| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
|
ve ebedî hakikatleri insanlığa tebliğ ve tebşîr etmek üzere ulu katından Resuller
inzâl etmiş ve en nihâyet, en son ve Risâlet kapısının mührü olmak üzere, Âlemler'e
rahmet olarak Muhammed Mustafa'yı -salât ve selâm O'na olsun- sadece bir kavme,
bir bölgeye, bir zaman dilimine münhasır olarak değil, bütün cihâna hakaaik-i
ebediyeyi ve kavaanîn-i ilâhiyeyi ilân ve tatbîk etmek üzere vaizfedâr kılmış
ise, benzer şekilde, Türk milletini de Âlem'i siyâseten nizâma sokma konusunda
vazifedâr kılmıştır. Üniversalizm anlayışının eldeki mevcut kaynaklara
dayanarak en eski izlerini Oğuz Kağan Destanında bulmaktayız. Burada Oğuz Kağan,
"Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir"(43)
demektedir.
"Cihan
Hâkimiyeti Doktrini"nin Türk siyaset anlayışındaki yerinin ehemmiyeti, Kutadgu
Bilig'de vurgulanan ifadelerde de açıkça görülmektedir: "Büyük Tavgaç
Buğra Han dünyaya hâkim oldu"(44);
"Hakan
tahta oturunca, dünya asayiş buldu: bundan dolayı dünya ona şâhâne hediyeler gönderdi"(45);
"...
Tonga Alp Er...(46) / İranlılar ona
Efrâsiyâb derler; bu Efrâsiyâb akınlar salıp ülkeler zaptetmiştir"(47);
"Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için, pek çok fazilet, akıl
ve bilgi lâzımdır"(48);
"Bu cihana hâkim olmak için bin türlü fazîlet gerek"(49);
"Dünyaya
hâkim olana binlerce fazîlet lâzımdır; o bunlar ile eli-günü idare eder"(50).
Bu siyaset doktrini asırlar boyunca nesilden nesile aktarılmış ve meselâ
Batı Hunları tarafından Avrupa'ya da taşınmıştır(51).
Kök-Türk hükümdarı İstemi Kağan, Bizans imparatoru Justinus'un elçisi Zemarkos'a,
"atalarımızdan işittik ki Garp İmparatorluğu'nun (Roma-Bizans) elçileri geldiği
zaman bu, bizim için, artık yeryüzünü feth ve istilâ edeceğimize delâlet eder"
demiştir(52). Kültür unsurlarının
ekseriyetini Türklerden tevarüs etmiş olan Moğol İmparatorluğu'nda da bir Cihan
Hâkimiyeti İdesi de vardır. Nitekim Moğol imparatorlarının yabancı hükümdarlara
gönderdikleri mektuplarda "Şark-Garp bütün dünyanın en büyük kağanı, bütün
hükümdarların itaatini emreder"(53)
şeklindeki otoriter ifâdeler bunu teyid edici mâhiyettedir. Dikkat edilecek
olursa, üniversalist devlet ya da Nizâm-ı Âlem doktrini, menşei ve menbâı İlâhî
Katman olan bir vazife olmaktadır. O halde, her ilâhî vazîfede olduğu gibi bir
"hikmet"e müstenîd olmak zarûretinde olacaktır. Cenâb-ı Bârî, yüce elçisine
"ud'u ilâ sebîl-i rabbike bi'l-hikmet" (Rabbinin yoluna hikmet ile dâvet
et) diye emir buyurmaktadır; yâni, zâten bizzat kendisi hikmetli olan İlâhî Teblîğ
bir "hikmet" ile neşredilecektir. Ve fakat, tecâvüz vuku' bulduğunda,
yâni, İlâhî Tebliğ'in nûru karartılmak, Nur yerine Zulmet ikaame edilmek istendiğinde
ise "câhidi-l küffâra we'l münâfıqîne we'luz-aleyhim" (kâfirlere ve
münâfıklara karşı cihâd et ve onlara karşı sert davran) emri de yine aynı kudsî
