| DÜNYADA
ve TÜRKİYE'DE YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK | | DR.
FAHRİ ATASOY | | | Dünyadaki
milliyetçilik akımının uyandırdığı heyecan fırtınasıyla önemli çalkantılar yaşandı.
Dengelerin birdenbire alt-üst olmasıyla kendi kimliğini aramakta olan ve ayakları
üzerinde durmaya çalışan bazı ülkeler ise, savaşın sonunda yıkımdan kurtularak
çok büyük kârlar elde eden Sovyetlerin ideolojik kontrolü altına girmeye başladılar.
Bu toplumsal hareketlenmeden dünyanın her tarafı payını aldı. Kore'den Viyetnam'a,
Suriye'den Lübnan'a kadar dünyanın birçok yerinde hareketlenmeler yaşandı. Milliyetçilik
o derece kuvvetliydi ki komünist, yani enternasyonalist olması gereken Yugoslavya
bile Sovyetlerden bağımsız kalmayı tercih etti ve başarabildi. Eğer Sovyet Rusya
silâhlı müdahalesiyle bastırmasaydı, muhtemelen Macaristan, Polonya, Çekoslovakya
ve Doğu Almanya da aynı yolu izleyeceklerdi (Hayes 1995: 218). Zaten daha önce
boyunduruğa girmiş diğer Türk ve Müslüman ülkeler, bu milliyetçilik rüzgârı ile
fazla tanışamadılar. Kırımlılar gibi tanışanlar ise bir soy kırımla karşı karşıya
kaldılar. Hakes, milliyetçiliğin hızla ve kuvvetle ilerleyişini aynı
zamanda savaşlara ve çatışmalara yol açması nedeniyle tehlikeli buluyor. Hatta
modern milliyetçiliğin birtakım mitlere sahip olarak bir din halini almakta olduğunu
anlatıyor. Milli sınırlar, millî kahramanlar, millî başarılar şeklindeki sıralamaların
evrensel dünyayla kalıpları daralttığından bahsediyor. Cassirer de Devlet Efsanesi
adlı kitabında siyasal düşüncelerin aynı zamanda birtakım mitolojik unsurlar geliştirdiğini
belirtmektedir. Örneğin milliyetçiliğin hızla geliştiği XIX. yüzyılda aynı zamanda
ırkçılık da revaç bulmuştur. Yukarıda Hegel'in milleti, kutsal ruha bağladığı
ve bu ruh hangi milletteyse o milletin üstün olacağı tarzındaki anlayışından bahsetmiştik.
Bunun gibi batı düşüncesinde ırkçılığın önemli savunucularından Gobineau'nun görüşlerinin
insanları kahramanlara tapınmaktan, ırka tapınmaya götüreceği şeklinde değerlendiriyor
(Cassirer 1984: 230). Milliyetçiliğin genel tarihi üzerine daha değerlendirme
yapılabilir. Fakat sadece kısa bir hatırlatma olması ve bugünkü milliyetçiliğin
yükselmesinin anlamlı bir şekilde ortaya konulabilmesi bakımından ana çizgilerini
belirlemeye çalıştık. Şimdi hâliyle "milliyetçilik sona mı erdi, yoksa
yeni bir tırmanış mı göstermektedir?" sorusu akla gelmektedir. Milliyetçiliğin
tırmanışını devrelere ayıran E. Carr'a göre, İkinci Dünya Savaşı üçüncü dönemin
zirveye çıktığı ve beraberinde felâketler getirdiği bir dönem olmuştur. Sonrası
için bazı değerlendirmeler yapmasına rağmen, kitabın yazılış tarihi 1945 olduğu
için fazla bağlayıcı değildir. Carr'ın "Dördüncü Bir Dönem mi?" diyerek
işaret ettiği yerden Soğuk Savaş sonrasında Berlin duvarının yıkılması, Sovyetler
Birliği'nin ve Yugoslavya'nın çökmesi ile büyük bir baskıdan kurtulan millî kimliklerin
birdenbire filizlenmesi başlaması, milliyetçiliğin yeniden tırmanışa geçtiğini
göstermektedir. Türkiye'de Milliyetçilik Türkiye
batı ile yüzyıllardır ilişkili olan bir ülkedir. Sınırları yer ver değişmiş olsa
da kültür olarak etkileşimi ister istemez mevcuttur. Fakat sosyo-kültürel yapı
bakımından batı toplumsal hayatından birçok farklılıklara sahiptir. Batının yaşamış
olduğu bütün evreleri bizim kültürümüzde ve tarihimizde görmek mümkün değildir.
