| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
|
ikinci ve son Pax'ın kendi elleriyle tasfiye edilmesini kabul etmek demekti.
Türklerin Türkler ile başbaşa kalma zamanının geldiğini idrâk etmek, Modern
Türk milliyetçiliğinin doğuşu idi ve bunu ancak kanla öğrenebildik. Modern
Milliyetçilik: Neseb Asabiyesinin Yeniden Formatlanarak İhyâsı Cumhuriyet
Dönemi Türk Milliyetçiliğine Giriş Cumhuriyet ve Millet İnşâı
Cumhuriyet dönemindeki Türk milliyetçiliğinin en birinci özelliği belki de,
Osmanlı'dan devralınmış bulunan "tepkisel" nitelikteki milliyetçiliğin
devam etmekte oluşudur. Bu dönemin hemen hemen tamamına damgasını vuran milliyetçilik
anlayışında bu tepkinin itici motor gücünü görmemek mümkün değildir.
Tepki, gerçi her milliyetçiliğin inşâında belirli bir önemi hâiz bir motor rol
üstlenmektedir. Meselâ, bundan önce hikâye edilen kiliseye, papalığın diktasına,
Evrensel Dünya Devleti idesine karşı duyulan tepkinin batıda milliyetçiliklerin
teşekkülündeki rolü buna bir örnektir. Ama batıda en büyük tepki kaynaklı milliyetçilik
hareketi ihtilâl'i müteâkıben başlayan Fransız yayılmacılığıdır(55).
Ama belki de en mühim örnek, Alman milliyetçiliğinin doğuşudur. Bu konuda Isaiah
Berlin'e kulak verebiliriz(56):
"... yaralanan bir Volksgeist tıpkı bükülmüş bir dal gibidir. Öyle bir
baskıyla bükülmektedir ki serbest bırakıldığı anda büyük bir hışımla geriye teper.
Milliyetçilik, en azından batıda, stresin verdiği yaralardan doğmuştur. Doğu Avrupa'ya
ve eski Sovyet imparatorluğuna gelince, onlar bugün koskocaman, açık bir yara
gibi gözükmektedirler. Yıllar süren baskılar ve küçük düşmeler sonunda, şiddet
dolu bir karşı eylemin, ulusal gururun bir patlamasının, özgür kalmış milletler
ve onların liderleri tarafından saldırgan bir kendini kabul ettirme girişimi biçiminde
ortaya çıkması beklenebilir. "Alman tarihçilerine bunu söylememe
izin verilmez, ama bence Alman milliyetçiliğinin on yedinci yüzyılda başlamasından
Ondördüncü Louis sorumludur. Avrupa'nın geri kalanı, yani İtalya, İngiltere, İspanya
ve Hollanda, özellikle de Fransa, sanatta ve düşüncede çok görkemli bir rönesans
yaşarken, Almanya, Dürer'in, Grünewald'ın, Reuchlin'in döneminden sonra (mimari
hariç) geride kalmıştır. Almanlara tepeden bakılmıştır; Fransız taşralıları gibi
basit, biraz komik, bira içen sersemler gibi muamele görmüşlerdir. Okuma yazma
bilen, ama yetenekleri olmayan insanlar. "Başlangıçta doğal olarak
Fransızları taklit edenler çok olmuş, ama daha sonra, her zaman olduğu gibi, bir
tepki doğmuştur. Papazlar bazı sorular sormaya başlamışlardır: "Neden kendimiz
olmayalım? Neden yabancıları taklit edelim? Bırakın Fransızların kraliyet sarayları,
salonları, dünyevî kiliseleri, askerleri, şairleri, ressamları, kof görkemleri
olsun. Bunlar süs püs. İnsanın kendi ruhuyla, Tanrı'yla, gerçek değerlerle ilişkisinden
başka hiçbir şeyin önemi yoktur, o değerler manevidir, insanın iç hayatıdır, Hıristiyanlığın
gerçeğidir." "1670'li yıllara varıldığında, dinci bir ulusal
karşı hareket çoktan başlamıştır. Kant, Herder, Hamann, Doğu Prusya bilgeleri,
hep bu manevî hareketin içinde yetişmişlerdir. Papazların tutumu bellidir: "Paris'in
vereceklerine ihtiyacımız yok. Onlar değersiz. Tek önemli olan, iç özgürlüktür,
ruhun temizliğidir." Bu da gücenmişliğin en belirgin biçimde sergilenişidir.
