| DÜNYADA
ve TÜRKİYE'DE YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK | | DR.
FAHRİ ATASOY | | | Giriş
Yüzyılımızın sonuna geldiğimiz yıllarda, beklenenin aksine toplumlar
kendi iç bünyelerinde barındırdıkları farklılıkları gittikçe ön plâna çıkartmaya
başlamışlardır. İki kutuplu dünyaya göre dizayn edilmiş olan uluslararası ilişkiler
sistemi çökmüş, bunun üzerine yeni dünya düzeni kurulmaya başlanmıştır. Bu yeni
dünya düzeninde birbirine gittikçe benzemeye başlayan toplumların kendi kimliklerini
yavaş yavaş yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Özellikle
popüler kültür alanında ve ekonomik faaliyetler alanında dünyanın gittikçe bir
büyük köy olarak algılanmaya başlanması, yeni kavramları ve yeni teorileri
gündeme getirmiştir. Ekonomik sistem olarak sosyalist-komünist sistemin iflâs
bayrağını çekmesi ve gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerin hemen hemen hepsi ekonomide
devletçilikten kurtulmayan özen göstermeleri ve serbest piyasa ekonomisini benimsemeye
başlamaları bazılarının heyecanlanmasına neden olmuştur. Bu heyecanlanan
bilim adamlarından birisi Francis Fukuyama'dır. Fukuyama insanlığın gelişmesinde
olumlu bir hedefi temel alarak doğrusal bir tarih felsefesini günün gelişmelerine
uygun görmüştür. Marksizmin de temelini oluşturan Hengel'in bu teorisini kullanarak
Fukuyama, Prusya imparatorluğunun hâkimiyetinde olmasa da "kapitalist
imparatorluğun" hâkimiyetinde tarihin sonunun geldiğini ilân etmiştir.
İnsanlar artık demokratik, liberal ve serbest piyasa ekonomisi ile mutlak mutluluğa
ulaşmış olacaklar ve böylece dünya cenneti elde edilmiş olacaktır. Fukuyama'nın
eski felsefelere dayalı olarak ileriye sürdüğü bu teori, epeyce yankı uyandırmıştır.
Gerçekten de uluslar arası büyüklükte gelişmekte olan tröstler, ekonomik birlikler
gittikçe sınır tanımaz boyutlara ulaşmış ve millî devletleri tehdit eder duruma
gelmiştir. Artık sınırlar konusunda gittikçe belirsizlik yaşanacak gibidir. Ama
hesap edilmeyen bir faktör durumun hiç de beklenildiği gibi olmadığını gösterecektir.
Yaşanan sosyal realiteler globalleşen dünyada insanlık âleminin hiç de mutluluğu
elde edecek bir bütünleşme içine giremeyeceğini göstermektedir. Ekonomi alanında
yaşanmakta olan globalleşmenin tersine; kültürel bakımından bir kendine dönüş
yaşanmaya başlanmıştır. Siyaset felsefecisi Isaiah Berlin'in tespitine
göre, dünyadaki toplumların veya grupların, bir dizi gelenek ve yaşam tarzından,
yalnızca ona ait bir anlayış ve davranış biçiminden oluşan kendi volksgeist'ı
yeniden uyanmaya başlamıştır. Yazarın Alman filozofu Herder'den aldığı bu
görüşe göre toplumları birbirinden ayıran bu kültür veya ruh tamamen ölmemiş,
aksine zorla aşağı doğru bükülmüş ve bırakıldığında bütün şiddetiyle fırlayan
bir dala benzemektedir (1992: 7). Özellikle demir perde ülkeleri olarak bilinen
Sovyet Blokunun çökmesi, Doğu Avrupa ülkelerinin millî kimliklerini ön plana çıkartarak,
artık kendi kaderlerini tayin etme isteklerini göstermeleri, Yugoslavya'da merkezî
sosyalist iktidarın yıkılmasıyla ortaya çıkan kaos ortamında, etnik bir temizlik
harekatının getirmiş olduğu tepki ve çatışmalar gibi sayabileceğimiz önemli olaylar,
dünyada milliyetçiliğin hiç de zamanı geçmiş bir hareket olmadığını göstermiştir.
