| DÜNYADA
ve TÜRKİYE'DE YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK | | DR.
FAHRİ ATASOY | | | tanımladıkça,
farklı din ve etnik yapılara mensup insanlarla kendileri arasında birbirine karşı
"biz" ve "onlar" ilişkisinin var olduğunu görmekteyiz
(1995: 20). Böyle bir tanımlama medeniyetler arasında iki cepheli bir çatışmanın
habercisidir. Bir taraftan birbirine yakın kültürlere sahip devletlerin oluşturdukları
ittifaklar arası çatışma, diğer taraftan mikro seviyede meydana gelen bölünmelerin
ortaya çıkardığı "biz" ve "onlar" tanımlamasının
sonucu doğacak çatışmalar. Bunlar ise etnik çatışmaları gündeme getirmektedir.
Etnik ayırımcılıkla ilgili "Türkiye, İngiltere, Fransa, İspanya"
örneklerini ele alan bir başka çalışmada ise etniklik, siyasal şiddetle birlikte
ele alınmaktadır. Toplumsal bütün içindeki ortak simgelerin gittikçe zayıflaması
sonucu yalnızlığa itilen bazı alt gruplar, kendi grup kimliklerini ön plana çıkartarak
yalnızlıktan kurtulma çabası göstermektedirler. Derinden gelen ve bir süreklilik
taşıyan etnik ciddiyet bilinci, tarihin bazı dönemlerinde ve farklı kuşaklar arasında
farklı düzeylerde ortaya çıkabilmektedir (Yılmaz 1994: 21). Türkiye'de ve dünyanın
bazı ülkelerinde ortaya çıkan etnik ayırımcılık ve mikro milliyetçilik, farklı
temellerde gelişmektedir. Örneğin Türkiye ve İngiltere'de ortaya çıkan etnik temelli
terör hareketlerine bakacak olursak bazı benzerlikler görmemize rağmen, önemli
farklılıklar vardır. İngiltere'de IRA örgütünün liderliğinde gelişmiş olan etnik
hareketin hem etnik hem dinî ayrılıklara dayandığı görülmektedir. Aynı zamanda
İngiltere'de kurulmuş bir devletle bütünleşme isteği vardır. Türkiye'de ise dinîn
toplumsal yapıda oluşturduğu bütünleştirici fonksiyonuna dayalı olarak yüzyıllardır
beraber yaşayan bir toplum karşımızdadır (Yılmaz 1994: 110). En son noktada
ayrılıkçı bir terör hareketine dönüşmesinde başka sosyo-kültürel ve ekonomik nedenler
vardır. Konu Türkiye'nin yüzyıllardır geçirmekte olduğu sosyal değişme çizgisiyle
ilgilidir. Bu esnada insanları toplum olarak bir arada tutan kültürel kodların
ve simgelerin ortadan kalkması ve yerine daha güçlülerinin ikame edilememesi en
önemli nedentir. Bu anlamda Türkiye'nin bütünü bakımından da birtakım sıkıntılar
yaşandığı gözlenmektedir. Dünya üzerindeki etnik çatışmaların artması,
etnikliğin tanımına göre farklı boyutlarda yorumlanabilmektedir. Etniklik soy
faktörüne göre tanımlanırsa farklı, alt kültür faktörüne göre tanımlanırsa farklı,
din faktörüne göre tanımlanırsa farklı manzaralar karşımıza çıkmaktadır. Meselâ,
Türkiye'de devlet sınırları içinde ırk ve din bakımından farklı olan bazı gruplar
etnik unsurlar olarak kabul edilebilirken, kültürel ve tarihsel olarak birbirine
kaynaşmış ve farklılıkları alt kültür olarak görülebilecek olanlar ise bunun dışında
tutulabilir. Zaten alt kültürleri etniklik belirleyicisi olarak aldığımızda mahalli
farklılıkların belirgin özellikleri toplumun parça parça olmasına yol açabilecektir.
Fakat böyle bir şeyin sosyal gerçeklikle ve bilimsel bilgilerle ilişkisi yoktur.
