| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
|
Bu hususta, Atatürk milliyetçiliğinin bütün milliyetçilik tarihi içerisinde en
ziyade birvüs'ate ulaşmış olduğunu kabul etmek lâzımdır. 2: Ancak,
bu hususta aşırılıklara gidilmiş, Sümerler'den Hititler'e, Mısırlılar'a varıncaya
kadar, Türk milleti ile alâkası çok meşkûk veya Türklük ile hiç alâkasız birçok
kadîm millet ve kavmin Türklüğü, isbat edilmiş sahîh bir bilgi gibi takdîm edilmiştir.
Bu aşırılıkların en tanınmış olanı, Güneş-Dil teorisi ile yapılmış, handiyse,
arz üzerindeki bütün kavimler Türk soyuna bağlanmaya çalışılmıştır. Bu teori,
potansiyel olarak, çok ilginç ve hiç beklenmeyen, milliyetçilik tezine tam bir
tezad teşkîl eden paradoksal bir netîceyi de kendi içinde barındırmaktadır: Madem
ki her kavmin damarlarında bir Türk kanı dolaşmaktadır, madem ki her medeniyetin
temelinde Orta Asya'nın kurumuş olan mevhûm ve efsânevî büyük iç denizi civarında
günümüzden yedibin sene önce tesis edilmiş olan ulu, kadîm Türk medeniyetinin
harcı vardır, o halde, her millet bir şekilde bizim kardeşimiz, her medeniyet
bir şekilde bizim medeniyetimiz, her dil bir şekilde bizim dilimiz olarak telâkki
edilebilir. Eğer Türkiye'nin ciddî ve dirayetli bir intelejansiyası olsaydı ya
bu teoriyi çok sıkı bir kritiğe tabi tutardı ya da bu teoriye dayanarak çok geniş
çaplı bir kozmopolitizm ve hümanizm inşâ edebilirdi. 3: Fakat,
beri yandan, bu "tarih derinliği yaratma" çabalarına muhâlif olarak,
İslham dönemi Türk tarihi ikinci plana itilmiştir ki, bunun bir tarih kesikliği
yaratmış olması kaçınılmazdır ve nitekim öyle de olmuştur. Bunda en büyük âmilin,
inkılapların yerleştirilebilmesi için onlara karşı toplumsal zihin yapısında kuvvetli
bir muhâlefet kaynağı olarak görülen İslham dini ile olan bağlantıların zayıflatılması
düşüncesinin olduğu kadar, bilhassa Osmanlı'ya karşı duyulan bir eziklik duygusunun
da ciddî bir rol üstlendiğini düşünebiliriz. Vaziyete dikkat edilecek
olursa şöyle bir manzara resmedilmesinin yanlış olmayacağı anlaşılabilir: Yeni
bir devlet ve yeni bir rejim kurulmuştur; bu devletin ve bu rejimin niçin birdenbire
ortaya çıktığının ve eskiye cephe aldığının bir meşrûiyeti olmak gerektir. Bu
noktada, cumhuriyetin meşrûiyetinin Osmanlıyı radikal olarak reddetmek olduğu
kesin olarak söylenemese de tahfif etmek ve ehemmiyetsizleştirmekte arandığı düşünülebilir.
Bu tarih kopukluğu veya zayıflaması, bütün cumhuriyet tarihi boyunca etkisini
sürdürmüş, hem Türk milliyetçiliği ve hem de en genel halde bütün cumhuriyet nesilleri
üzerinde müessir olmuştur. Bu müessiriyet, bir yandan, Türk tarihinin cumhuriyet
ile başladığını ileri sürmek gibi bir aşırılığa, bir "tarih reddiyeciliği"
aşırılığına yol açarken, diğer yandan da buna karşı bir tepki olmak üzere bir
başka aşırılığa, bir nevi' "kutsal ve steril, sun'î tarih inşâı" aşırılığına
yol açmıştır. Bunlardan birincisi "tarihten kaçış", diğeri ise "tarihe
kaçış"tır. Bu dönemde, ayrıca, kutsaldan arındırılmış, kutsal ile
bağı kopartılmış olan laik bir milliyetçilik kavramı geliştirilmeye çalışılmıştır.