Bastırılan millî kimlikler toplumdan veya kökten yeniden filiz süren bitkiler
misali canlanmaya başlamışlardır. Toplumlardaki bu kıvılcımı gören siyaset
teorisyenleri yine boş durmamış ve bunu temel alan teoriler üretmeye veya eski
teorileri yeniden canlandırmaya başlamışlardır. İnsanlık tarihinin bir medeniyetler
tarihi olduğunu, görevli olarak geldiği Türk millî mücadelesinde Yunanlılarla
olan çatışmadan etkilenerek öne süren Arnold Toynbee'den sonra; dünyada bir
medeniyetler çatışması olduğu şeklinde yeniden formüle edilen fikri Samuel Huntigton
tekrar canlandırmıştır. Huntington ve diğerlerinin iddiaları toplumların bütünlüğü
içinde farklılıkları içinde taşıyan alt-kültürlere kadar uzanmaktadır. Bununla
birlikte gittikçe kültürden çok soy faktörüne, kaynaşmadan çok çatışmaya dayalı
etniklik kavramı gündeme gelmiştir. Bu kavramla birlikte henüz millet olma özelliği
taşımayan kabileler ve alt gruplar deşilmiştir. Buna bir anlamda mikro milliyetçilik
diyebiliriz. Böyle bir mikro milliyetçilik, yeni ortaya çıkan dünya konjonktüründe
güçler dengesini altüst edebilecek olan alternatiflerin önünü kesmeye yönelik
olarak görülebilir. Türkiye, bu manzaranın tam ortasında yer alan merkezi
bir ülke konumundadır. Bir taraftan milliyetçilik rüzgarının esmeye ve kuvvetlenmeye
başlamasıyla. karşısında yeni ufuklar görülmeye başlanmış; bir tarafta da bu gelişenin
önünü kesebilecek etnik unsurlar harekete geçirilmeye çalışılmıştır. Yükselen
bir değer olarak milliyetçilik, tek Türk bağımsız devletinden ve tek Türk bayrağından:
birden bire beş bağımsız Türk Cumhuriyetini karşımıza çıkarmıştır. Bunun yanı
sıra Balkanlar'daki ve Kafkaslar'daki gelişmeler Türkiye'nin stratejik önemini
artırmış ve güçler dengesine doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. Önü açık bir Türkiye'nin
milliyetçilik rüzgârını arkasına alması, kendi kaderini ve tarihin yönünü değiştirebilecek
şekildedir. Bunun için dünya sosyal bilim literatüründe etniklikle ilgili çalışmaları
Türkiye'nin dikkatle takip etmesi elzemdir. Çünkü tamamen alt kültürler ve farklı
milletlerden oluşan Amerika Birleşik Devletlerinde bu farklılaşmalar uyumlu bir
şekilde bütünle kaynaştırılabiliyorsa, Türkiye'de tarihsel ve kültürel olarak
birlikte yaşadığımız etnik unsurlar hayli hayli toplumsal bütünlüğü oluştururlar.
Bu anlamda mikro milliyetçilik dalgaları, yükselen milliyetçilik rüzgârını kesici
olmamalıdır. Çünkü kendi menfaatleri de bu bütün içinde yer almaktan geçecektir.
Konunun tahlilini yapabilmek için, dünyada genel olarak milliyetçiliğin gelişmesine,
Türkiye'de milliyetçilik tartışmalarına, son dönem etniklik ve milliyetçilik tartışmalarına
kısaca değinmek gerekmektedir. Konumuz olan yükselen milliyetçilik, dünya ve Türkiye
ölçeğinde birbiriyle ilişkili ve bir bütündür. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya
çıkan manzaradan en çok etkilenen Türk topluluklarıdır. Bunların kendi iradelerini
kullanabilme, kendi kendilerini yönetebilme, insan haklarına dayalı demokratik
bir yapılaşma sağlayarak kendi ayakları üstünde durabilmeleri en çok bizi ilgilendirmektedir.
