| TÜRKLERİN
FELSEFE KÜLTÜRÜNE KATKILARI | | PROF.
DR. MEHMET AYDIN | |
|
Bilindiği gibi felsefe, tıpkı ilim gibi, insanlığın ortak başarısı sayılır.
Tarihin seyri içinde bir topluluğun başka bir topluluktan daha çok ilme veya felsefeye
katkıda bulunması, bu genel hükmün doğruluğuna zarar getirmez. Eflatun
ve Aristo gibi kadîm Yunan filozoflarının elinde "sistemli" hale gelen
felsefî düşünce, daha sonraki dönemlerde çeşitli dinî kültürlerin içinde çeşitli
görünümler kazanmıştır. Böyle bir görünüm, bir bakıma bir devamlılığı, bir bakıma
da bir başkalığı dile getirir. Bu açıdan baktığımızda, sözgelişi, İslâm felsefesi,
hem bir geleneği devam ettirmiş, hem de nev-i şahsına münhasır bir düşünce akımı
oluşturmuştur. Bir geleneği devam ettirmek, söz konusu gelenekten sadece etkilenmiş
olmaktan daha fazla şeyi tazammun eder. İslâm fikir dünyasında kelâm ve tasavvuf
akımları da felsefeden geniş çapta etkilenmiştir. Buna rağmen onlardan hiçbirini
Eflatun ve Aristo'nun sistemleştirdiği felsefe geleneğinin bir devamı sayamayız.
Gerek kelâm -özellikle Gazâli'den sonra- gerekse nazarî tasavvuf, felsefenin bir
bölümünü oluşturan "ilâhiyat" alanında birinci derecede söz sahibi olan
alanlardır. Teknik anlamda felsefenin açıklamakta ve yorumlamakta güçlük çektiği
birçok meseleleri, bu iki alan vukufla ele almış, dolayısıyla, kendi sıralarında,
felsefe kültürüne de katkıda bulunmuşlardır. Bütün bunlara rağmen, yine de onları
gerek metodları, gerekse gayeleri bakımından ayrı düşünce gelenekleri olarak ele
almakta zaruret vardır. Biz burada "felsefe kültürü"nden bahsederken
Eflatun ve Aristo'nun sistemleştirdiği geleneğin bir bakıma devamı demek olan
düşünce akımını kastedmekteyiz. İslâm dünyasında Farabi ve İbn-i Sinâ, birçok
yeni felsefî problemlerle de uğraşmakla birlikle, aynı gelenek içinde hareket
etmişlerdir. Bu gelenek, ilk ciddi tenkidi Gazâli'den almıştır. Fakat hemen belirtelim
ki, Gazâli bunu felsefenin çizdiği çerçeve içinde yaptığı, başka bir deyişle,
filozofun silahı ile filozofu vurmaya çalıştığı için onu da -en azından, sözgelişi,
Tehâfütu'l-felâsife'nin müellifi olarak- felsefe geleneği içinde düşünmek icab
eder. Bizim ilerideki sayfalarda Osmanlı Türk müelliflerinden Hocazâde'yi, Kemal
Paşazadeyi ve Kınalı Ali Efendiyi ele almamız bundan dolayıdır. Bu insanlar kendilerini
felsefe geleneğini devam ettiren fikir adamları olarak elbette görmemişlerdir.
Buna rağmen, onların bazı eserlerini o geleneğin çerçevesi içinde düşünmeden edemeyiz.