Milletin teşekkülünde en başta gelen tâyin edici faktörlerden olan din faktörü
göz ardı edilmiş, hattâ, din'in, yâni İslâmın getirmiş olduğu Ümmet kavramı Millet
kavramının zıddı ve muhâlifi ve milletin teşekkülünde ciddî bir mâni olarak görülmüş,
İslâm fonksiyonelsizleştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin
İslâm karşısındaki tavrının olumsuzluğu, milliyetçiliği kendisine şiar edinmiş
olması hasebiyle, bu dönem milliyetçiliklerinin büyük çoğunluğuna da tesir etmiş
ve kutsal ile bağı zayıf, ya da yetericne kuvvetli olmayan bir milliyetçilik anlayışının
gelişmesine yol açmıştır. Vakıa, bütün aşırılıklarına rağmen Türk Laisizmi'nin
İslâm ile keskin ve radikal bir kopukluk içerisinde bulunmadığı, en azından bir
"kültür unsuru olarak" Din ile bâzı bağların devam ettirildiği gözlemlenmektedir.
Meselâ Türkiye'de "Merkezî bir Diyanet Teşkilâtı"nın kurulması, buna
bir örnektir. Bu husus bir yandan İslâm'ı kontrol altında tutabilecek bir mekanizma
ihtiyacı olarak yorumlanabileceği gibi, aynı zamanda cumhuriyetin bânilerinin
taşımakta oldukları kültürel arka-plânın bir yansıması olarak da yorumlanabilir
ve bu açıdan bakıldığında, cumhuriyetin diyanet İşleri teşkilâtı, Osmanlının şeyhülislâmlık
teşkilâtının -hayli fonksiyonelsizleştirilmiş olmakla beraber- bir uzantısı ve
devamı olarak kabul edilebilecektir. Yani, cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri
tesis edilirken, daha önceden var olan Şeyhülislâmlık müessesesi, önemli bir ölçekte,
örnek alınmıştır. Bu, Cumhuriyet Laisizminin -en azından bâzı konularda- Osmanlı
sekülerizmini örnek aldığını da düşündürmektedir. "Diyanet İşleri" ibâresinde
'İslâm' kelimesi yer almamakla beraber bu teşkilâtın bir "İslâm Diyanet İşleri"
olduğu, her halinden,a çıkça bellidir ki sırf bununla dahi, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin, asıl gövde olarak "Müslümanlar"a dayanan bir devlet olduğunu,
kendisinin de kabul ve ilân ettiğine hükmedilmelidir. Nitekim, Lozan anlaşması
ile Müslüman vatandaşlar bu devletin kurucu üyesi, aslî ve birinci sınıf, gayri
müslim vatandaşları ise azınlık, yani, tâlî ve ikinci sınıf vatandaşlar olarak
sayılmaktadır. T.C. devleti, gayri müslim, yani Hıristiyan ve Musevî vatandaşları
da olan bir devlet olmakla beraber,meselâ, kiliselerdeki papazları ya da havralardaki
hahamları değil de camilerdeki imamları "Diyanet İşleri" teşkilâtı bünyesine
dahil edip sadece onlarla ilgilenmekle ve meselâ papazların ve/veya hahamların
değil de sadece imamların maaşını ödemekle, ve meselâ papaz ve/veya haham yetiştiren
okullar ve fakülteler değil de imam yetiştiren okular ve fakülteler kurmak ve
bunların masraflarını karşılamakla; mesela kilise ve havra inşâını ve hattha tâmirini
özel idârî izn tâbî tuttuğu halde câmi inşâı ve tâmiri için böyle bir kayıt koymamakla;
meselâ, silahlı kuvvetlerinde (çok kereler fonksiyonsuz ols ada) askerî papazlar
ve/veya hahamlar değil de imamlar istihdam etmekle; meselâ, bayrağında Haç değil
de Hilâl taşımakla; meselâ, Hıristiyanların ve/veya Mûsevilerin dinî bayramlarını
değil de Müslümanların dini bayramlarını resmî bayram olarak kabul etmekle...
