Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
DÜNYADA ve TÜRKİYE'DE YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK
DR. FAHRİ ATASOY
Sayfa123

Dünyadaki milliyetçilik akımının uyandırdığı heyecan fırtınasıyla önemli çalkantılar yaşandı. Dengelerin birdenbire alt-üst olmasıyla kendi kimliğini aramakta olan ve ayakları üzerinde durmaya çalışan bazı ülkeler ise, savaşın sonunda yıkımdan kurtularak çok büyük kârlar elde eden Sovyetlerin ideolojik kontrolü altına girmeye başladılar. Bu toplumsal hareketlenmeden dünyanın her tarafı payını aldı. Kore'den Viyetnam'a, Suriye'den Lübnan'a kadar dünyanın birçok yerinde hareketlenmeler yaşandı. Milliyetçilik o derece kuvvetliydi ki komünist, yani enternasyonalist olması gereken Yugoslavya bile Sovyetlerden bağımsız kalmayı tercih etti ve başarabildi. Eğer Sovyet Rusya silâhlı müdahalesiyle bastırmasaydı, muhtemelen Macaristan, Polonya, Çekoslovakya ve Doğu Almanya da aynı yolu izleyeceklerdi (Hayes 1995: 218). Zaten daha önce boyunduruğa girmiş diğer Türk ve Müslüman ülkeler, bu milliyetçilik rüzgârı ile fazla tanışamadılar. Kırımlılar gibi tanışanlar ise bir soy kırımla karşı karşıya kaldılar.

Hakes, milliyetçiliğin hızla ve kuvvetle ilerleyişini aynı zamanda savaşlara ve çatışmalara yol açması nedeniyle tehlikeli buluyor.
Hatta modern milliyetçiliğin birtakım mitlere sahip olarak bir din halini almakta olduğunu anlatıyor. Milli sınırlar, millî kahramanlar, millî başarılar şeklindeki sıralamaların evrensel dünyayla kalıpları daralttığından bahsediyor. Cassirer de Devlet Efsanesi adlı kitabında siyasal düşüncelerin aynı zamanda birtakım mitolojik unsurlar geliştirdiğini belirtmektedir. Örneğin milliyetçiliğin hızla geliştiği XIX. yüzyılda aynı zamanda ırkçılık da revaç bulmuştur. Yukarıda Hegel'in milleti, kutsal ruha bağladığı ve bu ruh hangi milletteyse o milletin üstün olacağı tarzındaki anlayışından bahsetmiştik. Bunun gibi batı düşüncesinde ırkçılığın önemli savunucularından Gobineau'nun görüşlerinin insanları kahramanlara tapınmaktan, ırka tapınmaya götüreceği şeklinde değerlendiriyor (Cassirer 1984: 230).

Milliyetçiliğin genel tarihi üzerine daha değerlendirme yapılabilir. Fakat sadece kısa bir hatırlatma olması ve bugünkü milliyetçiliğin yükselmesinin anlamlı bir şekilde ortaya konulabilmesi bakımından ana çizgilerini belirlemeye çalıştık. Şimdi hâliyle "milliyetçilik sona mı erdi, yoksa yeni bir tırmanış mı göstermektedir?" sorusu akla gelmektedir. Milliyetçiliğin tırmanışını devrelere ayıran E. Carr'a göre, İkinci Dünya Savaşı üçüncü dönemin zirveye çıktığı ve beraberinde felâketler getirdiği bir dönem olmuştur. Sonrası için bazı değerlendirmeler yapmasına rağmen, kitabın yazılış tarihi 1945 olduğu için fazla bağlayıcı değildir. Carr'ın "Dördüncü Bir Dönem mi?" diyerek işaret ettiği yerden Soğuk Savaş sonrasında Berlin duvarının yıkılması, Sovyetler Birliği'nin ve Yugoslavya'nın çökmesi ile büyük bir baskıdan kurtulan millî kimliklerin birdenbire filizlenmesi başlaması, milliyetçiliğin yeniden tırmanışa geçtiğini göstermektedir.