Örneğin; bizde bir "Vatikan Kilisesi" olmadığı ve siyasal yapımız tamamen
teokratik kabul edilmediği için, batının yaşadığı tarzda bir rönesans ve reform
hareketi yaşanmamıştır. Aynı nedenler olmadan aynı olayların yaşanacağını beklemek
mümkün olmadığı gibi, toplumsal olaylarda aynı olaylar aynı sonuçları doğurmayabiliyor.
Devreye başka unsurların girdiği görülebiliyor. Bunun gibi toplumsal ve siyasal
hayatımızda dünyanın genel gidişine paralel olarak benzerlikler görülebilir. Ancak
bunların değerlendirilmesi kendi çerçevesi içinde yapılmalıdır. Yukarıda
milliyetçiliğin birinci devre tırmanışını, orta çağdan sonra ortaya çıkmaya başlayan
ulus-devletlerin ve teokrasiden sonra seküler sistemlerin doğmasına bağlandığını
görmüştük. Yine örnekten hareket edecek olursak; Machiavelli Hükümdar'ı yazdığında
kendi ülkesi otorite zaafı içinde dağılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Düşünürün
gözünde Osmanlı devleti örnek aldığı ve imrendiği bir konumdadır. Hükümdarın siyasi
otoriteyi tesis etmesini birinci şart olarak görmesinde bu örneğin etkisi büyüktür.
Bunu kitabın içinde görmek mümkündür. Şimdi böyle bir manzarada Osmanlı ülkesinde
özellikle Türkler arasında diğer tebayı dışlayıcı bir milliyetçiliğin ön plana
çıkması mümkün müdür? Bu hiçbir rasyonel değerlendirmeye uygun değildir. Bu dönemde
milliyetçiliğin getirmiş olduğu artılar zaten o toplumsal yapıda mevcuttur. Dolayısıyla
milliyetçiliğin bizdeki ortaya çıkışı batıdaki ile aynı çizgide değildir. Fakat
dünyanın global olarak yaşadığı değişimlerden bizim pay almamamız da söz konusu
değildir. Öyleyse Türkiye'de milliyetçiliğin ortaya çıkmasını sağlayan
faktörler neler olabilir? Konuyla ilgili farklı değerlendirmeler vardır. Özellikle
milliyetçiliği geciktiren nedenlere baktığımız zaman bununla ilgili de ipuçları
yakalayabiliriz. A. Engin Oba. Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu adlı çalışmasında
(1995) Türk milliyetçiliğinin doğuşunu geciktiren nedenleri üç madde halinde
sıralamaktadır: Birincisi monarşik yapı: ikincisi teokratik yapı; üçüncüsü sınıfsal
ve kültürel yapı, Bunların da ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekli olmasına
rağmen burada fazla detaya girmeden bazı noktalara işaret etmekte yarar vardır.
Yazarın iddiasına bağlı olarak Osmanlının monarşik yapısının normalde milliyetçiliği
geciktiren değil, hızlandıran bir faktör olması beklenirdi. Fakat eğer millîyetçiliği
engelleyici rol oynamışsa, bunun başka nedenleri olsa gerektir. Dinî yapının
milliyetçilik akımlarını engellediği doğrudur, ama Osmanlının son dönemlerinde
İslâm dininden olan teba da diğerlerinden farklı olmayarak kendi devletini istemekteydi.