"İşte
kendini kabul ettirme milliyetçiliği o zaman başlar. 1720'de Thomasius adlı ikinci
sınıf bir Alman düşünürü, üniversitedeki derslerini Latince yerine Almanca vermeye
cesaret eder. Bu büyük bir başlangıç olur. Almanların daha derinde yatan küçük
düşme duygularının, örneğin Napolyon savaşlarından ve Versailles Antlaşması'ndan
kaynaklanan bu tür duygularının sonuçları, zaten apaçık ortadadır. . "Tepki,
er ya da geç, büyük bir güçle gelir. İnsanlar üstlerine tükürülmesinden, üstün
bir milletin, üstün bir sınıfın ya da üstün herhangi birilerinin kendilerine emirler
vermesinden usanır. Er geç milliyetçi soruları sormaya başlarlar: "Neden
onların sözünü dinleyelim? Onların ne hakkı var? Ya biz ne olacağız? Neden biz
de kendimiz...?" Yine, Alman milliyetçiliğinin oluşmasında mühim
bir tesiri olan Fichte'nin sosyalist-milliyetçiliği bu konuda ciddî bir örnektir.
"Liberté, Égalité, Fraternité" (Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik) gibi en
hamâsî insanlık idealleri ile ayağa kalkan Fransız halkının büyük devrimini Fichte
de Kant gibi, önce hareketle selâmladı; 1793'de kaleme aldığı "Zurückforderung
der Denkfreiheit von den Fürsten Europas, die sie bisher druckten" adlı yazısı
ile Büyük İhtilâli savundu; fakat, İhtilâl'in üzerinden daha henüz on yıl gibi
kısa bir süre geçtikten sonra bütün bu idealleri rafa kaldırarak bir İskender
gibi Avrupa'yı fethetmeye kalkışan Fransız imparatorluk ordularının ülkesini işgali
üzerine, tarihteki bütün kötülüklerin şahsında temerküz ettiğini düşünmeye başladığı
Napolyon ve onun istilâcılığına karşı bir tepki ile, kozmopolit insanlık idealleri
hülyası yerine milliyetçiliğe döndü; ülkesindeki müstevli Fransız gizli polislerinin
gözleri önünde Napolyon'a karşı, halkı direnişe çağırdı. Bütün zamanların en büyük
nutuk üstadlarından olan Fichte'nin "Alman Milletine Nutuklar" isimli
eserindeki şu vecîzesi çok meşhurdur(57).
"Bağımlı bir duruma düşen hiçbir millet, şimdiye kadar kullanılan alel'âde
araçlarla, düştüğü bu durumdan kendisini kurtaramaz." Evet: Tepki!
İşgâl edilmekten, aşağılanmaktan, ya da ihânetten gelen tepkiler, her zaman hem
milliyetçiliği beslemiştir ve hem de kendisi milliyetçilik tarafından beslenmiştir.
Her milliyetçilik, hem tepkicidir, hem de bir ölçüde kendisi de tepkinin ürünüdür.
Fakat modern zamanlar Türk milliyetçiliğinden tepkinin yeri çok daha özeldir.
Denebilir ki, o, eğer tepkiler olmamış olsaydı, asla bu şekle kavuşamayacaktı.
