|
| TÜRK
KÜLTÜRÜ'NÜN MESELELERİ ve İSTİKBALİ | | AV.
OĞUZ ÜNAL | | |
"Kültür, son analizde bir kimlik meselesidir."
21. yüzyılın hemen eşiğinde, derin bir "kültür buhranı" ve "kimlik
bunalımı" içinde yaşarken, Türkiye'nin kültür meselelerini üç başlık altında
toplayabiliriz: 1) Türk kültürünün menşeleri ve etkilendiği medeniyetler,
2) Türk kültürünü bugün besleyen kaynaklar, 3) Türk kültürünün geleceği.
Türk Kültürünün Menşeleri ve Etkilendiği Medeniyetler Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet
çizgisinde teşekkül eden, "Osmanlılar Çağı"nda tarihin şahit olduğu
en büyük medeniyet hamlesini yaparak zirve noktasına çıkan Türk kültürü, Orta
Asya ve İslâm menşeli olup, büyük ölçüde İran, Arap ve Batı etkileri taşımaktadır.
Orta Asya Menşeleri Türk kültürünün özünü bugün için bile Orta Asya'dan
bu yana yaşayagelen değerler oluşturur. Türklerin dillerinden başka özellikle
destanları, efsaneleri, töreleri, öfr ve adetleri hep Orta Asya menşelidir. Halıcılık,
kilimcilik, çinicilik ve minyatür gibi her türlü halk sanatını Türkler Orta Asya'dan
birlikte getirmişlerdir. Söz konusu sanatlardan ilk ikisi halıcılık ve kilimcilik
Türk icadıdır. Tarihî gölge oyunumuz Karagöz'ü de burada anmak gerekir. Çünkü
gölge oyunu Orta Asya menşelidir. Bunlara dönemlerinin birer büyük Türk buluşu
olan yoğurt, pastırma, bulgur ve tarhana gibi "konserve" türündeki müşahhas
kültür ürünlerini de eklemek yerinde olur. Orta Anadolu'ya serpilmiş olan Selçuklu
kümbetleri, Orta Asya Türk çadırının taşa aktarılmasından ortaya çıkmıştır. Yine
Selçuklu mimarlığının birçok süsleme unsuru da, Orta Asya menşeli olup, bunlara
Orta Asya'daki Budist Türklerinin duvar resimlerinde rastlanmaktadır. Bugün Anadolu'da
yaşayan halk oyunlarının hemen hemen tamamı ve birçoğunun da temel figürleri yine
Orta Asya menşelidir. Kısaca söylemek gerekirse bugün yaşamakta olan Türk halk
sanatının büyük bir bölümü Türklerin ilk ana yurtları olan Orta Asya'dan getirdikleri
miras olup, bunlar medeniyetimizin en orijinal tarafını meydana getirmektedirler(1).
İslâm Menşeleri Milletlerin hayatında yeni bir dinin kabulü, toplum
içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi çeşitli bakımlardan meydana getirdiği
derin değişiklikler ve inkişaflar dolayısıyle en önemli hadiselerdendir. Böyle
bir inkılâpla milletlerin varlıklarını koruduğu, yeni bir kültür ve medeniyet
hamlesi ile daha ileri bir seviyeye eriştiği yahut da bünyelerinin sarsıldığı,
hatta millî benliklerini kaybettikleri tarihi hakikatlerdendir. Din değiştirmenin
millet hayatında meydana getirdiği derin değişiklikleri millî tarihimizde bütün
incelikleriyle ve ibretle görmemiz mümkündür. Türkler tarihleri boyunca, kısmen
de olsa,değişik âmiller neticesinde gerek Türkistan'da ve gerekse yaşadıkları
çeşitli ülkelerde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul
etmişlerdir. Hattâ daha da önemli olarak, bazan aynı çağda birbirinden farklı
dinler içerisinde yaşayarak, başka milletlere nazaran çok daha farklı bir tarihi
oluş ve toplumsal hüviyet göstermişlerdir. Ancak bu dinlerin kabulü kısmen olmuş
ve büyük kitle eski millî dinlerini muhafaza etmiştir. Türklerin kısmen de olsa
kabul ettikleri bu dinlerin prensipleri, onların dünya görüşlerine, hayat tarzlarına
ve millî bünyelerine uymaması sebebiyle kısa zamanda bu dinleri kabul etmiş olan
Türk millî kültürlerini ve millî kimliklerini kaybetmeleriyle sonuçlanmıştır.