Demek ki belli bir dereceye geldikten sonra uyanan milliyetçiliğin önüne din de
engel olamıyordu. Artık Din-i Mübin-i Îslâm'ın reisi, İslâmlar tarafından da istenmiyordu
(Hocaoğlu 1996:19). Bizce milliyetçiliği geciktiren en önemli neden
toplumun sosyo-kültürel yapısı idi. Önceleri güçlü olan imparatorluk tebasını
memnun edebilecek refahı ve adaleti yaratabiliyordu. Böyle bir ortamda diğer ülkelerin
zayıf ve sürekli kırışıklık içinde olması imparatorluğu cazibe merkezi durumuna
getirmekteydi. Aynı zamanda monarşik bir devlet yapısına rağmen imparatorluk sınırları
içinde günün şartları bakımından oldukça fazla hürriyet ortamı sağlanmıştır. Özellikle
gayrimüslimlere tanınan haklar bu birlik içinden ayrılmayı düşündürtmeyecek boyutlarda
idi. Hatta devlet teşkilâtı içinde Türk olmayan unsurların üst makamlara gelme
imkânı neredeyse daha fazlaydı. Böyle bir yapı içinde insanların memnunsuzluğundan
bahsetmek oldukça zordur. Yukarıda Machiavelli'den verdiğimiz örnekte olduğu gibi
orta çağ sonunda Avrupalı devletlerin oldukça büyük sıkıntıları vardır. Sık sık
vuku bulan etnik ve dinî çatışmalar insanları gittikçe hayatından bezdirmektedir.
Bundan dolayı güçlü ve birlik içindeki İtalya için Machiavelli her yolu mübah
görmüş ve onun çizdiği yol üzere millî ve güçlü devletler doğmaya başlamıştır,
Osmanlının bu dönemde güç yönünden bir problemi yoktur. Dolayısıyla hoşnut olmayan
bir tebaya sahip değildir. Hatta Îspanya'daki engizisyon zulmünden kaçan Yahudilerin
en uygun buldukları ortamı Osmanlı sağlamıştır. Günümüzde birçok etnik ve kültürel
unsuru yapısında barındıran Amerika, ülkesinde zulüm gören pek çok insanın nasıl
sığınma merkezi durumundaysa ve Amerika'da ayrı ayrı etnik milliyetçilikler yerine
Amerikan milliyetçiliği yapılıyorsa, Osmanlı da buna benzemektedir. Fakat
tarihin akışı her zamanki gibi hep olumlu ve düz çizgide gitmemiştir. Avrupa devletlerinin
dünya ticaret yollarını ve ham madde kaynaklarını ele geçirmeleriyle elde ettikleri
zenginlikler dengeyi Osmanlının tersine çevirmiştir. Aynı zamanda Hocaoğlu'nun
tespit ettiği gibi Osmanlıda mevcut olan Felsefi-fikri yetersizlik" Osmanlının
tıkanmasına neden olmuştur (1996: 18). Osmanlı karşısına çıkan yeni sosyo-ekonomik
gerçeklik karşısında tedbirleri geliştirebilecek birikimi yakalayamamıştır. Bu
karşılaşılan durumda Osmanlıda birtakım kurtuluş çabaları görülmektedir. Dünyadaki
gelişmelerin getirmiş olduğu realiteyi doğru yorumlayabilmek ve bu temeller üzerinde-rasyonel
çözümler üretebilmek için, Osmanlı'nın o günkü aydınları Osmanlıcılık İslâmcılık
ve Turancılık veya Türkçülük akımlarını ortaya atmışlardır. Bu dönemde,
artık milliyetçilik cereyanı Osmanlı ülkesinin Türk olmayan unsurlarında çoktan
etkili olmaya başlamıştır. Geciken milliyetçilik Osmanlı içinde kuvvetli bir
fırtına gibi esmeye başlamış ve bir dünya imparatorluğu yıkılmayla karşı karşıya
kalmıştır. Bu imparatorluğun altında kalmak istemeyen ve ne kadar fazlasını elde
tutabiliriz düşüncesini taşıyan aydınların önerileri bu akımların revaç bulmasını
sağlamıştır. Konumuz itibariyle Türk milliyetçiliğinin yükselmesine bakacak olursak,
