| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
|
bu ihtişamlı tulû, bekleniyordu sanki. Yine de izaha çalışan aydınlar çıktı; kimi
ırkların üstünlüğü dedi, kimi Yunan ve Latin medeniyetlerinin uzantısı, Hıristiyanlığın
etkisi, diyenler de oldu, kavimlerin ilerleme kabiliyeti, diyenler de. Hiçbiri
tatminkâr değildi bu izahların. Başkalarına göre, bütün muvazeneleri altüst eden
bu zuhur, Avrupa'nın uyanışı olarak değil, dünyanın diğer kısımlarının -bilhassa
Avrupa dışındaki en büyük imparatorlukları kurmuş olan Asya'nın- inhitatı olarak
vasıflandırılmalıydı. Fernand Grenard, "Asya'nın Çöküşü"* adlı kitabında,
şa'şaaları XVIII. asırda halâ devam eden büyük Asya imparatorluklarından söz eder:
Mançular Çin'i, Safevîler İran'ı, Büyük Moğolun Hind'i, Osmanlı Türkiyesi... Bir
zamanlar dünyaya dehşet saçan ve düne kadar güçlü olan bu ülkeler nasıl oldu da
birdenbire siliniverdi diye şaşar. Bu çöküşü iç sebeplerle izaha çalışır. Bizce
yanlış. Asya'nın çöküşü diye bir mesele yok. Avrupa'nın uyanışı diye bir harika
var. Batı olayı, Güneş ufukta belirince yıldızlar söndü, o kadar. Asya imparatorluklarının
izmihlali yönetici sınıfların ve hânedanların yozlaşması gibi sebeplere bağlanamaz.
Batı olayı birdenbire ortaya çıkmasa, Asya devletleri daha asırlarca siyasî hayatlarını
sürdürür; Asya, inhitatının farkına bile varmazdı. "Filhakika, Avrupa'nın
yayılması korkunç oldu: Bütün Afrika'yı, Okyanusya'yı, Güney Asya'nın tümünü ele
geçirdi Avrupa. Haritaya bir göz atın, Fransa'nın, İngiltere'nin, Hollanda'nın,
Belçika'nın, Almanya'nın sömürgeleştirdiği uçsuz bucaksız topraklar görürsünüz."
Batı, kazanmış olduğu bu tartışılmaz üstünlüğün sebeplerini analiz etmeye
başladığında, buradan, ana hatlarıyla -Din eksenli görüşleri bu yazı çerçevesinde
ele almadan geçebiliriz- farklı iki düşüncenin ortaya çıkmakta olduğunu gördüğümüzü
söyleyebiliriz. Üstünlüğü açıklayan birinci görüş çok kaba ve basit bir "üstün
ırk" fikrine dayanmaktaydı; diğeri ise daha virtüöz ve daha erdemli fikirlere(32).
Birincisi ırkçılığı, ya da ırkçı temelli aşırı milliyetçiliği, ikincisi ise demokrasiyi
ve mütedil milliyetçiliği besledi. Irkçılık fikirlerinin daha ziyâde
Almanya gibi milliyetçiliklerinin temelinde tepkilerin çok baskın ve belirleyici
olduğu ülkelerde çıkışına dikkat edilmelidir. Nitekim, Alman milliyetçiliğinin
teorik temellerini hazırlayan filozoflardan olan Herder, insanlığın bütün başarılarını
Irk faktörüne bağlamaktadır ki, buna göre, meselâ, Çin medeniyetinin başarısının
kaynağı başka herhangi bir şey değil, Çinlilerin kendilerine mahsus ırkî vasıflarıdır.
Buradan çıkan neticenin, batı medeniyetinin başarısının da batılı ırkın vasıflarının
bir ürünü olacağı tartışılmaz bir bedâhettir. Nazi ırkçılığına felsefî zemin hazırlayan
bu fikri eleştiren Collingwood, bu üstün ırk tezinin ilmî ve felsefî bakımdan
yanlışlığının yanında, siyasî bakımdan nelere yol açtığını çok net bir şekilde
tasvir etmektedir: Felâket(33):
"Günümüzde bu kuramın önlem almamızı gerektirecek ölçüde kötü sonuçlarını
gördük. Irka dayalı uygarlık kuramı bilimsel bakımdan saygın olmaktan çıktı. Bugün
onu ancak ulusal gurur ile ulusal nefretin uyduruk bir özürü olarak biliyoruz.
