|
| TÜRK
KÜLTÜRÜ'NÜN MESELELERİ ve İSTİKBALİ | | AV.
OĞUZ ÜNAL | | |
günümüzün tabiriyle ırklar mozayiğinin, ortaya çıkması hali asla görülmemiştir.
Çünkü Oğuz Türkleri Anadolu'ya geldikleri zaman, burada hakimiyetleri altına aldıkları,
bilhassa çok küçük bir azınlık teşkil eden Rumlar ve Ermenilerden ibaret olan
Hıristiyan halkı, bütün Türkiye tarihi boyunca, hiçbir zaman"azınlık"
olmaktan öteye geçememişlerdir(20).
Netice olarak pek münferd ve istisnai vakıalara inhisar eden ihtidalar ve Bizans
Anadolu'sundaki iktisadi, sosyal ve medenî sükut dolayısıyle Türklerin yerli halktan
aldıkları etnik ve kültürel etkiler pek cüz'i kalmış ve buna karşılık Türklerin
yerli halka verdikleri kültü unsurları daha çok olmuştur(21).
Türklerin Katkısı Abbasiler döneminde Araplar, İranlılar
ve Türkler antik çağdan kalma kitapları okuyor ve bunlara dayandırdıkları çalışmalarıyla
eski İyonyalı düşünürlerin kurdukları felsefe, geometri, astronomi, tıp gibi bilimlere
katkılarda bulunuyorlardı. Öyle ki, İslâm bilginleri geliştirdikleri araştırmalarıyla
kimya ve cebir gibi evrensel ilmin iki önemli disiplinini de kurmuşlardı.
Avrupa'daki Rönesans çağından beşyüz yıl önce başlayan ve birkaç yüzyıl süren
bu İslâm Rönesansı sırasında Farabi ve İbn-i Sina gibi Türk asıllı bilginler de
ilk sırada yer alarak günümüzden tam bin yıl önce ortak İslâm Medeniyetinin ve
ilminin teşekkülüne yardımcı olurken, batı ülkelerine de emsal ve kaynak olmuşlardı.
İslâm dünyasındaki bu parlak medeniyet hamlesi 13. ve 14. yüzyıllarda da süregeldi
ve Anadolu'da yepyeni bi medeniyet hamlesi içinde bulunan Türkler de bu çalışmalara
ayak uydurmaktan geri kalmadılar. Oğuz Türklerinin Selçuklular önderliğinde Anadolu'yu
fethederek yerleşmeleriyle başlayan bu medeniyet hamlesi, Türkiye Selçukluları,
Anadolu Beylikleri ve Osmanlıların ilk dönemlerinde hızla gelişti ve 16. yüzyılda
kemale ulaştı. Ancak bu arada bütün İslâm dünyasında 15. yüzyıldan beri bir duraklama,
bir içine katlanma, ilmî çalışma temposunda bir yavaşlama başlamıştı. İlim tarihçilerinin
halâ başlıca meselelerini meydana getiren ve sebeplerini açıklamaya çalıştıkları
bir süreç İslâm dünyasının ve Türk milletinin 20. yüzyıl başlarındaki malûm felâketleriyle
sonuçlanmıştır. Oysa Avrupa milletleri, 14. ve 15. yüzyıllarda İslâm
bilginlerinin araştırmalarına ve onların eski Yunan (Helen) medeniyetinden Arapçaya
yaptıkları tercümelere başvurarak Batı Rönesansını başlatmışlardı. Bu yeni medeniyet
hamles iile Avrupa yüzyıllar süren karanlıktan kurtulmuş ve ilerleme yolunu tutmuştu.
Ne yazıktır ki, Türkler, özellikle Fatih Sultan Mehmed zamanında parlayan
yeni medeniyet hamlesini aynı canlılıkla devam ettirememişler,bir zamanlar İslâm
medeniyetinin teşekkülüne büyük katkılarda bulunmuş oldukları halde, batı dünyasında
olup bitenlerden, ilmi gelişmelerden uzak kalmışlardı(22).
Burada hemen yeri gelmişken İslâm dünyasının ve bu arada Türk milletinin
medeniyet ve ilim hamlesinde görülen bu duraklamanın münhasıran İslâm dinine bağlanamayacağını
da özellikle belirtelim. Bu yanlış ve gayri ilmi görüş yüzyıllardır aydınlarımıza
hükmetmiştir ve halen de hükmetmeye devam etmektedir. Nitekim Ziya Paşa; İslâm
imiş devlete pa-bend-i terakki Evvel yoğidi işbu rivayet yeni çıktı
mısralarını kaleme alarak bu yanlış görüşün aydınlarımız arasında son zamanlarda
ortaya çıkan bir moda olduğuna dikkat çekmek istemiştir. Ancak bu iddia,
tamamen yersiz ve mesnetsiz olup, hiçbir ilmi ve tarihî değer taşımamaktadır.