imparatorluk içinde hâkim unsur olan Türklerin de artık kendi kimliklerini korumaları
noktasında canlandığı söylenebilir. Aynı zamanda milli devletlerle önemli güçlerin
elde edildiğini batıdan örnek olarak gördükten sonra, Osmanlı'nın gücünü sadece
buraya bağlayarak milliyetçi bir güç oluşturma çabası da gözlenir. Özellikle sonradan
Sovyetlerin boyunduruğuna girecek olan Orta Asya'daki Türklerle birlikte oluşturulabilecek
bir birliktelik, Osmanlının gücünü farklı bir temele dayalı olarak toplayabileceği
şeklinde düşünülmüştür. Türkçülüğün
revaç bulmaya başladığı yıllar, Osmanlının batı karşısında gelişimini tamamlayabilmek
için çareler aramaya başladığı yıllardır. İlk Türkçülük hareketi Tanzimat döneminde
edebiyat alanında, yani kültürde görülmüştür. Kültürel alandaki bu Türkçülük hareketi,
edebiyat eserleriyle ve ilmî araştırmalarla millî şuurun Türkler arasında da güçlenmesini
hedef seçmiştir. İlk Türkçüler arasında Şinasi, Ziya Paşa, Ahmet Cevdet Paşa.
Mustafa Celalettin Paşa, Ali Suavi gibi isimler sayılabilir (Ülken 1976: 168).
Fakat bu konuda en etkili kişiler hiç şüphesiz, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet
Müftüoğlu, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi isimlerdir. Bu kişilerin öncülüğünde
Türkler arasında kendi millî benliklerine sahip çıkma, kendilerini hatırlama ve
millet olduklarının idrakine varma görevi yerine getiriliyordu. Türk Derneği'nin,
Türk Ocakları'nın ve Türk Yurdu'nun kuruluşu bu döneme rastlar (Sarmay 1994: 127).
Türkiye'de
millîyetçilik dehasının bu ilk döneminde siyasi sonuçları alınamadan, Birinci
Dünya Savaşı ile birlikte sekteye uğradığını söyleyebiliriz. Özellikle Turancılık
hareketi olarak ortaya çıkmış olan Türk milliyetçiliği, imparatorluğu kurtarmaya
gücü yetmediği gibi. Turanı da kurmayı başaramadı
(Ülken 1979: 470). Milliyetçilik hareketindeki bu gerileme sosyal realitenin yeniden
okunmasını gerektirecektir. Harp sırasında yokluk içinde imparatorluğu korumak
ve ayakta tutmak için kıvranan Anadolu Türkleri, milliyetçiliğin açmış olduğu
hayal dünyalarından da kurtulmak mecburiyetindeydiler. Mütareke yıllarında Mükrimin
Halil Yinanç gibi tarihçiler ve Hilmi Ziya Ülken gibi sosyal bilimciler milliyetçiliği
daha dar bir çerçevede yorumladılar. Bu o zamanın şartlarına daha uygun görülüyordu.
Osmanlı'dan kalan son toprak parçası olan Anadolu'daki insanları bir arada tutabilmek
ve güçlenebilmek için rasyonel bir çıkış yolu olabilirdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında
da bu eğilimi kısmen görmek mümkündür. Cumhuriyet Türkiye'sinin kurulması
bizde de ulus-devlet anlayışının uygulamasına bir örnektir. İmparatorluklardan
sonra dünya konjonktüründe ortaya çıkan bu siyasi yapılanma, tırmanan milliyetçilik
akımlarının bir sonucu olarak görülmektedir. Meseleye büyük bir cihan imparatorluğu
zaviyesinden bakacak olursak, elimizde kalan avuç içi kadar toprak parçası için
övünmemizin anlamı kalmaz. Fakat buna dahi dikilmiş gözleri ortadan kaldırma açısından
bakıldığında, eğer millî bir heyecan ve şuurlanma olmasaydı bu bile mümkün olmayacaktı.
Bununla bir millî mücadele verilebilmiş ve her şeye rağmen ayakta kalınabilmiştir.
