|
TÜRKİYE'DE
TARİH : BİR DİSİPLİN DEĞİL , HESAPLAŞMA ARENASI |
| KUBİLAY
KAVAK |
Girizgâh Modern anlamda gelişememiş, bir avuçluk gelişmesini
bile tabii bir standarda oturtamamış, dolayısıyla eften püften meselelerde birbirine
girmeye hazır bireylerden oluşan bizim gibi 3. dünya ülkelerinde; tarih, üzerine
efsaneler yığılmış bir "inanç alanı"dır. Tartışmasız bir biçimde dünya
egemenliğini elinde tutan Batının artık umarsamazlıktan gelemeyeceğimiz ezici
gücü, aydınlarımızı "kesin inançlı" şövalyelere dönüştürdüğünden beri,
tarihin, ideolojilerin meydan savaşına tutuştuğu bir alan olduğu da bilinmektedir.
İki asra yakın bir zamandır sadece aydınlarımızın değil, topyekûn bütün insanlarımızın
nidüğüne kafa patlattıkları "Batılılaşma" olgusu vuzuha kavuşmadan ve
Batı karşısında duyduğumuz kompleks bir özgüvene tahavvül etmeden, tarihimizle
barışmanın mümkün olmadığı aşikârdır. "Tarihimizle barışmak" tâbiri,
esasen, tarihimizin olumlu ve olumsuz bütün yönlerini olduğu gibi kabul etmek
anlamını taşımaktadır. Mesela Abdülhamid'in "Ulu Hakan" mı, yoksa "Kızıl
Sultan" mı olduğunu netleştirerek ideolojik önyargıları pekiştirmek değil;
33 yıl koca imparatorluğu yönetmiş bir padişahın eksi ve artılarını bütün çıplaklığıyla
gözler önüne serebilmek ve işimize gelse de gelmese de realiteyi kabullenebilmektir.
İşte o zaman, torba boyunlu kasaba politikacılarının bile ağzına sakız olan
"Türk asrı" ideali için ciddi bir adım atılmış olacaktır. Zira kendi
tarihi konusunda bile ihtilaflı olan bir ülkenin, kimse tarafından önemsenmeyeceği
ayan beyan ortadadır. Meselenin Kaynağı
"Kıtaları ipek kumaşlar gibi kesmekle müftehir" Osmanlının son demleri,
"halâs-ı memleket" sevdalılarının kesif mücadelesine sahne olmuştur.
Elde ettiği yeni bilgileri üretimin emrine sunan ve kadim Yunan'dan bu tarafa
süregelen tüm anlayışları derdest ederek ortaya yeni bir hayat felsefesi koyan
Batı, artık Osmanlı için önemsiz bir masal ayrıntısı olaktan çıkmış ve dikkatle
izlenir hale gelmişti. Çünkü batıdaki her değişiklik, artık doğrudan doğruya Osmanlıyı
etkiliyordu. Bu dönemde; Türkçülük, İslâmcılık, Osmanlıcılık veya Batıcılık
akımına dahil olan aydınlarımızın üzerinde ittifak edebildikleri tek husus, geri
kalmış olduğumuz idi. Geri kalmışlık, ricatler birbirini kovalamıştı ve gözler
mecburen geriye, yani tarihe çevriliyordu. İşte bu esnada tarih, ister
istemez, bir "inanç alanı"na dönüştü. Fikri akımların, ideolojilerin
ve okulların her biri, tarihi kendi perspektifi çerçevesinde yorumlamayı marifet
saydı. Cihan Harbi'nden sonra kurulan cumhuriyet bu sefil tabloya yeni
ve arabesk çizgiler kattı. Çünkü varlığını kabul ettirmek, otoritesini pekiştirmek
isteyen çiçeği burnunda cumhuriyet yöneticileri, Osmanlıyı yok saymanın hesabı
içindeydiler. Padişah ve Osmanoğulları tu kakaydılar, halkı ezmişlerdi, zaten
Vahdettin ihanet etmemiş miydi, öyleyse tarihimizi Orta Asya devirlerinden başlatmalı
ve aradaki asırları yok saymalıydık! Bu süreç, Osmanlı tarihinin bir
inanç alanına çevrilmesini beraberinde getirirken, sonraki yıllarda cumhuriyet
tarihi de aynı trajediden payına düşeni alacaktı. Cumhuriyet kurucularının Osmanlı
padişahları için uydurduğu karalamalar, benzer formlarla kendilerine dönecekti.
