| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
|
Bundan manâdâ, komünizm ideolojisi de, milliyetçiliği lağvetmek bir yana, bir
milliyetçilik silahı haline dönüştürülmüştür. Bu tarihî yanılgının sebeb-i hikmeti
çok basittir: Milliyetçilik, ilk ve naif şekli ile, fıtrattan gelmektedir; öğretim
ve eğitimle verilmekte değildir. Modern şekli ile de bizzat modernite'nin kendisinden
gelmektedir. İmdi: Naif -veya Modernite-öncesi- ve Modern milliyetçiliklerin
arasındaki ortak payda, aynı temele, aynı beslenme kaynağına, yâni Soy Bağı'na,
Haldûn'un tâbiri ile "Neseb Asabiyesi"ne dayanmakta olmasıdır. Ancak,
bunun yanında ikisinin arasında önemli bir farklılık da vardır ki bu fark, doğrudan
modernitenin kendisinden kaynaklanmaktadır. Bu ise, kalın çizgilerle ifade edildikte,
modern anlamdaki Millet ve Millet-Devlet (Ulus-Devlet) kavramlarıyla yakından
ilgili ve rabıtalıdır. Modern Milliyetçilik, ulus-devletin özünü oluşturan, devlet
ile toplum arasındaki bağı kompakt şekilde millî asabiye üzerine inşa eden bir
milliyetçilik olduğu gibi aynı zamanda kendisi de diğer yandan ulus-devleti inşâ
etmektedir; binâenaleyh, millet, milliyetçilik ve ulus-devlet arasındaki münâsebete,
karşılıklı bir fonksiyonel münâsebet şeklinde bakmak gerekmektedir. Sanâyi
medeniyetinin bir neticesi olan yüksek miktarda kitlesel üretim (mass product)
yapılmasının getirdiği zenginlik bir yandan batının refahının yükselmesine ve
diğer yandan da bu refahın Büyük Kitle'ye, Halk'a yayılmasına sebebiyet vermiştir.
Burada "satıh-altından satha çıkmak" ibâresi ile kastetmiş olduğum şey,
'elit olmayan', belirleyici herhangi bir özel vasfı bulunmayan insan, tâbir-i
âmiyânesi ile "sıradan insan"ın, ya da Gasset'nin tâbiriyle "kitle
adam"ın(25), toplumsal hayatta
belirleyici olmasıdır. Bu satha çıkışın, siyâset ve kültürde birbirini
tamamlayan iki önemli vechesi olmuştur. Siyâset itibâriyle satha çıkış, "Demokrasi"yi,
kültür itibariyle satha çıkış ise halk kültürü'nü ve onun uzantıları kitle kültürünü,
daha sonra verilecek adı ile "popüler kültür"ü hâkim bir güç haline
getirmiştir. "Sanayileşme, "sıradan insan"ı satha çıkarmaya
19. yüzyılda da devam etmiş ve daha ileri sonuçlara doğru götürmüştür.