ilh., kendisinin "Müslüman bir devlet" olmamakla beraber, çok açık ve
net bir şekilde, "Müslümanların devleti" olduğunu kabul ve ikrar etmektedir
ve yine bu davranışlar da birer nisbî seküleristik davranış örnekleri olarak kabul
edilebilir. Dikkat çekilmesi zarûrî olan bir husus da şudur: Cumhuriyet'in
kurucuları, tarihte belki de ilk defa, Anadolu'nun bu kadar Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını
sağlamışlardır. Anadolu, ilk defa olarak ancak Cumhuriyet ile birlikte bu denli
yoğun bir şekilde Türk ve Müslüman olmuş, Türkleşmiş ve Müslümanlaşmıştır. Bunun
ilk adımını, İttihad-ı Anâsır ve İttihad-ı İslâm ütopyalarından milliyetçilik
gerçeğine dönen İttihad ve Terakki'nin icrâ ettiği Ermeni tehciri oluşturmaktadır.
Tebaa-yı Sâdıka iken "âsi" ve "nankör" olan Ermeniler işbu
isyan ve nankörlükleri için kötü bir zamanlama yapmışlar, herşeyin birbirine karıştığı
o büyük fırtınada tekrar isyan etme gafletine düşmüşler ve neticede bir daha dönmemek
üzere Anadolu'dan ebediyen tardedilmişlerdir. Bütün "âsî" ve "nankör"
Osmanlı tebaasına karşı duyulan derin nefret duygusu, zaferden sonra Anadolu'daki
Rum bakıyelerinin de temizlenmesi sonucunu doğurmuştur. Burada üzerinde
durmak istememekle beraber, belirtmeyi gerekli gördüğüm bir husus da Dış-Türkler
meselesinin, bu dönemde gündeme siyâseten değilse de kültürel ve tarihî bilinç
açılarından belirli bir dirilikte tutulmasıdır. Ancak, Atatürk'ten sonra İsmet
Paşa döneminde bu istikametteki devlet politikası terkedilmişti. Ulus-devletin
inşâı projesinde önemli sayılabilecek adımlar atılmıştır ki bunlardan birisi,
Anadolunun homojenleştirilmesidir. Önceden de sözü edilmiş olduu veçhiyle, Türkiye,
İstiklâl harbi ile birlikte, bütün Anadolu Türk tarihinde görülmemiş bir şekilde
homojen bir yapıya kavuşma şansını elde etmiş bulunmaktaydı. Bu şansın, büyük
bir ölçüde tarihin seyrinin hâsıl etmiş bir netice olduğu gibi önemli bir ölçekte
de başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstiklâl Harbinin kahramanlarının ve
Türkiye Cumhuriyetinin kurucularının siyasî basîret ve irâdelerinin bir neticesi
olduğunu da kabul etmek lâzımdır. Nitekim cumhuriyetin daha henüz çok erken döneminde
hayli ehemmiyetli sayılabilecek bir Rum nüfusun Anadolu'dan kan dökmeden, barışçıl
yollarla çıkarılması Türkiye Cumhuriyetinin çok rahatlamasına sebebiyet vermiştir.
Böylece Anadolu'daki bu genç Türk devleti, ilk defa olarak Türklerin kendileriyle
bu derece yoğun bir şekilde baş başa kaldıkları bir ortam yaratmış oluyordu. Hamdullah
Suphi'nin ifadesiyle: "Malazgirt ovalarında, Selçukî Alparslan'la
Diyojen arasında başlayan muharebe, imparatorun esareti, iki yüz bin kişilik Bizans
ordusunun mağlubiyetiyle neticelenmişti. O zamandan beri Türklük ve Yunanlılık
Anadolu'da, bazen açıktan açığa, bazen gizli şekilde mücadelesine devam ediyordu.
Gazi'nin son hücumu Anadolu'da Rumluğun tam bir tasfiyesiyle nihayete erdi.
