Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi


TÜRK KÜLTÜRÜ'NÜN MESELELERİ ve İSTİKBALİ
AV. OĞUZ ÜNAL
Sayfa12


"Kültür, son analizde bir kimlik meselesidir."

21. yüzyılın hemen eşiğinde, derin bir "kültür buhranı" ve "kimlik bunalımı" içinde yaşarken, Türkiye'nin kültür meselelerini üç başlık altında toplayabiliriz:

1) Türk kültürünün menşeleri ve etkilendiği medeniyetler,
2) Türk kültürünü bugün besleyen kaynaklar,
3) Türk kültürünün geleceği.

Türk Kültürünün Menşeleri ve Etkilendiği Medeniyetler

Hun-Göktürk-Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet çizgisinde teşekkül eden, "Osmanlılar Çağı"nda tarihin şahit olduğu en büyük medeniyet hamlesini yaparak zirve noktasına çıkan Türk kültürü, Orta Asya ve İslâm menşeli olup, büyük ölçüde İran, Arap ve Batı etkileri taşımaktadır.

Orta Asya Menşeleri

Türk kültürünün özünü bugün için bile Orta Asya'dan bu yana yaşayagelen değerler oluşturur. Türklerin dillerinden başka özellikle destanları, efsaneleri, töreleri, öfr ve adetleri hep Orta Asya menşelidir. Halıcılık, kilimcilik, çinicilik ve minyatür gibi her türlü halk sanatını Türkler Orta Asya'dan birlikte getirmişlerdir. Söz konusu sanatlardan ilk ikisi halıcılık ve kilimcilik Türk icadıdır. Tarihî gölge oyunumuz Karagöz'ü de burada anmak gerekir. Çünkü gölge oyunu Orta Asya menşelidir. Bunlara dönemlerinin birer büyük Türk buluşu olan yoğurt, pastırma, bulgur ve tarhana gibi "konserve" türündeki müşahhas kültür ürünlerini de eklemek yerinde olur. Orta Anadolu'ya serpilmiş olan Selçuklu kümbetleri, Orta Asya Türk çadırının taşa aktarılmasından ortaya çıkmıştır. Yine Selçuklu mimarlığının birçok süsleme unsuru da, Orta Asya menşeli olup, bunlara Orta Asya'daki Budist Türklerinin duvar resimlerinde rastlanmaktadır. Bugün Anadolu'da yaşayan halk oyunlarının hemen hemen tamamı ve birçoğunun da temel figürleri yine Orta Asya menşelidir. Kısaca söylemek gerekirse bugün yaşamakta olan Türk halk sanatının büyük bir bölümü Türklerin ilk ana yurtları olan Orta Asya'dan getirdikleri miras olup, bunlar medeniyetimizin en orijinal tarafını meydana getirmektedirler(1).

İslâm Menşeleri

Milletlerin hayatında yeni bir dinin kabulü, toplum içerisinde inanış, düşünüş ve yaşayış gibi çeşitli bakımlardan meydana getirdiği derin değişiklikler ve inkişaflar dolayısıyle en önemli hadiselerdendir. Böyle bir inkılâpla milletlerin varlıklarını koruduğu, yeni bir kültür ve medeniyet hamlesi ile daha ileri bir seviyeye eriştiği yahut da bünyelerinin sarsıldığı, hatta millî benliklerini kaybettikleri tarihi hakikatlerdendir. Din değiştirmenin millet hayatında meydana getirdiği derin değişiklikleri millî tarihimizde bütün incelikleriyle ve ibretle görmemiz mümkündür. Türkler tarihleri boyunca, kısmen de olsa,değişik âmiller neticesinde gerek Türkistan'da ve gerekse yaşadıkları çeşitli ülkelerde Budizm, Maniheizm, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinleri kabul etmişlerdir. Hattâ daha da önemli olarak, bazan aynı çağda birbirinden farklı dinler içerisinde yaşayarak, başka milletlere nazaran çok daha farklı bir tarihi oluş ve toplumsal hüviyet göstermişlerdir. Ancak bu dinlerin kabulü kısmen olmuş ve büyük kitle eski millî dinlerini muhafaza etmiştir. Türklerin kısmen de olsa kabul ettikleri bu dinlerin prensipleri, onların dünya görüşlerine, hayat tarzlarına ve millî bünyelerine uymaması sebebiyle kısa zamanda bu dinleri kabul etmiş olan Türk millî kültürlerini ve millî kimliklerini kaybetmeleriyle sonuçlanmıştır.