Nitekim "Göktürkler Çağı"nda, Türkler arasında Budda ve Mani dinlerinin
çok kuvvetli tesirleri olduğunu görüyoruz. Budda dinine intisap etmek, Budda ve
Lao-tseu namına mâbetler yaptırmak yolundaki cereyanın çok kuvvetli olduğu vesikalardan
anlaşılmaktadır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan'ın şahsen buna temayülü olduu dahi
kuvvetle muhtemeldir. Fakat tecrübeli Göktürk veziri Tonyukuk bu cereyana şiddetle
karşı koydu. Tonyukuk'a göre: "Budda ve Lao-tseu dinleri, insan tabiatını
yumuşattıkları ve miskinlik telkin ettikleri, savaşı ve hayvan kesmeyi yasakladıkları
için savaşçı bir millet olan Türklerin hayat şartlarına ve karakterlerine asla
uygun değildir. Bu dinlerin kabulü halinde Türk ilinin doğrudan doğruya Çin tesiri
altına gireceği ve kalabalık Çinliler arasında Türklerin istiklâllerini korumakta
zorluk çekecekleri muhakkaktır." Türkleri böyle tehlikeli bir yola girmekten
alıkoyan büyük vezir Tonyukuk, bu düşünceleri ve müdahalesiyle, ne kadar ileri
görüşlü bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve Türk tarihinin tamamiyle başka
bir istikamette gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır(2).
Nitekim Museviliği benimsemiş olan Hazarların, Hıristiyanlığı benimsemiş olan
Macarların, Finlilerin ve Bulgarların bugün için artık,millet olarak Türklüklerinden
bahsedilememektedir. Burada İslâmiyet dışında kalan Türk kavim ve boyları kültürlerini,
istiklâllerini ve milliyetlerini kaybettiklerini tarihi bir müşahade olarak belirtelim(3).
Bunların aksine, İslâmiyetin kabulü, Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermiş, Asya
steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan büyük ve uzun ömürlü devletler ve imparatorluklar
kurup yaşatabilmelerinde başlıca sebeplerden birisi olmuştur. Bundan da daha önemlisi,
İslâmiyetin ortaya koyduğu prensiplerin, millî bünyelerine, hayat tarzlarına ve
dünya görüşlerine uygun olması sebebiyle Türkler varlıklarını koruyabilmişler,
millî kültürlerini bu yeni ruh ve hamle ile daha da geliştirmişlerdir. İslâm dinini
kabul etmiş bulunan Türk kavim ve boylarından hiçbirisi, biraz önce zikrettiğimiz
misallerde olduğu gibi, millî varlıklarını, millî kültür ve kimliklerini kaybetme
felâketine uğramamışlardır. Bu bakımdan Türklerin İslâm dinine girişleri, diğer
dinlere intisaplarından farklı olarak, doğurduğu büyük ve olumlu neticeler itibariyle,
yalnız Türk ve İslâm tarihlerinin bir dönüm noktasını teşkil etmekle kalmaz, aynı
zamanda dünya tarihinin de en büyük ve şümullü hadiselerinden biri sayılabilecek
bir önem taşır(4). Bütün milletlerin
tabii dini olan İslâmiyet(5), Türk milletine
her konuda ve her müessesesinde tesir etmiştir. İslâmiyetin Türkler üzerindeki
en önemli tesiri, şüphe yok ki, Türk milletinin millî varlığını, millî kültürünü
ve kimliğini koruması olmuştur. İslâmiyet, Türk milletinin millî varlığını, örf
ve adetlerini, dünya görüşünü, kültürünü ve kimliğini yüzyılların yıkıcı tesirlerinden
koruyarak millî birlik ve bütünlüğümüzün, millî kültürümüzün ve millî kimliğimizin
bugüne kadar yaşamasında müessir olmuştur. Bunun yanı sıra diğer birçok ırk, din
ve dillerin Türklerin mihrakı etrafında erimesini de, Türkler yine İslâmiyete
borçludurlar(6). Türklerin İslâmiyeti
kabul edişi, hem Türk, hem İslâm ve hem de dünya tarihlerinde çok geniş ve derin
neticeler doğuran bir inkılâptır. İlâhi risaletin akabinde, kısa zamanda Arabistan
yarımadasını aşarak, bütün milletlerin tabiî dini olarak ilâhi mesajını bütün
insanlığa tebliğ eden İslâmiyet, sadece bir akide (inanç) değil, aynı zamanda
bir medeniyet meydana getirmiştir. İslâmın "tevhid" dairesine giren
milletler, bu dinin verdiği iman ve medenî hamle sayesinde kendi millî tarihlerinde
de büyük ilerlemeler ve hamleler göstermişlerdir. Kabile hayatı yaşayan bedevî
Araplar arasından, alimler, kumandanlar, hukukçular yetişmiş ve "Site Devleti"nden
"İmparatorluk" haline yükselmişlerdir. Orijinal bir medenî maziye sahip
olmakla beraber, İran'ın medenî ve edebî hayatı da ancak İslâm devrinde parlamış
ve memleketin iktisaden ve nüfuzca gelişmesi de İslâmî devirlerde meydana gelmiştir(7).