"Artık, kırsal kesim şehirlere akmaya başlamıştır; köylülerin, taşralıların
şehirlere yönelik akışı adetâ Ye'cüc-Me'cüc ordusunun, kendisini tutan surları
aşıp medenî âlemi istilâ etmesi gibidir. Ama, onları şehirlere çağıran şehirlilerdir;
gelişmekte olan sanayinin 'iş-gücü'ne, 'kol-gücü'ne ihtiyacı vardır. İnce, nâzik
şehirliler, hele onların en lâtif sınıfı, bu kaba ve ağır işlerden uzak durmaya
çalışmaktadırlar; kafa değil de ham beden gücü gerektiren bu ağır işlere onların
yerine köylüler talip olmuşlardır. Zira, şehirdeki bu hayat ne kadar ağır olursa
olsun yine de köylülük gelirinden daha iyidir. Bu sûretle şehirlere akın eden
dünkü köylüler bugünün sanayi işçileri olmaya başlamışlardır. "Bu
'akın', şehiri ürkütüp tedirgin etmiştir; ama, hareket, kendisini besleyen, durdurulamaz,
geriye döndürülemez bir süreç yaratmış bulunmaktadır: Artık batıyı, bilhassa Avrupa'yı
kasıp kavuran büyük sosyal dönüşüm başlamıştır ve bütün neticelerini alıncaya
kadar da durmayacaktır. "Bu neticeleri, konumuz itibariyle, iki
ana kısma taksim edebiliriz: "Siyâset alanında, Demokrasinin bir
entellektüel zihin antrenmanı olmaktan çıkıp fiilî bir realiteye dönüşmeye ve
Kültür alanında ise, Halk Kültürü çağının oluşmaya başlaması. "Bunların
tamamını da bir maddeye ircâ edebiliriz: Halk'ın Satha çıkması! "Kırsal
Şehir'e akmakta, Kırsallılar Şehirli olmaktadır; yavaş yavaş şehirlileşen bu taşralılar/köylüler,
aynı şekilde yavaş yavaş hem etkilenmekte ve hem de etkilemekte ve yeni bir kültür
oluşturmaya başlamışlardır. "Kırsallılar şehirleşirken şehirliler
de bir nebze kırsallılaşmaktadır. Artık halk ve kültürü hâkim olmaya
başlamaktadır. Halk'ın ve Halk Kültürünün bu hâkimiyetini şu şekilde
açıklamak kâbildir: 1: Büyük kitlenin ekonomide ve siyâsette belirleyici
bir öge olması, 2: Kültürün, eğitimin Taban'a, Büyük Kitleye yayılışı,
3: Köylerin şehirlere akışı, şehire gelen bu köylülerin ve taşralıların kendi
kültürlerini şehire taşıması ve şehirdeki elit kültürle sentezlemesi. Ama, dikkat:
Ne o halk eski halktır ve ne de halk kültürü ve eski halk kültürü; ne köylü köydeki
köylüdür ve ne de taşralı taşradaki taşralıdır; bir yeni köylü ve yeni taşralı
husule gelmiştir. Bunun yanında, şehirli de eski şehirli değildir; bir yeni şehir
ve yeni şehirli ortaya çıkmaktadır. Bu suretle, şehir bilinci önce yırtılmakta
ve sonra yeniden inşâ olunmaktadır. 4: Şehire dolan, şehirlileşen ve
belirli bir ekonomik güce ve ağırlığa ulaşan o büyük kitle aynı zamanda yeni bir
kültür pazarı yaratmaktadır; bu pazar; yukarıda zikredildiği üzere hâlha bir avâm
pazarıdır -ve teknik açıdan ele alındığında hep de öyle kalacaktır-, ama eski
avâm pazarı gibi değildir. Eskiye nisbetle daha virtüozdur ve maddeten çok güçlüdür."(26)
Bilhassa bu kültür gelişmesi olgusu fevhalhad mühimdir; Halkın millete münkalib
olabilmesi için, büyük ve müşterek, herkesin paylaştığı, yaygın, kitlesel, herkesin
kendisini onunla ifâde ettiği, farklılıkları mümkün- mertebe minimuma indirgeyen
bir kültür yaratılmasına şiddetle ihtiyaç vardı. Metropolleşme, bu büyük kültür
devrimini yaratmaya muvaffak oldu. Sanâyi-Öncesi dönemde aynı ülke içerisinde
yaşayan "ahâli"nin büyük kısmının dilleri, gündelik hayatı, davranışları,
maddî ve manevî kültür unsurları arasıda bâzan handiyse uçurumlar mertebesinde
radikal kopukluklar olabilmektedir; insanlar şivelerinden dış görünüşlerinden
dahi kolaylıkla ayırdedilebilmektedir: Herkes bir "ayrı bölge"nin adamıdır;