Kısaca söyleyecek olursak, burada Türkler'in felsefe kültürüne katkılarına
temas ederken kelâm ve tasavvuf sahalarında önemli eserler vermiş düşünürlerimizi
değil, doğrudan doğruya -ve dar anlamda- felsefeye katkıda bulunmuş kişilerin
-onların da sadece bazılarının- görüşlerini ana hatlarıyla ifade etmeye çalışacağız.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemleri ile Cumhuriyet döneminde yapılan felsefî
çalışmalar burada konumuzun dışında kalacaktır. Bilindiği gibi, Müslümanların
çeşitli felsefî alanlara yaptıkları katkılar, fikir tarihinde bir dönüm noktası
oluşturmuştur. İslâm felsefî, tam olarak Arap ırkına mensup yegâne büyük filozof
olan Yaküb b. İshâk al-Kindî (ö. 873) ile başladı. Kindî, felsefe ile dini uzlaştırma
yönünde atılmış ilk önemli çabayı temsil etmektedir. Felsefenin çeşitli alanlarında
çok sayıda yazı kaleme almış olan Kindî, İslâm kültüründe bilimsel ve felsefî
anlayışın güç kazanması için çalışmıştır. "Arapların Filozofu"
olarak bilinen Kindî, geride sistemli bir düşünce bırakmadı. Felsefe, ancak iki
büyük düşünürün elinde ciddi bir disiplin haline geldi. Bunlar Fârâbi ve İbn-i
Sînâ'dır. Tanınmış tarihçi Hallikran, Fârâbî hakkında şunları yazmaktadır:
"Fârâbi Müslümanların yetiştirdiği en gözde ve büyük filozoftur. O,
mantık, müzik ve diğer konularda birçok eser yazmıştır. Felsefede onun ulaştığı
mertebeye kimse ulaşamadı. Ancak bu ünlü filozofun eserleri sayesinde İbn Sînâ
yeterli bir seviyeye ulaşarak eserlerini yararlı hale getirdi".
Fârâbî'nin büyüklüğü hakkında bir başka tanığın sözlerine kulak verelim: Ortaçağın
en büyük Yahudi filozofu İbn Meymün, Samuel ben Tibbon'a yazdığı bir mektupta
şöyle diyordu: "Mantık konusunda Fârâbi'nin yazdıklarından başkasırıı okumanı
tavsiye etmem, çünkü onun bütün yazdıkları, özellikle de 'Prensipler Kitabı' nefis
bir ziyafet sofrasıdır." Daha sonra Fârâbi ve İbn Sînâ'nın Ortaçağ Yahudi
ve Hıristiyan filozofları üzerinde yapmış oldukları etkileri sözkonusu edeceğiz.
Tam adı Muhammed b. Muhammed b. Tarhan Uzluğ Ebü Nasr al-Fârâbî (Ortaçağ
Latin dünyasının 'Alfarabius' veya 'Avennasa') olan bu ünlü Türk düşünürü, 870
yılında Farâb yakınında bir köyde doğdu. Arapça öğrendikten sonra o dönemin tanınmış
hocalarının yanında matematik, mantık ve felsefe çalıştı. O, adını ilk duyuran
Türk filozofudur. Hem Aristotales mantığının ve metafiziğinin büyük yorumcusu,
hem de bizzat orijinal bir düşünür olduğu için kendisine 'İkinci öğretmen' adı
verilmiştir. 'İlk Muallim olarak Aristoteles'in kendisi kabul edilmektedir. Fârâbî,
gerek özel hayatında gerek düşünce dünyasında tam bir filozof olarak yaşamıştır.
O, antik hikmetin bir toplayıcısı olsa ve bu işle yetinseydi, yine de insanlığın
minnet ve şükran duygusuna muhatap olmaya lâyık olurdu. Kaldı ki o, son de rece
orijinal bir düşünür olup kendine has bir sistem kurmuştur. Sözkonusu sis tem,
İbn Sînâ tarafından ciddiyetle takip edilmiş ve Gazali tarafından da şiddetle
eleştirilmiştir. Fârâbî, felsefenin hemen her dalında, özellikle de mantık,
metafizik rasyonel psikoloji, ahlâk ve siyâset alanlarında yüksek bir dereceye
ulaştı. Ona göre, felsefe, dünyanın çeşitli bölgelerinde gezip dolaştı ve ne yazık
ki, dalbudak saldığı ilk yurdunda hayatını devam ettiremedi. Bu durumda yapılması
gerekli olan şey, ona yeni bir yurt bulmak ve yeni bir canlılık kazandırmaktı.
Bu yurt ise, ancak İslâmın anayurdu içinde bulunabilirdi. Biraz önce
Fârâbî'yi çok yakından izleyen İbn Sînâ'nın adından söz ettik. Ebû All el-Hüseyn
İbn Abdullah İbn Sînâ (980-1037) Türk asıllı bir düşünür olup Ortaçağ Latin dünyasında
Acivenne adıyla meşhur olmuştur. Sîstemini büyük çapta Fârâbi'nin sistemi üzerine
kuran İbn Sinâ, felsefî düşüncenin daha sonraki gelişmesi üzerinde derin etkiler
bıraktı. Şimdi, sırasıyla Fârâbî ve İbn Sînâ'nın mantık sahasına ve felsefenin
öteki alanlarına yaptıkları katkılara bir göz atalım. Mantık
Hem Fârâbi hem de İbn Sînâ, kelimenin tam anlamıyla mantıkçı idiler.