Batı milliyetçiliklerinin tesisinde çok önemli roller üstlenen iktisadî şerâit,
gerek Osmanlı ve gerekse cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde tam olarak teşekkül etmiş
değildi. Buna karşılık, ebed-müddet olduğuna adetâ bir dinî nass gibi imân edilen
Osmanlı Devlet-i Aliyyesi'nin, dışarıdan gelen taarruzlardan ziyâde esas olarak
'içeriden' gelen ve hiçbir tedbirin mâni' olamadığı yıkıcı hareketlerin tevlîd
ettiği küskünlük, dargınlık, hayal kırıklığı, ihânet ve hattâ kin ve nefret, katı
ve reaksiyoner bir milliyetçilik doğurmuş oldu. Bunun hiç de sıhhatli
bir gelişme olmadığı aşikârdır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçildiğinde, bu yaralar
henüz çok sıcaktı, halâ kanamaktaydı. Cumhuriyet'in kurucuları, asker ve sivil
bürokratlar ve yadınlra, kollarının arasında canından çok sevdiği evlâdını ihânetlerle
kaybetmiş yüreği yaralı bir ana gibiydiler. Cumhuriyetçilerin "Türk"
kavramına zaman zaman ölçüsü kaçmış, aşırı abartılı -hatta "Güneş-Dil Teorisi"
örneğinde olduu gibi handiyse karikatürize- "üstün" nitelikler izâfe
etmelerinin sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir: Türk milletinde, kendine
tam bir güven, kendi kendine tam bir yeterlilik hissi aşılamak olduğu kadar, Türk
olmayan herkese karşı bir üstünlük duygusu verme gayreti. Fakat bu tepkide
noksan olan birşey vardı: Tepki, fikir adamı, filozof yetiştirmiyordu! Bu hareketin
hiçbir zaman filozofu olmadı; nutuk atanı, hamâset destânı dizeni, ideologu, fedâîsi...
ilââhir, belki herşeysi oldu, ama filozofu olmadı. Alman tepkisi Fichte'yi ve
hattâ Hegel'i yarattı; ama Türk tepkisi buna muvaffak olamadı. Tepki,
cumhuriyetten sonra yine devam etti; bunda milliyetçileri oldukça mâzur görmek
kâabildir. Zira, bir defa, Osmanlının acı hâtıraları henüz çok taze idi; ikinci
olarak ve belki de en mühimi, Osmanlıdakine benzer bir tarzda, içeride "ihânet"
olarak algılanan gelişmeler farklı şekillerde de olsa devam etmekteydi. Bu tesbît
ne bir ithamdır ve ne de bir paranoya: Türkler daima ihânetlerle karşılaşmışlardır.
Fakat bu arada, şu hususa dikkat çekilmesi gerektiği kanaatindeyim: Müslüman Osmanlı
tebaasının ihanetinin tevlîd ettiği ağır neticelerden birisi de, milliyetçilerin
Müslümanlık ile hep mesafeli kalmış olması ve bu mesafenin hiçbir zaman tam olarak
kapanamaması olmuştur. Bu yeni tepki kaynakları, ana hatlarıyla şu başlıklar
altında toplanabilir: 1: Komünist ve etnikçi hareketler. Birbiriyle zaman
zaman çok yakın bağlantılar içerisine giren bu iki tepki kaynağına, onlar kadar
olmasa dahi, nâdiren de olsa, yine bunlarla olan ilgi ve râbıtalarına bağlı olarak,
mezhepçi ayrımcılık hareketlerinin de eklenmesi gerekecektir. Bu arada dikkat
çeken başka bir mühim ve menfî gelişme, Türk milliyetçiliğinin Batıcılık cereyanları
karşısında münferit bâzı çıkışlar karşısında herhangi ciddî bir sistematik tepki
ve tavır koymamış olmasıdır. 2: Sağ ve sol kozmopolit cereyanlar; Milliyetçilik
karşısında duyarsız ve hattâ aleyhte olan bir siyâsî İslâmcılık fikrinden beslenen
sağ kozmopolitizm ile sol kozmopolitizm bu gruba dahil edilebilir. Fakat bunların
gelişmesinde milliyetçilerin de ciddî mânâda kusuru bulunduğuna dikkat edilmelidir.