Eğer bu heyecan, diğer gerekli faktörlerle birleşebilmiş olsaydı, yeni kurulan
millî devletle birlikte toplumun yeniden yükselmesi sağlanabilirdi. Fakat diğer
gerekli faktörlerin seçiminde yapılan yanlışlar bizdeki milliyetçilik ruhunu gittikçe
köreltti. Bunun en önemli sebebi kalkınmamızın rehberi olarak seçtiğimiz batının
evrenselci ve kozmopolit kültürünü ülkemize aktarmamızda arayabiliriz.
Batıda büyük etkiler uyandırmış olan XVIII. yüzyıl aydınlanmacılığı, XIX. yüzyıl
pozitivizmi, gelişmenin ön şartı tabi ülkemiz kültür hayatına çok imtiyazlı olarak
girdi. Bunların temelinde olan evrenselci anlayış, ülkemizde zaten zayıf olan
felsefî- fikrî geleneği neredeyse tamamen ele geçirdi. Özellikle gelişmemizin
önünde engel olarak görülen geleneksel kurumlarımızın ortadan kalkması bu kozmopolitliği
artırdı. Halbuki dünyada milliyetçilik yine kuvvetli bir etki olarak milletlerin
güçlenmelerini sağlıyordu. Her ne kadar, faşizme kaymış olsalar da bizimle beraber
savaştan yenilgiyle çıkan Almanlar, tekrar kazandıkları güçle İkinci Dünya Savaşı'nın
en güçlü milleti olarak savaşa girişmişlerdir. Hegel'in kullandığı "Volksgeist'
kavramı sanki Almanlara o gücü vermiş gibidir. Bunun gibi milletleşme aşamasında
bizden çok geride olan ülkelerin yapmış oldukları hamleler de millî heyecanın
ve bilincin gücünü göstermektedir. Kanaatimizce Türk millîyetçiliği birtakım nedenlerden
dolayı cumhuriyet sonrasında da gecikmiştir. Halbuki
bizde millîyetçiliğin canlı kalmasını sağlayacak önemli sosyal zemin vardır. Her
ne kadar imparatorluk geleneğinden gelmemiz, millîyetçiliği sekteye uğratmış olsa
da, bunun ortaya çıkan son durumda milliyetçiliği hızlandıran ve güçlendiren bir
etkisi beklenirdi. Sosyal kimliğini kaybetmekte olan toplumların kültürel benliklerini
muhafaza etmeleri milliyetçilik duygularına bağlıdır. Çünkü milliyetçilik,
yeni devletlerde millî birlik ve tecanüsün kazanılması yanı sıra, batı kapitalizmine
bir reaksiyon hareketi olarak da görülmektedir (Güngör 1981: 136). Ayrıca
imparatorluğun asli unsuru olarak kabul edilen Türk nüfus, yeni devletlerin bağımsızlık
kazanmasından sonra buraların sınırları içinde epeyce dağılmış durumdadır. Bugünkü
Türkiye devletinin sınırlarındaki diğer devletlere bakacak olursak, hemen hemen
her ülkede hatırı sayılı bir Türk topluluğu yaşamaktadır. Bunlar kültürel, tarihi
ve soy bakımından Anadolu Türklerinden farklı değildir. Hâl böyle olunca Türkiye'de
milliyetçiliğin sadece kendi millî devleti bakımından değil, dışarıya dağılmış
insanları bakımından da kuvvetli olması beklenir. Ayrıca, yüzyıllar önce yolları
ayrılmış olsa da Orta Asya'daki akraba kavimlerin içinde bulundukları şartlar
önemli oranda Türkiye'deki milliyetçiliğin motor görevini üstlenmiştir. Turancılık
ve Türkçülük hareketinin önderlerine baktığımız zaman bunu görmemiz mümkündür.
Yusuf Akçura'dan Gaspıralı İsmail Beye, Sadri Maksudi Arsal'dan, Zeki Velidi Togan'a
kadar bir dizi şahsiyetin milliyetçilik tarihindeki yerleri buna örnektir.
