Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
DÜNYADA ve TÜRKİYE'DE YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK
DR. FAHRİ ATASOY
Sayfa123

Giriş

Yüzyılımızın sonuna geldiğimiz yıllarda, beklenenin aksine toplumlar kendi iç bünyelerinde barındırdıkları farklılıkları gittikçe ön plâna çıkartmaya başlamışlardır. İki kutuplu dünyaya göre dizayn edilmiş olan uluslararası ilişkiler sistemi çökmüş, bunun üzerine yeni dünya düzeni kurulmaya başlanmıştır. Bu yeni dünya düzeninde birbirine gittikçe benzemeye başlayan toplumların kendi kimliklerini yavaş yavaş yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Özellikle popüler kültür alanında ve ekonomik faaliyetler alanında dünyanın gittikçe bir büyük köy olarak algılanmaya başlanması, yeni kavramları ve yeni teorileri gündeme getirmiştir. Ekonomik sistem olarak sosyalist-komünist sistemin iflâs bayrağını çekmesi ve gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerin hemen hemen hepsi ekonomide devletçilikten kurtulmayan özen göstermeleri ve serbest piyasa ekonomisini benimsemeye başlamaları bazılarının heyecanlanmasına neden olmuştur.

Bu heyecanlanan bilim adamlarından birisi Francis Fukuyama'dır. Fukuyama insanlığın gelişmesinde olumlu bir hedefi temel alarak doğrusal bir tarih felsefesini günün gelişmelerine uygun görmüştür. Marksizmin de temelini oluşturan Hengel'in bu teorisini kullanarak Fukuyama, Prusya imparatorluğunun hâkimiyetinde olmasa da "kapitalist imparatorluğun" hâkimiyetinde tarihin sonunun geldiğini ilân etmiştir. İnsanlar artık demokratik, liberal ve serbest piyasa ekonomisi ile mutlak mutluluğa ulaşmış olacaklar ve böylece dünya cenneti elde edilmiş olacaktır. Fukuyama'nın eski felsefelere dayalı olarak ileriye sürdüğü bu teori, epeyce yankı uyandırmıştır. Gerçekten de uluslar arası büyüklükte gelişmekte olan tröstler, ekonomik birlikler gittikçe sınır tanımaz boyutlara ulaşmış ve millî devletleri tehdit eder duruma gelmiştir. Artık sınırlar konusunda gittikçe belirsizlik yaşanacak gibidir. Ama hesap edilmeyen bir faktör durumun hiç de beklenildiği gibi olmadığını gösterecektir. Yaşanan sosyal realiteler globalleşen dünyada insanlık âleminin hiç de mutluluğu elde edecek bir bütünleşme içine giremeyeceğini göstermektedir. Ekonomi alanında yaşanmakta olan globalleşmenin tersine; kültürel bakımından bir kendine dönüş yaşanmaya başlanmıştır.

Siyaset felsefecisi Isaiah Berlin'in tespitine göre, dünyadaki toplumların veya grupların, bir dizi gelenek ve yaşam tarzından, yalnızca ona ait bir anlayış ve davranış biçiminden oluşan kendi volksgeist'ı yeniden uyanmaya başlamıştır. Yazarın Alman filozofu Herder'den aldığı bu görüşe göre toplumları birbirinden ayıran bu kültür veya ruh tamamen ölmemiş, aksine zorla aşağı doğru bükülmüş ve bırakıldığında bütün şiddetiyle fırlayan bir dala benzemektedir (1992: 7). Özellikle demir perde ülkeleri olarak bilinen Sovyet Blokunun çökmesi, Doğu Avrupa ülkelerinin millî kimliklerini ön plana çıkartarak, artık kendi kaderlerini tayin etme isteklerini göstermeleri, Yugoslavya'da merkezî sosyalist iktidarın yıkılmasıyla ortaya çıkan kaos ortamında, etnik bir temizlik harekatının getirmiş olduğu tepki ve çatışmalar gibi sayabileceğimiz önemli olaylar, dünyada milliyetçiliğin hiç de zamanı geçmiş bir hareket olmadığını göstermiştir. Bastırılan millî kimlikler toplumdan veya kökten yeniden filiz süren bitkiler misali canlanmaya başlamışlardır.