hiç kimse bir "bütün ülke"nin adamı değil! Bunun bir heterojenlik demek
olduğu aşikârdır. Halbuki, heterojen bir toplumun kendi içindeki tesânüdü, birbirine
duyduğu alâka, elbette homojen bir toplumunkinin ayarında olamayacaktır. Toplum
ne denli homojen (türdeş, mütecânis) olursa, kendisini o denli bir "birlik
ve bütünlük" sâhibi olarak, o denli kompakt olarak algılayacaktır. İşte,
sınâîleşmenin getirmiş olduğu en büyük yeniliklerden, en büyük devrimsel dönüşümlerden
birisi budur: Homojenleşen toplum, kendisini yeniden ve çok daha kompakt bir tarzda
inşâ etmeye muvaffak olmuştur: Bir, bütün ve kompakt. Sathın altından
satha çıkan, kompaktlaşan ve güç kazanan; hem kültür vaz'ederek, hem üreterek,
hem tüketerek güç kazanan ve millet olmaya başlayan bu büyük kitle, bu büyük güç
kendisini siyasî iktidar taleplerinde de ortaya koydu; bu da "demos-krasos"u
yarattı: Halkın iktidârı. Bu sûretle o güne kadar sadece entellektüel mahfillerde
entellektüel bir zihin egzersizi konusu olan, bazılarının savunduğu, bazılarının
reddettiği Demokrasi, kuvveden fiile çıkmaya başlamış oldu. Halk, tarihte
ilk defa bu kadar önemli ve bu kadar güçlü olmuştu.
Ne
var ki, bu gücün halk ile siyâsî iktidar (Otorite) arasında bir "siyâset
problemi" çözüm şekline dönüşebilmesi "homojen bir toplum" inşâını
gerektirmekteydi. Aksi takdirde, çözülmesi gereken siyâset problemi, "Halk
ile Siyâsî İktidar (Otorite) arasında" değil, "Halklar arasında"
ortaya çıkmak durumunda olacaktır. Bu noktada, işte bu "homojenlik"
dürtüsü, aynı bir siyâsî kimlik şemsiyesi altında toplanmış olan bir homojen halkı
yarattı; Halk, bugün bildiğimiz ve kullandığımız mânâsıyla "millet"e
dönüştü. Bugünkü mânâ ve muhtevâsıyla demokrasi, ne Platon'un ileri sürdüğü
gibi mevhum ve muhayyel bir "İdeal devlet" yönetiminin yozlaşmış bir
şekli"dir, ne Aristo'nun dediği gibi "yığınların anarşisi", ne
Kant'ın dediği gibi bir "istibdad rejimi" ve ne de Aydınlanmacı Jakoben
Elitle'in hafifseyerek ileri sürdüğü gibi herşeyi bilen seçkinlerin Halk'a rağmen
Halk için kuracakları "Jakoben Cumhuriyetin artısı"; Demokrasi, Halk'ın,
sıradan insanların rejimidir; siyasî iktidarın gücünün ve meşrûiyet kaynağının
sıradan insanlardan müteşekkil Halk (Demos) olduğu; bir filozof ile bir ümmî dağ
çobanının siyasî kanâat ve tercihinin, re'yinin ve değerinin müsavi addedildiği,
"en iyi" değil ama bugüne kadar insan eliyle kurulmuş "en az kötü"
bir yönetim tarzıdır ve bu yönetim tarzı ise, heterojen değil homojen bir toplumsal
yapı üzerine binâ edilmektedir. Demokrasi, heterojen toplumların değil,
homojen toplumların yönetim tarzıdır. Burada
kullanmış olduğumuz "homojenlik" kelimesi, ıstılah olarak, bir toplumun
her kesiminin ve her tabakasının aynı tezgâhta kitlesel imâl edilmiş maddî emtialar
gibi her hususta birbirinin kopyası ve özdeşi olması mânâsındaki "özdeş (idantik)
toplum"u değil, "bir halk, bir millet, bir kimlik" şartını sağlayan,
aynı siyâsî itibâriyle aynı türden olan toplumu işaret etmektedir. Bunlardan
birincisi, çok kolaylıkla anlaşılabileceği gibi fıtrata aykırıdır; fıtrata aykırı
olduğu için de insanlığa aykırıdır ve kezâ, demokrasiye de aykırıdır. Bu kadar
birbiriyle özdeş hâle gelmiş veya getirilmiş bir toplumda farklılık(lar) olamayacağı
için bireysel ve toplumsal kişilik gelişmesi de olmayacaktır; halbuki demokrasi,
kişilikli, erdemli bireylerin ve kişilikli, erdemli bir cemiyetin erdemli rejimidir.