Aynı zamanda ekonomik olaylarla ilgili bir kurtlar sofrası olan dünyamızda, hamasiliğin
ve duygusallığın dışında rasyonel hal çareleri geliştirmek ve bu ülkelerdeki doğal
kaynakların değerlendirilmesinde etkin rol almak milliyetçilikle ilişkili olarak
her iki taraf için de kazanç getirecektir. Böyle bir millîyetçilik rüzgârı insanları
yeni acılara gark etmeden mutluluğa ve refaha götürebilecektir. İnsanlar kendi
kimliklerini koruyarak dünyadaki gelişmelerin imkânlarından yararlanabilecektir.
Milliyetçiliğin Tarihsel Gelişimi Milletlerin oluşumuna paralel
olarak milliyetçiliğin geliştiğini iddia etmek yanlış olmasa gerektir. İnsanlar
farklı toplumlar ve kültürler halinde yaşamaya başladıklarından beri toplum ve
devlet olma durumlarına göre şekil almışlardır. Bunu daha açık söyleyecek olursak,
insanların toplumsal yapıları örgütlenmelerine ve hayatlarına hâkim olan birtakım
anlamlar sistemine bağlı olarak şekillenmişlerdir. İlkçağ insanlarında site hayatı
egemen olduğu için, onların hayatında toplumsal birim bununla sınırlıydı. Yakınlarındaki
etnik ve kültürel farklılığı olmayan başka sitelerden kendilerini farklı hissediyorlardı.
Buradaki toplulukları millet olarak saymak mümkün olmamakla beraber, karşımıza
birer devlet ve toplum olarak çıktıkları bir gerçektir. Eski Yunan siteleri için
Platon'un yazmış olduğu "Devlet" buna örnektir. İnsanlık
tarihinin gelişme seyri esnasında devlet ve toplumların yapılanması, güçlü bir
otoriteye dayalı olarak birçok unsurun aynı devlet çatısı altında birleşmesi şeklinde
gerçekleşmiştir. Orta çağın krallıkları ve bunlara dayalı olarak büyüyen imparatorluklar
insanların millet bilinci içinde bir arada yaşamalarını gerektirmiyordu. Otoritenin
gücü nispetinde bir araya gelen insanlar. aynı zamanda dinî inançları bakımından
da aynı iseler bu birliktelik manevi bakımdan da pekişmektedir. Orta çağın
teokratik devlet ve toplumu bunu göstermektedir. Bu dönemde millî bir kimlikten
öte, siyasi gücün belirlediği ve dinî inançlarla pekiştirdiği bir mensubiyet ve
birliktelik vardır. Devletler arasında meydana gelen çatışmalar ve mücadeleler
ancak bu temeller üzerine kurulabiliyordu. Fakat aynı dönemde farklı dinlerin
hâkim olduğu devlet örgütlenmeleri, çatışmanın dinlere bağlı, yönünü de ortaya
koymaktadır. Yani bu anlamda bir kültürler veya medeniyetler çatışmasından bahsetmek
mümkündür. Özellikle batı Orta Çağında yaşanan baskı ve zulüm insanların
yeni arayışlara yönelmesine neden oldu. Bu yönelişlerin en önemlisi otoritenin
merkezi durumundaki Vatikan'a ve temsil ettiği katı Katolik Hıristiyanlığa karşı
yeni ve rasyonel bir dinî anlayış olarak Protestanlığa doğru olanıdır. Reform
hareketiyle birlikte, Katolik Hıristiyanlığın ve kilisenin merkez olmaktan çıkmaya
ve yerine insan merkezli bir anlayışın geçmeye başladığını görmekteyiz. Bu esnada
devlet ve hukuk sistemlerinde meydana gelen değişikliklerin yanı sıra, kendi kliniklerini
tanımaya başlayan soy ve kültür birliği içindeki milletlerin ortaya çıkmaya başladığını
görmekteyiz. Buna somut bir örnek olarak Machiavelli'nin Hükümdar'da anlattıklarını
verebiliriz (1994). Machiavelli, yaşadığı dönem İtalya'sında siyasi sıkıntıları
gözlemlerken, karşısında iki önemli güç görmektedir. Bunlardan biri Osmanlı, diğeri
ikide bir İtalya kent devletlerini işgal eden Fransa. Bunların ikisi de İtalya'dan
farklıdır ve İtalya'da millî sınırlar içinde sağlam bir devlet otoritesi kurulması
gerekmektedir. Artık orta çağın geniş sınırları olan ve ilahî temelleri olan teokratik
devletleri ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu yüzden Machiavelli'yi bazı yazarlar
milli devletlerin doğuşunda önemli bir yere koyarlar. Meşhur tarihçi E. Carr'ın
değerlendirmesine göre milletlerin oluşmaya başladığı dönem işte bu orta çağ sonrasıdır.