Zira, Türk-İslâm kültür ve medeniyet tarihinin derinliklerine nüfuz ederek, çeşitli
devirlerdeki gelişme seyrini yakından tetkik edersek, İslâmiyetin ilim ve bilginin
üstünlüğü hakkında veiz esaslar ve prensipler koyduğunu ve her zaman ilerlemeyi
teşvik etmiş olduğunu görürüz(23). Esasen
aynı bir din, mutaassıp kimseler tarafından yorumlanan bir şekliyle ilmin gelişmesine
engel olduğu halde, açık düşünceli bir çevrece kavranış şekliyle bunun tamamen
zıddı vasıflara sahip olabilir(24). O halde
ilerlemeye engel olan dinin kendisi değil, insanların ona bakış ve yorumlayış
tarzıdır. Türk Kültürünü Bugün Besleyen Kaynaklar İran
ve Arap kaynakları özünde Türkiye için daha 16. yüzyılda kurumuş durumda idi.
Her ne kadar Türkler 18. yüzyıl başlarına, hatta 20. yüzyıl içlerine kadar "doğulu"
bir karakter göstermekte iseler de 16. ve 17. yüzyıllardan bu yana Arap ve İran
ülkelerinden gelen etki hemen hemen yok gibidir. Çünük, yukarıda da temas ettiğimiz
gibi, İslâm dünyasında 15. yüzyılda başlayan durgunluk ve içine kapanma giderek
17. yüzyıldan itibaren bir geri kalmışlık sürecine dönüşmüştür. Müsbet ilimler
hepten unutulmuş, düşünce, edebiyat ve sanat alanlarında ise bütün İslâm ülkeleri
eskilerin bıraktığı mirastan geçinmekle yetinmişlerdir(25).
Çizdiğimiz bu tabloya göre çağdaş Türk kültürünün teşekkülüne katkıda bulunmuş
olan medeniyetler arasında bugün yalnız "Batı" tesirinden faydalanmaktayız,
o da yarım yamalak olmakta; buna karşılık, toplumumuzu ikiyüz yıldır etkisi altında
tutan "Batılılaşma" cereyanının etkisi ile, Türk kültürünün özünü şekillendirmiş
olan "Orta Asya" ve "İslâm" kaynaklarına, diğer bir deyişle;
"Selçuklu" ve "Osmanlı" kültür ve medeniyet hazinelerine
sırtımızı çevirmiş bulunmaktayız. Oysa yeniden ve orijinal bir kültür ve medeniyet
hamlesi yapabilmemiz daha çok bu dört ana kaynaktan (Orta Asya - İslâm - Selçuklu
- Osmanlı) beslenmemize bağlıdır. Ancak bu millî kaynaklardan faydalanmak
demek, eski Türk ve Türkiye kültür mirasını olduğu gibi ihya etmek ya da devam
ettirmek değildir. Onlardan hız ve ilham alarak, çağdaş ilmin ve çağdaş dünyanın
ışığında, yeni yeni sentezler meydana getirebilmektir. 13. yüzyıl Türkiye'sinde
bir güneş gibi parlayan Türk düşünürü Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin dediği gibi;
Dünle berabe gitti, cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler
söylemek lâzım.
Türk Kültürünün İstikbali 21. yüzyılın eşiğinde bulunduğumuz şu günlerde
Türkiye'nin en büyük meselesi varlığını ve istikbalini tehdit eden "kültür
buhranı" ve "kimlik bunalımı"dır. Biz "siyasi istikrar"
ve "terör"ün kültür buhranından ve kimlik bunalımından daha önemli olduğu
görüşüne katılmıyoruz. Bilâkis karşı karşıya bulunduğumuz ekonomik kalkınma ve
sosyal değişme problemlerini düşünecek olursak, Türkiye'nin aslında son derece
istikrarlı bir ülke olduğunu görürüz. Türkiye'nin en büyük meselesi "siyasi"
veya "iktisadi"dir demek oldukça kolay bir yoldur, ama gerçeğin teşhisi
değildir. Türkiye'nin bütün meseleleri "kültür buhranı" ve "kimlik
bunalımı"ndan kaynaklanmaktadır. Biz, Türkiye'nin en büyük probleminin
"özdeşlik" (identity) meselesi olduğu görüşündeyiz, yani kültürel kaynaklı...