"Malazgird Muharebesi Dumlupınar'la kat'î bir neticeye varmıştı./..."(63)
olarak, elbette tarih içerisinde tekevvün etmiş bulunan mânâsıyla çok kuvvetli
bir şekilde irtibatlı olmakla beraber, daha ziyâde, daha modern ve daha çağdaş
bir kontekstte, "vatandaşlık" kontekstinde yorumlamışlardır. Bu kabule
göre, Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, "Türk"
olarak ıtlak olunacaktır. Burada açıkça zikredilmemekle beraber, Din unsuru zımnî
olarak yine ön plâna çıkmakta ve gayri müslim unsurlar, yâni azınlıklar bu kimlik
şemsiyesi altına alınmamaktadırlar. Temelde bulunan bu Neseb Asabiyesi,
Türk Nesebidir; fakat Anadolu'daki bu yeni ve genç devlet, vatandaşlarını, aynı
devletin aynı ortak menfaat bağı ile birbirine bağlamış, aynı dinden, birinci
sınıf vatandaşları olmak şeklinde özetlenebilecek olan sebep asabiyesi üzerinden,
tekrar, Türk kimliği potasında entegre olmuş bir şekilde, yeniden inşâ edilen
Türklük Neseb Asabiyesi çatısında ve tek kimlikten oluşan bir bütünlük hline getirmek
istemektedir ki bu asabiye, "Türkiye Cumhuriyetinin birinci sınıf ve aslî
kurucu unsuru ve özgür vatandaşları olmak seepliliği" şeklinde tanımlanabilir...
İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı dönemi olan 1938 ilâ 1950 arası, Türkiye
Cumhuriyetinin, kuruluş esprisinin büyük oranda ortadan kaldırılmış olduğu, Türkiye'ye
ve Türk milliyetçiliğine büyük zararların verildiği kara ve talihsiz bir devir
olmuştur. Bu dönem, bu açıdan, sadece sıradan bir devlet veya cumhurbaşkanı değişikliği
değil, bir zihniyet değişikliği; bir cumhurbaşkanı yerine bir başkasının değil
bir zihniyetin yerine bir başkasının ikâame olmasıdır diyebiliriz. Bu
dönemin Türk milliyetçiliği açısından en bâriz niteliklerini de şöyle sıralayabiliriz:
1: Türk milliyetçiliği, devlet katındaki itibarlı konumunu kaybetmiştir.
Artık bu tarihten itibaren Türkiye'de Türk milliyetçiliği, Türk devleti dışında
yaşama alanları arayacaktır. 2: Devlette din karşıtlığı, gelenek karşıtlığı,
poitivizmin bakıyeleri daha da derinleşerek devam etmiş, buna, milliyetçilik-karşıtlığı
ve hattâ düşmanlığı da eklenmiştir. 3: Milliyetçilikten boşaltılan
yere ise, iki ideoloji yerleşmeye başlamıştır: Kozmopolitizm ve Komünizm. Özellikle
kozmopolitist anlayışların daha derinden etkili ve devlet katmanlarından daha
mûteber oludğu söylenebilir. Bu konudaki en önemli örneklerden birisi, Hasan Âli
Yücel'in başlatmış olduğu tercüme serisidir. Komünizm, devlet tarafından benimsenmiş
olmamakla beraber, sayıca az fakat etkin bir entellektüel zümre arasında, Din'in,
geleneklerin pasifize edilmesinin yanında bir de milliyetçiliğin pasifize edilmesinin
hasıl etmiş boşluğu doldurmakta belirli bir başarı kazanmıştır. 4:
Atatürk dönemi milliyetçiliğinin silinebilmesi için, gerçek, milliyetçi Atatürk
yerine, sanal ve kozmopolitan-hümanist bir Atatürk kültü geliştirilmeye çalışılmıştır.
İsmet Paşa döneminin bu projesi maalesef çok büyük nisbette başarı kazanmış ve
bütün Türk tarihinin en radikal milliyetçi devlet başkanlarından birisi olan İstiklâl
Harbinin muzaffer başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk imajı yavaş yavaş silinerek
yerine başka bir portre ikaame edilmiştir. 5: Devletin İslâma karşı
açmış olduğu mücâdele nasıl ki bir tepkici İslâmi muhalefet doğurmuş ise, benzer
şekilde, milliyetçiliğe karşı açmış olduğu savaş da bir tepkici milliyetçi muhalefet
doğurmuştur. İşte, söz konusu bu muhalefet, daha sonra "Ülkücü milliyetçilik"
olarak ortaya çıkacak olan ve bütün Türk milliyetçiliği tarihinin en derin, en
geniş ve en müessir milliyetçilik hareketinin çekirdeğini oluşturmuştur.
Dipnotları
1 P. Treanor., (1997) 'Structures of Nationalism',
Sociological Research Online, vol. 2, no. 1, s. 4. 2 Max Weber., Sosyolojik
Yazıları., s. 257, pr: 2. 3 Enyclopaedia Britannica., "Nationalism".,
pr: 1. 4 "Volkgeist'ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik",
[Editör: Nathan Gardels, "Yüzyılın Sonu" içinde], s. 101, pr: 1/1.
