
ve fikrî çevrelerin benzer argümanları terennüm ettiği geniş bir ittifaka dönüşmeye
başlamıştır. Tabii, bütün bu fikirlerin/ideolojilerin bazı enternasyonel
hedef ve değerleri asli referans olarak kabul etmesi, ciddi bir çeviri desteği
ile felsefî arka plana sahip olması, entelektüel faaliyetler açısından "ayrıcalıklı"
bir konum kazanmalarına yol açmıştır. Bu durum (dış destek), milliyetçi düşünce
açısından ise, ya önemsiz ya da çok dolaylı bir role sahip olmuştur. Çünkü, milliyetçi
düşünce, tabiatı ve dünya şartları gereği kendi özgün fikir üretimine ve bakış
açısına diğerlerinden daha çok ihtiyaç duymuştur. Bütün bunlara, ülkemizde
hâkim olan genel bilim ve araştırma paradigmasının bu mânâda sınırlayıcı ve dışlayıcı
bir rol icra ettiğini de eklemek gerekmektedir. Aşağıda bu hususa da vurgu yapılmasının
temel sebebi, ülkemizde hakim olan böyle bir akademik araştırma yaklaşımının sonuçlarının
tahmin edilenden daha fazla ve çok yönlü olmasından kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin ve özellikle "entelektüel zümre"nin XIX. yüzyılda
iyice görünürlük kazanan batılılaşma macerası, XX. yüzyılda da olanca hızıyla
devam etmiş ve birçok yeni tezahürleri ortaya çıkmıştır. Özellikle milli/tarihi
aidiyetlerini kaybeden ya da küçümseyen bu zümrenin düşünme ve yazma parametreleri
de, ister istemez başka kalıplar içinde yeniden şekillenmeye yüz tutmuştur. Dolayısıyla,
"Türkiye'ye ait milli ve ahlâki pencereler"ini kaybedenler yerlerine
"bilimsellik", "enternasyonellik" ya da "gelişmişlik"
adına "başka manevi duvarları" daha sağlam bir şekilde örmeye
başlamışlardır. Böylece, Türk toplumu ile entelektüel zümre arasında, temel duygu
ve ideallerde birliktelik (en azından benzerlik) yerine, çelişkilerin, zaman zaman
da çatışmanın ortaya çıkışı kaçınılmaz olmuştur. Bu zümre farkında olsun-olmasın
artık kültürel/ahlaki olarak başka bir yere aittir; en azından konumunu ideolojik
olarak ayarlamak zorunda hissetmektedir. Türkiye, bunun için Türkiye dışı ve karşıtı
yaklaşımların türevlerinin kolayca cirit attığı bir panayıra dönüşmektedir. Kendi
kültürüne ve tarihine karşı soğuk ve mesafeli duran, bazen de acımasız tavır takınabilen
zihniyet/zümre, iltihak ettiği değerlerin ve ideallerin savunuculuğunu ise kolayca
yapabilmektedir. Ve hatta, her türlü marjinal ve aykırı ahlâk anlayışlarına karşı
kolayca sempati beslenebilmekte, zaman zaman da taşıyıcısı olunmaktadır.
İşte bu tablo, adı geçen çevrelerin Türk toplumunu dünü, bugünü ve yarınıyla
bir bütün olarak kucaklama duyarlılığının ve bilgisinin büyük ölçüde köreldiğini
ifade etmektedir. Böylelikle yeni bir kültürün bile değil, ancak milli kültür
anaforunun mimarları olmaktadırlar. Daha da vahim olanı, kültürel ve ahlâki erozyonun
hem sebebi hem de ürünü olanların bile kendi gerçek konum ve rollerinin tanımını
yapamamalarıdır. Bu zihniyet dünyasının bilimsel/akademik alandaki tezahürleri
de kaçınılmaz biçimde benzer olmuştur. En başta bilimsel/akademik bir çalışmanın
toplumsal ve ekonomik belirleyicilikler gibi, kültürden ve değerlerden de özerk
olması gerekir anlayışı, Türkiye'de genellikle farklı algılanıp yorumlanmış ve
uygulanmaya çalışılmıştır. Buna karşılık, entelektüellerin ya da akademisyenlerin
kendi tarihine ve kültürüne muhalif ya da karşı olması gibi bir mutlak kurala/yasaya
herhangi bir yerde ve zamanda rastlamak mümkün değildir. Bilimsel bir araştırmanın
"değerler"den, daha doğrusu ön yargılardan mümkün olabildiğince
arınması ile, toplum, tarih ya da kültür karşıtı duruş arasında hiçbir etik ve
akademik bağ bulunmamaktadır. Bilakis, "gerçek" akademisyen
ve entelektüeller, kendi toplumuna, kültürüne, tarihine, kısacası müşterek birikim
ve değerlerine, sahiplenmese bile saygı duyması gerektiğini en iyi bilmesi gerekenlerdir.