Ve kezâlik, demokrasi aynı zamanda farklılıklardan ileri gelen ihtilâfların, gerek
muhtelif toplum katmanlarının kendi aralarında ve gerekse de tüm toplum ile devlet
arasında bir "sözleşme" üzerinde mütabakata varmaları ile noktalanan
politik ve administratif en optimal çözüm tarzıdır; farklar ve ihtilâflar olmadan
Demokrasi olmaz. Fakat; çözüm sağlanabilmesi için, ihtilafların Mutabakat'a elverişli
bir zemin yaratan türden olmaları gerekir. İşte bununla ikinci şarta
geçmiş olmaktayız ki ikincisi kesinlikle sağlanması gereken temel bir şarttır:
Demokrasi, belirli bir ülke hudutları içerisinde, "bir halk, bir millet,
bir kimlik" şartının ortak bir noktada buluşturup bütünleştirdiği yekpâre,
mütecânis, masif bir toplumun rejimidir. Demokrasi, farklı kimlik bilinçlenmesine
sahip, kendisini "diğeri karşısında farklı" hisseden "birden fazla
halk"ın rejimi değildir; Demokrasi, "muhtelif halkların rejimi"
değildir; Demokrasi sayı biri ile bir olan bir halkın, yani, "bir adet halk"ın
kendi kendisini idare ettiği; siyasî iradenin bu ayrışmamış, parçalanmamış, bütün
ve bütüncül, yekpâre, monoblok halk kitlesine dayandığı; referansının ve meşrûiyet
kaynağının bu monoblok kitle olduğu, sadece ve yalnız bu monoblok kitleye karşı
-ve gerçek mânâda- sorumlu olduğu bir yönetim tarzıdır. Demokrasinin bundan gayri
târifi olamaz. Bunun içindir ki, demokrasi, kelimenin etimolojisindeki
"demos" (halk) ve "krasos" (iktidar, kuvvet) köklerine de
uygun olarak, birden ziyâde halka taalluk eden bir rejmi, yani, bir "multi-demos-krasos"
(çok halk iktidarı) değil, bir "demos-krasos" (halk iktidarı) olmak
mevkıindedir. İşte,
homojenleşmenin getirdiği bu olmuştur: Bir ülke, bir kimlik, bir halk; yâni bir
ülke ve bir Millet! Homojenleşme, aynı zamanda, bütün bir ülke halkının
kendisini "aynı tarih bilinci" ile bağlaması neticesinde daha önceleri
"ahali" v.b. gibi anlamlar taşıyan "nation" olgusunun çok
daha büyük çapta yeniden inşâ edilmesinde ve Halk'ın bugün bildiğimiz ve kullandığımız
mânasıyla "millet"e dönüşmesinde en önemli safhayı teşkil etmektedir.