Onlar, bir yandan müstakil mantık eserleri yazmış, bir yandan da Aristoteles'in
mantık külliyatı üzerinde yorumlar kaleme almışlardır. Bunu, özellikle, Fârâbi
yapmıştır. Onun Mantığa Girişi ve bu alanda yazdığı özet halindeki eseri oldukça
meşhurdur. Genellikle kısa, orta ve uzun boylarda kaleme alınmış olan şerhlerinde
Fârâbi, sadece Aristoteles'in mantık anlayışını yorumlamakla kalmamış, bir takım
yeni fikirler de öne sürmüştür. Sözgelişi, mantıkla ilgili eserlerinin bazı bölümlerinde
"vucûb" terimirıin metafizikle ifade ettiği anlam, Tanrı'nın geleceğe
ait "mümkünleri" bilmesi, determinizm, ilâhi sıfatların mantıksal statüsü
vs. gibi felsefî ve kelâmi konuları da tartışmaktadır. Bütün bunlar, İslâm filozoflarının
kendilerine çok şey borçlu oldukları Aristoteles ve Platon'un felsefesinin âşina
olmadıkları konulardı. Bu bakımdan, Fârâbi ve İbn Sinâ'nın metafizik alanında
ulaştıkları sonuçları, onların mantık anlayışları ışığında değerlendirmeden bir
takım eksik ve hatta yanlış görüşlere gitmemiz kaçınılmaz oldu. Bu husus, Fârâbi
ve İbn Sînâ'nın eserleri üzerinde incelemeler yapan eski ve yeni birçok araştırıcının
gözünden kaçmış olsa gerektir. Sözgelişi, Filozofların Tutarsızlığı (Tehafütu'l-Felâsife)
adlı meşhur eserin yazarı Gazalî, Fârâbî ve İbn Sînâ'nın mantık eserlerinde yer
alan sözkonusu problemlerle ilgili görüşlere yeterince dikkat harcamış olsaydı,
filozofların bazı inanç meselelerinde Kur'an'ın öğrettiklerinden ayrıldıklarını
öne süren meşhur tarihî suçlamasında biraz daha az acele ederdi. Görüşlerinin
önemli bir kısmını Yeni-Platonculuktan almalarına rağmen, Fârâbî ve İbn Sînâ,
Aristotelesci olmaya devam ettiler. Özellikle, Aristoteles felsefesinin tecrübî
karakteri, İslâm filozofları tarafından yazılan bütün eserlerde görülmektedir.
Onların savundukları akıl öğretisine ve tecrübe konusundaki görüşlerine bir göz
atmak, bu fikrimizin doğruluğunu kanıtlamak için yeterli olacaktır. Bu iki filozofumuza
göre, doğru bilginin de elde edilmesi için endüktif ve dedüktif metodların birlikte
kullanılması gerekmektedir. Tıpkı kendisinden sonra gelen İbn Sînâ gibi,
Fârâbi de mantığı sadece bir 'âlet ilmi' gibi görmemekte ve onun bağımsız bir
disiplin olduğuna inanmaktadır. Fârâbî mantığının sağlam ve orijinal olduğunu
ve onun, bir bütün olarak, derin bir bilginin varlığına işaret ettiğini tarihçiler
ittifakla dile getirmektedirler. N. Rescher'e göre, "Fârâbi İslâm dünyasının
yetiştirdiği en orijinal mantıkçı olup, onun bu alana yaptığı katkılar henüz gün
ışığına çıkmaktadır". Fârâbi'ye göre mantık bizi bilinenden bilinmeyene
götürür. Bilgi elde etme çabasında doğruyu yanlıştan ayırmamıza yarayan yegâne
yol da budur. Mantık, beş ana konuya ayrılır: Kavramlar, tanımlar, hükümler, çıkarımlar
ve kıyas. Mantığın asıl alanı, kıyastır; çünkü ancak burada doğru bilgi elde edebilmekteyiz.