Berberi Kuzey Afrika'da aynı gelişme seyrini göstermiştir. Kısacası, Arap yarımadasından
doğan İslâmiyet, Çin seddinden Atlas Okyanusuna kadar, milletlerin uyanış ve gelişmesine
sebep olmuştur. Gerçekten, İslâmiyetle birlikte Müslüman olan bütün milletlerin
hayatlarının hemen her sahasında bir gelişme, bir aydınlanma, bir medenî hamle
görülmekte ve bu milletler, kendi millî tarihlerinin gelişmesinin yanı sıra İslâm
medeniyetini de beraberce inşa etmektedirler. İslâm zaferinin tayin edici
faktörü, fatihlerin çözülme halinde olan bir kölecilik âlemine, ya da ufak parçalara
bölünmüş ve hareket kabiliyetinden yosun kalmış bir feodal âleme, daha yüksek
ekonomik ve sosyal teşkilat biçimleri getirmiş olmasıdır. İslâmiyet, feodal batı
toplumlarının tam aksine eşitlik ilkesinde ısrar ediyor, adil vergilerle halkı
koruyordu. Kur'an-ı Kerim, kölelerin azadını bir vazife olarak devlete yüklüyordu.
İslâmdan önce Roma zulmü altında inleyen milletler için İslâm fethi, güvenlik
ve huzur demekti...(8) Roger Garaudy'nin
de emperyalist olmadığını belirttiği İslâm fütühatı, yağma ve talan için değil,
"İ'la-yi Kelime-t-ullah" (Allah'ın adını ve İslâmiyetin tevhid 'birlik'
akidesini, şanına uygun bir şekilde yüceltip yaymak) için insanlığın hidayeti
gayesiyle yapılıyordu. Cihanşümül mahiyetteki bir askerî-toplumsal-kültürel
aksiyon, tabiatiyle, güçlü, teşkilâtçı, âdil, insanlığın hayrına çalışacak, halkı
"giydirip - doyurma"ya alışkın, samimî ve fedakâr bir "ordu"nun
bu medeniyet hamlesini yüklenmesini gerektiriyordu. İşte bu gerçek, aradığını
Türk'te buldu. Dünya tarihinde böylesine mesut, böylesine verimli bir sentez görülmemiştir.
Rutsal buluşma Maveraünnehr'de oldu. Böylece, tek Allah'a inanan, kendisini dünyaya
nizâm vermekle görevli sayan, Nizam-ı Alem mefküresi ile görevli olduğunun şuur
ve heyecanı içerisinde olan ve meşrû harbi Allah'a karşı borç sayarak, bir gaye
uğruna savaşmaya alışkın olan Türk, Müslüman olmakla, Hazreti İbrahim Aleyhisselam
gibi, yüzyıllardır arayıp durduğu hak dine kavuşmuş oluyordu. Türklerin
İslâmiyet dışında hiçbir dini benimseyememesi, Budizm'in Zerdüştlüğün, Hıristiyanlık
ve Museviliğin Türkler arasında son derece az yayılması çok dikkat çekici bir
husustur. Türkler arasında en son veren esaslı olarak yayılan din İslâmiyettir.
İslâmiyet, Türkler arasına, istila ve kılıç zoru ile değil, kendiliğinden girmiş
olduğu halde bir müddet sonra bütün Türk kavim ve boylarının Müslüman olması ile
sonuçlanmıştır. İslâm medeniyeti dairesine girdikten sonra Türkler, diğer Müslüman
milletlerden daha büyük bir gelişme ve başarı göstermişlerdir. Orta Asya menşeli
olan Türkler, Orta Doğu'da merkezlenen İslâm medeniyetinin önderi, onun Avrupa'ya
yayıcısı ve İslâm dünyasının batı emperyalizmine karşı müdafii olmuşlardır.