Türkiye Batılı mıdır, doğulu mudur? Avrupalı mıdır, yoksa Asyalı mı?
Türkiye'yi kim temsil ediyor? Batılılaşmış, iyi giyimli entellektüel elit
mi, yoksa şalvarlı Anadolu köylüsü mü? Siyasî iktidarı elinde tutan güç
hangisidir? Seçilmişler mi, yoksa atanmışlar mı? Seçilmişleri parlamentoya
gönderen irade hangisidir? Seçmenler mi, yoksa Parti Genel Başkanları mı?
Hangi görüş Türkiye'nin asıl görüşüdür? İslâmiyet'in eskimiş, modası geçmiş
olduğu, bugünün hızla değişen dünyasına uymadığı ve bu yüzden rağbet görmemesi,
sadece vicdanlarda yer alması ama hayata hiç bir şekilde yön vermemesi gerektiği
mi; yoksa Türkiye'nin ahlâki, sosyal ve kültürel bir temel olarak, İslâm prensiplerini
muhafaza etmesi ve hayata geçirmesi gerektiği mi? İslâmiyet denildiğinde
kastedilen nedir? Humeyni İran'ının ortaya koyduğu model mi, yoksa İlâhi bir tebliğ
olarak insanlığın yolunu aydınlatan Kur'an nizâmı mı? Türkiye'nin jeopolitik
ve jeostratejik konumu, Avrupa Konseyi, Ortak Pazar, Gümrük Birliği ve Avrupa
Birilğ üyeliği, değişen dünya, Orta - Doğu, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta-Asya
dengeleri uyanan İslâm, üçüncü Dünya ve Sovyet zulmünden kurtulan Türk dünyasında
giderek yayılan yeni yeni fikir akımları bu soruları daha açık bir şekilde ortaya
koyacaktır. Ticaret, seyahat ve ideoloji engellerinin bütünüyle ortadan kalktığı,
demirperdelerin ve blokların yıkıldığı günümüzde,Türkiye, giderek dış dünyaya
açılmakta, Batı kültürü, teknolojisi, fikirleri ve malları ile dolup taşmaktadır.
Aynı şekilde İslâm dünyası ve Orta-Doğu ülkelerindeki fikir akımları da Türkiye'ye
ve Türk dünyasına yansımaktadır. Daha birkaç on yıl öncesine kadar İslâm konferanslarına
katılmayı laikliğe aykırı bulduğu için reddeden Türkiye, bugün İslâm Konferansı'nın
üyesidir. Daha düne kadar Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmekten, mevhum bir
Turancılık fobisi ile, ısrarla kaçınan Türkiye, bugün Türk dünyası ile ekonomik,
kültürel ve siyasi ilişkilerini geliştirme yolundadır. Türkiye'de ki
plâncılar, 21. yüzyılın başlarında, iktisadi yönden Türkiye'nin yeteri kadar kuvvetli
olacağına inanıyorlar. Bugünkü enflasyon ve iktisadi büyüme oranı ile bu bile
biraz zor gibi görünmekle birlikte, iktisadi yönden diyelim ki evet... Ama kültürel
yönden durum nasıl olacaktır? Denilebilir ki, diğer Ortak Pazar ülkeleri, ortaklığa
millî karakterlerini koruyacaklarına inanarak girdiler. Ancak, Avrupalı siyasilerin
de ısrarla vurguladıkları gibi, arada bir fark var. Diğer bütün üyelerin kültürleri
Judea-Hıristiyan ve Greko-Romen kültürü ve gelenekleri üzerine kurulmuş. Tek Müslüman
ve doğulu üye Türkiye, onlara uymağa mecbur kalacak. Bu konuda yani Türkiye'nin
geleneklerini ve millî kültürünü Avrupa'ya uydurmak, Avrupa "havuzunun içine
batırmak" ne dereceye kadar şayanı arzudur? Türkler, halâ kapitülasyonları
hatırlıyor ve Avrupalılar'ın bazı niyetlerini şüpheyle karşılıyorlar. Avrupalılar
da Viyana kapılarını zorlayan Osmanlı ordularını halâ hatırlamaktadırlar. Henüz
gelişmekte ve kalkınmakta olan bir Türkiye'nin zengin ve gelişmiş ülkelerle iş
görmesi ister istemez bir takım ızdıraplara ve problemlere sebep olmaktadır(26).