5 E. Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak, s. 12, pr: 3. 6 Sadri Maksudi Arsal,
Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, s. 64-65. 7 Ulrich Im Hof., Avrupa'da
Aydınlanma, s. 98, pr: 2. 8 Ulrich Im Hof., Avrupa'da Aydınlanma, s. 260,
pr: 1. 9 Ulrich Im Hof., Avrupa'da Aydınlanma, s. 262-263. 10 E.J. Hobsbawm,
1780'den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, s. 65, pr: 2. 11 E. J Hobsbawm,
1780'den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, s. 29-34. 12 "Kawm"
kelimesinin Kur'ân-Kerim'deki kullanılışı hakkında tam bir liste için, bkz.: Mahmud
Çanga, Kur'ân-ı Kerîm Lûgatı, s. 412-413. 13 E. Koray, Türkiye'nin Çağdaşlaşma
Sürecinde Tazimat, s. 19. 14 Meselâ, bkz.: Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun
Sosyolojik Esasları, s. 129 v. dv. 15 Bkz.: Tarih-i Taberi Tercümesi, Cilt:
1, s. 511-519. 16 Bkz.: Eflatun, Devlet, 470. b-471.a. 17 Orhon Kitabeleri
(Kül Tekin), Doğu: 14, 15. [Bkz.: T. Tekin, Orhon Yazıtları, s.1 2-13] 18
"... Üze Teñri Basmasar Asra Yir Telinmeser Türük Bodun Eliniñ Törüniñ Kem
Artatı?", [Bkz.: Orhon Kitabeleri (Kül Tekin), Doğu: 22.], [Bkz.: T. Tekin,
Orhon Yazıtları, s. 14] 19 Orhon Kitabeleri (Bilge Kağan), Doğu: 2, 3. [Bkz.:
T. Tekin, Orhon Yazıtları, s. 37] 20 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Makaleler: I,
s. 15, (Hutbe-i Peygamberî) 21 K. Marx, F. Engels, Manifesto, s. 36. 22
K. Marx, F. Engels, Manifesto, s. 55, pr: 1/1. 23 "En azından uygar ülkelerde,
proletaryanın ortak hareketi kurtuluşu için ilk şartlardan biridir. İnsanın insan
tarafından sömürülmesini ortadan kaldırın, bir ulusun diğer bir ulus tarafından
sömürülmesini de yoketmiş olursunuz. Ulus içindeki sınıfsal antagonizma ortadan
kalktığında, uluslar arasında düşmanlık da yok olacaktır." [Bkz.: K.
Marx, F. Engels, Manifesto, s. 60, pr: 2-3] 24 K. Marx, F. Engels, Manifesto,
s. 59, pr: 1/2. 25 Gasset, Kütlelerin İsyanı, s. 17 v. dv. [Türkçe'ye "kütle
adam" olarak çevrilen bu terimin aslında "kitle adam" olarak çevrilmesi
daha doğru olacaktır: Kütle, maddi bir özellik ifâde eden bir Fizik terimidir;
Kitle ise insan topluluklarını ifâde eden bir sosyal terimdir.] 26 Durmuş
Hocaoğlu, "Elitler ve Halk, Kültür ve Siyâset", s. 59-60. 27 Charles
Tilly, Avrupa'da Devrimler - 1492-1992, s. 76-77. 28 Bkz.: Durmuş Hocaoğlu,
Laisizm'den Millî Sekülerizm'e, s. 138 v. dv. 29 Bkz.: Martin Luther's 95
Theses-The Project Gutenberg Etext of Martin Luther's 95 Theses. 30 Doğan
Özlem, Tarih Felsefesi, s. 43-44. 31 Cemil Meriç, Bir Facianın Hikâyesi, Umran
Yayınları, İstanbul, Haziran 1981, s. 71. 32 Josep Fontana, Avrupa'nın Yeniden
Yorumlanması, s. 181. 33 R.G. Collingwood, Tarih Tasarımı, s. 104-105 [Bold
vurgu bana âittir - D.H.] 34 İbn Haldûn, Mukaddime, II. 7, 8, 1; III. 1, 2,
4, 5, 6... ilh. 35 Erwin I.J. Rosenthal, Ortaçağ'da İslâm Siyaset Düşüncesi,
s. 129. 36 Bu terimin muhtelif anlamları hakkında özet bir bilgi için, bkz.:
Ümit Hassan, İbn Haldûn'un Metodu ve Siyaset Teorisi, s. 204-208. 37 İbn Haldûn,
Mukaddime, Bölüm: III.III., Süleyman Uludağ, Çev., C: I, Dergâh Yayınları, s.