Hatta yazar milliyetçiliğin tırmanma dönemlerinin olduğunu belirterek, ilk dönemin
buraya tekabül ettiğini iddia eder. Ona göre milliyetçiliğin tırmanışında birinci
dönem orta çağ sonrasında ulusların oluşma süreci içinde Fransız devrimi ve Napolyon
savaşlarıyla sona erdi (Carr 1990: 7). Çoğunlukla milliyetçiliğin başlangıç
tarihi olarak kabul edilen Fransız devrimi ise ikinci yükselişin temellerini oluşturdu.
Bu dönem milliyetçilik tartışmalarında son derece önemli bir dönemdir. Bunda
Fransız devrimine kadar gelişen olayların ve felsefî fikirlerin de etkisi büyüktür.
Örneğin devrimin fikir babası olarak tanınan J.J.Rousseau, ilâhî iradeye dayalı
bir otorite yerine halkın kendi iradesini devrettiği bir otoriteyi meşru görmekle,
topluma büyük önem vermiştir. Bu toplumu oluşturan tek tek bütün bireyler önemsenmekte
ve bunların birleşmesinden meydana gelen ortak irade, toplumun bütünlüğünü oluşturmaktadır
(Rousseau 1982: 35). Bu genel istem olarak da ifade edebileceğimiz özellik sonraları
Durkheim'da toplumsal şuur olarak karşımıza çıkacaktır. Fransız devriminden
sonraki milliyetçilik ise bu ruh olsa gerektir. Son yıllarda milletler
ve milliyetçilik üzerine çalışmaları ile tanınmakta olan Amerikalı yazar Anthony
D. Smith'in sitayişle bahsettiği profesör Eric Hobsbawn ise milliyetçiliği 1780'den
başlatıyor. Türkçe'ye de çevrilmiş olan Nations and Nationalism Since I780 adlı
kitabı bunu göstermektedir. Bu kitapla ilgili olarak Smith'in değerlendirmesi
(1990'a göre) son yirmi yılın milletler ve milliyetçilik üstüne gerçekten aydınlatıcı
bir eser olduğu şeklindedir (Smith 1992; I). Milliyetçilik fenomeni her iki yazara
göre de XIX. yüzyılda güçlenmiş ve XX. yüzyılda da devam etmiştir. Smith'in kendi
ifadesiyle milletler ve milliyetçilik'in XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk yarısının
özel bir fenomeni olduğu ortak bir kanaattir. Milletler ve milliyetçilik modern
bir fenomen olarak kabul edilir (Smith 1995: 29). Bu dönemde ortaya çıkan milliyetçiliğin
karakteri, moderniteye bağlı olarak, sanayileşmenin, bürokrasinin, kitle iletişimlerinin
ve sekülarizmin özel şartlarının bir ürünü olmasıdır. O dönemde artmış olan millî
devletler için milliyetçilik kuvvetli bir tutkal durumundadır. Milliyetçiliğin
batıdaki diğer önemli ayağı, Alman romantik felsefesinde görülebilir. Dünyada
sosyal çalkantılara ve acılara neden olan hem Marksizmin, hem de rasyonel sosyalizmin
kendisinden etkilendiği Hegel felsefesi, metafizik bir toplum ve tarih felsefesi
ortaya koymuştur. Buna göre toplumsal kurumları ve devletleri ortaya çıkartan
"Dünya Geist"ı kültürel alanda kendini gerçekleştirmiş ve özgürlük
idesine burada kavuşmuştur. Milletler alanı bu anlamda metafizik bir varlık alanıdır
ve manevi bir ruh taşır. Bu ruhsal ruh anlayışı özellikle belirli bir millette