Kendine özgü erdemleri kendisini dünyanın geri kalanına egemen olmaya uygun kılan
bir Avrupalı ırkının, doğuştan nitelikleri emperyalizmi bir ödev haline getiren
bir İngiliz ırkının, ya da Amerika'da egemenliği Amerikan büyüklüğünün zorunlu
bir koşulu olan, Almanya'da saflığı Alman kültürünün saflığı için vazgeçilmez
olan bir Kuzey ırkının bulunduğu tasarımının bilimsel bakımdan temelsiz ve siyasal
bakımdan felâket getirici olduğunu biliyoruz. Fizik antropoloji ile kültürel antropolojinin
farklı araştırmalar olduğunu biliyoruz ve birilerinin onları nasıl karıştırabilmiş
olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Dolayısıyla, böylesine tehlikeli bir öğretiyi
başlatmış olduğu için Herder'e minnet duymaya kalkmıyoruz. "Irk
farklılıklarına ilişkin kuramının kendi içinde bir ırkın bir başka ırk üzerindeki
üstünlüğüne inanmak için bir temel sağladığı ileri sürülerek, savunulabilirdi.
Herder. Kuramın yalnızca her insan tipinin kendi yaşam biçimi, kendi mutluluk
anlayışı ve kendi tarihsel gelişme ritmi olmasını öngördüğü ileri sürülebilirdi.
Bu gösterilince, farklı halkların toplumsal kurumları ile siyasal biçimleri, biri
ötekinden özünde daha iyi ya da daha kötü olmaksızın, ayırılabilir; belli bir
siyasal biçimin iyiliği ise hiçbir zaman mutlak bir iyilik değil, onu yaratmış
olan halka göre bir iyiliktir. "Ama bu, Herder'in düşüncesinin meşrû
bir yorumu olmazdı. Onun bütün bakışına temel olan, farklı ırkların toplumsal
ve siyasal kurumları arasındaki farklılıkların her bir ırkın tarihsel deneyiminden
değil, doğuştan ruhsal özelliklerinden ileri geldiğidir; bu da tarihi doğru anlamak
için talihsiz birşeydir. Farklı kültürler arasındaki bu çizgilerle açıklanabilen
farklılaşmalar, örneğin Ortaçağ ile Renaissance kültürü arasındaki gibi tarihsel
farklılaşmalar değil, bir arılar topluluğu ile bir karıncalar topluluğu arasındaki
gibi, tarihsel olmayan farklılaşmalardır. İnsan doğası bölünmüştür, ama yine de
insan doğasıdır, yine de doğadır ve akıl değildir; kılgın siyaset terimleriyle
bu, bir kültür yaratma ya da geliştirme işinin bir evcil hayvanlar soyu yaratma
ya da geliştirme işine benzememesi demektir. Herder'in ırk kuramı bir kez kabul
edildi mi, Nazi evlilik yasalarından kaçış yoktur." Millet, Milliyetçilik
ve Haldûn Devleti tabiî bir süreç olarak gören, devletsiz bir toplum
olamayacağına hükmeden İbn Haldûn, Platon'u andırır bir tarzda, toplumun ve devletin
mekanik değil organik bir varlık olduğunu ileri sürmektedir. Bu organisizme göre,
toplum ve devlet, tıpkı herhangi bir canlı organizma gibi, doğan, büyüyen ve ölen
varlıklardır. Haldûn'un devlet, toplum ve tarih felsefesinin en temel
anahtar kavramlarından birisi ve hatta birçok bakımdan tartışmasız olarak birincisi,
"Asabiye"dir(34). Bütün
devletlerin kuruluşunda mutlaka bulunmasını zorunlu görmemekle beraber, Haldûn'a
göre, Asabiye, devletin kurulmasında birincil ehemmiyeti haiz bir faktördür. Ona
göre, mülk ve büyük hânedanlık ancak asabiyesi güçlü olan kavimler tarafından
tesis edilebilir. Devletin ömrü, sahası, onu kuran kavmin sayısının çokluğuna-azlığına,
asabiyesinin kuvvet derecesine ve kurucu hanedanın niteliklerine bağlıdır.