484. 38 İbn Haldûn, Mukaddime, Bölüm: III.I., Süleyman Uludağ, Çev., C: I,
Dergâh Yayınları, s. 479. 39 İbn Haldûn, Mukaddime, Bölüm: III.V., Süleyman
Uludağ, Çev., C: I, Dergâh Yayınları, s. 485. 40 İbn Haldûn, Mukaddime, Bölüm:
III.VI., Süleyman Uludağ, Çev., C: I, Dergâh Yayınları, s. 488. 41 İbn Haldûn,
Mukaddime, Bölüm: III.VII, Süleyman Uludağ, Çev., C: I, Dergâh Yayınları, s. 488.
42 Ahmet Arslan, İbn-i Haldun, Vadi Yayınları, s. 181, pr: 2. 43 Oğuz Kağan
Destanı, mısra: 107 v. dv. [Bkz.: Oğuz Kağan Destanı, 1000 Temel Eser, s. 5 ve
s. 21] 44 Kutadgu Bilig, Beyit: 88. 45 Kutadgu Bilig,Beyit 93. Bu beyitin
devamında, bütün dünyanın (acun'un) hükümdara bu "üniversal hâkimiyeti"
dolayısıyla gösterdiği memnuniyet ve sevinç, bu vesileyle gönderilen hediyeler,
doğunun ve batının bütün halk ve milletlerinin gönülden severek ve isteyerek onun
kulluğuna koşuşu anlatılmaktadır. 46 Kutadgu Bilig, Beyit: 277. Not: Burada
sözü edilen Tonga Alp Er, yahut Alp-Er Tonga, henüz tarihî hüviyeti tam aydınlatılamamış
olan efsaneleşmiş bir Türk büyüğüdür; zaman zaman Oğuz Kağan ile özdeşleştirildiği
de görülmektedir. Çok eski zamanlara ait olduğu tartışmasız olan bu isimden, ileride
de kısaca söz edilecektir. 47 Kutadgu Bilig, Beyit: 280. 48 Kutadgu Bilig,
Beyit: 281. 49 Kutadgu Bilig, Beyit: 284. 50 Kutadgu Bilig, Beyit: 285.
51 O. Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, C: I, s. 84, pr: 2. 52
O. Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C: I, s. 85; pr: 2. 53 O.
Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, C: I, s. 99, pr: 2. 54 D. Hocaoğlu,
"Tarih Makas Değiştiriyor", s. 37. 55 Yves Santamaria, "Ulus-Devlet:
Bir Modelin Tarihi", s. 22, pr: 3 [Editör Jean Laca, "Uluslar ve Milliyetçilikler"
içinde] 56 "Volkgeist'ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik",
[Editör: Nathan Gardels, "Yüzyılın Sonu" içinde], s. 104-105. 57
M. Münir Raşit Öymen, Alman Filozofisi, s. 72. 58 Dr. Mithat Baydur - Ziya
Gökalp - Dayandığı Fikir Sistemi ve Kemalist Sisteme Etkileri, Türk Yurdu, Sayı:
103, Mart 1996, s. 149-153. 59 Ziya Gökalp'in din konusundaki en önemli iki
yayınından birisi "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" ve diğeri
de "Dien Doğru" isimli makalesidir. İlk olarak Küçük Mecmua'da (Sayı:
5., 3 Temmuz 1922) yayımlanan bu makale için, bkz.: Ziya Gökalp, Makaleler: VII,
s. 21 v. dv. 60 Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, s. 13,
pr: 3. 61 Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, s. 44, pr: 3.
62 Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, s. 68, son pr. 63 Hamdullah
Suphi [Tanrıöver], Gazi'nin En Büyük Eseri, Atatürk Devri Fikir Hayatı, C: I,
s. 249.
|