İtham ehli de, müdafaa ehli de ister istemez klişe ifadelerle donanacak ve tarih,
bir kül halinde mistifikasyona uğrayacaktı. Tarihimizin neredeyse bütün dönemleri
için varedilen efsaneler, tevâtürler, hatta darb-ı meseller arasında, saf hakikatı
bulmak, kurşunu altına dönüştüren gizemli formülü bulmak kadar zorlaşacaktı.
Masum Değiliz Hiçbirimiz Tarih; Batının amansız meydan okuması
karşısında bunalan Türk aydını için ya bir kaçış noktası, ya da bütün problemlerin
başlangıç noktası olarak görüldüğünden, oldukça tartışmalı konulara sahip bulunan
bir disiplindir bizim ülkemizde. Olay ve olgular, bakış açısına göre yorumlanabildiği
gibi, toptan bir tahrifatın da kurbanı olabilmektedir. Dahası, tarihi şahsiyetler,
ideolojik çarpıtma işlemlerine mâruz kalabilmektedir: Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedreddin,
Yavuz Sultan Selim, Karamanoğlu Mehmed Bey, Mustafa Reşit Paşa, II. Abdülhamid,
Enver Paşa, Atatürk bu işlemden en fazla nasibini alanlar arasındadır.
Yunus Emre ve Mimar Sinan gibi bütün milletçe benimseyebildiğimiz değer sayısının
bir elin parmaklarını geçmemesi; Çetin Altan gibi akl-ı evvellerin sandığının
aksine, böyle değerler yetiştirmeye istidâtlı bir millet olmayışımızdan değil,
yetiştirdiğimiz değerleri ideolojik saplantılar uğruna heba edişimizdendir vesselâm!
Tarihe bakarken takılan "at gözlükleri"ni çıkarmayı, teklif etmeden
önce, çeşitli toplumsal gruplar açısından bu at gözlüklerinin tanımlanmasını yapmak
yerinde olacaktır. A) Kemalist Miyopi Kemalist deyu adlandırılan
ve müdafaa eyledükleri mevzular arasında ortaklık katsayısı epey düşük olan zümrelerin
tarihe bakarken takındıkları iki at gözlüğü vardır. Bunlardan "kara"
olanı güneş gözlüğünü andırsa da, işlev itibariyle biraz farklılığa sahiptir.
Kemalistler'in Osmanlı söz konusu olduğunda takmayı lüzumlu buldukları bu gözlüğün
en önemli vasfı, bakılan her şeyi kara göstermesidir. Bir de "pembe"
olanı vardır ki, söz konusu zümreler, konu cumhuriyetin ilk yıllarına veya Atatürk'e
geldiği zaman bu gözlüğü kullanmayı yeğlerler. İlkini ele alalım.
Osmanlı'nın ürettiği her değeri küçümsemek, elden geliyorsa inkâr etmek,
mümkün değilse "çağdışı" diye vasıflamak bu yaklaşımın çok bilinen özelliklerindendir.
"Batılılaşma"yı bir "kutsal ülkü" olarak gören ve "aydınlanma"yı
bir "Kızılelma" olarak benimseyen bu insanlara göre Osmanlı; kendi halkına
zulmeden, devşirmelerin elinde oyuncak olan, hiçbir evrensel değer yaratamamış;
seçkin bir zümreyi kollayarak iktidarını baskıyla sürdürmüş ve despot kimliği
ön plana çıkmış bir yönetimin adıdır. Devletin çekirdeğini oluşturan Türkler hep
dışlanmış, itilmiş, yok sayılmış, hatta "etrâk-ı bî-idrâk" denilerek
aşağılanmıştır. Üstelik bu yapı ulus gerçeğini reddetmiş, ümmet temeli üzerine
şekillenmiştir. Bu bakış açısının başlangıç noktasında bir anakronizm
(tarihi değerlendirmede zaman farkını dikkate almama yanlışı) mevcut olduğundan,
bakış açısının tümünde sakatlıklara rastlamak mümkündür. Bu zümrenin Osmanlı dönemini
tarif ederken olmadık sıfatlar kullanmasındaki tuhaflık, aynı sıfatları Bulgar,
Yunan ve Sırp tebâlarımızın şimdi kullanıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Yeni
yapılacak köprüye "Fatih Sultan Mehmet" adının verilmesi nedense bu
kesimi derinden yaralar, eski kamu yapılarının alınlıklarında yer alan padişah
tuğralarının yaldızlarının silinip parlatılması ise, onlara göre apaçık irticaya
davettir. Öyle ya, padişah tuğrası başka hangi "gizli emel"in çağrısı
olabilir ki? Hitit heykeli ya da bir Frigya kalıntısından gıcık kapmaya hiç lüzum
yoktur, ama iş Osmanlı'ya gelince "duyarga"lar dört açılır ve muhtemel
"rejim muhalifleri" elde sineklik takibe alınır. İş bu kadarla
kalsa, zamanın bu çılgın inkârı terbiye edeceğini düşünüp rahatlayabiliriz. Ancak
Atatürk'ün de kemiklerini sızlattığına inandığımız "Atatürk mistifikasyonu",
Mustafa Kemal'in çok önemli bir tarihi şahsiyet konumundan çıkarılıp putlaşmaya
âmade bir efsane haline getirilmesi, ümidimizin el'an zâil olmasına sebebiyet
veriyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaygın olan romantizm, Gazi Paşa
hakkında peygambrlik ve (hâşâ) Allahlık atıfları olan şiirler yazılması gibi negatif
sonuçlar ortaya çıkarmakla kalmamış; yeniliğe ve gelişmeye açık Paşa'nın fikirlerinin
dondurularak "Kemalizm" namdar tuhaf bir ideolojiye tahvil edilmesini
beraberinde getirmiştir. O yıllar için bir ihtimal anlayışla karşılanabilecek
bu zararlı romantizmin halâ yaşatılıyor olması, cidden düşündürücüdür.