Son zamanlarda dünya üzerinde özellikle Sovyetlerin ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla
ortaya çıkan manzarada karşılaşılan farklı grup kimlikleri etnik olmaktan çıkıp
milliyet esasına dayalı kabul edilebilir. Çünkü kimliklerini tanımlamakta bu grupların
sadece ırk faktörüyle değil, fazlasıyla din ve kültürel farklılıklara davalı olarak
yaptıkları söylenebilir. O zaman 20. yüzyılın sonunda dördüncü dalga olarak yükselen
bir millîyetçilikten bahsetmek mümkündür. Yirminci Yüzyılın Sonunda
Yükselen Milliyetçilik İkinci
Dünya Savaşından sonra dünya iki kutuplu bir kamplaşmaya girmiştir. Bir tarafta
kapitalizmin kalesi durumunda Amerika, diğer tarafta komünist ideolojinin temsilcisi
Sovyetler Birliği. Bunların dışında kalan ülkeler güçler dengesi bakımından dikkate
fazla alınmayan Üçüncü Dünya Ülkeleri olarak anılmaktaydı. Bu kamplaşmanın doğurduğu
gerginlik ise Soğuk Savaş olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde milliyetçiliğin
uzun bir süre gerilediği söylenebilir. Enternasyonel komünizmin milliyet farklarını
reddetmesi ve dünyada tek sınıf hakimiyetine dayalı bir komünist toplumsal yapı
oluşturmayı hedeflemesi. Sovyetlerin hasım milletler üzerinde baskı yoluyla hâkimiyet
kurmasına gerekçe oluşturmaktaydı. Bu anlamda Sovyet Bloku içinde yer almak zorunda
kalan ülkelerde milliyetçi akımlar boy gösteremiyor veya şiddetle bastırılıyordu.
Amerika'nın öncülüğündeki hür dünya ülkeleri ise, kendi konumlarını bir Sovyet
tehdidine göre ayarladıkları ve birbirine muhtaç oldukları için milliyetçilik
duygularını fazla ön plana çıkarmıyorlardı. Milliyetçiliği bastırmaya
tipik örnek Sovyetlerin Macaristan'da silâhlı müdahaleyle rejimini bütün muhalefete
rağmen yerleştirme girişimidir. Bu yıllarda henüz dünya konjonktürü milliyetçi
akımları güçlendirecek durumda değildi ve Macar gençlerinin Sovyet tankları altında
ezilmelerine seyirci kalındı. Bu aynı zamanda diğer millî unsurların bastırılması
için büyük bir gözdağı olmuştur. Çünkü Sovyet Bloku farklı din ve milliyet dokusunu
yok ederek oluşturmaya çalıştığı tek sınıflı toplum için bunu şart görmektedir.
Bu yüzden de Isaiah Berlin'in belirttiği gibi milliyetçilik üzerine en şiddetli
baskıyı kırk milyon insanı katlederek Stalin yapmıştır, ama yine de öldürememiştir.
"Milliyetçilik mezar taşı yerinden oynar oynamaz bütün kiniyle hortlayıverdi"
(1992: 8). Bunun dışında karşı paktta yer alan Almanya ilk fırsatta Berlin duvarını
yıkarak birleşme yoluna gitmiştir. O zamana kadar Batı Almanya milliyetçi duygularını
hür dünya bloku içinde kontrol altında tutuyorken, zamanı gelince yavaş yavaş
tırmandırmaya başlamıştır. Dünya politikasında daha etkin rol alma girişimleri
ve siyasi olmayan toplumsal olarak takdim edilen yabancı düşmanlığının artması,
bastırılmış milliyetçilik duygularının yükselmesini göstermektedir. Sovyetler
Birliğinin güttüğü küresel entegrasyon projesi, 1970'li yıllarda sıkıntıya girmeye
başlamış ve 1980'li yıllarda dağılma sürecine girmiştir. Özellikle Afganistan'da
kurmaya çalıştıkları komünist yönetimin pekişmesi için yaptıkları silâhlı müdahale,
iç sıkıntılarının açığa çıkmasına vesile olmuştur. Afganistan'daki gelişen tepki
hareketi ise dinî temelli millîyetçilik hareketidir. Ülkelerini ve geleneksel
kültürlerini koruyarak kendi kaderlerini tayin etme iradeleri bu mücadelenin motoru
olmuştur. Sonradan içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklenmiş olmaları ise farklı
bir problemdir. Sovyetlerin evrensellik iddiası içeren totaliter komünist rejimi,
köklü millî kültürleri yok edemediği ve hem siyasi hem ekonomik olarak düzlüğe
çıkamadığı zaman, bunu rasyonel bir biçimde tasfiye yoluna gitmiştir. Bu noktada