Türklerin hiçbir baskı altında bulunmadan toptan ve kendi istekleriyle Müslüman
olmalarını iki esaslı âmille izah etmek mümkündür. Bunlardan biri o çağda İslâm
medeniyetinin üstünlüğü ve cazibesidir. Fakat medeniyet üstünlüğü din değiştirmek
için yeterli bir sebep teşkil etse idi, Hıristiyan Batı'nın medeniyet üstünlüğünü
elinde tuttuğu günümüzde bütün dünyanın veya hiç olmazsa dinî hislerin kuvvetle
yaşadığı sahaların Hıristiyan olması gerekirdi. Halbuki, tarihî ve toplumsal bir
gerçektir ki, günümüzde, tamamen aksi şartlara rağmen, İslâmiyet Hıristiyanlığa
nazaran daha fazla yayılma kudretini halen muhafaza etmektedir. Bundan dolayı
Türklerin Müslüman olmalarına başka bir sebep aramak icap etmektedir. İşte bu
sebep, Hak din olarak İslâmiyetle eski Türk dininin birbirine nisbeten yakın esaslara
sahip olmaları ve yeni kabul edilen İslâmiyetin Türklerin inançalrına, dünya görüşlerine
ve karakterlerine uygun gelmesidir. Gerçekten Türkler Müslüman olurken kendi,
tek Tanrılı eski dinleriyle İslâmiyet arasında bir fark görmemişlerdir. Kur'an'da
belirtilen Allah'ın zat ve sıfatları Türklerin tek Tanrı inançlarına uygun geliyordu(9).
Bu şekilde İslâmiyeti, kendilerine yeni ve müsbet hamleler hazırlayan yüksek
ve mükemmel bir dünya görüşü, geniş bir hoşgörü, kusursuz bir nizam ve sarsılmaz
bir imân şeklinde gören Türkler, onunla, manevi cephelerini tamamlamışlardır(10).
İran Etkileri Orta Asya'da çok orijinal ve üstün bir medeniyet
geliştirmiş ve o çağlardaki ve coğrafyadaki komşuları üzerine güçlü etkiler apmış
olan Türkler, İslâm dinine girdikten sonra bu yeni dinin doğduğu ülkelere doğru
göç etmeğe başladılar. Böylece daha 8. ve 9. yüzyıllarda İran ve Horasan'da yoğun
bir Türk nüfusu teşekkül etmişti. Bu göçler neticesinde İran ve Horasan'da Gazneliler
ve Büyük Selçuklular gibi Müslüman Türk devletleri teşekkül etmiş ve bu çağlarda
Türklerin ilk karşılaştıkları medeniyet, çok orijinal ve köklü bir maziye sahip
olan İran medeniyeti olmuştur(11).
Türkler Horasan'da güçlü ve eşsiz bi medeniyet hamlesine giriştiler. Ancak bu
medeniyet çok kuvvetli bir şekilde İran etkileri taşıyordu. Büyük Selçuklu medeniyetinin
başlangıcında ortaya çıkan bu İran etkisi, Türk kültürü açısından oldukça faydalı
olmuş ve böylelikle Orta Asya Türk kültürü yeni bir aşı ile gelişmesine devam
etmiştir. Ancak bu etkinin ileride, millî kültür aleyhine bazı tezahürleri görülmüşse
de hemen akabinde kültürde öze dönüş hareketi ortaya çıkmış ve İran etkileri güçlü
Türk kültürü tarafından özümsenmiştir. Arap Etkileri
Parlak İslâm medeniyetinin iktisadi, toplumsal,dini ve siyasi buhranlar içerisinde
sonu karanlık bir akibete sürüklendiği sıradadır ki, Orta Asya'daki Türk ve boylarının
süratle İslâmlaşması ve İslâm ülkelerine göçleri başlamıştı. İslâm medeniyetinin
karşılaştığı buhranları atlatarak, yepyeni bir hız ve hamle kazanması ve 17. yüzyıla
kadar dünyanın tartışmasız bir şekilde en üstün medeniyeti olarak yaşayabilmesi
Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ve bu arada Müslüman Oğuz Türkleri tarafından
Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kurulmasının neticesidir. Bu suretle İslâm âlemine
giren bu taze ve enerjik unsur sayesinde İslamiyet tekrar ilk zamanlardaki ruh
ve hamlesine kavuşarak, dörtyüz yıllık parlak bir dvirden sonra yıkılışa yüz tutan
bir medeniyet, bir âlem, daha yüzyıllar boyu yaşayacak ve yükselecek bir hayatiyek
kazandı(12). Abbasiler çağında (750-1250)
batıya akın eden Türklerin birçok boyları İran ve Horasan'dan öteye, daha uzaklara,
Suriye, Mezopotamya ve Mısır'a kadar yayılmışlar ve buralarda son derece orijinal
ve yepyeni bir medeniyet hamlesi yapmışlardı. 9. yüzyılda Hilâfet merkezi Bağdat
yakınlarında kurulan Samerrâ şehrinde Türk ordusu ile birlikte Türkler Araplar'dan
kültür, sanat ve edebiyat konularında büyük ölçüde faydalanmışlardır.