Ayrıca. Fârâbi, "tümeller" ve "tikeller" konusu üzerinde durmakta,
ikincilerin şeylerde, duyumlarda ve düşüncede bulunduğu söylemektedir. Tümeller
ise, şeylerden soyutlama yoluyla elde edilir. Görülüyor ki, Fârâbi, anterem, in
re ve post rem arasındaki ayırımı çok önceden farketmiş bulunmaktadır.
Fârâbi, özellikle Kant'tan sonra felsefede merkezi bir yer tutan bazı mantık problemlerine
dokunmuştur. Bunlardan biri "varlık"ın yüklem olup olamayacağı sorusudur.
Soru, Kant'ın klâsik ontolojik kanıtlamayı reddetme çabasından sonra büyük önem
kazandı. Fârâbi'nin bu problemle ilgili tartışması, Kant'ın, Saf Aklın Eleştirisi'nden
yüzyıllarca, Ontolojik Delil'in sistemcisi St. Anselm'den de bir asır önce olmuştur.
Ünlü düşünürümüze göre, salt mantık ve gramer açısından bakıldığında, 'varlık'
yüklem olabilirdi; fakat yine de bu, sözkonusu terimin yeni bilgi veren yüklem
olduğu anlamına gelmez. Başka bir deyişle "varlık", şeyler hakkında
yeni bir bilgi öne süren gerçeklikle ilgili bir kategori sayılmaz. Dolayısıyla,
tabiatla uğraşan bir bilim adamının gözünde, diyor Fârâbi, bir şeyin varlığı o
şeyin kendisinden başka bir şey değildir. Fârâbi'nin çalışmaları sayesinde
mantık, İslâm dünyasının büyük kültür merkezlerine yayılma imkânı buldu. Onun
telif ve şerhleri mantığın teknik yapısında en yüksek noktayı temsil etmektedir.
İbn Sînâ'nın daha sonraki başarıların arkasında Fârâbi'nin eserleri vardır.
İbn Sînâ'nın bir düzen içinde kaleme alınmış çok sayıda mantık eserinde,
genellikle, Fârâbi'ci bir çizgi takip edilmiştir. Fârâbi'nin de kısmen bağlı bulunduğu
"Bağdad Mantık Okulu"nu ciddi bir tenkide tabi tutan İbn Sînâ'nın, "Muallim-i
Sani" hakkındaki görüşü son derece müsbettir. Eski düşünürlerin Mantık eserlerini
değerlendiren düşünürümüz, şunları söylemektedir: "Ebû Nasr el-Fârâbi, yüksek
bir mevkie sahip olan bir filozoftur. Onu öteki filozoflarla aynı seviyede tutamayız.
Daha önceki dönemlerin filozofları arasında başta gelen düşünür, Fârâbi'dir".
İslâm dünyasının ve Ortaçağ Latin âleminin fikir babası olan İbn Sinâ, bağımsız
bir zihin yapısına sahipti. O, kendisinden önce gelenlerin fikirlerini eleştirmek
ve kendi görüşlerini ortaya koymaktan asla geri durmamıştır. Özellikle Aristoteles
karşısında takınılan bu tür bağımsız bir tutumun, Rönesans dönemine kadar pek
göze çarpmadığı iddia edilmektedir. Gerçekten de İbn Sinâ, attığı adımların yeni
olduğunun tam anlamıyla farkındadır. Sözgelişi o, kendi aklını kullanmaya yanaşmayarak
zamanını geçmişi incelemekle geçiren eski düşünürlerin yaptıklarına bir şeyler
eklemenin, onları düzeltmenin ve geliştirmenin mümkün olacağına inanmayan gözü
kapalı Aristotelesçileri eleştirir. Mantık alanında İbn Sinâ büyük bir
sistemci idi. Mantık onun elinde gelişmesinin en yüksek noktasına ulaştı. Büyük
bir zihin gücüne sahip olan düşünürümüz, kendisinden önce gelenlerin hatalarını
düzeltti ve yeni görüşler öne sürdü. Bunların başında yüklemin kuantifikasyonuna
yer veren kategorik önermeler, şartlı önermeler, varlık kavramının tahlili vs.
gelir. Doğrusu, İbn Sînâ, bütün mantık disiplinini ilgilendiren önemli yenilikler
ortaya koydu. O, mantığın Aristoteles'in metinlerden ibaret olduğu görüşünü reddetti.