makamdan bir emir olarak gelmektedir. İşte, benzer şekilde, Âlem'i siyâseten nizâma
sokma, çekip-çevirme vazifesi de bir hikmet üzere temellendirilmiş olmalı ve dahi
mütecâvizlere, Nizâm-ı Âlem'i tahrip ederek fitne (anarşi) ve fesâd (kaos) yaratmak
isteyenlere karşı da, Şefiî-ül Müzlimîn olduğu kadar, Rahmeten li'l-Âlemin olduğu
kadar, mücâhid ve mücâdil olan Kılıçlı Peygamber'in yaptığı gibi, Nizâm-ı Âlem
-yâni Allah katından kutlu bir vecîbe olarak verilen Cihân-ı Tanzîm Etme- idesinin
tahakkuku için kılıçlara sarılmak, fitnecilere ve fesatçılara karşı sert davranmak
da bir vazîfe olmaktadır. Bu ise, Fütûhat'tır. Şu halde, Türk milliyetçiliğinin
tarihî arka-plânının bu ikinci vechesinin çok farklı bir millî bilinç üzerine
binâ edildiği açıktır. Bütün dünyayı idâre etmek hem hakkı ve hem de vazifesi
olan, bu hak ve vazife doğrudan İlâhî Katman'dan gelen, çok özel, çok üstün bir
millet olma bilinci. Çağdaş Türk Milliyetçiliğinin Yakın Tarih Kökeni
Cumhuriyet dönemine ait herşeyin olduğu gibi çağdaş Türk milliyetçiliğinin
yakın tarih kökenleri Osmanlı devletindedir. Bir çok imparatorluk gibi
Osmanlı İmparatorluğu da ömrünü doldurarak tasfiye edilmiş, çekilmiş ve fakat
merkezde bir "nüve", bir "çekirdek" bırakmıştır ki işte bu
çekirdek Türkiye Cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti her haliyle ve her hakkıyla,
hem hey'et-i umûmiyesi itibariyle bütün Türk tarihinin ve hem de münhasıran, daha
hususî halde Selçuklu-Osmanlı çizgisinin meşrû halefi ve vârisi ve dahi ömrü bin
yıla yaklaşan Türkiye devletinin üçüncü ve son halkasıdır. Osmanlı devletinin,
bütün Türk tarihi içerisinde eşsiz, seçkin ve mümtaz bir mevk isahibi olduğu tartışmasız
bir husustur. Onun konumuzla ilgili olan en önemli özelliklerini şu şekilde hulâsa
edebiliriz: Osmanlı
devleti, bütün Türk devletleri içerisinde teknik anlamıyla en mükemmel ve en ileri
düzeyde bir imparatorluk teşkilâtlanmasını gerçekleştirmiştir. Bu imparatorluk,
çok uzun ve istikrarlı bir ömre sahip olmuştur. Kezâ, medenî dünyanın ana arterlerinden
uzak, içe-kapalı bir devlet değil, medenî dünyanın tam merkezinde bulunan; her
türlü ticarî, iktisadî ve kültürel faaliyetlerin son derece yoğun olduğu bir coğrafyada
kaaim ve hükümrân olmuştur. Ayrıca, Türkçe konuşan muhtelif alt-kültürlerdeki
Türk halklarının milletleşmesinde kesin ve çok önemli kalıcı başarılar elde etmiş
ve hattâ belirli bir ölçekte uluslaşmasının da temellerini atmıştır. Modern mânâda
bir Türk milletinin ortaya çıkışının bir Osmanlı eseri olduğuna dikkat edilmelidir.
Bunun yanında, Osmanlı, bu milletleşme sürecinin tabiî bir neticesi olarak, Türk
milliyetçiliğinin ve ülus-devletin teşekkülünün de temellerini atmıştır. "Türk
milleti" ve "Türk milliyetçiliği" olgularının bir Osmanlı muvaffakıyyeti
ve zaferi olduğunu kabul ve teslim etmek hakkaniyete riâyet gereğidir.