Gorbaçov'un fonksiyonu ve Rus milliyetçiliğinin etkisi önemlidir. Çünkü komünist
sistemi de kendi millî çıkarları doğrultusunda kullanmış olan komünist Rus entellektüelleri,
artık kendilerine külfet olmaya başlayan diğer toplumlardan kurtulmayı tercih
etmişlerdir. Eğer zoraki bir ayrılma veya beraberlik isteği olsaydı, kan dökmeye
alışkın olan Sovyetlerin bundan sakınmayacağı şüphesizdir. Bunun için soğukkanlı
dağılma işleminin, ancak rasyonel değerlendirmeler üzerine yapılabileceği kanaatini
taşıyoruz. 1990'lı yıllarda bu yüzyılın her hangi bir zamanından daha
fazla sayıda yeni milli devlet kurulmuştur. SSCB ile Yugoslavya'nın dağılışı şimdiye
kadar milletler arası düzeyde tanınan egemen birimlerin sayısına on altı devlet
daha eklemiştir (Hobsbawm 1993- 192). Özellikle Orta Asya'da bağımsızlıklarını
çok garip bir şekilde kazanan ülkelerin durumu, oldukça ilginçtir. Bir taraftan
uzun yıllar komünist evrenselci ideolojinin silmeye çalıştığı millî bilincin tekrardan
canlandırılması: diğer taraftan kendi kültürel kaderlerini tayin edebilecek, iradelerini
kullanabilecekleri bir güvenlik imkânından mahrum kalmaları büyük problem doğurmaktadır
(Raşid 1996: 272). Milliyetçilik rüzgârının yükselmesi millî kimliklerin hemen
kabullenilmesini ve huzurun kazanılmasını sağlıyor değildir. Aksine birçok faktörün
etkisinde gelişen dünya olayları, yükselen milliyetçiliklerin birtakım ihtilâflarla
çatışmalarına neden olmaktadır. Özellikle dinî ve kültürel farklılık taşıyan
gruplar arasındaki ihtilâflar çabuk bir şekilde çatışmaya dönüşmektedir.
Milliyetçiliğin bu yükselişi artık milletlerin kimliklerini yok etmeye yönelik
olarak baskı altında tutulamayacağını göstermektedir. Carr'ın ve Hobsbawm'ın tespitiyle
milletler ve millîyetçiliğin en parlak dönemi şüphesiz, XIX. yüzyıldır. Orta çağdan
sonra modernleşmeyle beraber ulus- devlet bilincinin yükselmesiyle birlikte ikinci
dönemi oluşturan geçen asır, çok sayıda milletin bağımsız devletler olarak örgütlenmelerine
sahne olmuştur. Özellikle imparatorlukların zayıflaması ve dağılması sonucunda
buralarda yer alan millî topluluklar bu yükselen milliyetçilik rüzgârından etkilenmiş
ve çok istifade etmişlerdir. Milliyetçiliğin ikinci büyük harbe doğru daha totaliter
ve ırkçı bir yapıya bürünmesi yine milletler camiasına zararı olmuştur. Dünya
bunun doğurduğu acıların ve ıstırapların sonucunda ister istemez milliyetçi hareketlere
mesafeli durmuştur. Aynı zamanda evrenselci-kozmopolit sistemlerin kendilerine
zemin bulması, milletlerin kimliğini yok etmeye ve baskı altında tutmaya yönelik
çabalarını artırmıştır. Bunu hem kapitalist hem de komünist sistemler için söylemek
mümkündür. Son noktada dünyada meydana gelen gelişmeler milletlerin kendi
iradelerini kullanmalarına ve kimliklerini korumalarına bir imkân sağlamış ve
dünya yeni bir milliyetçilik rüzgârı ile karşı karşıya gelmiştir. Sonuç
Dünyamızda ekonomik ve kültürel globalleşmenin artmakta olduğu yüzyılımızın,
hatta bin yılımızın sonunda milliyetçilik akımlarının öldürülemediği de bir taraftan
gözlenmektedir. Kitle iletişim araçlarının saygınlaşması ve etki gücünün artması,
insanların hayat tarzlarında ve tüketim ihtiyaçlarında giderek benzerlikler ve
aynılaşmaların görülmesi gittikçe farklılıkları ortadan kalkacağına yönelik bir
beklenti doğurmuştur. Genelde milliyetçiliğe karşı olan anlayışlar evrenselciliği
savunan anlayışlardır. Bu anlamda Sovyetlerin uygulamaya koyduğu komünist ideoloji
milli kimlikleri silmek için elinden geleni yapmış olsa da sonunda geri çekilmek
durumunda kalmıştır. Bunların iflâs bayrağını çekmeleri diğer kozmopolit bir anlayışın
iştahını kabartmış ve kapitalist sistemin zaferini ilân eden çıkışlara neden olmuştur.
