| TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİ | | DOÇ.
DR. DURMUŞ HOCAOĞLU | |
| Millet
ve Milliyetçilik Üzerine Bir Prolegomena Millet ve milliyetçilik
nedir? Zâhiren basit ve herkesçe mâlûm gibi görünen, ancak bâtınına girildikçe
çok zorlu bir problem olduğu farkedilebilen bu suâle nasıl cevap verebiliriz.
Kuşkusuz, milliyetçilik ancak millet kavramıyla birlikte bir anlam bütünlüğü
teşkil edebilir; millet vâkıasının olmadığı yerde bir milliyetçilikten de söz
edilemeyeceği âşikâdır. O sebeple milliyetçilik irdelemesi, aynı zamanda millet
irdelemesi demektir. Fakat, mesele bu derece basite indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.
Bu tartışmanın içine filolojiden tarihe, tarih felsefesinden din felsefesine kadar
birçok disiplini dahil etmek kaabildir; hattâ bir bakıma da gereklidir.
En az dokuz adet akademik disiplinin [siyasî coğrafya, milletlerarası ilişkiler,
siyaset ilmi, kültürel antropoloji, sosyol psikoloji, siyaset felsefesi (normatif
teori), milletlerarası hukuk, sosyoloji, tarih] milliyetçilik ve ulus- devlet
teorilerini geliştirdiğini ileri süren P. Treanor, "Structures of Nationalism"
isimli makalesinde milliyetçilik teorilerini dokuz kategoride toplamaktadır(1):
1. Siyâset felsefesinde normatif milliyetçi teori, 2. Siyasi
ekstremizm olarak milliyetçi teoriler, 3. Milliyetçiliğin modernizasyon
teorileri, 4. Milletlerin modern menşeini tartışan primordiyalist teoriler,
5. Sivilizasyon teorileri, 6. Historisist (tarihselci) teorileri,
7. Sosyal integrasyon teorileri, 8. Devlet teşekküllü teoriler,
9. Global sistem veya global düzen teorileri. Maw Weber, millet
kavramını yeterince vâzın bulmadığını, ancak, sıhhatli olmamakla beraber, global
bir tanım yapılabileceğini belirtmektedir(2):
"Millet" kavramı herhangi bir netlikle tanımlanabilecek
olsaydı bile, bunun, bir milletin üyesi sayılabileceklere özgü ortak ampirik nitelikler
olarak ifade edilemeyeceği kesindir. Belli bir anda bu terimi kullananların verdiği
anlamı da alınacak olursa, millet kavramı kuşkusuz her şeyden önce, belli bir
grup insanda başka gruplara karşı belirli bir dayanışma duygusunun harekete geçirilebileceği
anlamına gelir. Bu demektir ki millet kavramı değerler âlemine ait bir kavramdır.
Ancak, bu grupların nasıl tanımlanacağı ya da bu dayanışmadan hangi ortak eylemin
doğacağı konusunda kesinlik yoktur." Encyclopaedia Britannica,
"Milliyetçilik modern bir harekettir" demektedir(3).
Modern anlamıyla milliyetçiliğin tek kelimeyle tarifi budur. Ancak, bu, noksan
bir tariftir: Eski zamanlarda, daha doğru bir ifadeyle, modernite-öncesinde bugünkü
gibi bir kavram olarak var-olmamakla beraber, millet ve milliyetçilik her zaman
için ve bütün tarih boyunca var olmamakla beraber, millet ve milliyetçilik her
zaman için ve bütün tarih boyunca var olagelmiştir; bu itibarla, asla bir yeni
icat değildir. Isaiah Berlin, kendisiyle yapılan bir mülâkatta "milliyetçilik
nereden doğmuştur?" şeklindeki bir suale şu cevabı vermektedir: "Yaşadığımız
modern çağda, milliyetçilik dirilmiş değildir, çünkü hiçbir zaman ölmemişti"(4).
Berlin haklıdır: Milliyetçilik hiçbir zaman bir zamâne icadı olmamıştır; o, çok
eski bir türküdür. Modern milliyetçilik, bu kadim türkünün yeni bir bestesinden
başka bir şey değildir. Gellner bu hakikati, şu şekilde ifade etmektedir:
"Milliyetçilik, çoğu zaman şiddetli derecede yıkıcı olacak kadar
güçlü olmasa da, yerçekimi gibi önemli ve kapsayıcı bir güçtür."(5)
Gellner'in "yerçekimi" metaforu ile anlatmak istediği şeyin,
milliyetçilik olgusunun tabiîliği, fitrîliği ve beşerî kapsayıcılığı olduğu açıktır.