Osmanlı, İmparatorluk ve Milletleşme Bundan önce Haldûn'un felsefesini
incelerken, görmüştük ki, bir devlet en sıhhatli bir sûrette ancak soy bağına
dayalı bir neseb asabiyesi ile kurulabilmektedir ve fakat daha sonra şâyet devlet
büyüyecek ve çok-milletli, çok kültürlü, heterojen bir imparatorluk haline dönüşecek
olursa bu takdirde işbu soy bağlılığı devlet ile toplum arasındaki tek bağlayıcı
unsur olarak yetersiz kalmaya başlayacaktır. Bu vaziyette, Neseb Asabiyesi yerine
daha üst bir asabiye olan Sebep Asabiyesi ortaya çıkmaktadır. İşte, Osmanlı örneğinde
vuku' bulan da budur: Osmanlı devletini kuran irâde, hepsi aynı dili konuşan,
hepsi aynı soydan ve aynı dinden olan homojen bir toplumun Neseb Asabiyesinden
kaynaklanan irâdesidir. Fakat devlet büyüyüp sınırları genişleyerek Beylikten
imparatorluğa dönüşmeye başlayınca, aynı asabiye yetersiz kalmaya başlamıştır.
Kuruluş dönemindeki ilk asabiye bir "boy asabiyesi" idi: Kayı Boyu Asabiyesi;
yâni henüz çok dar ve henüz aynı dili konuşan, hepsi aynı büyük soydan gelen diğer
toplulukları da tam olarak kapsamayan bir "alt-soy asabiyesi". Şu halde,
önce bu alt-soy asabiyesinin çapının genişle(til)mesi ve ülke hudutları dahilindeki
bütün Türkçe konuşan insanları kucaklaması lâzımdı. Bu suretle, "aynı dili"
konuştuğu halde henüz "bir ve aynı" olduğunu yeter miktarda idrâk edemeyen,
kendisini muhtelif alt-kimlikler ile ifade eden Türkçe konuşan halklar, aşiretler,
boylar, ilââhir... bu alt-kimliklerini daha büyük bir üst soy kimliği içerisinde
eriterek bir ve tek Türk kimliği altında toparlanmaya başladılar. Fakat bu da
tek başına yeterli olamazdı; zira, devletin gayri Türk tebaası da vardı. Bunun
için de bu toplum ve devlet yapısına uygun bir "ortak yaşama" irâdesi,
bir "emperyal dayanışma ruhu" tesis edilmeliydi. Bu ise, çapı ne kadar
büyük olursa olsun sadece ve yalnız Türkçe konuşan halkların ortak soy kütüklerine,
ortak şecerelerine dayandırılarak gerçekleştirilemezdi; daha farklı yapıda, daha
büyük çapta bir "dayanışma bağı" lâzımdı. İşte bu bağ, Sebeb Asabiyesi
oldu: Osmanlılık. Osmanlılık, doğuştan gelen, "verilen" bir
değer veya kimlik, ya da statü değildir; tam aksine, "kazanılan" bir
değer, kazanılan bir kimlik, kazanılan, kazanılabilen bir statüdür. Osmanlı devletinin
tebaası olan ve herkes bu statüye dahildir ve dahi öncelikli aslî kriter, mülke
sadâkat ve hizmettir. Bunun
içindir ki, Osmanlı, kalıcı, uzun ömürlü, müstakarr olabilmek için, "Zor"a
değil de "Mutabakat"a dayalı bir nizam, bir "Paks" tesis etmek
gerektiğini mükemmelen farketmiş olarak; esas itibâriyle, kurucu unsuru olan ve
durmadan çapı büyüyen bir kitleye, Türkçe konuşan Müslüman insanların oluşturduğu
ana kitleye, Müslüman Türkler'e, 'Omurga'ya istinad etmekle beraber, Roma gibi,
aslî unsurlardan (fi'l-asl) olmayan diğer kitleyi -yani "diğerlerini"-