Asabiye kavramı, tek bir kelime ile karşılık bulunması fevkalâde zor bir kavram
olarak karşımıza çıkmaktadır. Rosenthal bu terimi "hânedanların oluşumundaki
muharrik güç" şeklinde yorumlamaktadır(35).
Ancak, bir ortalama anlam olarak, asabiye'nin, bir devletin kurulmasını ve hatta
ayakta tutulmasını sağlayan bir muharrik güç olduğu kadar bir muhâfız güç; devleti
ve toplumu bir arada tutan bağlılık, âidiyet, dayanışma duygusu ve gücü olduğunu
da kabul edebiliriz(36).
Haldûn'a göre, Asabiye, bir devletin kuruluşunda son derece mühim bir rol üstlenmektedir;
fakat, buna rağmen, yine ona göre, bütün devletlerin temelinde asabiye bulunmakta
değildir; temelinde bu itici gücün yerini başka güçlerin aldığı devletler de bulunabilir.
Nitekim bir devlet, müşterek yaşama ihtiyacı, hâkimiyet arzuları, din, ekonomik
ihtiyaçlar ve onların tazyıki, tabiî ihtiyaçlar gibi sâiklerle veya bütün bunların
birden fazlasının terkibiyle de tesis edilebilmektedir. Ama yine de aslolan, en
mühim faktör, asabiye'dir. Asabiye, filozof tarafından iki türe taksim
edilmiştir: Neseb Asabiyesi ve Sebeb Asabiyesi. Nesebî Asabiye, temel olarak bir
'neseb', 'soy' üzerine temellendirilmiş, veya ondan kaynaklanan bir dayanışma
ruhu olup Haldûn'a göre asıl asabiyedir. Buna mukabil, bir tür Üst-asabiye olan
sebebî Asabiye, artık soy-sop bağlarına ihtiyâcı kalmamış olan devletlerde ortaya
çıkmaktadır. Nitekim, Haldûn'a göre, "Devlet oturduktan ve işler yoluna girdikten
sonra asabiye'ye ihtiyaç da duymayabilir" (Mukaddime, III.II). Bu takdirde,
toplumu bağlayan başka bir bağlılık ortaya çıkmaktadır: "III. Bazı
mülkî nisap sahipleri için, asabiyete ihtiyaç göstermeyen bir devlet husule
gelebilir. "Bunun sebebi şudur: Bir asabiyet, bir takım milletlere
ve nesillere karşı bir çok galebeler ve üstünlükler elde etmiş, o asabiyet sahiplerinin
hâkimiyetine destek olan uzak bölge ahalisinde onları benimseme ve kendilerine
boyun eğme hali husule gelmiştir. Böyle bir asabiyete sahip olan bir şahıs kalkıp
onlara gitse, mülkümün karargâhı ve izzetinin bittiği geliştiği yeri bir tarafa
bırakarak sözkonusu uzak bölgelere varırsa, ora halkı onun etrafında toplanır.