Yani; milliyetve buna bağlı olarak milliyetçilik, herşeyden öne ve behemehâl,
bir "his"tir: Kendisini bir yere, bir zümreye, bir büyük camiaya
âit olarak hissetmek. Şu halde, onun kökleri, insanın ve cemiyetlerin ruhlarının
derinliklerine gömülü olmalıdır. Bu hususu, sosyolojideki "zümre şuuru",
"zümre hissi" veya "zümre zihniyeti" kavramıyla
açıklayan Sadri Maksudi Arsal, milliyet duygusunu ve milliyetçiliği şu şekilde
tanımlamaktadır(6): "Milliyet
duygusunun kaynağı ve nüvesi işte gerek iptidaî, gerek medenî camialarda, hattâ
bazı camiacı hayvanlarda görülen sosyolojik gerçek ve olaydır; yani ferdlerin
mensup oldukları kitleye karşı duydukları bağlılık hissidir".
"Şu halde, milliyet duygusunun kaynağı bir taraftan en mühim hayat kanunu
olan yaşayabilmek için mücadele ve mücadele için gruplaşma mecburiyeti, diğer
taraftan da insanın ruhunda tekamülü nisbetinde inkişaf eden, çevresindekilerle
barış içinde yaşamak ihtiyacı ve insiyakıdır. "Milletlerin, millet
olarak yaşamasını temin eden, diğer milletler içinde erimesine, yok olup gitmesine
mâni olan da, işte bu kütle şuurudur, yani millî histir. Herhangi bir sebep neticesinde
millete bağlılık hissi körletilmiş ferdlerden terekküp eden milletler varlık sahasından
yokluk sahasına göçmüşlerdir. "Millî his hayat için mücadelenin,
var olmak azim ve iradesinin de bir tezahürüdür. "Ferdlerin var olmak
azim ve iradesine 'kendi kendini koruma' insiyakı denilir; milletlerin var olmak
azim ve iradesi de 'millî şuur', 'milliyet duygusu', 'milliyetçilik' adlarını
alır." Filhakîka, tarihî tecrübe göstermektedir ki, millet ve
milliyetçilik kavramları için yeni olan, onun modern zamanlarda kazanmış olduğu
ve eskisine göre hayli farklı olan şekli, mânâsı ve muhtevâsıdır. Nitekim,
bu kavramın bugünkü anlamı gerçekten de eskiye nisbetle hayli farklılaşmıştır;
bugün bu terim ile, eski zamanlarda anlatılan şeyin aynısı anlatılmakta değildir.
"Millet" kelimesi bir kavram olarak, her kavram gibi, tarih boyunca
sâbit kalmamıştır. Zaman zaman ümmet, ahâli, halk gibi muhtelif mânâlar yüklemlenen,
zaman zaman Arapçadaki Kawm kavramıyla müterâdif kullanılan ve eski şekli Orta-Asya
Türkçesinde "Budun" kelimesi ile ifade edilen bu kavramın günümüzde
bilinen hâlini alması hayli uzun ve karmaşık bir mâceranın ürünüdür.
Daha ondokuzuncu asrın sonuna doğru batıda henüz bugünkü anlamına kavuşmamış olan
bu kelime, ancak yüzyılın sonunda modern biçimlenmesini ikmâl edebilmiştir.
Ulrich Im Hof, "18. yüzyılda devletler henüz milliyetçi değildi"(7)
derken, kastetmiş olduğu, bugünkü mânâsıyla milliyetçiliktir. Gerçekten de, Avrupa'da
sanayi devriminin uç vermeye başladığı 18. yüzyılda henüz bir yandan kilisenin
"Hıristiyan Birliği" ideali ve diğer yandan aydınlanmanın kozmopolitizmi
hâlâ güçlüdür. Fakat, Milliyetçilik- Modern Milliyetçilik - derinlerde bir yerlerde
kuluçka dönemini tamamlamak ve kabuğunu kırarak büyük bir gürültüyle varlık alanına
çıkmak üzeredir. Nitekim, Hof, bu ibâresinin hemen akabinde, aynı cümle içerisinde
"... her ne kadar milliyetçilik her yerde gizliden gizliye uyku halinde
bulunsa ve daha sonra gürültüyle uyanacak olsa da. Aydınlanma yüzyılı kendini
kozmos olarak, toplu ilişkiler içindeki dünya olarak kavramaktaydı."