Eski
Anadolu Etkileri
Türkler 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'da yeni bir Türk vatanı kurarak
bu ülkede yerleştikleri sırada karşılarında buldukları türlü kavimlerin aracılığı
ile bu ülkenin tarih öncesi çağlarına kadar giden bir çok medeniyet unsurlarını
tanıdılar. Bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan müşahhas kültür kalıntılarıdır.
Mesela, Hitit tipi düz damlı kerpiç evler, Güney Batı Anadolu'daki beşik çatılı
Likya türü ağaç yapılar, Hititler'den beri değişmeyen duvar tekniği, sivri ucu
kalkık çarık, vs. gibi. Akdeniz
ve Ege Etkileri Türkler, Anadolu'yu tamamen fethettikten sonra, bu
ülkenin kıyı bölgelerinde oturan ve Hind-Avrupa dili konuşan, Ege ve Helen medeniyeti
unsurlarını yaşatan bir halkla da karşılaştılar ve bunlardan da bazı kültür ve
medeniyet unsurlarını aldılar. Mesele, köprü, su kemeri, hamam gibi çeşitli yapı
türlerini ve bu arada bazı süsleme tekniklerini burada sayabiliriz. Buna karşılık,
Helen medeniyetinin felsefe, edebiyat, tarih, tıp, astronomi, matematik ve fizik
gibi bilimlerini Türkler, İslâm medeniyeti aracılığı ile tanımışlar ve bu alanlarda
da büyük başarılar göstermişlerdir(13).
Burada yeri gelmişken derhal belirtelim ki, iç bölgelerde yaşayan eski Anadoul
halkı ile kıyılarda yaşayan Akdeniz ve Ege halkının Türkler üzerindeki etkilerini
pek fazla abartmamak gereklidir. Zira Oğuzların Anadolu'ya ilk gelişleri ve yerleşmeleri
sırasında, Bizans devrinde zaten çok yoğun olmayan yerli halkın ilk Türk akınları
ve Selçuklu-Bizans muharebeleri sırasında, dalgalar halinde gelen Oğuz kitlelerinin
önünde yerlerini terkederek daha batıya doğru çekilmiş olduklarını ve bu şekilde
Anadolu'nun Oğuzlar (Türkmenler) tarafından etnik bir şekilde tamamen istila edilmiş
olduğunu hatırlatalım. Nitekim 15. yüzyılın başlarında dahi Türkiye Türkleri'nin
kıyafetleri, umumiyetle Ort Asya Türklerininkinin aynı idi. Ayaklarında, kadınlar
dahil olmak üzere, çizmeler ve başlarında da börk vardı(14).
Burada yeri gelmişken, yerli halkın ihtida etmesi, yani İslâmlaşması, meselesine
de temas edelim. Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra Anadolu'da yaşayan yerli
halk arasında ihtidalar elbetteki mevcuttu. Dini olmaktan ziyade siyasî, iktisadî,
ailevî, vs... gibi maksatlarla vuku bulan bu gibi hadiselerin münferid vakalar
olarak kaldığını ve mahdu zamanlarda vuku bulduğunu unutmamalıdır. Bu sözlerimizle,
Türk Anadolu'da Hıristiyan unsurların bir kısmının İslâmlaştığını ve dolayısıyla
Türkleştiğini büsbütün inkâr etmek istemiyoruz. Esasen daha ilk fetih yıllarında
yerli halk üzerindeki manevi otoritesini kaybetmiş bulunan Ortodoks kilisesinin
vaziyeti, bilhassa iktisadi menfaatler karşısında bu ihtidaları mazur ve haklı
gösterecek bir psiko-sosyal hava doğurmuş olduğu gibi, Heterodoxe (Hıristiyanlıktan
sapma eğilimindeki) zümreler için de bu büsbütün kolaydı. İşte bu itibarla, biz
burada sadece şunu göstermek istiyoruz ki, Türk Anadolu'da bu ihtida hareketleri,
mahdut nisbette ve çok yavaş olmuştu. Nitekim Prof. M.Fuad Köprülü, Prof.