Nitekim "Göktürkler Çağı"nda, Türkler arasında Budda ve Mani dinlerinin çok kuvvetli tesirleri olduğunu görüyoruz. Budda dinine intisap etmek, Budda ve Lao-tseu namına mâbetler yaptırmak yolundaki cereyanın çok kuvvetli olduğu vesikalardan anlaşılmaktadır. Göktürk Hakanı Bilge Kağan'ın şahsen buna temayülü olduu dahi kuvvetle muhtemeldir. Fakat tecrübeli Göktürk veziri Tonyukuk bu cereyana şiddetle karşı koydu. Tonyukuk'a göre: "Budda ve Lao-tseu dinleri, insan tabiatını yumuşattıkları ve miskinlik telkin ettikleri, savaşı ve hayvan kesmeyi yasakladıkları için savaşçı bir millet olan Türklerin hayat şartlarına ve karakterlerine asla uygun değildir. Bu dinlerin kabulü halinde Türk ilinin doğrudan doğruya Çin tesiri altına gireceği ve kalabalık Çinliler arasında Türklerin istiklâllerini korumakta zorluk çekecekleri muhakkaktır." Türkleri böyle tehlikeli bir yola girmekten alıkoyan büyük vezir Tonyukuk, bu düşünceleri ve müdahalesiyle, ne kadar ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu göstermiş ve Türk tarihinin tamamiyle başka bir istikamette gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır(2). Nitekim Museviliği benimsemiş olan Hazarların, Hıristiyanlığı benimsemiş olan Macarların, Finlilerin ve Bulgarların bugün için artık,millet olarak Türklüklerinden bahsedilememektedir. Burada İslâmiyet dışında kalan Türk kavim ve boyları kültürlerini, istiklâllerini ve milliyetlerini kaybettiklerini tarihi bir müşahade olarak belirtelim(3). Bunların aksine, İslâmiyetin kabulü, Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermiş, Asya steplerinden Avrupa içlerine kadar uzanan büyük ve uzun ömürlü devletler ve imparatorluklar kurup yaşatabilmelerinde başlıca sebeplerden birisi olmuştur. Bundan da daha önemlisi, İslâmiyetin ortaya koyduğu prensiplerin, millî bünyelerine, hayat tarzlarına ve dünya görüşlerine uygun olması sebebiyle Türkler varlıklarını koruyabilmişler, millî kültürlerini bu yeni ruh ve hamle ile daha da geliştirmişlerdir. İslâm dinini kabul etmiş bulunan Türk kavim ve boylarından hiçbirisi, biraz önce zikrettiğimiz misallerde olduğu gibi, millî varlıklarını, millî kültür ve kimliklerini kaybetme felâketine uğramamışlardır. Bu bakımdan Türklerin İslâm dinine girişleri, diğer dinlere intisaplarından farklı olarak, doğurduğu büyük ve olumlu neticeler itibariyle, yalnız Türk ve İslâm tarihlerinin bir dönüm noktasını teşkil etmekle kalmaz, aynı zamanda dünya tarihinin de en büyük ve şümullü hadiselerinden biri sayılabilecek bir önem taşır(4).

Bütün milletlerin tabii dini olan İslâmiyet(5), Türk milletine her konuda ve her müessesesinde tesir etmiştir. İslâmiyetin Türkler üzerindeki en önemli tesiri, şüphe yok ki, Türk milletinin millî varlığını, millî kültürünü ve kimliğini koruması olmuştur. İslâmiyet, Türk milletinin millî varlığını, örf ve adetlerini, dünya görüşünü, kültürünü ve kimliğini yüzyılların yıkıcı tesirlerinden koruyarak millî birlik ve bütünlüğümüzün, millî kültürümüzün ve millî kimliğimizin bugüne kadar yaşamasında müessir olmuştur. Bunun yanı sıra diğer birçok ırk, din ve dillerin Türklerin mihrakı etrafında erimesini de, Türkler yine İslâmiyete borçludurlar(6).