Ancak, milli değerler ve özlemler ile tarihi tecrübeler başta olmak üzere, Türk
milletinin evrensel ölçekte kimliğini oluşturan ayrtedici vasıflarını önemsemekte,
en azından saygı göstermekte zorluk çeken "entelektüel zümre"nin
böyle bir yaklaşımı benimsemesi, tabii mümkün olamamaktadır. Özetleyecek
olursak, Türk toplumunun yaşadığı modernleşme batılılaşma karışımı istikrarsız
değişim süreci, gelenek ile modernlik arasında bir senteze ulaşma konusunda ciddi
bir projenin ve bilincin yokluğu, son iki yüzyılına damgasını vurmuştur. Bu sürece
sağlıklı bir şekilde rehberlik etmesi gereken aydınlar yetersiz kalmış, hatta
zaman zaman da ülkelerine karşı "misyonerliğe" soyunmuşlardır.
Diğer bir deyişle, Türkiye sağlıklı bir gelişme dinamiği ve formu oluşturamamış,
aydın-toplum ikiliği de aynı biçimde şekillenmiş ve seyir izlemiştir.
Kısacası, bu tür bir toplumsal ve kültürel evrimin en ciddi tezahürleri, farklı
ve çarpık bir "entelektüel zihniyet" ile yabancılaşma süreci
olmuştur. Özellikle, oryantalist bakış açısının aydın ve bilim dünyasında kök
salmaya başlaması, yine kural, ahlâk ve toplum dışılığın bir marifet olarak takdiminde
sağlanan taşarı, çoğu zaman Türkiye'deki hakim entelektüel kimliğin en belirgin
vasıflarını oluşturmuştur. Türkiye'deki hâkim ekonomik unsurların bu
zihniyet dünyasıyla taşıdığı paralellikler ile uyguladığı istihdam politikası,
böyle bir tablonun şekillenmesinde hatırı sayılır bir rol oynamıştır. Bunun bugünkü
yansımalarını tespit etmek için, aynı ekonomik unsurların kontrolündeki gazetelerin
köşe yazarları ile özel üniversitelerin akademik kadrolarının ideolojik/kültürel
duruşuna göz gezdirmek yeterlidir. Bu faktörlere, ülkemizde "sağcı-muhafazakâr
çevreler"in bilimsel araştırma ve entelektüel faaliyetler konusundaki
tarihsel ihmallerini de eklediğimizde mevcut soruna ilişkin tablo tamamlanmış
olmaktadır. Sonuçta, toplum ve değerleri ile hakim aydın/entelektüel zümrenin
zihniyet yapıları arasında ciddi bir anormallik/oransızlık ortaya çıkmıştır. Ancak
buna rağmen, "entelektüel zümre", lojistik desteklerinin de katkısıyla
etkin bir güç merkezi olabilmiştir. Son yıllarda ise, mesailerinin büyük
bir bölümünü, Türkiye'yi ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliği yörüngesinde
sabit tutmak, komşu ülkelerle olan ilişkilerimizde haksızlığımızı ispatlamak ve/veya
ayrımcılık ile demokrasiyi telif etmek için harcamaya başlamışlardır. Günümüzde
Avrupa Birliği'ni onurlu bir birliktelik ile insanî hedeflere ulaşmak için bir
vasıta olarak değil de, "sistem"den intikam almak" ya da
"biran önce batıya kapağı atmak" niyet ve amacıyla isteyenlerin
sayısı oldukça fazladır. İşin esas üzücü ve vahim olan tarafı budur.
Ne acıdır ki, bu çevreler, milliyetçiliği "günah keçisi" haline
getirerek küresel gelişme ve sorunları kolayca izah ettiklerini de zannetmektedir.