demektedir. Bu tesbit doğrudur. Milliyetçilik tartışmaları, kozmopolitik fikirlerin
revaçta olduğu bu asırda yavaş yavaş başlamaktadır. Müellif aynı eserinin ileriki
sayfalarında, milliyetçilik akımının gelişmesini; "Milliyetçilik
ancak Fransız devriminin ardından siyasal bir gerçekliğe dönüşmüş ve millî bütünlüğe
sahip bir halk düşüncesi ancak Romantik dönemde elle tutulur hale gelmişse de,
bu sorun üzerinde tartışmalar 18. yüzyılda başlamıştır ve aslında bir yönüyle
aydınlanma düşüncesine tepki olarak bila değerlendirilebilir."(8)şeklinde
özetledikten sonra, millet olgusunun nasıl gelişme gösterdiğini anlatırken, halk
kavramının vuzuhsuzluğunu dile getirmekte, (Ibid, s. 260 -261) bunun aynı zamanda
ulus-devlet'in gelişmesine paralel olarak bugünkü mânâsına kavuştuğunu anlatmaktadır(9):
"Devlet tebaasını egemenliği altında topladıkça sprit des Nations, yani
millî ruh kavramı, ülkeye özgü millî karakter özellikleri kavramı daha yakından
tartışılır oldu -mesela merkezileşmeye doğru giden Fransa'da. La nation, tek bir
devletin çatısı ve tek bir kral altında toplaşmış insanları bütünüyle kapsayan
Fransız halkı anlamına gelmekteydi artık. Frank insanıyla ilgili Ortaçağ imajı
17.v e 18. yüzyıla taşınmıştı. Diğer ülkelerin toprak hırsları, ayrıca genel olarak
dış rekabetten krallık yönetimi ve kraliyet ordusu sayesinde korunan Fransızlar,
bundan böyle bir vatanın evlatları gözüyle baktılar kendilerine. Adada yaşamaları
nedeniyle bir ulusta bütünleşme sürecini daha önce tamamlamış olan İngilizler,
Fransızlar'a bu konuda örnek teşkil ettiler. "Bundan böyle halklardan
beklenen, kendilerini tek bir bütün olarak algılayıp düşünmeleriydi. Vatan sevgisi
giderek önem kazanıyordu. Artık yalnızca krala sadakat yeterli değildi, ülkenin
atalarıyla yekvücut olup onlarla aynı şeyleri hissetmek; işte gerekli olan buydu.
Herde bu düşünceyi tek bir cümlede özetler: "Nasıl her kurşunun bir ağırlık
noktası varsa her ulus da mutluluğunun odak noktasını kendi bağrında bulur."
Ulusun ağırlık noktası kendi içindeydi madem, öyleyse tamamen belirgin bazı özellikler,
diğer uluslardan kendini farklı kılan özellikler de sergilemek zorundaydı."
Milleti "belirli bir teritoryal politik örgütlenme" olarak tanımlayan
Hobsbawm(10), modern anlamıyla millet
(nation) konusunda "Modern milletin ve onunla bağıntılı her şeyin temel karakteristiği,
modernliğidir" demekte ve bu kavramın sadece batıdaki gelişmesinin tarihini
sayfalarca açıklarken şunları söylemektedir(11):
"Bugün bu olgu yeterince anlaşılmış durumdadır; ancak millî kimliğin
tarihten de eski olacak kadar doğal, temel ve kalıcı olduğu yönündeki zıt varsayım
o denli yaygın bir kabul görmektedir ki, konuya ilişkin sözcük dağarının modernliğini
irdelemek yararlı olabilir. Çeşitli basımları bu amaçla titizlikle gözden geçirilmiş
olan İspanya Kraliyet Akademisi Sözlüğünde 1884 basımından önce modern anlamıyla
devlet, millet ve dil terminolojisi kullanılmaz. / .. /1884'ten önce nación sözcüğü,
basitçe "bir eyalet, bir ülke ya da bir krallıkta oturanların toplamı"
ve aynı zamanda "bir yabancı" anlamına geliyordu. Oysa 1884 basımıyla
birlikte, artık "her şeyden üstün bir ortak yönetim merkezini tanıyan bir
devlet ya da politik birim", bunun yanında "bir bütün sayılan bu devletin
oluşturduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan insanlar" anlamı yüklenmekteydi.
Dolayısıyla ortak ve egemen bir devlet unsuru, en azından İber dünyasında, bu
tür tanımların merkezinde yer almaktadır. Nación. "conjunto de los habitants
de un pais regido por un mismo gobierno" olarak tanımlanmıştır. Daha yakın
zamanlardaki Enciclopedia Brasileira Merito'da ise, naçâo, "Bir devletini,
aynı rejim ya da yönetimde yaşayan, ortakç ıkarları olan yurttaşlar topluluğu;
belirli bir toprak parçasında ortak gelenek, özlem ve çıkarları bulunan, grubun
birliğini sürdürme sorumluluğunu üstlenen merkezi bir iktidara bağımlı olan insanların
oluşturduğu kollektif; yönetim güçleri dışında, bir devlete bağlı halk" olarak
tanımlanmaktadır. Bundan başka, İspanya Akademisi Sözlüğünde "millet"in
kesin tanımı 1925 yılına kadar görünmez; millet ancak o zaman "aynı etnik
kökene sahip olan, genelde aynı dili konuşan ve ortak bir geleneği paylaşan insanların
oluşturduğu kollektif" olarak anlatılır. "..../... filolojinin iddia
ettiği gibi, "nation" sözcüğünün ilk anlamı köken ya da soya işaret
etmektedir:/... Froissart'ın "je fus retourné au pays de ma nation en la
conté de Haynnau" (Hainault vilayetindeki doğum yerime / köklerimin bulunduğu
yere geri gönderildim) sözünü aktaran eski bir Fransızca sözlüğünde "naissance,
extraction, rang" (Fransızca: Doğum, soy, mevki) ile ilişkilidir "nation"
sözcüğü./... ".../Romans dillerinde "nation" sözcüğü yerli
bir sözcüktür. Başka yerlerde ise, kullanıldığı kadarıyla, dışarıdan alınmıştır.