Türklerin İslâmiyeti kabul edişi, hem Türk, hem İslâm ve hem de dünya tarihlerinde çok geniş ve derin neticeler doğuran bir inkılâptır. İlâhi risaletin akabinde, kısa zamanda Arabistan yarımadasını aşarak, bütün milletlerin tabiî dini olarak ilâhi mesajını bütün insanlığa tebliğ eden İslâmiyet, sadece bir akide (inanç) değil, aynı zamanda bir medeniyet meydana getirmiştir. İslâmın "tevhid" dairesine giren milletler, bu dinin verdiği iman ve medenî hamle sayesinde kendi millî tarihlerinde de büyük ilerlemeler ve hamleler göstermişlerdir. Kabile hayatı yaşayan bedevî Araplar arasından, alimler, kumandanlar, hukukçular yetişmiş ve "Site Devleti"nden "İmparatorluk" haline yükselmişlerdir. Orijinal bir medenî maziye sahip olmakla beraber, İran'ın medenî ve edebî hayatı da ancak İslâm devrinde parlamış ve memleketin iktisaden ve nüfuzca gelişmesi de İslâmî devirlerde meydana gelmiştir(7). Berberi Kuzey Afrika'da aynı gelişme seyrini göstermiştir. Kısacası, Arap yarımadasından doğan İslâmiyet, Çin seddinden Atlas Okyanusuna kadar, milletlerin uyanış ve gelişmesine sebep olmuştur.

Gerçekten, İslâmiyetle birlikte Müslüman olan bütün milletlerin hayatlarının hemen her sahasında bir gelişme, bir aydınlanma, bir medenî hamle görülmekte ve bu milletler, kendi millî tarihlerinin gelişmesinin yanı sıra İslâm medeniyetini de beraberce inşa etmektedirler.

İslâm zaferinin tayin edici faktörü, fatihlerin çözülme halinde olan bir kölecilik âlemine, ya da ufak parçalara bölünmüş ve hareket kabiliyetinden yosun kalmış bir feodal âleme, daha yüksek ekonomik ve sosyal teşkilat biçimleri getirmiş olmasıdır. İslâmiyet, feodal batı toplumlarının tam aksine eşitlik ilkesinde ısrar ediyor, adil vergilerle halkı koruyordu. Kur'an-ı Kerim, kölelerin azadını bir vazife olarak devlete yüklüyordu. İslâmdan önce Roma zulmü altında inleyen milletler için İslâm fethi, güvenlik ve huzur demekti...(8)

Roger Garaudy'nin de emperyalist olmadığını belirttiği İslâm fütühatı, yağma ve talan için değil, "İ'la-yi Kelime-t-ullah" (Allah'ın adını ve İslâmiyetin tevhid 'birlik' akidesini, şanına uygun bir şekilde yüceltip yaymak) için insanlığın hidayeti gayesiyle yapılıyordu.

Cihanşümül mahiyetteki bir askerî-toplumsal-kültürel aksiyon, tabiatiyle, güçlü, teşkilâtçı, âdil, insanlığın hayrına çalışacak, halkı "giydirip - doyurma"ya alışkın, samimî ve fedakâr bir "ordu"nun bu medeniyet hamlesini yüklenmesini gerektiriyordu. İşte bu gerçek, aradığını Türk'te buldu. Dünya tarihinde böylesine mesut, böylesine verimli bir sentez görülmemiştir. Rutsal buluşma Maveraünnehr'de oldu. Böylece, tek Allah'a inanan, kendisini dünyaya nizâm vermekle görevli sayan, Nizam-ı Alem mefküresi ile görevli olduğunun şuur ve heyecanı içerisinde olan ve meşrû harbi Allah'a karşı borç sayarak, bir gaye uğruna savaşmaya alışkın olan Türk, Müslüman olmakla, Hazreti İbrahim Aleyhisselam gibi, yüzyıllardır arayıp durduğu hak dine kavuşmuş oluyordu.

Türklerin İslâmiyet dışında hiçbir dini benimseyememesi, Budizm'in Zerdüştlüğün, Hıristiyanlık ve Museviliğin Türkler arasında son derece az yayılması çok dikkat çekici bir husustur. Türkler arasında en son veren esaslı olarak yayılan din İslâmiyettir. İslâmiyet, Türkler arasına, istila ve kılıç zoru ile değil, kendiliğinden girmiş olduğu halde bir müddet sonra bütün Türk kavim ve boylarının Müslüman olması ile sonuçlanmıştır. İslâm medeniyeti dairesine girdikten sonra Türkler, diğer Müslüman milletlerden daha büyük bir gelişme ve başarı göstermişlerdir. Orta Asya menşeli olan Türkler, Orta Doğu'da merkezlenen İslâm medeniyetinin önderi, onun Avrupa'ya yayıcısı ve İslâm dünyasının batı emperyalizmine karşı müdafii olmuşlardır.