3: Bizzat hükümetlerin anti-milliyetçi, kozmopolit siyâsetleri de -1944 hadiseleri
gibi- ciddî bir tepki kaynağı olmuştur. Gerçekten de cumhuriyet Türk milliyetçiliğinde
ilk kırılma noktası, 1944 Türkçülük - Tûrancılık olayları şeklinde bilinen olaylar
olmuştur. Bu hâdiselerin, şimdilik, sadece şu açılardan önem taşımakta olduğunu
belirtmekle kifâyet edeceğiz. Öncelikle, İsmet Paşa döneminde, devlet
tarafından, Atatürk milliyetçiliğinin açıkça ve doktriner olarak olmasa bile-
böyle birşeye alenen teşebbüs edilebilecek bir güce sahip bulunulmakta değildi-
fiilî uygulamadaki terkedilmişliği ve milliyetçilik yerine kozmopolitizme meyledilmiş
olduğu fiilî bir olgu olarak tescîl edilmiş olmaktadır. İkinci olarak,
bu hadiseler, daha sonra Ülkücülük adıyla ortaya çıkacak olan milliyetçilik versiyonunun
başlangıç ve hareket noktasını oluşturmuştur. Bunun yanında, bu uygulamaya
karşı çıkış, doktriner-felsefî açıdan radikal bir yenilik getirmiş olmak da değildir.
Zira, bütün Türk milliyetçiliği tarihinin hemen hemen aynı karakteristik niteliğini
taşımaktadır. Felsefî zaafiyet ve tepki. Hâdiselerin bir milliyetçi tepki doğurması
tabiî karşılanmalıdır; fakat bu milliyetçi tepkinin entellektüel seviyesinin yetersiz
oluşu, onu hep bu noktadan kadük bırakmış, ondan sonra gelen, devlet dışında oluşan
sivil milliyetçilik döneminin de bu şekilde devam etmesinde mühim bir tesir icrâ
etmiştir. Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliği Hakkında Genel
Bir Değerlendirme Ziya Gökalp'in Türk milliyetçiliğinin gerek fikrî
yapılanması ve gerekse de fiilî uygulamalarında önemli bir belirleyici misyonunun
bulunduğu bedihidir. Gökalp, bu fikirleri ile bir yandan Atatürk'e ve onun milliyetçilik
anlayışına ve diğer yandan da bütün Cumhuriyet dönemine uzanan geniş bir etki
alanı yaratmaya muvaffak olmuştur. Gökalp'in fikirlerini ağırlıklı olarak
Durkheim sosyolojisinden ve Durkheim'ın da tesirinde bulunduğu Comte pozitivizminden
etkilenmiş olduğu bilinmektedir. Buna göre, nasıl ki müsbet bilimler Tabiat'ta
bir kaanuniyet ve illiyet münâsebeti keşfetmişle ve diğer yandan da keşfetmişbulundukları
fiziksel kaanunlar vasıtasıyla eşya üzerinde hükümranlık kurulmasını temin etmişler
ise, benzer şekilde, toplumda da bir kaanuniyet ve illiyet münâsebetinin bulunduğu
-veya bulunması gerektiği- göz önüne alınarak, toplumsal kaanunların keşfedilmesi
suretiyle toplum üzerinde de hükümranlık kurulması; yani eşyanın dizayn edilebilmesi
gibi toplumun da dizayn edilmesi kaabil olabilecektir. Bir "toplum mühendisliği"ni
çağrıştıran bu dizayn fikri, aydınlanmış oldukları için toplumu uygun gördükleri
şekilde tanzim ve tertîb etme hakkı ve hatta bir bakıma vazifesi dahi bulunan
elitlere, bu ahlâkî meşruiyetlerinin yanında bir de fizikî imkân bahşetmekteydi.