Bu çerçevede kullanım farklılıklarını daha net bir biçimde izleyebiliriz. Yüksek
ve Aşağı Almancada Volk (halk) sözcüğü bugün, "natio" sözcüğünden türetilen
sözlüklerle bir ölçüde açıkça aynı çağrışımları uyandırmaktadır, yalnız aralarında
oldukça karmaşık bir etkileşim vardır. Ortaçağdaki Aşağı Almancada, natie terimi,
kullanıldığı kadarıyla (Latince kökenine bakılırsa, kraliyet ailesinden, soylu
ailelerden gelenler ya da diğer üst sınıf kökenli olanlar veya eğitimli kişiler
dışında pek kullanılmamış olsa gerektir), açık ki henüz Volk'un anlamını çağrıştırmaz
ve bu anlamına ancak onaltıncı yüzyılda kavuşmaya başlar. Natie terimi Ortaçağ
Fransası'nda olduğu gibi doğum ve soy grubunu (Geschlecht) anlatmaktadır.
"Bu terim, başka yerlerde de görüldüğü gibi, bir arada varoldukları
benzerlerinden ayırt edilmeleri gereken loncalar ya da diğer koprorasyonlar gibi
daha büyük ve bütünlüklü grupları anlatmak doğrultusunda gelişme gösterir: "milletler"in
İspanyolcadaki gibi yabancıyla eşanlamlı kullanılmasının, yabancı tüccarlar ("bir
şehirde yaşayan ve ayrıcalıklardan yararlanan yabancı topluluklar, özellikle tüccarlar")
anlamını taşımasının, alışılageldiği üzere eski üniversitelerde öğrenci "milletler"inden
söz edilmesinin ve aynı zamanda pek sık kullanılmayan "Lüksemburg milletinden
bir alay" ifadesinin kaynağı budur. Ancak açıkça görünmektedir ki, bu evrim,
insanın kökeninin bulunduğu yere ya da toprak parçasına bağlı olduğunu vurgulama
yönünde gelişeceği (böylece eski bir Fransızca tanımdaki pays natal [(Fr.) Bir
insanın doğum yeri olan memleket], en azından daha sonraki sözlük yazarlarının
zihinlerinde hemen "eyalet" anlamını yüklenebileceği) gibi, başka bir
yöne evrilerek etniklik doğrultusunu izleyebilir; nitekim Hollandalıların natie
teriminin asıl anlamının "aynı 'stam'a** ait olduğu varsayılan insanlar toplamı"
olduğunda ısrar etmeleri bunun bir göstergesidir./ .../ Hollandaca sözlüğünde,
"millet" sözcüğünün aynı dili konuşmasalar bile bir devlete ait olan
insanlar anlamında kullanılmasının, Fransız ve İngilizler'in özgüllüğü olduğu
özellikle vurgulanır. Bu bilmecenin en öğretici tartışmalarından birisi onsekizinci
yüzyıl Almanyası'ndan gelmiştir. Ansiklopedist Johann Heinrich Zedler'e göre millet,
1740'ta, gerçek ve özgün anlamıyla, ortak adetleri, ahlâki gelenekleri ve yasaları
paylaşan birleşmiş bir Bürger (onsekizinci yüzyıl ortası Almanyası'nda belirsizliğiyle
tanınan bu sözcüğü kendi haline bırakmak en iyisi olsa gerektir) grubu demekti.