Türklerin hiçbir baskı altında bulunmadan toptan ve kendi istekleriyle Müslüman olmalarını iki esaslı âmille izah etmek mümkündür. Bunlardan biri o çağda İslâm medeniyetinin üstünlüğü ve cazibesidir. Fakat medeniyet üstünlüğü din değiştirmek için yeterli bir sebep teşkil etse idi, Hıristiyan Batı'nın medeniyet üstünlüğünü elinde tuttuğu günümüzde bütün dünyanın veya hiç olmazsa dinî hislerin kuvvetle yaşadığı sahaların Hıristiyan olması gerekirdi. Halbuki, tarihî ve toplumsal bir gerçektir ki, günümüzde, tamamen aksi şartlara rağmen, İslâmiyet Hıristiyanlığa nazaran daha fazla yayılma kudretini halen muhafaza etmektedir. Bundan dolayı Türklerin Müslüman olmalarına başka bir sebep aramak icap etmektedir. İşte bu sebep, Hak din olarak İslâmiyetle eski Türk dininin birbirine nisbeten yakın esaslara sahip olmaları ve yeni kabul edilen İslâmiyetin Türklerin inançalrına, dünya görüşlerine ve karakterlerine uygun gelmesidir. Gerçekten Türkler Müslüman olurken kendi, tek Tanrılı eski dinleriyle İslâmiyet arasında bir fark görmemişlerdir. Kur'an'da belirtilen Allah'ın zat ve sıfatları Türklerin tek Tanrı inançlarına uygun geliyordu(9).

Bu şekilde İslâmiyeti, kendilerine yeni ve müsbet hamleler hazırlayan yüksek ve mükemmel bir dünya görüşü, geniş bir hoşgörü, kusursuz bir nizam ve sarsılmaz bir imân şeklinde gören Türkler, onunla, manevi cephelerini tamamlamışlardır(10).

İran Etkileri

Orta Asya'da çok orijinal ve üstün bir medeniyet geliştirmiş ve o çağlardaki ve coğrafyadaki komşuları üzerine güçlü etkiler apmış olan Türkler, İslâm dinine girdikten sonra bu yeni dinin doğduğu ülkelere doğru göç etmeğe başladılar. Böylece daha 8. ve 9. yüzyıllarda İran ve Horasan'da yoğun bir Türk nüfusu teşekkül etmişti. Bu göçler neticesinde İran ve Horasan'da Gazneliler ve Büyük Selçuklular gibi Müslüman Türk devletleri teşekkül etmiş ve bu çağlarda Türklerin ilk karşılaştıkları medeniyet, çok orijinal ve köklü bir maziye sahip olan İran medeniyeti olmuştur(11).

Türkler Horasan'da güçlü ve eşsiz bi medeniyet hamlesine giriştiler. Ancak bu medeniyet çok kuvvetli bir şekilde İran etkileri taşıyordu. Büyük Selçuklu medeniyetinin başlangıcında ortaya çıkan bu İran etkisi, Türk kültürü açısından oldukça faydalı olmuş ve böylelikle Orta Asya Türk kültürü yeni bir aşı ile gelişmesine devam etmiştir. Ancak bu etkinin ileride, millî kültür aleyhine bazı tezahürleri görülmüşse de hemen akabinde kültürde öze dönüş hareketi ortaya çıkmış ve İran etkileri güçlü Türk kültürü tarafından özümsenmiştir.

Arap Etkileri

Parlak İslâm medeniyetinin iktisadi, toplumsal,dini ve siyasi buhranlar içerisinde sonu karanlık bir akibete sürüklendiği sıradadır ki, Orta Asya'daki Türk ve boylarının süratle İslâmlaşması ve İslâm ülkelerine göçleri başlamıştı. İslâm medeniyetinin karşılaştığı buhranları atlatarak, yepyeni bir hız ve hamle kazanması ve 17. yüzyıla kadar dünyanın tartışmasız bir şekilde en üstün medeniyeti olarak yaşayabilmesi Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ve bu arada Müslüman Oğuz Türkleri tarafından Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kurulmasının neticesidir. Bu suretle İslâm âlemine giren bu taze ve enerjik unsur sayesinde İslamiyet tekrar ilk zamanlardaki ruh ve hamlesine kavuşarak, dörtyüz yıllık parlak bir dvirden sonra yıkılışa yüz tutan bir medeniyet, bir âlem, daha yüzyıllar boyu yaşayacak ve yükselecek bir hayatiyek kazandı(12).