Son olarak yine burasıyla ilişkili gelişen hadiseler zinciri, Türkiye'yi dünyada
gelişen yeni millîyetçilik cereyanının içine çekmiştir. Bir tarafta kültürel ve
tarihi bağlarla arasında sıkı ilişkiler olan Bosna Hersek'te olanlar. Sırp-Hırvat-Boşnaklar
arasındaki çatışmalar; diğer tarafta Sovyetlerin dağılmasıyla birdenbire bağımsızlıklarını
kazanan yeni Türk Cumhuriyetleri. Bu olaylar sıcaklığıyla yaşandığında Türk siyasilerinin
ve aydınlarının ne kadar hazırlıksız oldukları, yukarıdaki iddiamızı doğrular
niteliktedir. Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de milliyetçilik dalgası doğrudan
bizi etkilemiş olduğu halde, bunu yakından takip edebildiğimizi söyleyemeyiz.
Fakat millîyetçiliğin yükselmesine paralel olarak hızla gelişen "etnik hareketlenmeler"
ise bazı gerçeklerle yüz yüze gelmemize neden olmuştur. Bunun da değerlendirilmesi
gerekmektedir. Etnik Hareketler ve Milliyetçilik Son
millîyetçilik dalgası millî devletler ve milletlerin içindeki alt kültürleri de
oldukça etkiledi. Bir tarafta bastırılmış milliyetçilikler birer birer uyanırken,
kendisini etnik kökeniyle tanımlamaya çalışan bazı alt grupların bunu örnek alması
yeni dalgalanmalara neden oldu. Etnik köken ile millet olma farkı ayırt edilemez
oldu. Evrenselci bir ideolojinin hâkimiyetindeki milletlerin kendi kimliklerini
ve bağımsızlıklarını dünyaya tanıtmaları ile alt grupların hareketlenmeleri benzer
olarak algılanmaya çalışıldı. Bunda dünya güç dengelerini elinde bulundurmak
isteyen strateji merkezlerinin etkisi sezilmekle beraber, var olan problemin iyi
tahlil edilmesi gerekmektedir. Neden böyle bir hareketlenme çıkabilmektedir ve
bu hareketlenme millî çıkarlar bakımından nasıl olumlu bir yöne kanalize edilebilir,
sorularına bu tahlillerden sonra cevap bulunmalıdır. Birsen Gökçe (1996:
223) etniklik kavramını "içinde yaşadığı geniş toplumla bütünleşmeyerek ortak
ırk, dil, din, milliyet ya da kültür varlığına dayalı küçük birlikler oluşturan
bir toplumsal grup" olarak tanımlamaktadır. İlgili kitabında Morris (1967:
167), Rose (1967: 365) ve Devos (Güneş- Ayata 1994: 2)'un tanımlarını aktardıktan
sonra, bunların ortak noktalarından temel bazı unsurlar tespit edilebileceğini
belirtir. İlk olarak etnik gruplar içinde bulundukları geniş topluluktan çeşitli
özelliklerinden dolayı ayrı olduklarını iddia ederler. İkinci olarak etnik gruplar
dominant gruptan ırk, din, dil, kültür açısından farklı olduklarını iddia ederler.