Tabiî böyle bir imtiyaza hiçbir fikir ve kişinin sahip olamayacağı unutulmaktadır.
Yazı ve konuşmalara bakıldığında milliyetçilik ve milliyetçiler karşıtı "eski"
dogmatik bilinç altının kaybolmadığı görülmektedir. Bugün, Avrupa Birliği'ne hayranlık
düzeyinde bağlı olan çoğu savunucularının ideolojik konumu da bundan farklı değildir.
Bu duruşların tarihî ve kültürel olarak ne ifade ettiği bellidir, "yeni
kurtarıcılar"ının verdiği cesaret ve ilhamla, milli değer ve idealler
kolayca yadsınmakta, milliyetçilik kolayca "aforoz" edilmektedir.
Yine, küreselleşmeyi anlamak ve anlamlandırmak yerine, "evrensel
resmi ideoloji" olarak algılayıp takdim eden farklı entelektüel şahsiyetler
ve çevreler arasında bu mânâda da ciddi bir yakınlaşma eğilimi dikkat çekmektedir.
Bunların önemli bir kısmının "tabii yıkıcı" olarak ortaya çıkıp
"yeni tabular" yaratmaya çalışması anlamlıdır. İşte bu ve benzeri
sebeplerle, böyle bir zihniyetin Türkiye'nin kaderi üzerindeki etkinliğinin azaltılması,
medya ve fikir dünyası üzerindeki ipoteklerinin kaldırılması ihmal edilemez bir
görev haline gelmiştir. Bugün-Yarın İlişkisi ve Yapılması Gerekenler
Buraya kadar yapılan değerlendirmelerden sonra şu hususun altını öncelikle
çizmek de yarar vardır: Ülkemizin geleceği, düşünen, araştıran, üreten beyinlerin/kalemlerin
varlığı ve zenginliğiyle doğru orantılıdır. Türkiye'nin milli kimliğini koruyarak
yeni çağın dinamiklerini kavraması, yani yeni uygarlığın proleteri değil mimarlarından
olması ise, bu beyinlerin toplumun müştereklerine saygılı, sorunlarına ilgili
idealist bir kişiliğe sahip olmasıyla doğru orantılıdır. Çünkü, geçmiş ile gelecek
arasında kurulacak sağlam maddi ve manevi bağların gerçek mimarları, ancak bu
tür niteliklere haiz aydınlar ve elitler olabilir. Dolayısıyla, duyarlı
ve idealist Türk gençliğinin çok iyi yetişmesi ve kendi alanlarının "elitler"i
olması, milli ve tarihi sorumluluklarının da özünü teşkil eder. Zaten milliyetçi
etik ve siyasetin, böyle bir ideolojik, kültürel ve entelektüel duyarlılığı, hem
anlamlı hem de gerekli kıldığı tartışma götürmez bir gerçektir. Unutulmamalı ki,
bunun bilincinde olmayanların, Türkiye'de olup bitenlerden ve düşünce hayatına
ilişkin zaaflardan şikayetçi olma hakları sınırlıdır. Eleştiri ve şikayet etme
hakkının, ancak böyle bir bilinç ve çabanın varlığı durumunda "meşru bir
hak" olacağı açıktır. Bu tür bir kollektif bilincin gelişmesi
ve çabanın sürekliliği, güçlü bir milliyetçi entelektüel geleneğin oluşması için
de gereklidir. Güçlü bir entelektüel geleneğin inşa sürecinde mesafe alınması
ise, kararlılığın kurumlaşmasına bağlıdır. Milliyetçi düşünce, herşeyden önce
kendini sürekli geliştirip anlamlı ve etkin kılacak bir "alt yapı"ya,
sistematiğe ve dinamizme kavuşmak zorundadır. Daha açık bir deyişle, milliyetçi
düşünce dünyası XXI. yüzyılın başında, zengin bir bakış açısına, projelere ve
eserlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Zengin bir referans kütüphanesi
oluşturmaya başlamak, yeni çağın dinamiklerini kavrayıp yorumlayabilme yeteneğine
sahip güçlü bir milli düşünce platformu geliştirebilmek, bu açıdan elzem olan
iki temel adımı ifade etmektedir. Bilinmelidir
ki. Türkiye'nin 21. yüzyıldaki mevcudiyeti, Türk Gençliği böyle bir görevi kavrayıp
hayata geçirebildiği ve yeni ufuklara uzanabildiği ölçüde anlam ve önemini koruyacaktır.