Hâkimiyetini tesis etmesi için ona destek olur, hâl ve hareketleri konusunda ona
arka çıkar, devletinin temellerini atması için kendisine ilgi gösterir, onun nisabı
içinde mülkün istikrar bulacağını ümit eder; hâkimiyetin, usûlünden kendi eline
intikal ettireceğini bekler, ona destek oldukları için kendilerini devlet teşkilâtındaki
vezirlik, komutanlık ve serhat valiliği gibi makam ve mevkilere seçmek suretiyle
mükâfatlandıracağını umar, onun saltanatına ve iktidarına ortak olmaya hiçbir
şekilde tamah etmez. Zira onun asabiyetine teslim olmuştur, onun ve kavminin dünyanın
her tarafında muhkem galebesine ve üstünlük rengine boyun eğmişlerdir, iz'anlarda
ve zihinlerde onlar lehine imanî bir akide yerleşmiştir, (hâkimiyetlerini ve iktidarlarını
kabul ve temin için çalışmanın dinî bir vazife olduğuna inanılmıştır). Onunla
birlikte veya onsuz devlete hâkim olmaya kastetseler, yer yerinden oynar (Zilzal,
99/1) diye inanmışlardır."(37)
Haldûn'un tasvîr etmiş olduğu bu devlet ve toplum tipinin, daha karmaşık
düzenlenmiş, daha mütekâmi bir organizasyon demek olduğu aşikârdır. Vâkıa, her
devlet gibi mutlaka onun da bir Sebeb Asabiyesi ile temellendirilmiş olması ve
öyle korunması iktizâ edecektir; zira, "mülk ve büyük hanedanlık sadece kabile
ve asabiyetle hasıl olur"(38),
ama belirli bir seviyenin üstünde büyümüş Mülk'ün bekaasında göz önünde tutulacak
olan şey, sâdece kurucu soya bağlanıp tebaanın diğer kısmını dışlamak olmamalıdır,
aksi takdirde, kendisinin devlet tarafından kucaklanıp temsil edilmediğine inanmaya
başlayacak olan diğer soybağlıları devlete karşı âsî olabileceklerdir.
Öyleyse, Nesebî Asabiyede toplumu birbirine bağlayan, devleti kuran ve ayakta
tutan irâde, aynı soya bağlı ve/veya âit olmaktan, daha sahîh bir ifâde ile, aynı
dil ve/veya kan kökünden olmaktan ve/ya öyle hissetmekten kaynaklanırken Sebebî
Asabiyede devleti kuran değil ama ayakta tutan irâde daha karmaşıkbir fonksiyonellik
kazanmakta ve esas itibariyle neseb, kan veya soy bağı duygusu yerine, daha ziyâde
gelişmiş ve daha ziyâde karmaşıklaşmış sosyal münâsebetler örgüsünün icâbatından
olan ilişkilerden ileri gelen daha yüksek seviyede bir toplumsal irâde olmaktadır
ki buna rahatlıkla "Toplumsal Mukavele" diyebiliriz. Neseb
Asabiyesinde aynı nesebden, soydan gelmek, soydaş ve hatta kandaş olmak kaçınılmaz
bir şart olduğu halde, Sebep Asabiyesinde böyle bir şart yoktur; hattâ bu asabiye
zaten bu şartın nâmevcûdiyetinin bir ürünüdür. Neseb ve Sebeb Asabiyeleri arasında
yaratıcılık ve harekete geçiricilik bakımından fark yoktur. Önemli olan, bu bağdaki
'sıkılık' ve 'hayatiyet'tir. Haldun felsefesinde dinin de bir kurucu
unsur olarak toplum ve devlet hayatında önemli bir yeri vardır: "Sahası geniş
ve hâkimiyeti büyük olan hanedanlıklar din esasına dayanır"(39)
ve kezâ, "Dinî dâvet yeterli sayıya sahip olan asabiyet kuvvetine ek olarak
devletin aslındaki kuvvetini daha da artırır"(40).
Fakat, din tek başına bir asabiye temin etmeye muktedir değildir: "Dinî dâvet
asabiyeye dayanmadan tamamlanmaz"(41).