İmdi; batıda, modernitenin alevlendirdiği milliyetçiliklerin gelişme tarihinde
mühimce bir fark zuhur etmiştir; zira, batıda, iki tür milliyetçiliğin ortaya
çıkmaya başladığı görülmektedir: "Devlet öncülüğünde milliyetçilik"
ve "Devlet kurmaya yönelen milliyetçilik". "Milliyetçilik"
adını alan iki ayrı fenomen vardı. Bunlardan birine devlet öncülüğünde milliyetçilik,
öbürüne devlet kurmaya çalışan milliyetçilik diyebiliriz. Devlet öncülüğündeki
milliyetçilikte yöneticiler, bir yandan tanımlanmış bir ulusal çıkar uğruna saldırgan
bir üslupla mücadeleye girişirken, bir yandan da bütün bir ulus adına ve yurttaşların
gösterebileceği başka bağlılıkları dışlayarak, geniş biçimde tanımlanmış bir yurttaşlıktan
taleplerde bulunmaktaydı. Devlet kurmaya çalışan milliyetçilikte ise o anda bir
devlet üzerinde kollektif denetimi bulunmayan bir topluluğun temsilcileri, ayrı
bir siyasal statü, hatta ayrı bir devlet talebiyle ortaya çıkıyordu. Zaman zaman
bu ikisi, toprak talebi şeklinde birbirine karıştı; bu talep doğrultusunda; komşu
devletlerde soydaş toplulukların yaşadığı toprakların, varsayılan ana devlete
bağlanması gerekiyordu. Her durumda bu iki fenomen, delvetlerin homojen halklara
tekabül etmesi gerektiği, homojen halkların farklı siyasal çıkarlar olduğu, homojen
halkların, kendi miraslarının tecessümü olan devletlere güçlü bağlılıklar duyduğu,
dolayısıyla da dünyanın, güçlü bir yurtseverlik duygusuyla birbirine bağlı yurttaşlıklara
dayanan ulus devletlerinden oluştuğu düşüncesinde birleşiyordu."(27)
Meselâ Fransa'daki milliyetçilik devlet eliyle yürütülen ve bilinçli bir
"millet" inşâına yönelik olduğu halde, Almanya'daki milliyetçilik, birbirlerinden
habersiz olarak yaşayan ve "Alman", yâni bir ve aynı olduğunu henüz
idrâk etmeye başlayan Almanca konuşan toplulukların, kısacası Alman halkının millet
bilinci ile devlet kurmaya yöneldiği bir milliyetçilik türüdür. Fakat bunların
her türünün de, yine devlet ve millet arasında bir "karşılıklı inşâ"
süreci geliştirdiklerine dikkat etmek lâzımdır. Aşağıda tekrar kısaca
temas edileceği üzere, bu gelişme, Haldun felsefesindeki Neseb Asabiyesinin yeniden
ve yeni bir tarzda dirilmesidir. Din
ve Milliyetçilik Gelişmeleri Batıda milletin ve milliyetçiliğin oluşmasında
bir başka ve mühim faktör de evrensel dünya devleti ideali doktrinini müdâfii
olan kiliseye karşı verilen mücadeledir. Fransa'da Millî Katolisizm olan Gallikanizm
ve, Almanya başta olmak üzere Latin soylu olmayan diğer ülkeerde de Protestantizm
ile başlayan, Katolik Kilisesi'nin, Papalık'ın İtalyan toprakları dışındaki diğer
ülkeler üzerindeki tahakkümüne karşı duyulan tepkinin yayılması da siyâsî bağımsızlık
fikrinin gelişmesine büyük katkıda bulundu. Kilise'nin en büyük otoritelerinden
birisi olan patristik filozof Aurelius Augustinus'un "De Civitate Dei Contra
Paganis" (Paganlara Karşı Tanrı Devleti) isimli meşhur eseriyle ortaya attığı
teze göre, Kilise'nin tek gayesi, yeryüzünde el'ân hâkim olan "Şeytan Devleti"ne
(Civitate Satanis) mücâdele ederek, "Tanrı Devleti"ni (Civitate Dei)
tesis etmektir; her dini bütün Hıristiyan'ın en aslî vazifesi, öncelikle budur.