de kucaklayabilmek ve onları potansiyel âsî, potansiyel birer iç tehdit unsuru
haline getirmemek ve bir müşterek irâde tesis edebilmek maksadıyla, sosyal münasebetler
örgüsünde, Soy Asabiyesinden daha geniş çaplı olan Sebep Asabiyesine de yaslanmayı
tercih etmitir. Kuşkusuz bu doğru bir tercihti; aksi halde, ne bu denli
geniş, bir ucu Mağripte bir ucu Maşrıkta devâsâ bir imparatorluk olunabilirdi
ve ne de olunsa dahi bu kadar müddet elde tutulabilirdi. Bu sebeple,
Osmanlı, bugün anladığımız kontekstteki -yâni homojen bir toplum esâsına dayalı-
bir milliyetçilik siyâseti güdemezdi. Zira, "e't-tekrâru ve'l-ahsen / velev
kâne yüzseksen" melez aforizması muktezâsınca mükerreren vurgulamakta fayda
var: Herşeyden önce, buraya kadar çok muhtasaran da olsa görmüş bulunmaktayız
ki, bugünkü milliyetçilik, "bugünkü", yâni moderniteye âit bir olgudur
ve homojen bir kitleye yaslanır. Bu şekildeki bir siyâset, ya gayri Türk unsurların
'bir şekilde' Türkleştirilmesini, veya kanlı bir jenosidi veya bir tehcîri zarûrî
kılacaktı. Bu gibi bir politikanın kat'iyet nazarıyla bakabileceğimiz birçok neticelerinden
birisi, Osmanlı idaresindeki bütün tebaanın da kendi milliyetçiliklerinin uyandırılması
için bizzat devletin kendi eliyle tahrikte bulunmasından başka bir anlam taşımayacaktır.
Böyle bir şeye niyetlenildiği takdirde, yapılacak olan en doğru şey, devletin,
"imperium" idealinden ve "imperial" siyâsetten vazgeçip, kendi
imparatorluğunu kendi eliyle tasfiye etmesinden ibâret olmalıdır. Fakat
bunlar, yukarıda zikredilen modern mânâda bir Türk milletinin ortaya çıkışının
bir Osmanlı eseri olduğu ve bu milletleşme sürecinin tabiî bir neticesi olarak,
Osmanlının, Türk Milliyetçiliğinin ve Ulus-Devletin teşekkülünün de temellerini
atmış olduğu şeklindeki iddia ile mütenâkız addedilebilir; ama değildir. Başta
da bahsolunduğu üzere, hudutlarının genişlemesi ve bir imparatorluğa dönüşmesi
ile birlikte Osmanlı, Neseb Asabiyesinden Sebeb Asabiyesine dönüş yapmıştır. Fakat,
bu arada gözlerden kaçırılmaması gereken başka bir olguya daha dikkat çekilmediği
takdirde konu yanlışlığa mahkûm edilir: Osmanlı, sosyal münâsebetler örgüsünde
sebeplilik bağını öne çıkarmakla beraber, burada tafsil edilmesi mümkün olmayan
birtakım metodlarla, ülke toprakları üzerindeki Türkçe dilli toplulukların bütün
alt-kimlik âdiyetlerini silmiş ve onları, tamâmını birden kapsayan geniş ve çok
güçlü bir "Türk potası" içerisinde eritmeye muvaffak olmuştur. Bu politikanın
nasıl bir mükemmel bir netice verdiğini şuradan çok açıkça görebilmekteyiz:
"Bütün Türk toplulukları içreisinde alt-kültürel kimlikleri aşarak "millet"
kimliğini tek ve biricik belirleyici toplumsal kimlik haline getirme noktai nazarından
Türkiye Türkleri rakipsiz olmuşlardır. Nitekim, bugün dahi Türkiye Türkleri dışındaki
kardeşlerimiz "Türk olduklarını" yeni yeni "keşfediyorlar!"