Toplumlardaki bu kıvılcımı gören siyaset teorisyenleri yine boş durmamış ve bunu temel alan teoriler üretmeye veya eski teorileri yeniden canlandırmaya başlamışlardır. İnsanlık tarihinin bir medeniyetler tarihi olduğunu, görevli olarak geldiği Türk millî mücadelesinde Yunanlılarla olan çatışmadan etkilenerek öne süren Arnold Toynbee'den sonra; dünyada bir medeniyetler çatışması olduğu şeklinde yeniden formüle edilen fikri Samuel Huntigton tekrar canlandırmıştır. Huntington ve diğerlerinin iddiaları toplumların bütünlüğü içinde farklılıkları içinde taşıyan alt-kültürlere kadar uzanmaktadır. Bununla birlikte gittikçe kültürden çok soy faktörüne, kaynaşmadan çok çatışmaya dayalı etniklik kavramı gündeme gelmiştir. Bu kavramla birlikte henüz millet olma özelliği taşımayan kabileler ve alt gruplar deşilmiştir. Buna bir anlamda mikro milliyetçilik diyebiliriz. Böyle bir mikro milliyetçilik, yeni ortaya çıkan dünya konjonktüründe güçler dengesini altüst edebilecek olan alternatiflerin önünü kesmeye yönelik olarak görülebilir.

Türkiye, bu manzaranın tam ortasında yer alan merkezi bir ülke konumundadır. Bir taraftan milliyetçilik rüzgarının esmeye ve kuvvetlenmeye başlamasıyla. karşısında yeni ufuklar görülmeye başlanmış; bir tarafta da bu gelişenin önünü kesebilecek etnik unsurlar harekete geçirilmeye çalışılmıştır. Yükselen bir değer olarak milliyetçilik, tek Türk bağımsız devletinden ve tek Türk bayrağından: birden bire beş bağımsız Türk Cumhuriyetini karşımıza çıkarmıştır. Bunun yanı sıra Balkanlar'daki ve Kafkaslar'daki gelişmeler Türkiye'nin stratejik önemini artırmış ve güçler dengesine doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. Önü açık bir Türkiye'nin milliyetçilik rüzgârını arkasına alması, kendi kaderini ve tarihin yönünü değiştirebilecek şekildedir. Bunun için dünya sosyal bilim literatüründe etniklikle ilgili çalışmaları Türkiye'nin dikkatle takip etmesi elzemdir. Çünkü tamamen alt kültürler ve farklı milletlerden oluşan Amerika Birleşik Devletlerinde bu farklılaşmalar uyumlu bir şekilde bütünle kaynaştırılabiliyorsa, Türkiye'de tarihsel ve kültürel olarak birlikte yaşadığımız etnik unsurlar hayli hayli toplumsal bütünlüğü oluştururlar. Bu anlamda mikro milliyetçilik dalgaları, yükselen milliyetçilik rüzgârını kesici olmamalıdır. Çünkü kendi menfaatleri de bu bütün içinde yer almaktan geçecektir.

Konunun tahlilini yapabilmek için, dünyada genel olarak milliyetçiliğin gelişmesine, Türkiye'de milliyetçilik tartışmalarına, son dönem etniklik ve milliyetçilik tartışmalarına kısaca değinmek gerekmektedir. Konumuz olan yükselen milliyetçilik, dünya ve Türkiye ölçeğinde birbiriyle ilişkili ve bir bütündür. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan manzaradan en çok etkilenen Türk topluluklarıdır. Bunların kendi iradelerini kullanabilme, kendi kendilerini yönetebilme, insan haklarına dayalı demokratik bir yapılaşma sağlayarak kendi ayakları üstünde durabilmeleri en çok bizi ilgilendirmektedir. Aynı zamanda ekonomik olaylarla ilgili bir kurtlar sofrası olan dünyamızda, hamasiliğin ve duygusallığın dışında rasyonel hal çareleri geliştirmek ve bu ülkelerdeki doğal kaynakların değerlendirilmesinde etkin rol almak milliyetçilikle ilişkili olarak her iki taraf için de kazanç getirecektir. Böyle bir millîyetçilik rüzgârı insanları yeni acılara gark etmeden mutluluğa ve refaha götürebilecektir. İnsanlar kendi kimliklerini koruyarak dünyadaki gelişmelerin imkânlarından yararlanabilecektir.