Abbasiler çağında (750-1250) batıya akın eden Türklerin birçok boyları İran ve Horasan'dan öteye, daha uzaklara, Suriye, Mezopotamya ve Mısır'a kadar yayılmışlar ve buralarda son derece orijinal ve yepyeni bir medeniyet hamlesi yapmışlardı. 9. yüzyılda Hilâfet merkezi Bağdat yakınlarında kurulan Samerrâ şehrinde Türk ordusu ile birlikte Türkler Araplar'dan kültür, sanat ve edebiyat konularında büyük ölçüde faydalanmışlardır.

Eski Anadolu Etkileri

Türkler 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'da yeni bir Türk vatanı kurarak bu ülkede yerleştikleri sırada karşılarında buldukları türlü kavimlerin aracılığı ile bu ülkenin tarih öncesi çağlarına kadar giden bir çok medeniyet unsurlarını tanıdılar. Bunlar genellikle günlük hayatta kullanılan müşahhas kültür kalıntılarıdır. Mesela, Hitit tipi düz damlı kerpiç evler, Güney Batı Anadolu'daki beşik çatılı Likya türü ağaç yapılar, Hititler'den beri değişmeyen duvar tekniği, sivri ucu kalkık çarık, vs. gibi.

Akdeniz ve Ege Etkileri

Türkler, Anadolu'yu tamamen fethettikten sonra, bu ülkenin kıyı bölgelerinde oturan ve Hind-Avrupa dili konuşan, Ege ve Helen medeniyeti unsurlarını yaşatan bir halkla da karşılaştılar ve bunlardan da bazı kültür ve medeniyet unsurlarını aldılar. Mesele, köprü, su kemeri, hamam gibi çeşitli yapı türlerini ve bu arada bazı süsleme tekniklerini burada sayabiliriz. Buna karşılık, Helen medeniyetinin felsefe, edebiyat, tarih, tıp, astronomi, matematik ve fizik gibi bilimlerini Türkler, İslâm medeniyeti aracılığı ile tanımışlar ve bu alanlarda da büyük başarılar göstermişlerdir(13).

Burada yeri gelmişken derhal belirtelim ki, iç bölgelerde yaşayan eski Anadoul halkı ile kıyılarda yaşayan Akdeniz ve Ege halkının Türkler üzerindeki etkilerini pek fazla abartmamak gereklidir. Zira Oğuzların Anadolu'ya ilk gelişleri ve yerleşmeleri sırasında, Bizans devrinde zaten çok yoğun olmayan yerli halkın ilk Türk akınları ve Selçuklu-Bizans muharebeleri sırasında, dalgalar halinde gelen Oğuz kitlelerinin önünde yerlerini terkederek daha batıya doğru çekilmiş olduklarını ve bu şekilde Anadolu'nun Oğuzlar (Türkmenler) tarafından etnik bir şekilde tamamen istila edilmiş olduğunu hatırlatalım. Nitekim 15. yüzyılın başlarında dahi Türkiye Türkleri'nin kıyafetleri, umumiyetle Ort Asya Türklerininkinin aynı idi. Ayaklarında, kadınlar dahil olmak üzere, çizmeler ve başlarında da börk vardı(14).

Burada yeri gelmişken, yerli halkın ihtida etmesi, yani İslâmlaşması, meselesine de temas edelim. Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra Anadolu'da yaşayan yerli halk arasında ihtidalar elbetteki mevcuttu. Dini olmaktan ziyade siyasî, iktisadî, ailevî, vs... gibi maksatlarla vuku bulan bu gibi hadiselerin münferid vakalar olarak kaldığını ve mahdu zamanlarda vuku bulduğunu unutmamalıdır. Bu sözlerimizle, Türk Anadolu'da Hıristiyan unsurların bir kısmının İslâmlaştığını ve dolayısıyla Türkleştiğini büsbütün inkâr etmek istemiyoruz. Esasen daha ilk fetih yıllarında yerli halk üzerindeki manevi otoritesini kaybetmiş bulunan Ortodoks kilisesinin vaziyeti, bilhassa iktisadi menfaatler karşısında bu ihtidaları mazur ve haklı gösterecek bir psiko-sosyal hava doğurmuş olduğu gibi, Heterodoxe (Hıristiyanlıktan sapma eğilimindeki) zümreler için de bu büsbütün kolaydı. İşte bu itibarla, biz burada sadece şunu göstermek istiyoruz ki, Türk Anadolu'da bu ihtida hareketleri, mahdut nisbette ve çok yavaş olmuştu.