"Henüz keşfediyorlar", dikkat buyurunuz; Azerî, Kırgız, Türkmen, Karapapak,
Kazak, Tatar, Basmıl, Yakut vb. isimlerin birer millet ismi olmadığını henüz -o
da sadece bir kısım aydınları- anlamaktalar."(54)
Evet: Bütün Türk dünyası içerisinde, aşîret, kabîle, boy adlarını unutan
ya da en fazlasından bir nostaljiden öteye sosyal ve sosyolojik bir değer taşımayacak
bir derkeye indiren, kendisini tek bir "Türk" kimliği ile ifâde eden
Türkler, daha açık bir ifâde ile, bütün türkler içerisinde milletleşme yolunda
en ileri safhaya ulaşmış ve en sici Türk olmuş olan Türkleri Osmanlı coğrafyasındaki
Türkler, yani Osmanlı Türkleridir. Osmanlı'nın bir "Türk milleti
inşâ etmesi"nden başka bir anlam taşıyamayacak olan bu başarı elde edilememiş
olsaydı, bütün zaafiyetlerine rağmen, Türk milleti ve Türk milliyetçiliği bilincinin
üzerine oturacağı bir zemin teşekkül etmiş olamazdı. Haldûn, aynı sebeplilik
örgüsünün bir neticesi olan Sebeb Asabiyesinin, Neseb Asabiyesine göre daha ileri
bir aşama olduğunu düşünmekteydi. Filhakika imparatorluk, ama hassaten a-koloyalist,
fütûhatçı imparatorluklar için bu hükmün tarihen doğrulanmış olduğunu düşünme
hakkımız vardır. Meselâ Roma'da nasıl ki Grek soylu Polybios artık bir Grek değil
bir "Romalı" ise, Osmanlıda da Sırp soylu Sokollu artık bir Sırp değil
bir "Osmanlı"dır; nasıl ki birincisinin uykuları "Imperium Romanum"
için kaçmakta ise ikincisinin uykuları da "Devlet-i Aliyyeyi Osmaniye"
için kaçmaktadır. Fakat modenite herşeyi kökten değiştirdi: Sanâyi ve
Demokrasi Devrimi, mâhiyeti gereği, homojen bir toplumu icap ettirdiği için, yeniden
Neseb Asabiyesinin ihyâ edilmesine, daha doğru ve sıhhatli bir ifâdeyle, yeniden
ve yeni bir tarzda formatlanarak ihyâ edilmesine sebebiyet vermiş oldu. Bu noktadan
itibâren, artık, yeniden keşfedilen "neseb", millet ve milliyet kavramlarının
çekirdeğini oluşturmaya başlamıştır ki bunun siyâsî bilinç hâline dönüşmesi, Milliyetçilik
akımlarının modern zamanlarda almış olduğu şekli teşkil etmiştir. İhyâ
olunmuş şekli ile yeni ve farklı bir mâhiyet kazanmış bulunan Yeni Neseb Asabiyesi,
aynı zamanda Sebebî Asabiyeden radikal bir kopukluk içerisinde değildir. Şöyle
ki: Modern mânâda millet, hepsi aynı soy, yâni orijin itibâriyle aynı saf soydan
gelen bir toplumsal yapı değildir. Tamâmiyle aynı "soy" bağlılığı fikri,
genetikçiliğin, ırkçılığın temel fikridir. Millet, belirli bir neseb asabiyesine
bağlı olarak, o nesebin kültürü üzerine tesis edilen; o nesebin "omurga"
olduğu bir kültürel oluşumdur. Burada kullanmış olduğum "omurga" terimi,
sözü edilen nesebe vurgu yapar. Omurga, zamanla diğer unsurları içerisinde eriten
bir pota görevi görür: Millet potası. Bu millet potasının kendisi de statik ve
rijit değildir; tarih içerisinde oluşur. Millet potası bir yandan tarih içerisinde
milleti inşâ ederken kendisi de tarih içerisinde millet tarafından inşâ edilir;
içerisine alarak erittiği unsurlarla muhtevâsı değişir; ama aslî niteliği sâbit
kalır. Yâni, pota, bir yandan içerisine aldığı unsurları eritirken diğer yandan
kendisi de içinde erittiği unsurlarla birlikte yeniden inşâ olunur. Aslî taşıyıcı
kitle, ya da diğer adıyla omurga, bir yandan neseb itibâriyle aynı dile, daha
sahîh bir ifâdeyle aynı dil köküne bağlı olan ve fakat alt-kültür kimlik âidiyetini
ön plâna çıkaran katmanların bu kimliklerini törpüler, aşındırır, unutturur ve
yok ederken, onları bir ve tek, büyük ve kapsayıcı bir kimlik altında toparlar.