Genelde bunlardan ikisi veya fazlası iddia edilir. Üçüncü olarak etnik milliyetçiler
kendilerinin ne kadar köklü ve asil bir gruba ait olduklarını ispat etmeye çalışırlar
(Gökçe 1996: 224). Konuyla ilgili Türkiye'de ilk olarak geniş çerçeveli
bir eser ortaya koyan Orhan Türkdoğan ise, etnikliği bir soy unsuru olarak
değil de kültür, dil ve din gibi toplumsal ilişkiler sistemi içinde ele alınması
gerektiğini belirtmektedir. Ona göre ırk'a (soy) dayalı ayırımcılık dana ziyade
Amerikan sosyolojisine hâkim olan bir düşünce tarzıdır. Çünkü etnik farklılıklara
genellikle batı toplumlarında uyumlu ve hoş görülü olmayan bir anlayış hâkim olmuştur
(Türkdoğan 1997: 12). Bu tahammülsüzlüğe duyalı olarak ırk esasına bağlı baskı
ve yok etme politikaları uygulanmıştır. Yerli Kızılderililerin soy kırıma uğratılması,
zencilerin insan muamelesi bile görmemeleri. Uzak Doğuluların aşağılanması gibi
örnekler, Amerika ve Kanada gibi ülkelerde tartışma konusu olmaktadır. Son zamanlarda
etnik sosyolojideki gelişmelere paralel olarak siyasî sistemlerin sorgulanması
da gündeme gelmekte ve kültürel ve etnik alt grupların tanınması ile ilgili çok
kültürlülük tartışmaları yoğunlaşmaktadır (Taylor 1996: 43). Bu tartışmaların
yoğunlaşması, dünyadaki milliyetçilik dalgalanmasının ve demokratikleşme dalgasının
yeni bir ivme kazanmasına da paraleldir. Gelecekte yaşanabilir bir dünyanın
kurulması için insanlığın karşısına iki alternatif çıkmaktadır. Bunlardan biri
evrenselci bütünleşmiş ve farklılıkları silinmiş bir dünya veya farklılıkları
tanıyan, çok sayıda kültürel kimliğe yer verecek, birbiriyle çatışmayacak ve her
hangi birini ezmeye kalkmayacak bir dünya, Jeopolitik ve Jeokültür isimli kitabın
yazarı Immanoel Wallerstein (1991: 212), her grubun kendine özgü kültürü olduğunu
kabul etmek gerektiğini belirtiyor. Kültür grupların kendilerini başka gruplardan
ayırt etme tarzlarını ifade eder. Yazar bunların ortadan kalkmasını değil, her
birinin kendini koruyabildiği ve yaşayabildiği manevî bir ortama ihtiyaç olduğunu
ifade eder. Bu da milliyetçiliğin çatışmadan uzak bir şekilde yaşanabileceğinin
göstergesidir. Türkiye'de
47 alt-kültür grubu tespit ettiğini iddia eden Peter Andrews'a göre "etniklikten,
etnik grupları karakterize eden kavramları, duygu, düşünce ve hareketleri anlamaktayız.
Bunlar bir devletin içindeki diğer gruplarla örtüşmeyen özellikleri tanımlarlar.
Etnik gruplar, kendi kültürel tanımları için, geçmişten seçilmiş ortak gelenekleri
ölçü alan genelde endogamik gruplardır" (1992: 10). Böyle duygu, düşünce
ve hareketleri ilke olarak alan bir etniklik tanımlaması, sosyo-kültürel bir birim
olmaktan çok uzaktır. Türkdoğan'a göre Türkiye'ye böyle bir bakış açısıyla yaklaşmak
kasıtlıdır ve yanlıştır. Bu insanları kasıtlı olarak bölmek, parçalamak ve toplumumuzda
sun'î etnik gruplar oluşturmak oryantalizmin bilinen hedeflerinden biridir (1997:
17). Çünkü Türkiye'de yaşayan ve Andrews'un etnik grup olarak sınıflandırdığı
alt grupların büyük çoğunluğu toplumsal yapıyla tamamen kaynaşmış ve bütünü oluşturan
birer parça durumundadır. Zaten Huntington'un tespitinde de görüldüğü gibi din,
etnik kimliklerin yeniden canlanmasını güçlendiriyor. Sovyetler ve Yugoslavya
örneğinde olduğu gibi, bu bakımdan etnik millîyetçilik din ve kültür temeline
bağlı olarak yükselmiştir (Huntington 1990: 24). Huntington'un iddiasına
göre bundan sonra dünyadaki mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik
olmayacak, büyük oranda kültürel olacaktır. Medeniyetler arasındaki mücadele,
modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacaktır (1995: 11). Bu safhada
yazar medeniyetlerin ayırımında, özellikle insanların kendilerini başkalarından
ayırdıkları en yüksek kültürel kimlik seviyesini temele alıyor. Bazı objektif
unsurların yanı sıra insanların kendilerini farklı hissetmelerini önemli buluyor.
Ona göre insanlar kimliklerini etnik ve dinî terimlerle
|