Gökalp'in bu fikirlerinin etkisine rağmen, onun gerek Atatürk döneminde ve
gerekse de daha sonraki dönemlerde bütün Türk milliyetçiliği gelişmelerini tâyin
ettiğini ileri sürebilmek çok zordur. Gökalp'in birçok fikrinden etkilendiği bilinen
Atatürk'ün bâzı hususlarda ondan ciddî bir tarzda ayrıldığı da başka bir gerçektir.
Mithat Baydur, bu konuda yazdığı bir yazıda, Atatürk ile Gökalp arasındaki
benzer noktaları şu şekilde özetlemektedir(58):
1. Felsefi benzerlik: Pozitivizm; 2. Doktriner benzerlik: Milliyetçilik; 3. Toplumsal
benzerlik: Halkçılık, laiklik, dayanışmacı bir toplum düzeni, kadın hakları, inkılapçılık;
4. Kültürel benzerlik: Dilde sadeleşme, batı uygarlığını benimseme; 5: Ekonomik
benzerlik: Devletçilik. Bu benzerliklere karşılık, din, harf inkılabı
gibi konularda ve millet ve ümmet kavramlarında, aralarında ciddi farklar bulunduğu
bilinmektedir(59). Herşeyden önce
dikkat etmek gerektir ki Gökalp'in temel şîarı "Türkleşmek, İslâmlaşmak ve
Muâsırlaşmak"tır; ve, "Türklük ile İslâmlık, biri milliyet diğeri beynelmileliyet
mâhiyetinde oldukları için aralarında asla çatışma yoktur"(60)
diyen ve Türkçülüğün gayesini "muâsır bir İslâm Türklüğü" olarak ilân
eden(61) Gökalp ile hususta aralarında
ciddî bir ayrılık vardır: Atatürk'ün projeleri arasında "İslâmlaşmak"
yoktur. Gökalp felsefesinde milletten bir önceki gelişmişlik aşamasını teşkil
eden ümmet, bütün İslâm ülkelerinin olduğu gibi Türkiye'nin de mutlaka ve behemehal
dikkatle göz önünde bulundurması gereken bir husustur. Nitekim, "Millet mefkûresi,
devlet mefkûresi, ümmet mefkûresi başka başka şeylerdir ve her üçü de mukeddestir"62
diyen Gökalp, "Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muâsırlaşmak" prensibi ile,
Türkiye'nin Türk milletinden, İslâm ümmetinden ve Garp (Muâsır) medeniyetinden
olduğunu, hedefinin bu dengeyi kurarak ilerlemes igerektiğini ileri sürmektedir.
Bu cümleden olmak üzere, o, diğer İslâm ümmetleri ile olan bağların kopmasına
sebebiyet vereceği için Arap alfabesinin değiştirilmesi fikrini de kabul etmemektedir.
Evvelemirde belirtilmesi gereken bir husus, Türk milliyetçiliğinin, Atatürk
döneminde, devletin bir nevi resmî ideolojisi niteliğini kazanmış olmasıdır. Bir
fikir adamı olarak zayıf, bir his adamı olarak ise, çok samimî, çok ateşli, hatta
zaman zaman yanlışlıklara düşebilecek derecede asabî düzeyde keskin ve radikal
bir Türk milliyetçisi olarak temayüz eden Mustafa Kemal Atatürk'ün milliyetçilik
anlayış ve uygulamaları bütün Cumhuriyet döneminde müessir olmuştur.
Türk milliyetçiliğinin bu dönemde din ile olan münâsebeti çok dikkat çekicidir.