Diğer yandan da neseb itibâriyle aynı dile ve dolayısıyla aynı soya bağlı olmayan,
farklı şeceredeki diğer unsurları da içerisine alarak aynı sonuca götürür. Böylece
ortaya çıkan millet, kadîm zamanlardaki prototipinden genetik olarak hayli uzaklaşmış
olan bir "kültür birliği", bir "kültürel kompozisyon" olmaktadır.
Osmanlı bir yandan topraklarındaki Türkleri bir pota içerisinde eriterek
bir Türk milleti inşâ ederken, bu arada başka oluşumlar da sahneye çıkmaya başlamıştı.
Osmanlı devlet doktrini, Osmanlı devletinin bütün topraklarını aynı değer
kategorisi altında telâkki etmek üzerine binâ edilmiştir. Bu değer "Vatan"
kavramıdır. Vâkıa bir kelime olarak vatan, Osmanlı vokabülerisine geç girmiştir;
onun yerine "mülk" denmektedir; ama, bu, aynı anlama gelmektedir ve
"dünyanın geri kalan bütün coğrafyalarına göre en ziyâde değerli toprak parçası"
demek olan vatan kavramı, bugün bizim anladığımız mânâsıyla, hattâ belki daha
güçlü olmak üzere, fiilî bir realite olarak hep canlı ve dipdiri olarak yaşamıştır.
Osmanlı için, bütün topraklar mülktür, yani, vatandır. Bu, onun bir sömürge imparatorluğu
olmamasının, nevi şahsına münhasır bir Pax olmasının hem sebebidir ve hem de sonucu.
Buna bir de devlet ve imparatorluk geleneklerinin eklenmesi gerekecektir. Devlet
ve vatan, hassaten Fütûhatçi İmparatorlukların, en büyük problemini oluşturmaktadır.
Birbirinin lâzım-ı gayri müfârıkı olan devlet ve vatan, ama hassaten devlet, her
şeyden önemlidir; bütün her şeyin önemi, devletin öneminin yanında daima ikinci
derecede kalır. Bu husus, bir kolonyal imparatorluk için mevzû-u bahs olamaz:
Söz gelimi, İngiltere için bir"ana-vatan" vardır ve bir de "koloniler".
Onun indinde "her şey ana-vatan için"dir; ana-vatan haricindeki herhangi
bir yer, bizzat ve bizâtihî bir önem taşımaz, ancak ana-vatan'a olan yararlılığı
oranında bir değer ve önem sahibidir. Bu sebeple de, götürüsü getirisini aşmaya
başladığında terk edilebilir. Bu, bir "tüccar mantığı" için son derece
normal bir davranış tipidir ve bir kolonyal devlet, aslında bir "tüccar devlet"ten
başkası da değildir. Fakat, bir fütûhat devleti, getiri-götürü hesabı yapmaz;
Mülkü son karışına kadar savunmak için kanının en son damlasını dahi akıtmaktan
imtinâ etmez. Halbuki Osmanlı bir fütûhat devletidir; aynı zamanda bütün İslâm
milletlerinin de hâmisidir, bu sebeple, onun indinde her ülkenin her tarafı aynı
değerdedir, her tarafı aynı Mukaddes Vatan'dır. Vatan olduğu için de ne pahasına
olursa olsun, müdâfaa ve muhâfaza edilmelidir. İmdi: XIX. asırdan itibaren,
dışarıda Avrupa ve Rusya'nın darbeleriyle sarsılan ve mütemâdiyen geri çekilen
Devlet-i Aliyye içeride de bizzat kendi tebaasının milliyetçilik ayaklanmaları,
bağımsızlık talepleri ile karşı karşıya kalmaya başlamıştı. İmparatorluk bünyesindeki
bütün gayri Türk olmayan unsurlarda uyanmaya başlayan ve git gide tırmanan milliyetçilik
duyguları, artık Sebep Asabiyesinin kifâyet etmemeye başladığını göstermekteydi.