Türkiye'de Milliyetçilik

Türkiye batı ile yüzyıllardır ilişkili olan bir ülkedir. Sınırları yer ver değişmiş olsa da kültür olarak etkileşimi ister istemez mevcuttur. Fakat sosyo-kültürel yapı bakımından batı toplumsal hayatından birçok farklılıklara sahiptir. Batının yaşamış olduğu bütün evreleri bizim kültürümüzde ve tarihimizde görmek mümkün değildir. Örneğin; bizde bir "Vatikan Kilisesi" olmadığı ve siyasal yapımız tamamen teokratik kabul edilmediği için, batının yaşadığı tarzda bir rönesans ve reform hareketi yaşanmamıştır. Aynı nedenler olmadan aynı olayların yaşanacağını beklemek mümkün olmadığı gibi, toplumsal olaylarda aynı olaylar aynı sonuçları doğurmayabiliyor. Devreye başka unsurların girdiği görülebiliyor. Bunun gibi toplumsal ve siyasal hayatımızda dünyanın genel gidişine paralel olarak benzerlikler görülebilir. Ancak bunların değerlendirilmesi kendi çerçevesi içinde yapılmalıdır.

Yukarıda milliyetçiliğin birinci devre tırmanışını, orta çağdan sonra ortaya çıkmaya başlayan ulus-devletlerin ve teokrasiden sonra seküler sistemlerin doğmasına bağlandığını görmüştük. Yine örnekten hareket edecek olursak; Machiavelli Hükümdar'ı yazdığında kendi ülkesi otorite zaafı içinde dağılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Düşünürün gözünde Osmanlı devleti örnek aldığı ve imrendiği bir konumdadır. Hükümdarın siyasi otoriteyi tesis etmesini birinci şart olarak görmesinde bu örneğin etkisi büyüktür. Bunu kitabın içinde görmek mümkündür. Şimdi böyle bir manzarada Osmanlı ülkesinde özellikle Türkler arasında diğer tebayı dışlayıcı bir milliyetçiliğin ön plana çıkması mümkün müdür? Bu hiçbir rasyonel değerlendirmeye uygun değildir. Bu dönemde milliyetçiliğin getirmiş olduğu artılar zaten o toplumsal yapıda mevcuttur. Dolayısıyla milliyetçiliğin bizdeki ortaya çıkışı batıdaki ile aynı çizgide değildir. Fakat dünyanın global olarak yaşadığı değişimlerden bizim pay almamamız da söz konusu değildir.

Öyleyse Türkiye'de milliyetçiliğin ortaya çıkmasını sağlayan faktörler neler olabilir? Konuyla ilgili farklı değerlendirmeler vardır. Özellikle milliyetçiliği geciktiren nedenlere baktığımız zaman bununla ilgili de ipuçları yakalayabiliriz. A. Engin Oba. Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu adlı çalışmasında (1995) Türk milliyetçiliğinin doğuşunu geciktiren nedenleri üç madde halinde sıralamaktadır: Birincisi monarşik yapı: ikincisi teokratik yapı; üçüncüsü sınıfsal ve kültürel yapı, Bunların da ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekli olmasına rağmen burada fazla detaya girmeden bazı noktalara işaret etmekte yarar vardır. Yazarın iddiasına bağlı olarak Osmanlının monarşik yapısının normalde milliyetçiliği geciktiren değil, hızlandıran bir faktör olması beklenirdi. Fakat eğer millîyetçiliği engelleyici rol oynamışsa, bunun başka nedenleri olsa gerektir. Dinî yapının milliyetçilik akımlarını engellediği doğrudur, ama Osmanlının son dönemlerinde İslâm dininden olan teba da diğerlerinden farklı olmayarak kendi devletini istemekteydi. Demek ki belli bir dereceye geldikten sonra uyanan milliyetçiliğin önüne din de engel olamıyordu. Artık Din-i Mübin-i Îslâm'ın reisi, İslâmlar tarafından da istenmiyordu (Hocaoğlu 1996:19).