Fakat her şeye rağmen kültürlerin küllenmiş olsalar da ölmedikleri ve yeniden
dirilebilecekleri ortaya çıkmıştır. Dünya tarihi inişli çıkışlı geleceğe
doğru devam eden bir süreç olarak birçok olayı içinde saklamaktadır. Însanlar
bu gelişmeleri doğru değerlendirerek kendilerine çıkış yolu bulma imkânına sahiptir.
Her ne kadar Karl R. Popper, sosyal olayların gelişmesinde geleceğe yönelik öndeyilerde
bulunulamayacağını iddia etmekte ve büyük oranda haklı olsa da: geçmişe doğru
baktığımızda bu olaylarda da bir düzenlilik ve devamlılık görmekteyiz. Milliyetçilik
de bunu gösteren bir örnektir. Tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan milliyetçilik
zamanın ve mekânın şartlarına göre şekil almış, etkili olmuş ve zaman zaman yükselmiştir.
Üzerinde birçok faktörün etkisi vardır. Hatta kozmopolit sistemleri kendilerine
maske yapan bazı ülkelerin alttan alta kendi milli çıkarları doğrultusunda hareket
ettikleri; görülebilir. Buna hem Rusya'yı hem de Amerika'yı örnek olarak verebiliriz.
Milliyetçiliğin Türkiye'yi ilgilendiren yönü dünya tarihinin gelişimi açısından
son derece önemlidir. Belli bir süre milliyetçiliğin batıda olduğundan daha gecikmeli
ortaya çıktığı ve zor geliştiği söz konusuysa da, bunun çeşitli nedenleri vardır.
Nihai olarak Osmanlı'nın dağılması ve Türk millî kimliğinin bilinç düzeyinde yükselmeye
başlaması, imparatorluktan bir milli devlet çıkartılmasına neden olmuştur. Birinci
Dünya Savaşı sonunda fiili olarak yok olma tehlikesi taşıyan Türk millî varlığı,
büyük bir mücadele sonunda korunabilmiştir. Fakat bundan sonra devam eden kültürel
hücumlar Türklerin kendi kültürleriyle ilgili birtakım zaafların doğmasına neden
olmuştur. Bunda da evrenselciliği savunan Batılı akımların Türkiye'yle kendilerine
uygun zemin bulması etkili olmuştur. Milliyetçiliğin bu anlamda tekrardan sekteye
uğradığını söyleyebiliriz. İşte son milliyetçilik rüzgârlarının Türkiye'yi çok
ilgilendirmesine rağmen beklenen tepkilerin gelişmemesinde bunun etkisi vardır.
Milliyetçilikten özenle uzak duran bazı entellektüellerimiz ve siyasilerimiz,
karşılarına çıkan bu sosyal gerçekle yüz yüze geldiklerinde şaşkınlıklarını gizleyememektedirler.
Kırım Türklerinin lideri Mustafa Cemiloğlu Türkiye'ye geldiğinde onun da Türkçe
konuştuğunu gören bir parlamenter, şaşkınlığını gizlemeyerek bu kadar güzel Türkçe
konuşmayı nereden öğrendiğini sorabilmiştir. Milliyetçiliğin çağımızın
bir sosyal gerçeği olduğunda ve gücünün tahmin edilenin çok üstünde olduğunda
genelde bir ittifak vardır. Pek çok uluslararası olayın meydana gelmesinde önemli
bir etken olarak karşımızda durmaktadır. Milliyetçilik temeline dayalı hareketler
dünya siyasal yapılaşmasını değiştirebilmektedir. Bunun dinamikleri, ancak toplumları
oluşturan unsurların iyi bilinmesinden geçer. Bir toplumdaki etnik, kültürel,
dinî unsurlar ve birbirine etkileri iyi bilindiği takdirde karşılaşılan problemler
buna göre çözümlenebilir. Bir toplumun dünya üzerinde kendini kabul ettirebilmesi
ve güçlenebilmesi de bu dengeleri iyi ayarlamasına bağlıdır. Bunun farkında olan
batılılar ve özellikle Amerikalılar ilişkili oldukları bütün devletlerin içindeki
bu tür unsurlarını tahlil eden araştırmalar yapmaktadırlar. Bu onların siyasi
ve ekonomik çıkarlarına hizmet etmeye yöneliktir. Türkiye gibi ülkelerin bunun
farkına varamayışı gerçeklerden uzak hayali bir ortamda yaşayan insanların durumuna
benzer. Kaynaklar
ANDREWS, Peter, (1992). Türkiye'de Etnik Gruplar, Çev.