Batılılaşmış şehirli aydınlar ile Müslüman çoğunluk köylü arasındaki uçurum,
Türkiye'de her gözlemci için açık seçiktir. Bu çelişki, yıllardır Türkiye'nin
siyasî problemlerindeki en büyük faktör olmuştur. Hangi etki altında ve neden
ve nasıl olursa olsun, bu uçurumun daha da genişlemesi ve belki de patlamalara
sebep olması Türkiye için bir trajedi olacaktır. Nitekim "kimlik bunalımı"
ile çok tehlikeli bir şekilde bölünmüş bulunan Türkiye'de, ciddi bir takım eksikliklerle
malûl bulunan, çok partili demokrasi çok zor yürümekte ve aşağı yukarı her on
senede bir askeri müdahale kaçınılmaz olmaktadır. Eğer bu "kültür
buhranı" ve "kimlik bunalımı" dönemi, sanayileşme bunalımında olduğu
gibi, bir kazaya uğramadan ve millî kültür feda edilmeden atlatılırsa, sonunda
yeniden bir bütünleşme (sentez), millî ile gaydaçın uyumu ve yeni, yerli ve orijinal
bir "millî kültür sentezi"ne ulaşılması mümkündür. Sosyolog Amiran Kurtkan'ın
da belirttiği gibi, Osmanlı - Türk Medeniyeti ve İslâmî Tasavvuf, böyle bir kültür
ve medeniyet hamlesi için bütün diriliğe sahiptir(27).
Ancak derhal belirtelim ki, bir bunalım, sarsıntı ve karışıklık devresini ifade
eden bu geçiş döneminde sosyal veya millî birlik ve bütünlüğü sağlayıcı kültür
tipleri Şeyh Bedrettin, Humeyni ya da Erbakan tipi "fundamentalist"
ve "kazuistik" tefekkürler değil, "geniş ufuklu" tefekkürlerdir.
Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin Yunus Emre'nin temsil ettiği, millî, İslâmî ve insanî
kültür hamlesi buna güzel bir misaldir(28).
Türkler, Türklüklerine ve kendilerini Türk yapan değerlere sıkı sıkı sarılıp,
çağdaş bir metotla kapılarını yeni fikir, teknoloği ve sistemlere açarken, kendi
ahlâk sistemlerine ve millhi kültür menşelerine de değer vermek zorundadırlar.
Yani yeni bir "millî kültür sentezi"ne ulaşmakla vazifelidirler. Bu
ise, durmadan eskiyi tekrar eden "haşiyecilik" ve "tekrarcılık"la
değil, engin bir "fikir cehdi" ile mümkündür. Türkler, Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet
çizgisinde teşekkül eden millî kültürlerini, çağdaş ilmin ve tefekkürün verileriyle
bir "Türk - İslâm Sentezi" şeklinde işlemeli ve modern dünyada geçerli
bir duruma getirmeli ve böylelikle 21. yüzyılın "Türk kimliği"ni ortaya
koymalıdırlar.
Kaynaklar
1.
Ekrem Akurgal, "Türkiye'nin Kültür Sorunları", Ulusal Kültür,Yıl 1,
S. 1 (Temmuz 1978), s. 7. 2. Daha geniş bilgi için bk. Akdes Nimet Kurat,
"Gök Türk Kağanlığı", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi
Dergisi, C. s. 1-2 (Mart-Haziran 1952), Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet,
Turan Neşriyat Yurdu Yay., İstanbul 1971. 3. Oğuz Ünal, "Türkiye'nin
Sanayi Çağına Girmekte Geç Kalmasının Sebepleri Üzerine", Türkiye ve dünya,
Yıl. 1, S. Z, (Nisan 1980) s. 23. 4. Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1976, s. XI-XII; Turan,
Selçuklular ve İslâmiyet, s. 1. 5. Taha Akyol, "Türk Milliyetçiliğinde
Tarih Görüşü", Devlet, 5.180 (16 Nisan 1973), s. 7. 6. Daha geniş bilgi
için şu eserimize bk. Oğuz Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, Türkiye Tarihine Giriş;
Anadolu'nun Fethi ve Türkiye Devleti'nin Kuruluşu, Töre-Devlet Yay., Ankara 1980.
7. Zeki Velidi Togan, Tarihte Usül, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.,
İstanbul 1969, s. 215. 8. Roger Garaudy, Sosyalizm ve İslâmiyet, Çev.: Doğan
Avcıoğlu - E. Tüfekçi, Yön Yay., İstanbul 1969, s. 10-13. 9. Osman Turan,
Selçuklular ve İslâmiyet, s. 13. 10 İsmet Binark, "Matbaanın Türkiye'ye
Geç Girişinin Sebepleri", Türk Kütüphaneciler Derneği Basım ve yayıncılığımızın
250. Yılı Bilimsel Toplantısı, 10-11 Aralık 1979, Ankara (Bildiriler), Türk Kütüphaneciler
Derneği Yay., Ankara 1980, s. 141. 11. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları,
s. 8. 12. Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 65. 13. Akurgal, Türkiye'nin
Kültür Sorunları, s. 8. 14. Daha geniş bilgi için bak. Faruk Sümer, Oğuzlar
(Türkmenler), Tarihleri - Boy Teşkilâtları - Destanları, Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğ.