Bizce milliyetçiliği geciktiren en önemli neden toplumun sosyo-kültürel yapısı idi. Önceleri güçlü olan imparatorluk tebasını memnun edebilecek refahı ve adaleti yaratabiliyordu. Böyle bir ortamda diğer ülkelerin zayıf ve sürekli kırışıklık içinde olması imparatorluğu cazibe merkezi durumuna getirmekteydi. Aynı zamanda monarşik bir devlet yapısına rağmen imparatorluk sınırları içinde günün şartları bakımından oldukça fazla hürriyet ortamı sağlanmıştır. Özellikle gayrimüslimlere tanınan haklar bu birlik içinden ayrılmayı düşündürtmeyecek boyutlarda idi. Hatta devlet teşkilâtı içinde Türk olmayan unsurların üst makamlara gelme imkânı neredeyse daha fazlaydı. Böyle bir yapı içinde insanların memnunsuzluğundan bahsetmek oldukça zordur. Yukarıda Machiavelli'den verdiğimiz örnekte olduğu gibi orta çağ sonunda Avrupalı devletlerin oldukça büyük sıkıntıları vardır. Sık sık vuku bulan etnik ve dinî çatışmalar insanları gittikçe hayatından bezdirmektedir. Bundan dolayı güçlü ve birlik içindeki İtalya için Machiavelli her yolu mübah görmüş ve onun çizdiği yol üzere millî ve güçlü devletler doğmaya başlamıştır, Osmanlının bu dönemde güç yönünden bir problemi yoktur. Dolayısıyla hoşnut olmayan bir tebaya sahip değildir. Hatta Îspanya'daki engizisyon zulmünden kaçan Yahudilerin en uygun buldukları ortamı Osmanlı sağlamıştır. Günümüzde birçok etnik ve kültürel unsuru yapısında barındıran Amerika, ülkesinde zulüm gören pek çok insanın nasıl sığınma merkezi durumundaysa ve Amerika'da ayrı ayrı etnik milliyetçilikler yerine Amerikan milliyetçiliği yapılıyorsa, Osmanlı da buna benzemektedir.

Fakat tarihin akışı her zamanki gibi hep olumlu ve düz çizgide gitmemiştir. Avrupa devletlerinin dünya ticaret yollarını ve ham madde kaynaklarını ele geçirmeleriyle elde ettikleri zenginlikler dengeyi Osmanlının tersine çevirmiştir. Aynı zamanda Hocaoğlu'nun tespit ettiği gibi Osmanlıda mevcut olan Felsefi-fikri yetersizlik" Osmanlının tıkanmasına neden olmuştur (1996: 18). Osmanlı karşısına çıkan yeni sosyo-ekonomik gerçeklik karşısında tedbirleri geliştirebilecek birikimi yakalayamamıştır. Bu karşılaşılan durumda Osmanlıda birtakım kurtuluş çabaları görülmektedir. Dünyadaki gelişmelerin getirmiş olduğu realiteyi doğru yorumlayabilmek ve bu temeller üzerinde-rasyonel çözümler üretebilmek için, Osmanlı'nın o günkü aydınları Osmanlıcılık İslâmcılık ve Turancılık veya Türkçülük akımlarını ortaya atmışlardır.