Yani milletin toprak parçasıyla ilgili hiçbir anlamı olamaz, çünkü farklı milletlerin
fertleri (birbirlerinden "yaşam tarzları - Lebensarten- ve âdetlerindeki
farklılıklar"la ayrılmışlardır) aynı eyalette, hatta çok küçük bir devlette
birlikte yaşayabilirler. "Doğru ve özgün" ya da diğer
anlamları ne olursa olsun, "millet" terimi modern anlamından
açıkça çok uzak bir yerdedir. Bunun için, konuyu daha fazla irdelemeden, millet
kavramının modern ve esasen politik anlamıyla tarihsel açıdan çok genç bir kavram
olduğunu söyleyebiliriz." "Erkekler ve kadınlardan müteşekkil
topluluk yahut kan bağı, soy bağı, içtimaî bağ gibi bağlarla birbirine bağlanmış
olan insanların teşkil ettiği topluluk" gibi muhtelif mânâları olan, ancak
ekserî kullanım şekli ile soy bağına göndermede bulunması hasebiyle bugün kullandığımız
şekli ile millet kelimesinin Arapçadaki eski karşılığı sayılabilecek olan ve Kur'ân-Kerim'de
de sıkça zikredilen "kawm" kelimesi (12),
Hobsbawm'ın "nation" sözcüğünün ilk anlamının köken ya da soya işaret
etmekte olduğuna dair tesbiti ile uyuşmaktadır: Kavm-i necîb-i Arab gibi. Bu kelimenin
arkaik Türkçedeki müterâdifi olduğu kabul edilebilecek olan "Budun"
da uzun zaman aynı anlamda kullanılmıştır. Buna mukabil, "millet"
ise, daha ziyâde, bir inanç etrafında toplanmış, aynı inancı paylaşan, yâni inanç
bağı ile birleşen insan topluluklarını ifade etmektedir: "Küfr bir tek
millettir" (el-küfrü miletun vâhideh) hadîsinde olduğu gibi. Bunun
yanında "ehl" kelimesi de, benzer şekilde, bir inanç birliği ifâdesidir
ve soy bağlılığını ifade etmekte değildir: "Ehl-i Sünnet" gibi. Nitekim,
hayli yakın sayılabilecek bir zamanda, 26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839) tarihinde
ilân edilen ve Osmanlı batılılaşmasında önemli bir dönüm noktası olan Gülhâne
Hatt-ı Hümâyûnu'ndaki "... tebaa-i saltanat-ı seniyyelerimizden olan Ehl-i
İslâm ve milel-i vesaire..."(13) ibâresindeki
tasnif, ehl ve millet kelimelerinin hangi kontekstte kullanıldığına dair ilgi
çekecek bir örnektir: Osmanlı devletinin tebası, birisi Müslim Tebaa (Ehl-i İslâm)
ve diğeri de Gayri Müslim Tebaa (Milel-i Vesâire: Ve diğer milletler) şeklinde
din merkezli bir tasnife tâbî tutulmuşlardır ve bu tasnifin bir kısmı "ehl"
diğer kısmı da "millet(ler)" şeklinde isimlendirilmiştir. Hobsbawm'ın
"filolojinin iddia ettiği gibi, "nation" sözcüğünün ilk anlamı
köken ya da soya işaret etmektedir" şeklindeki tesbiti büyük ölçüde doğru.
Doğru, çünkü, yukarıda da söylendiği gibi, millet ve milliyetçilik kavramlarının
bugünkü şekline sanâyi medeniyeti ile ve oldukça yakın sayılabilecek bir dönemde
kavuşmuş olmasına karşılık, birer olgu olarak, insan fıtratından meş'et etmekte
olduğu için, tabiî, fıtrî ve naif şekli ile her zaman için var-ola gelmiştir.
Platon'dan, Taberî'ye varıncaya dek birçok önemli filozof, tarihçi ve âlimin eserlerinde,
son derece kuvvetli millet bilinci ve milliyetçilik idealleri görülmektedir. Yâni,
her ne sûretle mevcut ve her ne ad altında ifade edilmiş olursa olsun, bir "ortak
soy" esasına müstenid bir kitle -yani millet- ifadesi ve buna dayalı bir
bağlılık hissi ve buna yönelik bir siyâset anlayışı -yani milliyetçilik- beşeriyet
tarihi kadar eskidir diyebiliriz(14).
İdealizmin pîri Platon'dan, büyük İslâm Taberî'ye varıncaya dek birçok önemli
filozof, tarihçi ve âlimin eserlerinde, naif mânâda son derece kuvvetli millet
ve milliyetçilik fikirleri görülmektedir. Meselâ, Firdevsî'nin baş eseri Şehnâme,
çok ateşli bir Fars milliyetçiliği âbidesidir. Kezâ bir başka Farslı olan meşhur
âlim Taberî şedîd bir Fars milliyetçisidir. Nitekim, o, Târih-il Ümem ve'l Mülûk
(Milletlerin ve Devletlerin Tarihi) isimli meşhur eserinde Zerdüş'ü överken hiç
de milliyetçilik aleyhtarı bir Pan-İslâmist gibi durmamaktadır; yine aynı eserinde
Türklere adeta kin ve nefret kusmakta, söz gelimi, Türkleri vahşetin, hilenin
ve korkaklığın; İranlıları ise medeniyetin, dürüstlüğün ve cesaretin sembolü olarak
takdim etmekte, İranlı kahramanların Türkleri öldürüşünü abartılı ve adeta sadistçe
sahnelerle tasvir etmektedir. Bu eserde, Keykubad'ın Alp-Er Tonga'yı mağlup edişi,
peşine düşüp yakalayarak öldürüşü, tahammül edilemez derecede bayağı ve tiksindirici
ifadelerle anlatılmaktadır. [Bkz. Tarih-i Taberî Tercümesi, Cilt: I, s. 511- 519](15)
İdealist felsefenin babası addedilen Platon da bir Grek milliyetçisidir.