Nitekim Prof. M.Fuad Köprülü, Prof. Ömer Lütfi Barkan, Prof. Osman Turan, Prof. Faruk Sümer ve diğerlerinin de ittifakla belirttikleri gibi, Türkiye tarihinde, bilhassa İstanbul'un fethine kadar, 2. Haçlı seferi sırasında 1147 yılında tesbit edebildiğim bir tek istisna(15) dışında, kitleler halinde İslâmlaşma hadisesi görülmemiştir(16). Esasen, Anadolu'da 1000 evlik de olsa, kitle halinde herhangi bir İslâmlaşma hadisesinin vuku bulduğu hakkında, Türk, Bizans, Ermeni, Süryani ve Arap kaynaklarında bugüne kadar herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Diğer taraftan, eğer toplu halde İslâmlaşmalar olsa idi, Müslüman olan bu yerli halk topluluklarını, Bulgaristan'daki Pomaklar, Girit'teki Müslümanlar, Balkanlar'daki Arnavudlar ve Boşnaklar gibi, kendi ana dillerini konuşur görmemiz icabedecekti. Burada yeri gelmişken şu sosyal ve kültürel kaideyi hatırlatalım. Bir kavmin, bir ulusun bir yerdeki siyasî hakimiyeti ne kadar uzun sürerse sürsün ve o yerdeki yerli halkın medenî ve sosyal durumu ne kadarg eri bulunursa bulunsun, eğer o kavim ya da ulus yeteri kadar nüfus fazlalığına sahip değilse, başta dili olmak üzere, millî kültürünün o yerde hakim duruma gelmesi mümkün olamıyor(17).

Türkiye'nin 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar olan kavmi (etnik) durumunu elimizdeki Osmanlı tahrir defterleri sayesinde en ince teferruatıyla tesbit etmek imkânına sahibiz. Nitekim bu defterlere göre Türkiye'nin, Adalar Denizi' (Ege Denizi)nden Fırat'a ve Trabzon'a kadar olan kısmında Türk çoğunluğu pek hakim olup, azınlık olarak yalnız Rum ve Ermeniler vardır. Hıristiyan azınlığın en az olduğu bölgeler Batı Anadolu, Güney-Batı Anadolu, Marmara Bölgesi ile Kuzey-Batı Karadeniz bölgesidir. Bu sayılan bölgelerde 1520-1530 yılları arasında 540.963 Türk hane nüfusuna karşılık, yalnız 9.471 Hıristiyan hane nüfusunun yaşamakta olduğunu biliyoruz. Konya, Niğde, Kayseri ve İçil (bugünkü İçel, Mersin) vilâyetlerinde ise Türk hane nüfusu 143.254, buna karşılık Hıristiyan hane nüfusu ise 2.448 idi. Doğuya doğru gidildikçe bu nisbetin azalmakta olduğunu görüyoruz. Meselâ, Maraş, Yozgat, Kırşehir vilâyetlerinde 66.766 Türk hane nüfusuna karşılık, 2.687 Hıristiyan hane nüfusu vardı. Aynı yıllarda Çukurova bölgesinde de ezici Türk nüfus çoğunluğuna mukabil pek az Ermeni nüfusu görülmektedir(18).

12. yüzyılın ilk yarısında Selçuklu Türkiye'sindeki Hıristiyanlar'ın pek çoğu şehirlerde yaşıyordu. Bunlar aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren ehemmiyetlerini kaybetmeye başlamışlar ve 16. yüzyılın ilk yarısında şehirlerde de küçük bir azınlık durumuna düşmüşlerdir(19).

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, Selçuklu ve Osmanlı Türkiye'sinin insan unsurunu, hiç olmazsa yüzde doksan olarak Oğuzlar (Türkmenler) teşkil etmiş bulunuyorlardı. Bu bakımdan ne Türkiye Selçukluları devrinde, ne de Osmanlılar döneminde,
bir takım ırkların karışması ile yeni bi millet veya sosyal mayalanmanın,

Sayfa12

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...