Bu dönemde, artık milliyetçilik cereyanı Osmanlı ülkesinin Türk olmayan unsurlarında çoktan etkili olmaya başlamıştır.
Geciken milliyetçilik Osmanlı içinde kuvvetli bir fırtına gibi esmeye başlamış ve bir dünya imparatorluğu yıkılmayla karşı karşıya kalmıştır. Bu imparatorluğun altında kalmak istemeyen ve ne kadar fazlasını elde tutabiliriz düşüncesini taşıyan aydınların önerileri bu akımların revaç bulmasını sağlamıştır. Konumuz itibariyle Türk milliyetçiliğinin yükselmesine bakacak olursak, imparatorluk içinde hâkim unsur olan Türklerin de artık kendi kimliklerini korumaları noktasında canlandığı söylenebilir. Aynı zamanda milli devletlerle önemli güçlerin elde edildiğini batıdan örnek olarak gördükten sonra, Osmanlı'nın gücünü sadece buraya bağlayarak milliyetçi bir güç oluşturma çabası da gözlenir. Özellikle sonradan Sovyetlerin boyunduruğuna girecek olan Orta Asya'daki Türklerle birlikte oluşturulabilecek bir birliktelik, Osmanlının gücünü farklı bir temele dayalı olarak toplayabileceği şeklinde düşünülmüştür.

Türkçülüğün revaç bulmaya başladığı yıllar, Osmanlının batı karşısında gelişimini tamamlayabilmek için çareler aramaya başladığı yıllardır. İlk Türkçülük hareketi Tanzimat döneminde edebiyat alanında, yani kültürde görülmüştür. Kültürel alandaki bu Türkçülük hareketi, edebiyat eserleriyle ve ilmî araştırmalarla millî şuurun Türkler arasında da güçlenmesini hedef seçmiştir. İlk Türkçüler arasında Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Cevdet Paşa. Mustafa Celalettin Paşa, Ali Suavi gibi isimler sayılabilir (Ülken 1976: 168). Fakat bu konuda en etkili kişiler hiç şüphesiz, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi isimlerdir. Bu kişilerin öncülüğünde Türkler arasında kendi millî benliklerine sahip çıkma, kendilerini hatırlama ve millet olduklarının idrakine varma görevi yerine getiriliyordu. Türk Derneği'nin, Türk Ocakları'nın ve Türk Yurdu'nun kuruluşu bu döneme rastlar (Sarmay 1994: 127).

Türkiye'de millîyetçilik dehasının bu ilk döneminde siyasi sonuçları alınamadan, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğradığını söyleyebiliriz. Özellikle Turancılık hareketi olarak ortaya çıkmış olan Türk milliyetçiliği, imparatorluğu kurtarmaya gücü yetmediği gibi. Turanı da kurmayı başaramadı (Ülken 1979: 470). Milliyetçilik hareketindeki bu gerileme sosyal realitenin yeniden okunmasını gerektirecektir. Harp sırasında yokluk içinde imparatorluğu korumak ve ayakta tutmak için kıvranan Anadolu Türkleri, milliyetçiliğin açmış olduğu hayal dünyalarından da kurtulmak mecburiyetindeydiler. Mütareke yıllarında Mükrimin Halil Yinanç gibi tarihçiler ve Hilmi Ziya Ülken gibi sosyal bilimciler milliyetçiliği daha dar bir çerçevede yorumladılar. Bu o zamanın şartlarına daha uygun görülüyordu. Osmanlı'dan kalan son toprak parçası olan Anadolu'daki insanları bir arada tutabilmek ve güçlenebilmek için rasyonel bir çıkış yolu olabilirdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu eğilimi kısmen görmek mümkündür.

Cumhuriyet Türkiye'sinin kurulması bizde de ulus-devlet anlayışının uygulamasına bir örnektir. İmparatorluklardan sonra dünya konjonktüründe ortaya çıkan bu siyasi yapılanma, tırmanan milliyetçilik akımlarının bir sonucu olarak görülmektedir. Meseleye büyük bir cihan imparatorluğu zaviyesinden bakacak olursak, elimizde kalan avuç içi kadar toprak parçası için övünmemizin anlamı kalmaz. Fakat buna dahi dikilmiş gözleri ortadan kaldırma açısından bakıldığında, eğer millî bir heyecan ve şuurlanma olmasaydı bu bile mümkün olmayacaktı. Bununla bir millî mücadele verilebilmiş ve her şeye rağmen ayakta kalınabilmiştir. Eğer bu heyecan, diğer gerekli faktörlerle birleşebilmiş olsaydı, yeni kurulan millî devletle birlikte toplumun yeniden yükselmesi sağlanabilirdi. Fakat diğer gerekli faktörlerin seçiminde yapılan yanlışlar bizdeki milliyetçilik ruhunu gittikçe köreltti. Bunun en önemli sebebi kalkınmamızın rehberi olarak seçtiğimiz batının evrenselci ve kozmopolit kültürünü ülkemize aktarmamızda arayabiliriz.