Mustafa Küpüşoğlu, Ant Yayınları, İstanbul. BERLIN, Isaiah, (1992). "Volksgeist'ın
Dönüşü", Çev. İ.Hakkı Yılmaz, NPQ Türkiye Dergisi, Kış-1992. CARR, Edward
H, (1990). Milliyetçilik ve Sonrası, Çev. Osman Akın, İletişim Yayınları, İstanbul.
CASSIRER, Ernst, (1984). Devlet Efsanesi, Çev. Necla Arat, Remzi Kitabevi, İstanbul.
GOLDSCHEIDER, Calvin, (1995). Population, Etnicity and Nation-Building, Westview
Press, San Fransisco. GÖKÇE, Birsen, (1996). Türkiye'nin Toplumsal Yapısı,
Ankara. GÜNGÖR, Erol, (1981). İslâmın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Yayınları,
İstanbul. HAYES, Carlton, (1995). Milliyetçilik: Bir Din, Çev. Murat Çiftkaya,
İz Yayıncılık, İstanbul. HOBSBAWM, Eric, (1993). 1780'den Günümüze Milletler
ve Milliyetçilik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul. HOCAOĞLU
Durmuş, (1996). "Ulus-Devlet, Millet-Milliyetçilik Üzerine Bir Tahlil",
Türk Yurdu Dergisi, 109. Sayı, Eylül-1996. HUNGINGTON, Samuel P, (1993). Üçüncü
Dalga, Çev. Ergun Özbudun, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, Ankara. ---, (1995).
Medeniyetler Çatışması mı?, Çev. Mustafa Çalık, Vadi Yayınları, Ankara. MACHIAVELLI,
Nicollo, (1994). Hükümdar, Çev. Selahattin Bağdatlı, Sosyal Yayınlar, İstanbul.
MILLER, David, (1995). On Nationality, Clarendon Press, Oxford. OBA, Ali Engin,
(1995). Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İmge Kitabevi, Ankara. POPPER, K.Raymond,
(1989). Açık Toplum ve Düşmanları, II. Cilt. Çev. H.Rızatepe, 2.b., İstanbul.
RAŞİD, Ahmed, (1996). Orta Asyanın Dirilişi, Çev. Osman Deniztekin, Cep Kitapları,
İstanbul. ROUSSEAU, Jean Jacques, (1982). Toplum Sözleşmesi, Çev. Vedat Günyol,
Adam Yayıncılık, İstanbul. SARINAY, Yusuf, (1994). Türk Milliyetçiliğinin
Gelişimi ve Türk Ocakları (1912-1931), Ötüken Yayınları, İstanbul. SMITH,
Anthony D., (1992). Ethnicity and Nationalism, Newyork. ---, (1995). Nations
and Nationalism in a Global Era, Polity Press, Cambridge. SOROKIN, Pitirim,
(1962). Social and Culturel Dynamics, V. I, New York. TAYLOR, Charles, (1996).
Çok Kültürcülük: Tanınma Politikası, Çev. Yurdanur Salman, Yapı Kredi Yayınları,
İstanbul. TÜRKDOĞAN, Orhan, (1997). Etnik Sosyoloji, Timaş Yayınları, İstanbul.
ÜLKEN, H.Ziya, (1976). Millet ve Tarih Şuuru, Dergah Yayınları, İstanbul.
---, (1979). Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları, İstanbul.
WALLERSTEIN, Immanuel, (1993). Jeopolitik ve Jeokültür, Çev. Mustafa Özel, İz
Yayıncılık, İstanbul. YILMAZ, Aytekin, (1994). Etnik Ayırımcılık, Vadi Yayınları,
Ankara.
|