Bu doktrin, bu yüksek ideale, bu ulvî gayeye mâtûf olarak Kilise'ye olağanüstü
dünyevî ve uhrevî salâhiyetler tanımakta idi ki bunların en başında gelen ve Papalar'ın
yanılmazlığını ileri süren Ultramontanizm ve Kilise'nin hem dünyevî ve hem de
uhrevî iktidarın tek meşrû yetki sahibi olduğunu kabul eden İki-Kılıç doktrinleri
Batı siyâsetini çok uzun süre belirlemiş ve milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerini
de çok uğraştırmıştır(28). Fransız
bağımsızlığının ve milliyetçiliğinin ilk temsilcilerinden sayılabilecek Gallikanist
hareketin kilisesi olan ve Millî Katolik Kilisesi olarak da bilinen Gallikanist
Fransız Kilisesi, Papalık'ın ülkesi üzerinde egemenlik kurduğu gerekçesiyle bu
ilkeyi reddetmiştir.Bir ara oldukça kuvvetlenen Gallikanizm, Papalık yandaşı Anti-Reformist
Fransız Cizvitçiliği'nin karşı atakları ile etkisini kaybetmişse de, buna rağmen,
bir milliyetçilik tohumu ekmeye muvaffak olmuştur. Yine aynı doktrinlere karşı
isyan ile başlayan reformizm ise sonuca ulaşmıştır.Luther tarafından tesis edilen
Protestan kilisesi ile Papalığın bütün üstünlüklerini ilga edilmiş, Katolik kilisesinin
erişilmez, eleştirilemez, insan-üstü konumu yok edilmiştir. Bilhassa Luther'in
meşhur Doksanbeş Tezi'ndeki(29) şu
maddeler sadece din reformunun değil, aynı zamanda hem dünyayı hem de siyaseti
yeni bir tarzda algılamanın habercisi ve öncüsü olması bakımından da önemlidir:
"1: Dinî konularda başvurulacak tek kaynak İncil'dir; Konsil
kararları ve Kilise Dogmaları değildir. İncili okumak ve yorumlamak ise kilisenin
tekelinde değildir; bunu, akıl bâliğ olan ve okuyabilen herkes yapabilir.
"2: Ruhban (klerikal) ve gayri ruhban (laik, seküler) lan arasında
bir fark, birinin diğerine bir üstünlüğü yoktur. Ruhban olmayanlar papazlık yapabilir,
papazlar da evlenebilir. "3: Kilisede hiyerarşi olamaz. Papanın
ve piskoposların Hıristiyanlara hizmetten başka bir varlık sebebi yoktur.
"4: Ayrı bir "Kilise Hukuku" olamaz. "5:
Tanrıdan başka kimsenin günah affetmesi söz konusu olamaz. "6:
"Dünyevî İktidar" Tanrı Hata! Yer imi tanımlanmamış tarafından verilmiştir.
Bu sebeple, "Dünyevî İktidar Sahibi", Tanrının görevlisidir. Bu güç
ve yetki ile o, din adına hizmet eder. "7: Yeryüzündeki tek otorite
"Dünyevî İktidar"dır. Papanın dünyevî hiçbir yetkisi yoktur ve imparatora
üstün değildir. Ancak, Dünyevî İktidar da ruhânî hususlarda yasa koyamaz."