küreselleşme olgusu, bu görev ve sorumluluğun değerini azaltmamış, bilakis daha
da arttırmış bulunmaktadır. İnsanlığın yarınki gündeminde, küreselleşme
fırtınasını yeni sorunlara ve yıkımlara değil, daha adil bir toplumsal enerjiye
dönüştürmek; küreselleşme sürecinin insani bir mahiyet kazanmasına katkı sağlamak
meselesi ön planda olacaktır. Milletlerarası ilişkilerin olabildiğince yoğunlaştığı,
çok yönlü etkileşimlerin arttığı bir zaman diliminde her "ideoloji",
her "siyaset ve toplum tasavvuru" küresel bir bakış açısına
da sahip olmak zorundadır. Bunun için de yeni küresel iddia ve projelere ihtiyaç
vardır. Türk Milliyetçiliği'nin böyle bir ufka yönelmesi, teorik ve kültürel donanımını
takviye etmesi, 2000'li yıllarda sadece Türkiye'ye değil, bütün insanlığa daha
çok hizmet etmesinin ön şartını oluşturmaktadır. Bizim açımızdan milliyetçilik
ve demokrasi, küreselleşme sürecinde ülkemizin içini ve dışını sürekli aydınlatan
temel değer ve ilkeler olmaya devam edecektir. Çünkü, milliyetçilik ve demokrasi,
sadece kültür, fikir ve siyaset alanında değil, milletlerarası alanda da Türkiye'nin/Türk
milletinin hassasiyetlerini ve özlemlerini savunmanın yegâne gerçekçi ve insani
yolunu oluşturur. Milliyetçilik, bir toplumun "milli duruşu"nu
sadece sağlamlaştırmanın yolu değil, aynı zamanda anlamlandırmanın ve geliştirmenin
de aslî yoludur. Dolayısıyla, bir milletin dinamizmini ve tekamülünü önce kendi
kaynaklarında aramak, toplumsal özgüveni tahkim etmek ile aynı mânâya gelir. Bunu
hem temsil etmenin, hem de teşvik etmenin dinamosu olma iddiasını taşır. Diğer
yandan, milletlerarası dayanışma ve işbirliğini, dolayısıyla "küresel
hakkaniyet"i gözetmek de, bu iki ilkenin özüne ve ruhuna uygun mânâda
savunulması ve hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Başka bir deyişle, muhtemel
bir "küresel totaliterizm" tehlikesinin önündeki en güçlü ve
tabii engel, milletlerin/kültürlerin varlığı ve işbirliğidir. Milliyetçi
düşüncenin yeni çağda sahip olacağı aslî işlevlerinin bu çerçevede şekillenmesi
ve gelişmesi kaçınılmazdır. Son tahlilde dünyanın yeniden yapılan(dırıl)masını
ifade eden küreselleşme süreci, milliyetçilik ve demokrasiyi giderek daha stratejik
ve anlamlı hale getirmektedir. Gerek milli dinamizmin motivasyonu ve milli kültürün
yaşatılması gibi klasik işlevleri, gerekse XXI. yüzyılda milletlerarası çoğulculuğun
ve adaletin, dolayısıyla "küresel demokrasi"nin teminatı olması gibi
yeni işlevleri, bunun en açık delilleridir. Sonuç Yerine Gerekli Bir
Tekrar Önümüzdeki dönemde, milliyetçilik ve demokrasiye birbirini
tamamlayan ve besleyen ilkeler olarak hem milli hem de küresel ölçekte giderek
daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Millet ve demokrasi gerçeği, her şeyden önce, küresel
ölçekli kültürel ve düşünsel homojenleşme riski karşısında, beşeriyetin varlığının
en büyük garantörlerindendir. Sonuç olarak, bu iki temel kayram ve değer, her
duyarlı ve vatansever entelektüelin, insanlığın yeni çağdaki zorlu yolculuğunda
önünü aydınlatacak olan, bunun için de koruyup işlenmesi gereken siyasi ve kültürel
cevherleri ifade etmektedir. |