Bir yandan din sosyolojik bir realite, milleti inşâ eden temel bir kurucu unsur
olarak kabul edilirken diğer yandan da doktriner olarak araya büyük mesafeler
konmuştur. Aşağıda da temas edileceği üzere, Türk devletinin aslî kurucu unsurunun
Müslüman ana kitle olduğunun tescîl edilmesi v ebenzeri uygulamalar, dinin millet
ve devlet için ne kadar lüzumlu olduğunun kabul edildiğinin bir göstergesidir.
Fakat, geri kalmışlığın sebepleri içerisinde en mühimlerinden birisi olarak görülmesi
hasebiyle dinin toplumsal hayatı yönlendirme, kamu nizamını belirleme cihetindeki
bütün etkilerinin izâle edilmesi ve tamamiyle şahsî ve ferdî bir konuma itilmesi,
bu dönemin din hakkındaki asıl ve karakterize edici tavrını belirler.
Yani hem devlet sistemi ve hem de Türk milliyetçiliği bu dönemde dini sosyolojik
mânâda mühim bir kültür unsuru olarak kabul etmekte, fakat doktriner olarak laik,
hattâ "din-kuşkucusu" tipinde laik, pozitivist, din ve gelenek-karşıtı
bir karakter taşımaktadır. Zira, yeni devlet Fransız Laisizmin ve Klasik Comte
Pozitivizminin tesirindedir ve laikliki bir nevi' "sivil din" gibi algılamaktadır.
Hatta milliyetçiliğin bizzat kendisinin dahi, bir anlamda, bir din gibi telâkki
edilmiş olduğu dahi söylenebilir. Yani,
bu dönemde, Türk milliyetçiliğinde tarihe, İslâma ve geleneklere karşı bir tepki
gelişmiş, hatta milliyetçilik bazı bakımlardan bu tepkinin bir ifadesi haline
de dönüşmüştür diyebiliriz. Yani,
bu döneme ait bir husus da, bir "Türk milleti" bilinci yaratma faaliyetleri
olarak zikredilmelidir. Bunun, saf ve steril bir Türk milleti inşa' gayreti olarak
nitelendirilmesi de mümkündür. Bu
konuda gözlemlenen bir önemli olgu, Türk milletinin sadece milletler ailesi içerisinde
herhangi bir mütevâzı millet değil, çok daha fazla birşey olduğudur: Türk milleti,
aynı zamanda bir "üstün millet"tir ve bu da, esas olarak, "Türk"
olmak hasebiyle sâhip bulunulan bir üstünlüktür. Bunun, Fontana'nın Avrupalılar
için tesbit etmiş olduğuna benzer bir zihniyet yapılanması olduğunu düşünebiliriz.
Ancak, bu üstünlük bilinci tezinin teorik/felsefî temelleri zayıf olduğu için,
tez, yüksek fazilet değerlerinde ziyâde, ister istemez şu ya da bu şekilde "soy"
faktörüne indirgenmekteydi ki bu "soy" faktörü alenen ya da zımnen "gen"e
göndermede bulunmakta idi veya en azından buna çok müsait bir çıkış noktası vermekteydi.