Milliyetçiliğin Tarihsel Gelişimi


Milletlerin oluşumuna paralel olarak milliyetçiliğin geliştiğini iddia etmek yanlış olmasa gerektir. İnsanlar farklı toplumlar ve kültürler halinde yaşamaya başladıklarından beri toplum ve devlet olma durumlarına göre şekil almışlardır. Bunu daha açık söyleyecek olursak, insanların toplumsal yapıları örgütlenmelerine ve hayatlarına hâkim olan birtakım anlamlar sistemine bağlı olarak şekillenmişlerdir. İlkçağ insanlarında site hayatı egemen olduğu için, onların hayatında toplumsal birim bununla sınırlıydı. Yakınlarındaki etnik ve kültürel farklılığı olmayan başka sitelerden kendilerini farklı hissediyorlardı. Buradaki toplulukları millet olarak saymak mümkün olmamakla beraber, karşımıza birer devlet ve toplum olarak çıktıkları bir gerçektir. Eski Yunan siteleri için Platon'un yazmış olduğu "Devlet" buna örnektir.

İnsanlık tarihinin gelişme seyri esnasında devlet ve toplumların yapılanması, güçlü bir otoriteye dayalı olarak birçok unsurun aynı devlet çatısı altında birleşmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Orta çağın krallıkları ve bunlara dayalı olarak büyüyen imparatorluklar insanların millet bilinci içinde bir arada yaşamalarını gerektirmiyordu. Otoritenin gücü nispetinde bir araya gelen insanlar. aynı zamanda dinî inançları bakımından da aynı iseler bu birliktelik manevi bakımdan da pekişmektedir. Orta çağın teokratik devlet ve toplumu bunu göstermektedir. Bu dönemde millî bir kimlikten öte, siyasi gücün belirlediği ve dinî inançlarla pekiştirdiği bir mensubiyet ve birliktelik vardır. Devletler arasında meydana gelen çatışmalar ve mücadeleler ancak bu temeller üzerine kurulabiliyordu. Fakat aynı dönemde farklı dinlerin hâkim olduğu devlet örgütlenmeleri, çatışmanın dinlere bağlı, yönünü de ortaya koymaktadır. Yani bu anlamda bir kültürler veya medeniyetler çatışmasından bahsetmek mümkündür.

Özellikle batı Orta Çağında yaşanan baskı ve zulüm insanların yeni arayışlara yönelmesine neden oldu. Bu yönelişlerin en önemlisi otoritenin merkezi durumundaki Vatikan'a ve temsil ettiği katı Katolik Hıristiyanlığa karşı yeni ve rasyonel bir dinî anlayış olarak Protestanlığa doğru olanıdır. Reform hareketiyle birlikte, Katolik Hıristiyanlığın ve kilisenin merkez olmaktan çıkmaya ve yerine insan merkezli bir anlayışın geçmeye başladığını görmekteyiz. Bu esnada devlet ve hukuk sistemlerinde meydana gelen değişikliklerin yanı sıra, kendi kliniklerini tanımaya başlayan soy ve kültür birliği içindeki milletlerin ortaya çıkmaya başladığını görmekteyiz. Buna somut bir örnek olarak Machiavelli'nin Hükümdar'da anlattıklarını verebiliriz (1994). Machiavelli, yaşadığı dönem İtalya'sında siyasi sıkıntıları gözlemlerken, karşısında iki önemli güç görmektedir. Bunlardan biri Osmanlı, diğeri ikide bir İtalya kent devletlerini işgal eden Fransa. Bunların ikisi de İtalya'dan farklıdır ve İtalya'da millî sınırlar içinde sağlam bir devlet otoritesi kurulması gerekmektedir. Artık orta çağın geniş sınırları olan ve ilahî temelleri olan teokratik devletleri ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu yüzden Machiavelli'yi bazı yazarlar milli devletlerin doğuşunda önemli bir yere koyarlar. Meşhur tarihçi E. Carr'ın değerlendirmesine göre milletlerin oluşmaya başladığı dönem işte bu orta çağ sonrasıdır. Hatta yazar milliyetçiliğin tırmanma dönemlerinin olduğunu belirterek, ilk dönemin buraya tekabül ettiğini iddia eder. Ona göre milliyetçiliğin tırmanışında birinci dönem orta çağ sonrasında ulusların oluşma süreci içinde Fransız devrimi ve Napolyon savaşlarıyla sona erdi (Carr 1990: 7). Çoğunlukla milliyetçiliğin başlangıç tarihi olarak kabul edilen Fransız devrimi ise ikinci yükselişin temellerini oluşturdu. Bu dönem milliyetçilik tartışmalarında son derece önemli bir dönemdir. Bunda Fransız devrimine kadar gelişen olayların ve felsefî fikirlerin de etkisi büyüktür. Örneğin devrimin fikir babası olarak tanınan J.J.Rousseau, ilâhî iradeye dayalı bir otorite yerine halkın kendi iradesini devrettiği bir otoriteyi meşru görmekle, topluma büyük önem vermiştir. Bu toplumu oluşturan tek tek bütün bireyler önemsenmekte ve bunların birleşmesinden meydana gelen ortak irade, toplumun bütünlüğünü oluşturmaktadır (Rousseau 1982: 35). Bu genel istem olarak da ifade edebileceğimiz özellik sonraları Durkheim'da toplumsal şuur olarak karşımıza çıkacaktır. Fransız devriminden sonraki milliyetçilik ise bu ruh olsa gerektir.