Yâni; realist bir filozof olan Haldûn, bir toplumda "Din Birliği"ni
önemli bir şart olarak görmektedir; ancak, bunun "toplumsal mutabakat"
için tek başına yeterli olmadığını; daha açıkçası, bâzılarınca sanılanın aksine,
Din'in bir toplumda tek başına bir "konsensus" sağlamaya muktedir olmadığını,
oldukça erken bir dönemde farketmeye muvaffak olmuştur. Asabiye - Devlet - Din
ilişkilerinde, İbn Haldûn asabiyeye, diğer ikisine göre çok daha fazla bir öncelik,
ağırlık tanımaktadır. Ona göre, gerek devlet, gerek din, gerçekleşmek için asabiyeye
muhtaçtırlar. Öte yandan devletin kurulması için de yalnız başına asabiye yeterlidir;
bu konuda, dinin asabiye'ye yardımı ancak bir katkı niteliğindedir. Yâni, bir
dinî ilkenin yardımı olmaksızın, Mülk (siyasî organizasyon) gerçekleştirilebilir;
Haldûn'a göre, en azından sahası büyük olmayanlar için bu böyledir. O halde, buradan,
dinin mutabakat rolünün istisnâî durumlar hâricinde, tâlî olduğu neticesi hâsıl
olmaktadır: "O halde..., dinin mülke ve devlete götürmekte asabiye
üzerinde olumlu ve önemli bir katkısı söz konusudur. Ancak gene de asabiye-devlet-din
ilişkilerini göz önüne alırsak, İbn-i Haldûn'un burada, asabiyeye, diğer ikisine
göre çok daha fazla bir öncelik, ağırlık tanıdığını görüyoruz. Çünkü ona göre
gerek devlet, gerek din, gerçekleşmek için asabiyeye muhtaçtırlar. Öte yandan
devletin kurulması için de yalnız başına asabiye yeterlidir. İbn-i Haldun'un kendi
sözlerine göre, bu konuda, dinin asabiyeye yardımı ancak bir katkı niteliğindedir.
Yani, ..., devletin kurulmasında onsuz olunabilir. Herhangi bir dinî ilkenin yardımı
olmaksızın mülk gerçekleştirilebilir. O halde siyasî sorunla ilgili olarak dinin
rolü ikinci derecedendir. Labica'nın haklı deyimi ile o, asabiyeye göre 'ikinci
dereceden bir aktördür'."(42)
Burada Haldûn'un bugün dahi değerini muhafaza eden ihtişamlı felsefesinden
konumuzla ilgili şu hususları istihraç etmekte olduğumuzu söyleyebiliriz:
1: Her devletin mutlaka bir soya, bir nesebe bağlı olmaktan ileri
gelen bir aslî kurucu unsuru, bir aslî dayanağı olmalıdır. Ben buna "Omurga"
adını vermekteyim. Devleti kuran olduğu gibi, en son ve kritik durumda her şeyini
fedâ ederek ayakta tutacak olan da, işte bu, Soy-Temelli Asabiyenin kaynağı olan
omurgadır. 2: Buna mukabil, devlet büyüyüp genişledikçe, işbu
omurga ile aynı nesebe bağlı olmayan, başka neseblerden tebaaları da olmak durumunda
olacaktır. Bu vaziyet tahtında, devlet ile tebaa arasındaki münâsebetler örgüsünün
aslî kriteri, yâni yeni Asabiye, "devlete bağlılık", bir anlamda bir
tür Toplumsal Mukavele, bir Vatandaşlık Bağı olmalıdır. Burada "bir tür vatandaşlık
bağı" ibâresi ile, vatandaşlık olgusunun bir modernite ürünü olması hasebiyle
kullanılmıştır. 3: Şu halde, homojen toplumlarda, meselâ tek-milletli
(ya da tekil, singüler) küçük krallıklarda, ya da cumhuriyetlerde, devlet ile
tebaa arasındaki aslî bağ unsuru, yani asabiye, soy asabiyesi olduğu halde, heterojen
toplumlarda, yani çok milletli (ya da çoğul, plüral) imparatorluklarda, devlet