Ömer Lütfi Barkan, Prof. Osman Turan, Prof. Faruk Sümer ve diğerlerinin de ittifakla
belirttikleri gibi, Türkiye tarihinde, bilhassa İstanbul'un fethine kadar, 2.
Haçlı seferi sırasında 1147 yılında tesbit edebildiğim bir tek istisna(15)
dışında, kitleler halinde İslâmlaşma hadisesi görülmemiştir(16).
Esasen, Anadolu'da 1000 evlik de olsa, kitle halinde herhangi bir İslâmlaşma hadisesinin
vuku bulduğu hakkında, Türk, Bizans, Ermeni, Süryani ve Arap kaynaklarında bugüne
kadar herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Diğer taraftan, eğer toplu halde İslâmlaşmalar
olsa idi, Müslüman olan bu yerli halk topluluklarını, Bulgaristan'daki Pomaklar,
Girit'teki Müslümanlar, Balkanlar'daki Arnavudlar ve Boşnaklar gibi, kendi ana
dillerini konuşur görmemiz icabedecekti. Burada yeri gelmişken şu sosyal ve kültürel
kaideyi hatırlatalım. Bir kavmin, bir ulusun bir yerdeki siyasî hakimiyeti ne
kadar uzun sürerse sürsün ve o yerdeki yerli halkın medenî ve sosyal durumu ne
kadarg eri bulunursa bulunsun, eğer o kavim ya da ulus yeteri kadar nüfus fazlalığına
sahip değilse, başta dili olmak üzere, millî kültürünün o yerde hakim duruma gelmesi
mümkün olamıyor(17). Türkiye'nin
11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar olan kavmi (etnik) durumunu elimizdeki Osmanlı
tahrir defterleri sayesinde en ince teferruatıyla tesbit etmek imkânına sahibiz.
Nitekim bu defterlere göre Türkiye'nin, Adalar Denizi' (Ege Denizi)nden Fırat'a
ve Trabzon'a kadar olan kısmında Türk çoğunluğu pek hakim olup, azınlık olarak
yalnız Rum ve Ermeniler vardır. Hıristiyan azınlığın en az olduğu bölgeler Batı
Anadolu, Güney-Batı Anadolu, Marmara Bölgesi ile Kuzey-Batı Karadeniz bölgesidir.
Bu sayılan bölgelerde 1520-1530 yılları arasında 540.963 Türk hane nüfusuna karşılık,
yalnız 9.471 Hıristiyan hane nüfusunun yaşamakta olduğunu biliyoruz. Konya, Niğde,
Kayseri ve İçil (bugünkü İçel, Mersin) vilâyetlerinde ise Türk hane nüfusu 143.254,
buna karşılık Hıristiyan hane nüfusu ise 2.448 idi. Doğuya doğru gidildikçe bu
nisbetin azalmakta olduğunu görüyoruz. Meselâ, Maraş, Yozgat, Kırşehir vilâyetlerinde
66.766 Türk hane nüfusuna karşılık, 2.687 Hıristiyan hane nüfusu vardı. Aynı yıllarda
Çukurova bölgesinde de ezici Türk nüfus çoğunluğuna mukabil pek az Ermeni nüfusu
görülmektedir(18). 12. yüzyılın ilk
yarısında Selçuklu Türkiye'sindeki Hıristiyanlar'ın pek çoğu şehirlerde yaşıyordu.
Bunlar aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren ehemmiyetlerini kaybetmeye başlamışlar
ve 16. yüzyılın ilk yarısında şehirlerde de küçük bir azınlık durumuna düşmüşlerdir(19).
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'sinin
insan unsurunu, hiç olmazsa yüzde doksan olarak Oğuzlar (Türkmenler) teşkil etmiş
bulunuyorlardı. Bu bakımdan ne Türkiye Selçukluları devrinde, ne de Osmanlılar
döneminde, bir
takım ırkların karışması ile yeni bi millet veya sosyal mayalanmanın,
|