Ona ve onun izinden gidenlerin oluşturdukları geleneğe göre, mantık sadece Aristoteles'in
konuyla ilgili görüşlerinin şerh ve tefsir edilmesi değil, başlı başına bir araştırma
sahasıdır. Tanınmış Fransız düşünürü Carra de Vaux'nun da işaret ettiği gibi,
"İbn Sînâ'nın mantıkla ilgili görüşleri açık ve seçik olup birçok bakımdan
Leibniz'in tahlillerini hatırlatmaktadır" Metafizik
Doğrudan doğruya varlık problemini konu edinen metafizik, Fârâbi'nin nazarî
felsefesinin merkezini oluşturur. Fârâbî ve onun önde gelen takipçisi İbn Sînâ'nın
felsefeye yaptıkları en önemli hizmet, metafizik alanında olmuştur. Fârâbi'nin
metafiziği, Platon ve Aristoteles'in görüşlerinden yola çıkar; ancak bu görüşleri
asıl kaynağından almaktan çok, Bağdad Okulunun Yeni-Eflatuncu yorumlarından alır.
Bu metafizik, Yeni-Eflatuncu açıdan yorumlanılmış Aristoteles felsefesini tercih
etmesine rağmen, Platon ve Aristoteles'in temel görüşleri arasında bir aynîlik
görür. Fârâbî, bu görüşünü kanıtlamak için Platon ve Aristotales'in Görüşlerinin
Birlikte Ele Alınması başlıklı müstakil bir eser kaleme aldı. İkinci bir adım
daha atarak bu sefer de din ile felsefe, başka bir deyişle, vahiy ile akıl arasında
bir uzlaşmanın olduğunu göstermeye koyuldu. Fârâbî metafiziği, varlık
kavramının tahlili ile yola koyulur. "Vucûd' kavramı, kavramların en yalını
olup öteki bütün kavramlardan daha önce gelir. O, son derece şümullü olduğu için
başka unsurlara indirgenemez. İşte varlığın her türlü tanımlama çabasına direnmesinin
sebebi budur. Fârâbî'nin metafiziğinde kullanılan anahtar terimler iyice
bilinmektedir. Onun bu terimler ile ilgili öne sürdüğü tahliller ve onlar arasında
yaptığı aşağıda açıklamaya çalışacağımız ayırımlar, daha sonra gelen filozofları
derinden etkilemiştir. a) Mümkün Varlık ve Zorunlu Varlık (Mümkünu'l-Vucûd
ve Vâcibu'l-Vucûd): "Biz, bilfiil varolan şeylerle karşı karşıyayız".
İşte İslâm felsefesi ve Kelâmının varlık kavramını tahlili bu önermeyi başlangıç
noktası olarak seçmiştir. Bu bakımdan İslâm düşünürlerini realist sayabiliriz.
Onlar, her yeri geldiğinde, dış dünyanın gerçekliğini vurgulamış ve solipsizme
iltifat etmemişlerdir. Dünyada varolan şeylerin hepsi "mümkün" varlıklardır;
yani onların varolmamaları da mümkündür. Onlar varolmak için, mahiyeti icabı mümkün-olmayan
başka bir varlığa muhtaçtırlar. İşte bu sonuncu varlık, kendi başına varolan ve
yokluğu asla düşünülemeyen Zorunlu Varlık (vâcibu'l vucûd) olacaktır. Fârâbi'nin
ulûhiyet anlayışını ele alacağımız zaman bu konuya tekrar döneceğiz.