ile tebaa arasındaki aslî bağ unsuru, yani asabiye, soy asabiyesi değil sebeb
asabiyesi olmalıdır. 4: Din, mülkün tesisinde olduğu gibi, yayılmasında,
kuvvetinin ve saltanatının idâmesinde önemli bir unsur olmakla beraber, mülk için
tek başına yeterli bir faktör olmadığından, bir "asabiye" olarak kabul
edilemez. Yâni: Bir mülk, sadece din motivasyonu ile tesis edilemeyeceği gibi,
muhtelif soylara, soy kökenlerine mensup tebaayı aynı siyasî organizasyonun çatısı
altında bir arada tutabilmek için, "din birliği" tek başına kifâyettâr
olabilmekte değildir. Dinin, mülkü, yâni siyasî organizasyonu sağlamaktaki
önemli rolüne karşılık, tek başına yeterli olmayışının en temelli sâiklerinden
birisi, hatta birçok bakımdan birincisi olarak, şahsî tezim olarak, şunu ileri
sürmekteyim: "Dinler, hassaten ökümenik dinler, çok büyük totalitelerdir;
bundan dolayı, 'birden fazla' ve 'birbiriyle çelişkin ve çatışkın' siyasî organizasyonların
hepsi için de aynı derecede meşrûiyet kaynağı olabilirler." Öyle
sanıyorum ki, aynen bu ifadeleri kullanmamakla beraber, İbn Haldûn'un söylemek
istediği de bu olsa gerektir. 5: Haldûn'un felsefesinden konumuz açısından
istihsal edilebilecek en mühim, en çarpıcı sonuç, "Milliyetçilik"tir.
Bundan altı asır önce vefat etmiş olan Mağripli bu büyük İslâm mütefekkiri, bize
milliyetçilik'i işâret etmektedir. Bu netice, belki de onun doğrudan kastetmiş
olduğu bir şey değildir; ama, bu noktada Haldûn'un Haldûn'u aşmış olduğunu düşünebiliriz.
Sanayi-öncesi dönemdeki millî üsabiye ile sanayi-dönemindekinin arasındaki
en temel fark, özü itibariyle, "Devlet ile toplumun arasındaki bağlılığın
sıkılığı"nın kazanmış olduğu yeni şekildir. Bu bağın iki vechesinin bulunduğunu
söyleyebiliriz: Bir yandan yönetim mekanizması ile ilgili olan, siyasetin süjelerinin
ve objelerinin arasındaki bağın sıkılığı, organikliği olarak tercüme edilebilecek
olan demokrasi vechesi, diğer yanda, devlet ile o devleti kuran ve yaşatan iradenin
birbiriyle irtibatlarının sıkılığı, organikliği olarak tercüme edilebilecek olan
millî asabiye vechesi bulunmaktadır. İmdi, devlet ile toplum arasında
daha sıkı bir bağ, daha homojen, daha monoblok bir toplum gerektirmektedir. Bu
homojenlik ve monoblokluk, "Devlet ile toplum arasındaki bağlılığın sıkılığı"
şeklinde ifade ettiğimiz husustur ki bu bağ, günümüzde, en sıkı şekline, toplumun
bir ulus (millet) halini alması halinde ulaşmaktadır. O halde, bu ilkeyi, "Devlet
ile ulus (millet) arasındaki bağlılığın sıkılığı" şekline ircâ edebiliriz.
Bu husus, aynı zamanda ulus-devlet kavramının da tanımı olmaktadır. Yani, modern
millî asabiye, ulus-devleti bir yandan istilzam ve bir yandan da intac etmektedir;
ikisinin arasında, bu şekilde bir korelasyon bulunmaktadır. Ulus-devlet ise, modern
zamanlara ait olan bir devlet yapısıdır. İmdi, ulus-devletin en temelli, en bâriz
karakteristik niteliği, ulus (millet) üzerine bina edilmiş olmasıdır. Bu ise,
devleti kuran ve yaşatan iradenin Neseb asabiyesi olması anlamına gelmektedir.