Fak. Yay., Ankara 1972, 2. Basım, s. 167 vd. 15. Anadolu'nun fetih yıllarında
tesbit edebildiğimiz ve 2. Haçlı Seferi esnasında Fransa Kralı VIII. St.Louis
kumandasındaki Frenk ordusunun kalıntıları olan üç binden fazla Frenk askerinin,
Anadolu'da perişan bir durumda gezerken dindaşları Rumların hiyaneti ve Türklerin
şefkati karşısında, toptan Müslüman olması konusunda daha geniş bilgi için bak.
Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 170-271; ve ayrıca Osman Turan, Selçuklular Zamanında
Türkiye, Siyasi Tarih, Alp Arslan'dan Osman Gazi'ye (1071- 1318), Turan Neşriyat
Yurdu Yay., İstanbul 1971, s. 186 ve dipnotu 88. 16. M. Fuad Köprülü, Osmanlı
İmparatorluğu'nun Kuruluşu, Başnur Matbaası, Ankara 1972, 2. Basım, s. 143-144;
Ömer Lütfi Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu
Olarak Vakıflar ve Temlikler, I, İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri
ve Zaviyeler", Vakıflar Dergisi, S. II, Ankara 1942 (Tıpkı Basımı, İstanbul
1974), s. 282; Sümer, Oğuzlar, sh. XV-XVI, XXI; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya s.
199. 17. Sümer, Oğuzlar, s. XVI. 18. Ömer Lütfi Barkan, "Tarihi Demografi
Araştırmaları ve Osmanlı Tarihi", Türkiyat Mecmuası, C. X, (1951-1953), s.
21, Tablo 2; Sümer, Ouzlar,s. 182; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 200. 19.
Sümer, Oğuzlar, s. 158; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 200. 20. Mustafa
Akdağ, Türkiye'nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, C. I, 1243-1453, Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih Coğrafya Fak. Yay., Ankara 1959, s. 2; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya,
s. 201. 21. Daha geniş bilgi için bk. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm
Medeniyeti, Turan Neşriyat Yurdu Yay., İstanbul 1969, 2. Basım, s. 23, 83 nolu
dipnotunun devamı; Ünal, Horasan'dan Anadolu'ya, s. 198-202. 22. Akurgal,
Türkiye'nin Kültür Sorunları, s. 10. 23. Daha geniş bilgi için 3 nolu dipnotunda
zikredilen "Türkiye'nin Sanayi Çağı'na Girmekte Geç Kalmasının Sebepleri
Üzerine" isimli yazımıza bak. 24. Aydın Sayılı, "Ortaçağ İslâm Dünyasında
İlmi Çalışma Temposundaki Ağırlaşmanın Bazı Temel Sebepleri (Avrupa ile Mukayesesi)",
Araştırma: Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğ. Fak. Felsefe Araştırmaları Enstitüsü
Dergisi, C. I, (1963), s. 13. 25. Akurgal, Türkiye'nin Kültür Sorunları, s.
10. 26. Nicholas Luddington, "Kendinizi Tenkitte Çok Sertsiniz",
Aramızda Bir Yabancı, Associated Press Ajansı'nın Türkiye Muhabiri olan bu Amerikalı
gazeteci ile yapılmış olan Söyleşi, Devir, Haftalık Dergi, C. 1, 5, 8 (25 Aralık
1972), s. 20-21. 27. Amiran Kurtkan, Genel Sosyoloji, Filiz Kitabevi, İstanbul
1986, 4. Basım, s. 187-216, 323 vd. 28. Bir geçiş ve değişme dönemini ifade
eden sanayileşme sürecinin ortaya çıkardığı sosyal - kültürel buhranlar ve bu
vakıalar üzerine yaptığımız bazı gözlem ve müşahedelerimizi "Türkiye'de Sosyal
Değişme ve Siyasî Partiler" adı ile Son Havadis gazetesinde 22 Nisan - 18
Eylül 1980 tarihleri arasında tefrika edilmiş bulunan ve yakında kitap halinde
yayımlamayı umduğumuz bir çalışmamızda ele almış bulunuyoruz.
|