Bu konuda bir fikir verebilmek için, Platon'un şu fikirleri yorumsuz olarak sunulmaktadır(16):
"- Savaşma ve çatışma diye iki söz olduğuna göre, insanlar arasında iki
çeşit kavga vardır: Biri yakınlarla soydaşlar arasındaki kavga, öteki soyca ve
kanca ayrı insanlar arasındaki kavga. Yakınlarımızla olursa çatışma, yabancılarla
olursa savaş olur. - Bu ayırma doğrudur: - Şimdi söyleyeceğim de doğru
mu, bir düşün: Ben diyorum ki, bütün Yunanlılar bir soydandır, akraba sayılırlar...
Soyca ve kanca yabancılardan ayrılırlar. - Haklısın. - Yunanlılarla yabancılar
dövüşürse, buna savaş diyeceğiz; çünkü bunlar gerçekten düşmandır birbirine. Yunanlılar
Yunanlılarla dövüşürse, Yunan ülkesinde bozukluk, ikilik var diyeceğiz. Bu dövüşün
adı da çatışma olacak; çünkü bütün Yunanlılar dosttur aslında." .../
"- Peki, dedim, kuracağım devlet bir Yunan devleti olmayacak mı? - Elbette!
- Bu devletteki yurttaşlar iyi yürekli, cömert insanlar olmayacak mı? - Olacaklar.
- Yunanlılar'ı sevmeyecekler mi? Soy birliği, din birliği duymayacaklar mı aralarında?
- Duyacaklar. - Yunanlılarla araları bozulursa bir çatışma diyecekler ona,
savaş demeyecekler değil mi? - Evet, öyle. - Böyle olunca da bir gün barışacaklarmış
gibi kavga edecekler." Meselâ, Kültigin kitabesinde kullanılan
"budun" kelimesinin bugünkü "millet" (nation) kelimesinin
prototipi ve ona dayandırılan budun-sever siyâsetin de apaçık bir biçimde, çok
radikal bir milliyetçilik olduğunu inkâr etmek kaabil değildir. Bu haliyle bu
pek meşhur kitâbe, bir "Türk Milliyetçilik Manifestosu"ndan başka birşey
olarak nitelendirilemez; aşağıdaki birkaç iktibas yeterli bir fikir verebilecektir:
"Babam Hakan kırkyedi kez sefer etmiş, yirmi kez savaşmış. Tanrı
öyle buyurduğu için, devletliyi devletsiz bırakmış, hakanlıyı hakansız bırakmış,
düşmanları bağımlı kılmış, dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş."(17)
.../ "Ey Türk Oğuz Beyleri ve halkı (budunu), işitin! Üstte gök çökmedikçe,
altta yer delinmedikçe, ey Türk halkı, senin devletini, törelerini kim yıkıp bozabilirdi?"(18)
.../ "Üstte mavi gök (Kök Tengri), altta da yeryüzü yaratıldığında,
ikisinin arasında insanoğlu (kişioğlu) yaratılmış. İnsan oğullarının üzerinde
de atalarım, dedelerim Bumin Kağan, İstemi Kağan hükümdar olarak tahta oturmuş.
Tahta oturarak, Türk halkının devletini ve törelerini yönetivermiş ve düzenleyivermişler.