Son yıllarda milletler ve milliyetçilik üzerine çalışmaları ile tanınmakta olan Amerikalı yazar Anthony D. Smith'in sitayişle bahsettiği profesör Eric Hobsbawn ise milliyetçiliği 1780'den başlatıyor. Türkçe'ye de çevrilmiş olan Nations and Nationalism Since I780 adlı kitabı bunu göstermektedir. Bu kitapla ilgili olarak Smith'in değerlendirmesi (1990'a göre) son yirmi yılın milletler ve milliyetçilik üstüne gerçekten aydınlatıcı bir eser olduğu şeklindedir (Smith 1992; I). Milliyetçilik fenomeni her iki yazara göre de XIX. yüzyılda güçlenmiş ve XX. yüzyılda da devam etmiştir. Smith'in kendi ifadesiyle milletler ve milliyetçilik'in XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk yarısının özel bir fenomeni olduğu ortak bir kanaattir. Milletler ve milliyetçilik modern bir fenomen olarak kabul edilir (Smith 1995: 29). Bu dönemde ortaya çıkan milliyetçiliğin karakteri, moderniteye bağlı olarak, sanayileşmenin, bürokrasinin, kitle iletişimlerinin ve sekülarizmin özel şartlarının bir ürünü olmasıdır. O dönemde artmış olan millî devletler için milliyetçilik kuvvetli bir tutkal durumundadır.

Milliyetçiliğin batıdaki diğer önemli ayağı, Alman romantik felsefesinde görülebilir. Dünyada sosyal çalkantılara ve acılara neden olan hem Marksizmin, hem de rasyonel sosyalizmin kendisinden etkilendiği Hegel felsefesi, metafizik bir toplum ve tarih felsefesi ortaya koymuştur. Buna göre toplumsal kurumları ve devletleri ortaya çıkartan "Dünya Geist"ı kültürel alanda kendini gerçekleştirmiş ve özgürlük idesine burada kavuşmuştur. Milletler alanı bu anlamda metafizik bir varlık alanıdır ve manevi bir ruh taşır. Bu ruhsal ruh anlayışı özellikle belirli bir millette ve devlette görüleceği gibi bir anlayış ise, ister istemez milletler mücadelesinde üstün millet ve boyun eğilmesi gereken devlet fikrine götürecektir. Bireysel hareketlere ve iradelere burada yer yoktur. Bütün insanlar ve milletler mutlak aklın götürdüğü yere gitmek ve buna göre hareket etmek durumundadırlar. Böyle bir anlayış milliyet üstünlüğünü ve totaliter sistem gereğini meşrulaştıracaktır. Alman faşizminin dayandığı temellerden birisi burasıdır.

Diğer yandan Almanya'da milliyetçiliğin tırmanmaya başladığı dönem Almanların kendi ayakları üzerinde durmak mecburiyetinde kendilerini hissettikleri bir dönemdir. Isaiah Berlin'e göre Alman milliyetçiliğinin baş sorumlusu. XIV Louis'dir. Avrupa'da yaşanan görkemli Rönesans hareketi Almanya'da fazla tesir uyandırmadı ve buna bağlı olarak örneğin Fransızların gözünde Almanlar taşralı, basit, hafif gülünç, okur-yazar ama yeteneksiz, bira içen kaba insanlardı. Bu esnada Almanya'da Fransız taklitçiliği egemendi. İşte bunların etkisiyle bir tepki hareketi doğdu. Özellikle aşırı dindarlar arasında revaç bulan bu tepki hareketi içinde, "Neden kendimiz olmuyoruz? Neden yabancıları taklit ediyoruz?" sorularıyla bir tavır gelişti. Bundan sonra Almanların kendilerini her alanda ispat etme çabaları ve başarıları görüldü. Artık eserlerini Latince yerine Almanca yazmaya başladılar, önemli düşünürler yetiştirdiler (Berlin 1992: 7-8). Buradaki örnek diğer milliyetçilikler için de geçerli olabilecek bir örnektir. Bir milletin hakir görülmesi, baskı altında tutulması, emirler yağdırılması bir gün şiddetli tepkilere neden olabilir. Son dönemde birden bire milliyetçiliklerin ortaya çıkmaları da buna benzer.