Ne var ki, burada küçük ve fakat bir o kadar da önemli bir hatırlatmayı yapmak
icap etmektedir: İbn Haldûn'un dahi oldukça modern bir ileri görüşlülükle belirtmiş
olduğu gibi, nesebe bağlılık demek olan Neseb asabiyesi, en dar anlamıyla yetinilip
genetik olarak belirli bir soy karabeti ve hele hele asla bir ırk karabeti olarak
anlaşılmamalıdır. Neseb asabiyesi, en geniş anlamıyla, kendisini organik olarak
belirli bir soya, bir nesebe bağlı addetmek anlamındadır. Buradaki "organik"
kelimesi "biyo-genetik" bir içerikle doldurulduğu takdirde, bu düpe-düz
basit ve en aşağı türden bir ırk asabiyesi olacaktır ki bunun da bir dünya görüşüne
dönüşmüş şekli ırkçılıktan başkası değildir. Türk
Milliyetçiliğinin Tarihî Kökenleri Türk Milliyetçiliğinin tarihî
gelişimini ilk evvelâ iki ana başlık altında toparlamak kâbildir: Modern çağ Öncesi
ve Modern Çağ. Modern Çağ Öncesi Türk milliyetçiliğinin iki ayrı vechesinin
bulunduğunu ileri sürebiliriz: İlk vechesi ile, o, yukarıda da kısaca
sözü edilmiş olduğu üzere, hemen hemen her millette, her kavimde görülen, Neseb
asabiyesinden, yâni belirli bir soya bağlı olmaktan kaynaklanan bir milliyetçiliktir.
Bu birincisinin diğer kavim ve milletlerin milliyetçilerine göre, prensipler düzeyinde
pek fazla ayırdedici bir niteliğinin bulunduğu söylenemez. Türk milliyetçiliğinin
asıl belirleiyci ve farklı kılıcı olan vechesi, ikincisidir. İkinci vechesi
ile, Türk milliyetçiliği, kendisine cihânı sevk ve idâre etme görevi semâdan tevdî
edilmiş bir "üstün kavim" olma bilincidir. Bu bilinç, tniversalist devlet
doktrini olarak adlandırılan ve İslâm döneminde de İslâmın çihad kavramı ile süperpoze
edilerek daha da güçlendirilen, daha rafine ve daha sofistike bir hâle dönüştürülen
Nizâm-ı Âlem idesinde kendisini açığa vurmaktadır. Üniversalist devlet,
Kürre-i Arzın bütün mükevvenâtın fizikî merkezi olması gibi, Türk yurdunun da
bütün arzın siyasî merkezi olması demektir. Bu siyasî doktrinin kozmolojik arka
plânı da, Türk yurdunun fizikî olarak arzın merkezi şeklinde olduğuna dair kozmoloji
doktrinidir. Buna göre, üniversalist devlet doktrini, Türklere, bütün dünyayı
yönetmek konusunda hem bir hak vermekte ve hem de, bundan daha da önemlisi, bir
mükellefiyet yüklemektedir. En eski zamanlardan Osmanlıya varıncaya kadar hemen
hemen tüm Türk devletlerinde mevcut olan, ama bilhassa Kök-türkler'de ve hassaten
Osmanlıda zirveye çıkan bu anlayış, çok kutlu ve soylu bir temele dayanmakta,
Türk milliyetçiliğini Tanrı katına bağlamaktadır. Zira,bu doktrin, kaçınılmaz
olarak "Âlemin nizâmından sorumlu olmak" idesini de peşinde getirmekte
olduğu gibi bunu da Tanrı tarafından verilmiş bir görev olarak kabul etmektedir.
Türklerin omuzuna, Tanrı tarafından, bütün akvâm-ı beşeri tedvîr etme, çekip-çevirme,
nizâma sokma konusunda kaçınılması mümkün olmayan, aksi halde indallahta hesap
verilmeyi gerektiren bir vecîbe, bir vazîfe tevdî edilmiştir. İşte, Nizâm-ı
Âlem idesinin temeli budur: yeri göğü örneksiz ve misalsiz yaratan, yıldızları
direksiz tutan, Arşın ve Kürsî'nin ve Din Gününün sahibi, Kaadir-i Mutlak, Âlim-i
Mutlak, Hâlık-ı Külli Şey', Rahmân ve Rahîm olan Tanrı Teâlâ nasıl ki ezelî
|