ve devlette görüleceği gibi bir anlayış ise, ister istemez milletler mücadelesinde
üstün millet ve boyun eğilmesi gereken devlet fikrine götürecektir. Bireysel hareketlere
ve iradelere burada yer yoktur. Bütün insanlar ve milletler mutlak aklın götürdüğü
yere gitmek ve buna göre hareket etmek durumundadırlar. Böyle bir anlayış milliyet
üstünlüğünü ve totaliter sistem gereğini meşrulaştıracaktır. Alman faşizminin
dayandığı temellerden birisi burasıdır. Diğer
yandan Almanya'da milliyetçiliğin tırmanmaya başladığı dönem Almanların kendi
ayakları üzerinde durmak mecburiyetinde kendilerini hissettikleri bir dönemdir.
Isaiah Berlin'e göre Alman milliyetçiliğinin baş sorumlusu. XIV Louis'dir.
Avrupa'da yaşanan görkemli Rönesans hareketi Almanya'da fazla tesir uyandırmadı
ve buna bağlı olarak örneğin Fransızların gözünde Almanlar taşralı, basit, hafif
gülünç, okur-yazar ama yeteneksiz, bira içen kaba insanlardı. Bu esnada Almanya'da
Fransız taklitçiliği egemendi. İşte bunların etkisiyle bir tepki hareketi doğdu.
Özellikle aşırı dindarlar arasında revaç bulan bu tepki hareketi içinde, "Neden
kendimiz olmuyoruz? Neden yabancıları taklit ediyoruz?" sorularıyla bir tavır
gelişti. Bundan sonra Almanların kendilerini her alanda ispat etme çabaları ve
başarıları görüldü. Artık eserlerini Latince yerine Almanca yazmaya başladılar,
önemli düşünürler yetiştirdiler (Berlin 1992: 7-8). Buradaki örnek diğer milliyetçilikler
için de geçerli olabilecek bir örnektir. Bir milletin hakir görülmesi, baskı altında
tutulması, emirler yağdırılması bir gün şiddetli tepkilere neden olabilir. Son
dönemde birden bire milliyetçiliklerin ortaya çıkmaları da buna benzer.
Milliyetçiliğin tırmanışında ikinci dönemi oluşturan Fransız ihtilâlinden, 1914'teki
Birinci Dünya Savaşına kadar milletlerin kendi kaderlerini belirleme hakları noktasında
epeyce gelişmeler yaşandı. İnsanlar artık büyük imparatorlukların içinde kendilerini
saklama yerine, açıkça millî kimliklerini savunma noktasına gelmişlerdir. Milliyetçiliği
modernizmin bir ideolojisi olarak görenlerin dayandıkları temel burasıdır. Modernleşmeyle
birlikte oluşmaya başlayan siyasi yapılanma içinde milletlerin önemli bir yeri
vardır. Hatta milletler ve ulus-devletler modern dünyanın getirdiği sonuçlar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu dönem "milliyetçilik" ile "enternasyonalizm"
güçlerini hassas bir biçimde dengelemeyi de başarmıştır. Siyasal güçler
XIX. yüzyılda ulusların devlet kurma hakkını dayatmada oldukça başarılı oldular
(Carr 1990: 13). Bir anlamda XIX. yüzyıl bir milletler ve milliyetçilik çağı
olarak anılabilir. Milletleşmenin en üst düzeye çıktığı ve milliyetçiliğin
yükselişe geçtiği bu dönemde enternasyonel akımlar da güçlenmeye başlamıştır.