Batıda büyük etkiler uyandırmış olan XVIII. yüzyıl aydınlanmacılığı, XIX. yüzyıl pozitivizmi, gelişmenin ön şartı tabi ülkemiz kültür hayatına çok imtiyazlı olarak girdi. Bunların temelinde olan evrenselci anlayış, ülkemizde zaten zayıf olan felsefî- fikrî geleneği neredeyse tamamen ele geçirdi. Özellikle gelişmemizin önünde engel olarak görülen geleneksel kurumlarımızın ortadan kalkması bu kozmopolitliği artırdı. Halbuki dünyada milliyetçilik yine kuvvetli bir etki olarak milletlerin güçlenmelerini sağlıyordu. Her ne kadar, faşizme kaymış olsalar da bizimle beraber savaştan yenilgiyle çıkan Almanlar, tekrar kazandıkları güçle İkinci Dünya Savaşı'nın en güçlü milleti olarak savaşa girişmişlerdir. Hegel'in kullandığı "Volksgeist' kavramı sanki Almanlara o gücü vermiş gibidir. Bunun gibi milletleşme aşamasında bizden çok geride olan ülkelerin yapmış oldukları hamleler de millî heyecanın ve bilincin gücünü göstermektedir. Kanaatimizce Türk millîyetçiliği birtakım nedenlerden dolayı cumhuriyet sonrasında da gecikmiştir.

Halbuki bizde millîyetçiliğin canlı kalmasını sağlayacak önemli sosyal zemin vardır. Her ne kadar imparatorluk geleneğinden gelmemiz, millîyetçiliği sekteye uğratmış olsa da, bunun ortaya çıkan son durumda milliyetçiliği hızlandıran ve güçlendiren bir etkisi beklenirdi. Sosyal kimliğini kaybetmekte olan toplumların kültürel benliklerini muhafaza etmeleri milliyetçilik duygularına bağlıdır. Çünkü milliyetçilik, yeni devletlerde millî birlik ve tecanüsün kazanılması yanı sıra, batı kapitalizmine bir reaksiyon hareketi olarak da görülmektedir (Güngör 1981: 136). Ayrıca imparatorluğun asli unsuru olarak kabul edilen Türk nüfus, yeni devletlerin bağımsızlık kazanmasından sonra buraların sınırları içinde epeyce dağılmış durumdadır. Bugünkü Türkiye devletinin sınırlarındaki diğer devletlere bakacak olursak, hemen hemen her ülkede hatırı sayılı bir Türk topluluğu yaşamaktadır. Bunlar kültürel, tarihi ve soy bakımından Anadolu Türklerinden farklı değildir. Hâl böyle olunca Türkiye'de milliyetçiliğin sadece kendi millî devleti bakımından değil, dışarıya dağılmış insanları bakımından da kuvvetli olması beklenir. Ayrıca, yüzyıllar önce yolları ayrılmış olsa da Orta Asya'daki akraba kavimlerin içinde bulundukları şartlar önemli oranda Türkiye'deki milliyetçiliğin motor görevini üstlenmiştir. Turancılık ve Türkçülük hareketinin önderlerine baktığımız zaman bunu görmemiz mümkündür. Yusuf Akçura'dan Gaspıralı İsmail Beye, Sadri Maksudi Arsal'dan, Zeki Velidi Togan'a kadar bir dizi şahsiyetin milliyetçilik tarihindeki yerleri buna örnektir.
Son olarak yine burasıyla ilişkili gelişen hadiseler zinciri, Türkiye'yi dünyada gelişen yeni millîyetçilik cereyanının içine çekmiştir. Bir tarafta kültürel ve tarihi bağlarla arasında sıkı ilişkiler olan Bosna Hersek'te olanlar. Sırp-Hırvat-Boşnaklar arasındaki çatışmalar; diğer tarafta Sovyetlerin dağılmasıyla birdenbire bağımsızlıklarını kazanan yeni Türk Cumhuriyetleri. Bu olaylar sıcaklığıyla yaşandığında Türk siyasilerinin ve aydınlarının ne kadar hazırlıksız oldukları, yukarıdaki iddiamızı doğrular niteliktedir. Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de milliyetçilik dalgası doğrudan bizi etkilemiş olduğu halde, bunu yakından takip edebildiğimizi söyleyemeyiz. Fakat millîyetçiliğin yükselmesine paralel olarak hızla gelişen "etnik hareketlenmeler" ise bazı gerçeklerle yüz yüze gelmemize neden olmuştur. Bunun da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Etnik Hareketler ve Milliyetçilik