b) "Kuvve" Halinde Varlık ve "Fiil" Halinde Varlık:
"Kuvve" varolma imkânına, "bilfiil" ise, gerçek anlamda
varolma haline işaret eden terimlerdir. Kuvve ve fiil halleri birlikte, realitenin
özünü oluşturur. Fizikî realite, oluşturur; daha doğrusu oluş süreci içinde varlık
kazanmadır. c) Cevher ve Araz: Cevher, kendi başına varolan,
arazlar ve bunlara bağlı değişmelere konu olandır. Öte yandan, arazın bağımsız
varlığı yoktur; O varolmak için cevhere muhtaçtır. d) Mahiyet ve
Vucûd: Mahiyet, bir şeyin ne olduğunu, Vucûd ise, mahiyetin fiilî bir
durum kazanmasını dile getirir, e) Madde ve Sûret: Şeyler,
madde ve sûretten meydana gelirler. Madde, aslında, bir güç ve imkândır, ancak
şekil kazanmakla fiilen varolur. Madde ile Sûret arasında karşılıklı bir bağımlılık
söz konusudur. İbn Sînâ, hususi surelte geliştirdiği metafizik sisteminde
Fârâbî'yi çok yakından takip etmiştir. Felsefenin çeşitli dalları arasında bir
bütünlüğün olduğuna inanan İbn Sinâ, Fârâbî'nin yukarıya aldığımız ayırımlarını
aynen benimser. O, Şifâ ve Necât adlı eserlerinde varlık fikrinin zihnimize doğrudan
doğruya ve açık bir şekilde yerleştiğini, öteki kavramların, varlık kavramını
izlediğini söyler. Meselâ, "nefs" maddi hiçbir vasıtaya muhtaç olmadan
kendi varlığını -henüz ruhanî mahiyetini farketmeden çok önce sezer.
Fârâbî'nin mahiyet-Vucûd ayırımını bütün gücüyle destekleyen İbn Sînâ, sözkonusu
ayırımı felsefenin ana konusu haline getirdi. Ona göre, insan zihni, somut varlıklar
dünyasından bir grubun bütün fertlerine uygulanabilen temel kavramları çıkarır.
Sözgelişi, insan kavramı, insanın tabiatını dile getirir; fakat, o gerçek bir
varlık olarak mümkündür: dolayısıyla onun mahiyeti kendi başına var olmaz Varlık
ona dışarıdan verilmiştir. Bu, tek tek bütün varlıklar için doğrudur. Zaman içinde
bir başlangıca sahip olan bütün var olanlarda mahiyet vucûddan ayrıdır. Bu, sadece
mantıkî bir ayrılık değil, aynı zamanda bir ontolojik ayrılıktır. Fârâbî'nin
ve İbn Sînâ'nın mahiyeti ile vucûd arasında yapmış oldukları işte bu ayırım, onların
felsefî teizm anlayışları üzerinde önemli bir tesire sahiptir. Her iki düşünür
de Yunan ve Yeni-Eflatuncu kaynaklara çok şey borçlu olmakla beraber, onların
din anlayışı, ana hatlarıyla, Kur'anda çizilen çerçeveye bağlı kalmıştır. Doğrusu
onlar, Aristoteles metafiziğini bir adım daha atmaya zorlamış ve bu yolla Yunan
düşünürlerinin bilmek durumunda olmadıkları birçok İslâmî kavramları açıklayabilmişlerdir.
Buraya kadar temas ettiğimiz kavramların hiçbiri İslâm filozoflarının tanrıya
özdeş saydıkları Zorunlu Varlık'ı dikkate alınmadan açıklanamaz. Fârâbi'yi
meşgul eden ana problemlerden biri, Tanrı'nın bilinebîlirliği problemidir. Bu
temel felsefî probleme tatmin edici bir cevap bulmak, daima güç olmuştur. Fârâbî
ve İbn Sînâ'ya göre, Tanrı en yüksek derecede kemâl sahibidir; bu durumda O'nun
hakkındaki bilgimizin de mükemmel olacağını düşünmek, akla yatkın görünür. Ne
var ki, Fârâbi, bunun böyle olmadığını söyler. Bilgi eksikliği, "Tanrı vardır"
önermesinin apaçık bir önerme olmadığından dolayı değil, fikri kapasitemizin zayıf
olmasından dolayıdır ki, bu da maddeye bulaşmış olmamızın bir sonucudur. Tanrı'nın
nihai yetkinliği, anlama gücümüzü aşmakta ve O'nu tam olarak tasavvur etmemize
imkân vermemektedir. Fakat bu, Tanrı hakkında hiçbir tasavvura sahip olamayacağımız
anlamına gelmez. Maddî veya bedenî engelleri aşıp fikri ve ahlaki yetkinlikleri
elde |