Bu
hareket ile Kayzeryo-Papizm, Ultramontanizm temelden reddedilmiş, dünyevî güç,
dünyevî iktidar sahiplerine tevdî edilmiş, Regnum'un ve Sacerdotium'un alanları
yeniden ayrılarak Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki Kayzeryanizm ilkesine avdet
edilmiştir: Sezar'ın şeylere Sezar'a, Allah'ın şeyleri Allah'a! Dünyevî
siyasî iktidar Papadan ve ruhbanlardan alınarak Sezarlar'a, yâni ruhban olmayan
(non-clerical) imparatorlara, krallara verilmiş, Dünya'nın "dünyalı olanlar"
(saecular) tarafından yönetilmesinin yolu açılmıştır. Dünyalı otoriteler ise,
her ülkenin kendi içinden çıkmaktaydı: Almanlar, meşrûiyetlerini kendi ülkelerinden
alan krallar tarafından yönetileceklerdi artık. Beri yandan 16. yüzyılda
Mahiavelli, bir despotun -ki bu Papa'dır- ancak başka bir despot tarafından altedilebileceği
fikrinden hareket ederek, Dinî Despotizm'e karşı Dünyevî Despotizm'i savunan baş-eseri
"II Prinzio"yu (Hükümdar) kaleme aldı. Meşrûiyetini Kilise'den değil
kendi gücünden alan Hükümdar, Evrensel değil Millî bir devletin gücünü temsil
etmektedir. Bütün bunlar, bütün millî ve mahallî farklılıkları bünyesinde
eritmiş, evrensel, milletler ve halklar-üstü "Kutsal Hıristiyan Dünya Devleti"
idealinin çökmesine sebebiyet verdi. Evrenselin çöküşü, ulusalın dirilişi için
yol açtı: "Ortaçağın dinsel bir dünya devleti ülküsü altında eritmeye
çalıştığı ulusal farklılıklar, bireyci hümanizma ve Aydınlanma akımları içinde
yeniden yeşertilmiş ve Avrupa toplumları, kendilerini ülkeleri, dilleri, kültürleri
ve tarihleri bakımından farklı uluslar olarak görmeye başlamışlardı. Gerçekten
de "ulus" kavramı, giderek, ülkesi, dili, kültürü ve tarihi ortak insan
topluluklarını tanımlayan bir anlam içeriği kazanmıştır. Böylece tüm yüzyıla yayılan
ilerleme inancı, bir yandan tüm Avrupa uluslarınca paylaşılan bir inanç olurken,
öbür yandan, uluslar, bu inanç altında kendi tarihlerini bir "ulusal bilinç"le
ele almaya başlamışlardır."(30)
Bu
sûretle batı bir yandan kendi içinde kendi toplum yapısını yeniden inşâ ederken
diğer yandan da herbir batılı ülke ve halk kendisinin diğerinden farklılığını
farklı bir siyâsetle ortaya koymaya başlamış oldu. Bu noktada batıda
başka bir gelişme daha görülmektedir: Sanâyi devriminin getirdiği güç, batıda
bir "üstünlük" duygusunun doğmasına ve sonra da taşkın bir biçim almasına
yol açmaya başladı. Fakat bu üstünlük duygusu bir vehim ya da illüzyon değil,
ap-açık bir objektif hakîkat idi: Batı, dünyanın geri kalan kısmına karşı, tartışılması
ve reddi gayrî mümkün, çok belirgin ve çok kesin bir askerî, siyasî, iktisadî
ve kültürel hâkimiyet tesis etmişti. Cemil Meriç, "batı olayı" olarak
tanımladığı "İhtişamlı Tulû"yu şöyle anlatmaktadır(31):
"XIX. yüzyılda Avrupa erişilmez bir üstünlük kazandı, hem de birdenbire...
Ve dünya üzerinde hemen hemen mutlak hâkimiyet kurdu. Cihanın en uzak bölgelerine
âid de olsa, her mühim mesele, Avrupa hariciyeleri arasındaki tartışmalarla karara
bağlanıyordu. İtibara şâyân olan, yalnız "düvel-i muazzama"nın menfaatleri
idi. Bir kelime ile, dünyanın mukadderatı -hem topyekûn hem de ufak ayrıntılarıyla-
Avrupa'nın savaş meydanlarında çözümleniyordu. "Avrupa Komseri" denilen
beş veya altı Avrupa devleti öylesine güçlü idi ki, terazinin bir kefesine onlar
konsa, öbür kefeye de dünyanın geri kalan ülkeleri yığılsa, ikinci kefe tüy kadar
hafif kalırdı. ".../ Batı olayı, üçyüzyıl kuluçka hayatı yaşadıktan
sonra, XIX. asırda patlayıverdi. Bu olayın temelinde rasyonalizm ve ilim vardı:
XVII. asırda kekeleyen, XVIII'de konuşmaya başlayan, XIX'da haykıran ilim. Ama
kimseyişaşırtmadı
|