Aydınlanma çağının uzantısı olarak gittikçe bütünleşen ve aynılaşan bir insanlık
âleminden bahseden ve sistemlerine bunu temel alan bazı düşünürler vardır. Bunlar
kültürler ve medeniyetler arasındaki farkların ortadan kalkacağını ve belli bir
zihniyet veya sınıf etrafında insanların bütünleşeceklerini öngörmüşlerdir. Bunlara
XIX. yüzyıldan iki örnek verecek olursak, insanlık tarihinin "pozitif
hal" aşamasıyla olumlu son noktaya varacağını iddia eden ve bu döneme
damgasını vuran pozitivizm akımının kurucusu Augusta Comte'u ve tek sınıf hâkimiyetinin
kurulmasıyla enternasyonel bir dünya cennetinin meydana geleceğini iddia eden
Marksizmi gösterebiliriz. Her iki akım da bu dönemin toplumsal olayları üzerinde
oldukça fazla etkili olmuştur. Fakat milletler arası mücadeleler o kadar yoğunlaşmış
durumdaydı ki, bir tarafta kendi bağımsızlığını sağlamaya yönelik çalışmalar görülürken,
diğer tarafta imparatorlukların dağılma sürecinde ne kadar güç kurtarabilirim
düşüncesinde olan toplumlar vardı. XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın
başları insanlık tarihinde çatışmaların ve buhranların yoğunlaştığı dönemlerdir.
Bu dönemlerde milletler arasındaki çatışmaların gruplar halinde olduğunu gören
Toynbee gibi düşünürler, "medeniyetler" teorisi geliştirmişlerdir.
Bunların insanlık âleminde fark ettikleri, kültürler arasındaki çatışmalar ve
birbirine yakın kültürlerin oluşturdukları birliklerdir (İnalcık 1965: 423). Bu
dönemin sosyal olaylarını toplumların üstünde hâkimiyet oluşturan kültür sistemlerine
bağlı olarak yorumlayan Sorokin ise, toplumlar arasında bunalım doğuran sıkıntıları
duyumcul kültürün etkisine bağlıyor. Duyumcul kültür sosyal gruplar olarak karşımıza
çıkan toplumların hareketlerini kuvvetli bir şekilde etkilemiştir (Sorokin 1972).
Hatta enternasyonalist hareketlerin insanları, toplumları birtakım mücadelelere
sevk etmesi buna örnek oluşturabilir. Bu tür hareketler toplumsal-kültürel gerçekliğe
uygun olmadığı için bunalıma neden olacak çatışmalar çıkarabilmektedir.
Halbuki millîyetçiliğin yükselmesiyle birlikte, insanlık âleminde kendi iradesini
kazanmaya başlayan ulus-devletler çoğalmaya başlamış ve bunların siyasî yapılanmalarında
demokratikleşme ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Fransız ve Amerikan devriminin de
etkileriyle oluşmaya başlayan demokratik siyasal kurumlar, aynı zamanda ulus-devlet
modeline paralel olarak gelişmiştir. Huntingon bu dönemdeki gelişmeleri birinci
demokratikleşme dalgası olarak yorumlamaktadır (1993:11). Yazara göre modern
dünyada üç demokratikleşme dalgası görülmektedir. Bu demokratikleşme, köy, kabile
ve site demokrasisi değil millî devletlerin demokrasisidir. Ortaya çıkışı millî
devletlerin gelişmesiyle bağlantılıdır (1993: 10). Carr'ın milliyetçiliğin
ikinci tırmanış dönemi olarak yorumladığı aynı dönemi Huntington, demokratikleşme
bakımından birinci dalga olarak ele almaktadır. Birinci dalganın durduğu veya
karşı dalganın görüldüğü yıllar, hemen hemen Carr'in belirlediği ikinci milliyetçilik
döneminin sonuna rastlar. Bu bakımdan bir paralellikten bahsedebiliriz.