Dört bucak hep düşman imiş. Ordular sevk ederek, dört bucaktaki halkları hep almış,
hep kendilerine bağımlı kılmışlar. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüşler."(19)
Birçoklarının saflığından, birçokların da içlerindeki gizli hesaplarından
ötürü münâfıkça ileri sürdüklerinin aksine, Dîn-i Mübîn-i İslâm ne millet gerçeğini
reddetmektedir ve ne de medenî ve insanî bir milliyetçiliği. Bu konuda, millet
olgusunun ve milliyetçilik duygusunun meşrûiyeti hakkında basit ama net bir fikir
verebilmek için, sâdece şu iki bilgiyi hâtırlatmak yeterli olacaktır. Birisi,
Hucurât sûresinin meşhur 13 nolu âyetidir ki bu âyette şöyle buyurulmaktadır:
"Ey insanlar! Muhakkak ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sonra
da şûbelere (soylara) ve kabîlelere ayırdık ki bilişeseniz" (Yâ eyyuhe'n-nâsu
inhâ halâqnâkum min zekerin we unsâ we-ce'alnâ şuûben ve qabâile liteârefû). İkincisi
de Resûl-ü Ekrem efendimizin kendi milliyetinin Arap olduğunu birçok yerde açıkça
deklare etmesidir. Kendisinin âdiyetini "ben bir Arap kadınının çocuğuyum"
diyerek ifâde eden Peygamberler İmâmı'nın, vefâtını haber veren hutbesindeki şu
mübârek sözlerine dikkat edilmelidir: "Ben Muhammed bin Abdullah
bin Abdülmuttalib bin Hâşim-i Arabî, Haremî, Mekkîyim ki benden sonra nebî yoktur."(20)
Ferdî ve Sosyal Fonksiyon Çemberleri/Veya Küreleri; Millî
Asabiye ve Milliyetçilik Milliyet ve milliyetçilik'in bu derinliğini,
yaygınlığını ve gücünü bir ontoloji, epistemoloji ve aksiyoloji problemi, bir
hilkat problemi olarak ele almak icap eder. Bütün Varlık (Ontos), merkezinde
ben bulunan eş-merkezli kürelerden oluşan bir ben-merkezcil (Ego-Santrik) kozmos
gibidir. Varlık Seferi, epistemolojik olarak ancak ve yalnız Ben'e göre bir anlam
kazandığı gibi aksiyolojik katmanların merkeinde dahi Ben bulunur. Varlık Küresi,
Ben'in algılamasından bağımsız olarak, "kendinde" bir gerçekliktir,
ancak, yine bunun yanında, Varlık Küresi'nin merkezinde Ben bulunur. Ben, Varlık
Küresi'nin ilk Varlık Tabakası'dır. Gerek Hadîs-i Şerif'te "Nefsini bilen
Rabbini bilir" (Men 'arefe Nefsehu feqad 'arefe Rabbehu) ve gerekse de Berkeley
felsefesinde "Var-Olmak Algılanmak'tır" (Esse es Percipi) evrensel
ilkeleriyle ifade edilen, budur: Varlık'a Ben'den girilir. Merkezinde
Ferdî Ben'in yerleşmiş bulunduğu, eş-merkezli (co-centri), mütemâdiyen büyüyen
yarıçapları ile Ben'leri ihâta eden çemberler ile Ferdî Ben'den İçtimaî Ben'e,
ferdî asabiyeden İçtimaî asabiyeye, Büyük İçtimâî Küre'ye, "Biz Küresi"ne
intikal edilmeye başlanır. Biz Küresi, bir bağlılık, dayanışma ile kurulur, yaratılır
ve yaşatılır; İçtimaî Asabiye kısaca budur. Ancak, işbu Biz Küresini
oluşturan irâde, İçtimaî Asabiye, İçtimaî Tesanüd, bütün zamanlar ve mekânlarda,
bütün toplumlarda tek-tip olmamaktadır. Zira, Biz Küresi insanî bir varlık alanıdır;
Tabiat't hilkaten var olmayıp sun ile var kılınan bir küredir. Bu sebeple, İnsan
unsuruna bağlı olarak değişiklikler ve farklılıklar arzedecektir. Yani, Biz Küresini
teşkil eden İçtimaî asabiye, zaman ve mekânda farklı nitelikler taşımaktadır.
Bu nitelikler içerisinde konumuz itibariyle en dikkat çekici olanlardan birisi,
millet parametresine dayalı, milletten neş'et eden millî asabiye olmaktadır.
Millet ve milliyet duygusunun asıl ve temelli kaynağı budur. Kendi irademiz
ile seçmemiş olmakla beraber, içine doğmuş bulunduğumuz cemiyetimizi, atalarımızı
ve tarihimizi sevgi ile kucaklamamız bundandır. Garip görünebilir, ama
gerçek odur ki, insanoğlu, hiçbirisini bilinçli bir tercih ürünü olarak seçmediği,
adeta çırılçıplak içine fırlatılmış olduuğ bu dünya'ya karşı nasıl bir sevgi ve
bağlılık duymakta ise, aynı şekilde içine fırlatılmış olduğu ve kendisiyle aynı
nesebden, aynı soy ağacından olanlar akarşı da bir sevgi duymaktadır. Her sevgi
gibi bu sevgi de önce bir hissetmedir; eğitimle kazandırılamaz; ancak, zenginleştirilebilir.