Gerçi "Türk" tâbirinin, sistematik olarak zaman zaman yapılan bazı aşırılıklar
dışında kelimenin tam teknik mânâsıyla ırkî ve sâfî etnik mânâda bir içerikle
doldurulmuş olduğunu ileri sürmek doğru olmayacaktır; zira, Türkiye Cumhuriyeti
devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, "Türk" olarak ıtlak
olunacağı belirtilmiştir; ama yine de, herşeye rağmen, bir genetikçiliğe vurgu
yapma temâyülünün çok belirgin olduğu söylenebilir. Fakat bu durum da,bir ucu
ırkçılığa kadar varan bir açıklık bırakmaktadır; zira, 'üstünlük' iddialı bir
millet ve milliyetçilik tezi için tek veya birincil erdem kazanılmış bir değer
veya erdem değil verilmiş bir değer veya erdem olan "Türk olarak yaratılmış
bulunmak" olmaktaydı. Atatürk'ün gençliğe hitâbındaki "damarlardaki
asîl kan" vurgusu, bu konudaki birçok frapan örnekten sadece birisidir. Bu,
hem sıhatsiz ve hem de tehlikeli bir milliyetçilik kurgulama zemîni demekti. Bu
sıhhatsizlik, gerek Atatürk döneminde ve gerekse de ondan sonra tam olarak telâfi
edilememiş, hattâ, Türk milliyetçiliğinin sık sık ırkçılık ithamlarına mâruz kalmasına
sebebiyet vermiştir. Burda, bahsedilmiş olunan "üstün, saf ve steril
bir Türk milleti" inşâı fikrinin karşı karşıya bulunduğu ve kendi ana tezi
ile çelişmeye ve çatışmaya yol açan birtakım ciddî problemler zuhur etmiştir ki
bunlar, bu zihniyetin kendisinin ürettiği ve içinden çıkamadığı paradokslar olmuştur.
Bunlardan birisi, belki de birincisi, batılılaşma problemidir. Kendisine
bu denli üstün nitelikler atfedilen, bir ferdi cihâna bedel addedilen Türk milletinin
niçin, batıya endekslenerek yeniden formatlanması; niçin Batı tarzında adetâ yenide
yaratılması gerektiği, tatminkâr bir cevabı olmayan bir soru olmak durumundadır.
Bu kadar yüksek değerler ile mücehhez olduğu ileri sürülen 'asîl ve necîb' Türk
milletinin batıya bu denli teveccüh ve itibar etmesinin izah edilebilmesi ya da
izah edilemiyorsa niçin izah edilemediğinin veya edilemeyeceğinin izah edilebilmesi
iktizâ ederdi. Bugünkü batı medeniyetinin insanlığın varabileceği son
durak, bir anlamda tarihin sonu olduğu şeklinde naif bir fikrin bütün cumhuriyet
inkılaplarında çok belirgin bir egemenliğinin bulunduğu aşikârdır. Fakat, batıya
bu denli yüksek bir pâye bahşeden ve Türk milletini de bu ulvî gayeye vâsıl olmaya
mecbur hisseden bu zihniyetin, nasıl olup da, "kutsallaştırılan bir batı
medeniyeti" ve "son derece üstün nitelikli bir Türk milleti" gibi
birbiriyle gayri kaabil-i telif olan çelişkin ve çatışkın iki fikri aynı dimağ
içerisinde barındırdıkları bir muamma olmaya mahkûm görünmektedir. Bu, üzerinde
yeterince durulmayan, ciddî bir muamma ve aynı zamanda bir paradokstur da: Batı
medeniyeti bu denli ulvî, bu denli yüce ise, o medeniyeti kuranların Türk milletinden
üstün olduğunun da kabul edilmesi bir zarûret olmalıdır. Bu, çok ciddî
bir kusurdur ve fakat kusurlu durum bugün hâlâ çok mühim bir boyutta devam edegelmektedir.
Ne ki, bu kusuru Atatürk'ün şahsından ziyâde Türkiye'nin entellektüel yetmezliğinde
aramak daha isâbetli olacaktır. Bir diğer problem de, inşâ olunması çok
ciddî bir hedef seçilen modern milletin, tarih ile olan bağlantısı noktasında
zuhur eden problemdir. Bu dönem milliyetçiliğinde bu konuda şu hususların
çok vurgulu bir biçimde tebârüz ettiğini söyleyebiliriz: 1: Türk tarihi
için, esas olarak, Orta-Asya ve İslâm-öncesi dönem ile olan bağlantılara çok önem
verilmiştir ki bunun oldukça önemli, hayırhah sonuçları olduğunu söyleyebiliriz;
bu fikir, meselâ, Türk tarihinin derinliğinin birdenbire çok büyümesine sebebiyet
vermiştir. |