Bu dönemin milliyetçiliğinde ve demokratikleşmesinde en etkili düşünür genellikle
J.J. Rousseau olarak kabul edilmektedir. İleride etniklik ve çok kültürlülük tartışmalarında
da bahsedeceğimiz üzere. Rousseau'nun görüşü, halkın iradesinin tek tek fertlerin
iradelerinden bir sözleşmeye dayalı olarak oluşuğunu iddia etmesi ve buna dayalı
olarak halk ile ulusu aynı görmesi olarak karşımıza çıkar (Carr 1990: 14).
Rousseau, totaliter anlayışlarda olduğu gibi halk ile hükümdarı özdeşleştirmez.
Halkın gerektiğinde hükümdara karşı gelebileceğini, hükümdarın siyasî iktidarını
halkın çıkarları doğrultusunda sürdürmesi gerektiğini ifade eder. Hem tek tek
fertler, hem de hükümdar genel isteme uygun davranmak durumundadır. Buradan yola
çıkan anlayış bu dönemin millî devletlerini ortaya çıkarmış ve "self determination"un
yaygınlaşmasına neden olmuştur. Carr'ın belirttiği üçüncü dalga, enternasyonalizmin
iflâsı ve milliyetçiliğin felâketli gelişimi halinde 1914'ten sonra görülür. Milliyetçilik
yeni bir siyasal ve ekonomik ortamda işlemeye başlamıştır. Yazar üç ana nedenden
söz eder: 1- Yeni toplumsal katmanların ulusun fiili üyeliğine getirilmesi; 2-
Ekonomik güçle siyasal gücün yeniden birleşmesi: 3- Ulusların sayısındaki artış.
Bu dönemde milliyetçilik ekonomik alana sızmış ve tek dünya ekonomisi yerini,
her biri kendi bireylerinin refahıyla ilgilenen çok sayıda millî ekonomiler almıştır
(Carr 1990: 23-26). Bu dönem aynı zamanda emperyalist devletlerin güçlerini
yitirmeleri ile doğan irili ufaklı milletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları
dönemdir. II. Dünya Savaşı ile milliyetçilik yeni bir coşkunluk kazanmış ve sadece
Avrupa'ya münhasır olmaktan çıkmıştır. Asya'da ve Afrika'nın bazı kısımlarında
önemli bir kuvvet haline gelmeye başlamıştır. Artık emperyalist ülkeler bir şekilde
kendilerine başladıkları yönetimlerle sömürüyü devam ettirirken, bu sömürülen
ülkeleri bir bir terk etmeye ve bağımsızlıklarını tanımaya başlamışlardır. Bunların
dışında bağımsızlıklarını daha önce kazanmış Avrupa dışındaki bazı ülkeler
ise milliyetçi cereyanların etkisinde kalmış; örneğin Hindistan, Çin, Türkiye,
İran, Mısır ve diğer bazı Arap ülkelerinde milliyetçi partiler ve yönetimler faaliyete
geçmiştir (Hayes 1995: 215). Savaş sonrası milliyetçilik dalgasına
karşı koyamayan Fransa, İtalya, İngiltere idaresini ellerinde tuttukları sömürge
ülkeleri bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Milliyetçilik emperyalizme karşı
önemli bir kuvvet olarak etkili olmuştur. Bu dönemde Hindistan, Pakistan, Burma
ve Seylan, Mısır, Sudan, Gana, Nijerya gibi ülkeler İngiltere karşısında tam bağımsızlıklarını
kazandılar. Tunus, Fas, Cezayir gibi ülkeler Fransa'dan bağımsızlıklarını kazandılar.
Bütün bu olup bitenle tabiî birdenbire olmadı .
|