İçine doğmuş olduğu cemiyetine, ailesine, ebeveynine, eski ebeveynlerine,
hattâ istediği gibi imâl etme imkân ve şansına sahip olamadığı evlâdına, kavmine,
milliyetine karşı bir alâka, sevgi, eğilim hissi duymak milliyetçiliğin Archimedes
Noktasıdır. Millet kimliği, kendisinin önce birşey, sonra farklı birşey,
başkasından/başkalarından farklı birşey olduğunu hissetmektir; yani millet, Ben
ve "Ben-dışı"nın bir kompozisyonudur. İşte milliyetçilikin üzerinde
yeşerdiği zemin budur: Millet kimliğinin üzerine milliyetçilik kurulur. Yani milliyetçilik,
asıl iibâriyle bir "âidiyet"ten ileri gelene hissediş, bir tatmin, bir
mutluluk, bir memnûniyettir; kendisini sosyal varlık nizâmında anlamlandırma,
anlamlı bir yere koymadır. Fakat, bu safha henüz teknik mânâda milliyetçilik
tanımı için yeterli değildir; milliyetçilik, kendisinin diğerlerinden farklı olmasını
savunmak, kendisinin 'başkası' olması /veya edilmesi fikrini bilinçli olarak reddetmek
ile başlar; asıl milliyetçilik ise, bu farklılığa siyasî bir karakter vermektir
ki bu da "siyasî bağımsızlık"tır. Siyâsî bağımsızlık, kendisinin 'başkası'
olmasını, başkalaştırılmayı reddetmenin, "başkası tarafından idâre edilmeyi
reddetme" noktasına getirilmesi, siyâseten kendi-kendisine yeter olma, yâni
"kendi-kendisini yönetme" fikrinin kesin bir siyâsî hedef haline dönüştürülmesidir.
Kültürel milliyetçilik de dâhil her türlü milliyetçiliğin nihâi hedefi budur:
Siyasî milleyetçilik. Milliyetçilik'in siyasîleşmesi, ya da Siyasî milliyetçilik,
siyasetin millet kavramı etrafında, diğer bir ifade ile, Millet-Merkezli yapılmasıdır;
bunun da en bâriz emâresi, millî bağımsızlık'tır. Fakat buraya kadar
olanlar da henüz "modern" anlamdaki Milliyetçilik için yeterli değildir;
belki onun bir ön şartı olabilir. Modern anlamda milliyetçilik, tekil,
homojen bir topluma dayanan, ulus-devlet ile büyük ölçekte özdeşleşen, tekelci,
bir vatan toprağı içerisinde kendisinden başkasına hükümranlık hakkı tanımayan
bir milliyetçiliktir. İmdi; millî asabiye'nin tâyin edici bir güç, siyasî
ve sosyal bir motor halini alması, genel olarak, milliyetçilik'tir. Aşağıda biraz
daha etraflıca ele alınacaktır ki, milliyetçilik, birisi sanayi-öncesi dönemi
ve diğeri de sanayi dönemi olmak üzere iki temel kategoriye taksim edilebilir.
Sanayi-Öncesi Dönem Milliyetçiliği, aynı zamanda Naif Milliyetçilik ve Sanayi
Dönemi Milliyetçiliği ise Modern Milliyetçilik olarak da adlandırılabilir. Yâni,
milliyetçilik, çok sıklıkla vurgu yaptığımız üzere, modern ve olgun biçimine,
Sanâyi Devrimi ile ulaşmıştır. Günümüzdeki mânâ ve muhtevâsı ile çok büyük oranda,
milliyetçiliğin bir modernite ürünü olduğunu kabul etmek gerektir. Yine bir
Modernite ürünü olan komünizm, milliyetçilik idesini radikal bir şekilde reddederek
katı bir Enternasyonal Kozmopolitizm projesi sunmaktadır. Manifestoda dünya tarihini
bir sınıflar mücadelesi tarihi(21)
olarak nitelendiren; bu sanayi çağında aralarında antagonistik zıtlık bulunan
burjuva ve proleterya sınıfları arasında proleterya lehinde saf tutarak açık hedefini
"burjuva kişiliğini, burjuva bağımsızlığını, burjuva özgürlüğünü yıkmak"
olarak ilân eden(22) Marks ve Engels,
Proleterya hareketi içerisinde millî safhalar da bulunmakla beraber, asıl olarak,
milletler arasındaki mücadeleyi sınıfların mücadelesi şeklinde anladıkları için,
milliyetçiliğin ve milletler arası mücadelelerin milletler içersindeki sınıfsal
antagonizmaların bir ürünü olduğunu ve bu antagonizmaların kalkması hâlinde milletler
arasındaki düşmanlıkların da ortadan kalkacağını ileri sürerek(23),
"işçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şey ellerinden alınamaz"(24)
demektedirler. Ancak, tarihî tecrübe, tam aksini göstermiştir; Marks'ın
teatral bir tasvîr ile "zincirlerinden başka kaybedecekleri birşeyleri olmadığını"
ileri sürdüğü proleterya, her ülkede, zenginleştikçe -yani zincirlerinden başka
kaybedecekleri birşeyleri olmaya başladıkça milliyetçilik safında yer tutmuştur.
|