Milliyetçiliğin tırmanışında ikinci dönemi oluşturan Fransız ihtilâlinden, 1914'teki Birinci Dünya Savaşına kadar milletlerin kendi kaderlerini belirleme hakları noktasında epeyce gelişmeler yaşandı. İnsanlar artık büyük imparatorlukların içinde kendilerini saklama yerine, açıkça millî kimliklerini savunma noktasına gelmişlerdir. Milliyetçiliği modernizmin bir ideolojisi olarak görenlerin dayandıkları temel burasıdır. Modernleşmeyle birlikte oluşmaya başlayan siyasi yapılanma içinde milletlerin önemli bir yeri vardır. Hatta milletler ve ulus-devletler modern dünyanın getirdiği sonuçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönem "milliyetçilik" ile "enternasyonalizm" güçlerini hassas bir biçimde dengelemeyi de başarmıştır. Siyasal güçler XIX. yüzyılda ulusların devlet kurma hakkını dayatmada oldukça başarılı oldular (Carr 1990: 13). Bir anlamda XIX. yüzyıl bir milletler ve milliyetçilik çağı olarak anılabilir.

Milletleşmenin en üst düzeye çıktığı ve milliyetçiliğin yükselişe geçtiği bu dönemde enternasyonel akımlar da güçlenmeye başlamıştır. Aydınlanma çağının uzantısı olarak gittikçe bütünleşen ve aynılaşan bir insanlık âleminden bahseden ve sistemlerine bunu temel alan bazı düşünürler vardır. Bunlar kültürler ve medeniyetler arasındaki farkların ortadan kalkacağını ve belli bir zihniyet veya sınıf etrafında insanların bütünleşeceklerini öngörmüşlerdir. Bunlara XIX. yüzyıldan iki örnek verecek olursak, insanlık tarihinin "pozitif hal" aşamasıyla olumlu son noktaya varacağını iddia eden ve bu döneme damgasını vuran pozitivizm akımının kurucusu Augusta Comte'u ve tek sınıf hâkimiyetinin kurulmasıyla enternasyonel bir dünya cennetinin meydana geleceğini iddia eden Marksizmi gösterebiliriz. Her iki akım da bu dönemin toplumsal olayları üzerinde oldukça fazla etkili olmuştur. Fakat milletler arası mücadeleler o kadar yoğunlaşmış durumdaydı ki, bir tarafta kendi bağımsızlığını sağlamaya yönelik çalışmalar görülürken, diğer tarafta imparatorlukların dağılma sürecinde ne kadar güç kurtarabilirim düşüncesinde olan toplumlar vardı.

XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başları insanlık tarihinde çatışmaların ve buhranların yoğunlaştığı dönemlerdir. Bu dönemlerde milletler arasındaki çatışmaların gruplar halinde olduğunu gören Toynbee gibi düşünürler, "medeniyetler" teorisi geliştirmişlerdir. Bunların insanlık âleminde fark ettikleri, kültürler arasındaki çatışmalar ve birbirine yakın kültürlerin oluşturdukları birliklerdir (İnalcık 1965: 423). Bu dönemin sosyal olaylarını toplumların üstünde hâkimiyet oluşturan kültür sistemlerine bağlı olarak yorumlayan Sorokin ise, toplumlar arasında bunalım doğuran sıkıntıları duyumcul kültürün etkisine bağlıyor. Duyumcul kültür sosyal gruplar olarak karşımıza çıkan toplumların hareketlerini kuvvetli bir şekilde etkilemiştir (Sorokin 1972). Hatta enternasyonalist hareketlerin insanları, toplumları birtakım mücadelelere sevk etmesi buna örnek oluşturabilir. Bu tür hareketler toplumsal-kültürel gerçekliğe uygun olmadığı için bunalıma neden olacak çatışmalar çıkarabilmektedir.