Osmanlının o harikulâde sistemi, yeni zamanların getirdiği yeni sorulara yeni
ve tatminkâr cevaplar vermemeye, yeni sorunalra yeni ve tatminkâr çözümler üretememeye
başlamıştı. Bu durum muvâcehesinde, yâni İmparatorluk tebaasının kendi
soylarını ve farklılıklarını farklı bir şekilde keşfettiklerini ve millî asabiyelerine
sarılmaya başladıklarını görünce, Osmanlı, önce, canhıraş bir gayretle eskiyi
ihyâ etmeye müteveccih bir fikir ortaya attı: Unsurların Birliği (İttihâd-ı Anasır)
Teorisi. Bu teoriye göre, Osmanlı devleti, onu oluşturan bütün tebaanın aynı derecede
devletidir. Bütün tebaa alt-kimliklerini muhafaza, ifade ve yaşamada hür olmak
kaydıyla, "Osmanlı" kimliği, tek başına tamamını birden kuşatacak ve
birleştirecek olan bir üst-kimlik olacaktır. Fakat, bu, iyi niyetli olmasına mukabil,
yanlış ve ümitsiz bir çırpınıştan başkası olmadı. Zira, bir siyâsetin ancak doğru
zamanda ve doğru şekilde yapıldığında doğru olduğunu gösteren tarihî tecrübe,
İttihad-ı Anasır mefkûresinin, ancak, tarihte yolunu şaşırmış ve anakronikleşmiş
bir zavallı masaldan başkası olmadığını kat'î bir surette isbat etti. Bir müddet
sonra görülmekte ve anlaşılmakta gecikilmedi ki, bu iyi niyetli ama geçersiz fikre,
onu ortaya atan Türkler'den başka inanan da yoktur. Osmanlı erkânı,bunun halisüddem
bir masal olduğunu, Arap çöllerinde Türk askerleri Müslüman Araplar tarafından
kurşunlandığında daha iyi anlamıştı, ancak, ba'de harâbu'l-Basrâ! İşte,
Osmanlıda çağdaş anlamıyla Türk milliyetçiliği fikri bu ahval ve şerâit tahtında
doğmaya başladı: Osmanlı devleti artık göz göre göre yıkılmaktaydı; Osmanlının
idaresinde o güne kadar yaşamış olan kavimlerin hiçbirisi, Osmanlı devleti bünyesinde
yaşamak istemiyordu. İttihâd-ı Anasır gibi İttihâd-ı İslâm dahi bir işe yaramadı.
Bunun mânâsı çok açıktı: Müslim ya da gayri Müslim, bütün Türk olmayanlarda Osmanlıya
karşı o güne kadar hissetmiş oldukları âidiyet duygusu artık zâil olmuştu. Zâil
olmuştu, çünkü Osmanlı'yı 'kendi devletleri' olarak görmüyorlardı. Ve yine çünkü,
onlar, 'farklı' olduklarını kavramışlardı. O, yâni Türk olmayan herkesin -ne kadar
tebaa-yı sadıka dense de, ne kadar din kardeşi dens ede, bilâ istisnâ Türk olmayan
herkesin- bu tavrı, olgunun tersinden okunması hâlinde, Osmanlı'nın sadece Türklere
ait olduğunun bağıra bağıra ilân edilmesinden başka bir anlama gelemezdi. Osmanlının
yöneticileri ve aydınları -hiç olmazsa bir kısmı- artık Osmanlının Türklerin devleti,
sadece ve yalnız ve münhasıran Türklerin devleti olduğunu ancak o zaman fehm edebildiler.
Ama yine de bundan daha ileri bir sonuca varıp, Türklerin Türkler ile başbaşa
kalma zamanının geldiğini bir türlü tam olarak itiraf edemediler. Çünkü böyle
bir şey, imparatorluğun, dünyanın tanıdığı |