Son millîyetçilik dalgası millî devletler ve milletlerin içindeki alt kültürleri de oldukça etkiledi. Bir tarafta bastırılmış milliyetçilikler birer birer uyanırken, kendisini etnik kökeniyle tanımlamaya çalışan bazı alt grupların bunu örnek alması yeni dalgalanmalara neden oldu. Etnik köken ile millet olma farkı ayırt edilemez oldu. Evrenselci bir ideolojinin hâkimiyetindeki milletlerin kendi kimliklerini ve bağımsızlıklarını dünyaya tanıtmaları ile alt grupların hareketlenmeleri benzer olarak algılanmaya çalışıldı. Bunda dünya güç dengelerini elinde bulundurmak isteyen strateji merkezlerinin etkisi sezilmekle beraber, var olan problemin iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Neden böyle bir hareketlenme çıkabilmektedir ve bu hareketlenme millî çıkarlar bakımından nasıl olumlu bir yöne kanalize edilebilir, sorularına bu tahlillerden sonra cevap bulunmalıdır.

Birsen Gökçe (1996: 223) etniklik kavramını "içinde yaşadığı geniş toplumla bütünleşmeyerek ortak ırk, dil, din, milliyet ya da kültür varlığına dayalı küçük birlikler oluşturan bir toplumsal grup" olarak tanımlamaktadır. İlgili kitabında Morris (1967: 167), Rose (1967: 365) ve Devos (Güneş- Ayata 1994: 2)'un tanımlarını aktardıktan sonra, bunların ortak noktalarından temel bazı unsurlar tespit edilebileceğini belirtir. İlk olarak etnik gruplar içinde bulundukları geniş topluluktan çeşitli özelliklerinden dolayı ayrı olduklarını iddia ederler. İkinci olarak etnik gruplar dominant gruptan ırk, din, dil, kültür açısından farklı olduklarını iddia ederler. Genelde bunlardan ikisi veya fazlası iddia edilir. Üçüncü olarak etnik milliyetçiler kendilerinin ne kadar köklü ve asil bir gruba ait olduklarını ispat etmeye çalışırlar (Gökçe 1996: 224).