Halbuki millîyetçiliğin yükselmesiyle birlikte, insanlık âleminde kendi iradesini kazanmaya başlayan ulus-devletler çoğalmaya başlamış ve bunların siyasî yapılanmalarında demokratikleşme ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Fransız ve Amerikan devriminin de etkileriyle oluşmaya başlayan demokratik siyasal kurumlar, aynı zamanda ulus-devlet modeline paralel olarak gelişmiştir. Huntingon bu dönemdeki gelişmeleri birinci demokratikleşme dalgası olarak yorumlamaktadır (1993:11). Yazara göre modern dünyada üç demokratikleşme dalgası görülmektedir. Bu demokratikleşme, köy, kabile ve site demokrasisi değil millî devletlerin demokrasisidir. Ortaya çıkışı millî devletlerin gelişmesiyle bağlantılıdır (1993: 10). Carr'ın milliyetçiliğin ikinci tırmanış dönemi olarak yorumladığı aynı dönemi Huntington, demokratikleşme bakımından birinci dalga olarak ele almaktadır. Birinci dalganın durduğu veya karşı dalganın görüldüğü yıllar, hemen hemen Carr'in belirlediği ikinci milliyetçilik döneminin sonuna rastlar. Bu bakımdan bir paralellikten bahsedebiliriz.

Bu dönemin milliyetçiliğinde ve demokratikleşmesinde en etkili düşünür genellikle J.J. Rousseau olarak kabul edilmektedir. İleride etniklik ve çok kültürlülük tartışmalarında da bahsedeceğimiz üzere. Rousseau'nun görüşü, halkın iradesinin tek tek fertlerin iradelerinden bir sözleşmeye dayalı olarak oluşuğunu iddia etmesi ve buna dayalı olarak halk ile ulusu aynı görmesi olarak karşımıza çıkar (Carr 1990: 14). Rousseau, totaliter anlayışlarda olduğu gibi halk ile hükümdarı özdeşleştirmez. Halkın gerektiğinde hükümdara karşı gelebileceğini, hükümdarın siyasî iktidarını halkın çıkarları doğrultusunda sürdürmesi gerektiğini ifade eder. Hem tek tek fertler, hem de hükümdar genel isteme uygun davranmak durumundadır. Buradan yola çıkan anlayış bu dönemin millî devletlerini ortaya çıkarmış ve "self determination"un yaygınlaşmasına neden olmuştur.

Carr'ın belirttiği üçüncü dalga, enternasyonalizmin iflâsı ve milliyetçiliğin felâketli gelişimi halinde 1914'ten sonra görülür. Milliyetçilik yeni bir siyasal ve ekonomik ortamda işlemeye başlamıştır. Yazar üç ana nedenden söz eder: 1- Yeni toplumsal katmanların ulusun fiili üyeliğine getirilmesi; 2- Ekonomik güçle siyasal gücün yeniden birleşmesi: 3- Ulusların sayısındaki artış. Bu dönemde milliyetçilik ekonomik alana sızmış ve tek dünya ekonomisi yerini, her biri kendi bireylerinin refahıyla ilgilenen çok sayıda millî ekonomiler almıştır (Carr 1990: 23-26). Bu dönem aynı zamanda emperyalist devletlerin güçlerini yitirmeleri ile doğan irili ufaklı milletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları dönemdir. II. Dünya Savaşı ile milliyetçilik yeni bir coşkunluk kazanmış ve sadece Avrupa'ya münhasır olmaktan çıkmıştır. Asya'da ve Afrika'nın bazı kısımlarında önemli bir kuvvet haline gelmeye başlamıştır. Artık emperyalist ülkeler bir şekilde kendilerine başladıkları yönetimlerle sömürüyü devam ettirirken, bu sömürülen ülkeleri bir bir terk etmeye ve bağımsızlıklarını tanımaya başlamışlardır. Bunların dışında bağımsızlıklarını daha önce kazanmış Avrupa dışındaki bazı ülkeler ise milliyetçi cereyanların etkisinde kalmış; örneğin Hindistan, Çin, Türkiye, İran, Mısır ve diğer bazı Arap ülkelerinde milliyetçi partiler ve yönetimler faaliyete geçmiştir (Hayes 1995: 215).

Savaş sonrası milliyetçilik dalgasına karşı koyamayan Fransa, İtalya, İngiltere idaresini ellerinde tuttukları sömürge ülkeleri bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Milliyetçilik emperyalizme karşı önemli bir kuvvet olarak etkili olmuştur. Bu dönemde Hindistan, Pakistan, Burma ve Seylan, Mısır, Sudan, Gana, Nijerya gibi ülkeler İngiltere karşısında tam bağımsızlıklarını kazandılar. Tunus, Fas, Cezayir gibi ülkeler Fransa'dan bağımsızlıklarını kazandılar. Bütün bu olup bitenle tabiî birdenbire olmadı

Sayfa123

.

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...