Konuyla ilgili Türkiye'de ilk olarak geniş çerçeveli bir eser ortaya koyan Orhan Türkdoğan ise, etnikliği bir soy unsuru olarak değil de kültür, dil ve din gibi toplumsal ilişkiler sistemi içinde ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Ona göre ırk'a (soy) dayalı ayırımcılık dana ziyade Amerikan sosyolojisine hâkim olan bir düşünce tarzıdır. Çünkü etnik farklılıklara genellikle batı toplumlarında uyumlu ve hoş görülü olmayan bir anlayış hâkim olmuştur (Türkdoğan 1997: 12). Bu tahammülsüzlüğe duyalı olarak ırk esasına bağlı baskı ve yok etme politikaları uygulanmıştır. Yerli Kızılderililerin soy kırıma uğratılması, zencilerin insan muamelesi bile görmemeleri. Uzak Doğuluların aşağılanması gibi örnekler, Amerika ve Kanada gibi ülkelerde tartışma konusu olmaktadır. Son zamanlarda etnik sosyolojideki gelişmelere paralel olarak siyasî sistemlerin sorgulanması da gündeme gelmekte ve kültürel ve etnik alt grupların tanınması ile ilgili çok kültürlülük tartışmaları yoğunlaşmaktadır (Taylor 1996: 43). Bu tartışmaların yoğunlaşması, dünyadaki milliyetçilik dalgalanmasının ve demokratikleşme dalgasının yeni bir ivme kazanmasına da paraleldir.

Gelecekte yaşanabilir bir dünyanın kurulması için insanlığın karşısına iki alternatif çıkmaktadır. Bunlardan biri evrenselci bütünleşmiş ve farklılıkları silinmiş bir dünya veya farklılıkları tanıyan, çok sayıda kültürel kimliğe yer verecek, birbiriyle çatışmayacak ve her hangi birini ezmeye kalkmayacak bir dünya, Jeopolitik ve Jeokültür isimli kitabın yazarı Immanoel Wallerstein (1991: 212), her grubun kendine özgü kültürü olduğunu kabul etmek gerektiğini belirtiyor. Kültür grupların kendilerini başka gruplardan ayırt etme tarzlarını ifade eder. Yazar bunların ortadan kalkmasını değil, her birinin kendini koruyabildiği ve yaşayabildiği manevî bir ortama ihtiyaç olduğunu ifade eder. Bu da milliyetçiliğin çatışmadan uzak bir şekilde yaşanabileceğinin göstergesidir.

Türkiye'de 47 alt-kültür grubu tespit ettiğini iddia eden Peter Andrews'a göre "etniklikten, etnik grupları karakterize eden kavramları, duygu, düşünce ve hareketleri anlamaktayız. Bunlar bir devletin içindeki diğer gruplarla örtüşmeyen özellikleri tanımlarlar. Etnik gruplar, kendi kültürel tanımları için, geçmişten seçilmiş ortak gelenekleri ölçü alan genelde endogamik gruplardır" (1992: 10). Böyle duygu, düşünce ve hareketleri ilke olarak alan bir etniklik tanımlaması, sosyo-kültürel bir birim olmaktan çok uzaktır. Türkdoğan'a göre Türkiye'ye böyle bir bakış açısıyla yaklaşmak kasıtlıdır ve yanlıştır. Bu insanları kasıtlı olarak bölmek, parçalamak ve toplumumuzda sun'î etnik gruplar oluşturmak oryantalizmin bilinen hedeflerinden biridir (1997: 17). Çünkü Türkiye'de yaşayan ve Andrews'un etnik grup olarak sınıflandırdığı alt grupların büyük çoğunluğu toplumsal yapıyla tamamen kaynaşmış ve bütünü oluşturan birer parça durumundadır. Zaten Huntington'un tespitinde de görüldüğü gibi din, etnik kimliklerin yeniden canlanmasını güçlendiriyor. Sovyetler ve Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, bu bakımdan etnik millîyetçilik din ve kültür temeline bağlı olarak yükselmiştir (Huntington 1990: 24).

Huntington'un iddiasına göre bundan sonra dünyadaki mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak, büyük oranda kültürel olacaktır. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacaktır (1995: 11). Bu safhada yazar medeniyetlerin ayırımında, özellikle insanların kendilerini başkalarından ayırdıkları en yüksek kültürel kimlik seviyesini temele alıyor. Bazı objektif unsurların yanı sıra insanların kendilerini farklı hissetmelerini önemli buluyor. Ona göre insanlar kimliklerini etnik ve dinî terimlerle

Sayfa123


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...