Hemen her görülen yere bir Atatürk heykeli dikmekle milletin çağdaşlaşacağını
zannetmenin komikliği bir yana, her konuda Atatürk'ün (Allah bilir hangi vesileyle)
söylediği bir sözü laf arasına sıkıştırmak gibi garipliklerle karşı karşıyayız.
Üstelik, "Türk şoförü en asil duygunun insanıdır" türünden uydurulduğu
apaçık belli vecizeleri millete kakalamak gibi bir "Şark kurnazlığı"nın
da kurbanı durumundayız. Yarın Atatürk'ün bilgisayar ve sibernetik ile ilgili
sözlerini bir yerlerde görürsek, herhalde hiç şaşırmayacağız. İşin daha
da vahimi, yukarıda sözü edilen mistifikasyonun tabiî bir sonucu olarak, Atatürk'ün
"asla yanılmaz bir insan" kimliği içinde pazara sunulmasıdır. Oysa Atatürk'ün
yanıldığı noktalar olmuştur bu da son derece normaldir. Hata yapmış olması onun
tarihi şahsiyetine, başarılarına, zaferlerine bir gölge düşürmeyeceği gibi, bunu
söylemenin "vatana ihanet" olarak algılanmasının da iler tutar yanı
yoktur. Bir Türk tarihi profesörünün 1989 yılında yapılan II. Kültür
Şurası'nda "1918 öncesinden bize ne? Biz Atatürk'le başlayan tarihe ve onun
kültürüne bakalım" sözlerini sarfedecek ölçüde küstahlaşması, Kemalist at
gözlüklerinin ikisini birden (pembe ve kara) takmış olmasıyla izâh edilebilir.
12 Eylül sonrasında bir bakanın bir profesöre "Siz ne diyorsunuz beyefendi?
Göğsümü yarsalar içinden Atatürk çıkar" dediğini hatırladıkça gülümsüyor
ve Atatürk dirilse bunlar ne yaparlar diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Kemalizm'i sosyalizmle harmanlayan darbeci geleneğin temsilcisi "Cumhuriyet"
gazetesinde bu tür örneklere fazlasıyla rastlanabilir ise de, İlhan Selçuk'un
8 Ağustos 1991 tarihli yazısından bir alıntı yapalım: "İnsanın bilinçlenmesinden
kimi yönetici pek korkuyor ki, bu yüzden cumhuriyet kuruluncaya kadar Türkiye
tarihsizdi." Cumhuriyet kuruldu, biz tarihlendik, coğrafyalandık,
sosyolojilendik, Macit de bir kadını otomobillendirdi filan... Tarihi bir kavga
alanı ve tarihi şahsiyetleri de kavganın bayrağı olarak gören Kemalistler, işte
bu yüzden toplum katında müessir bir destekten halâ mahrumdurlar. B)
Solun Görme Bozukluğu: Astigmatlık Aslında sol kesimin, Kemalistler'in
ve liberal Batıcılar'ın görme bozukluklarına koyulan teşhisler birbirinin benzeridir,
zira "aydınlanma"yı baz alan ideolojik yaklaşımlarıyla bu üç kesim,
modern Batı paradigmasının savunuculuğuna taliptir. Çeşitli cepheleriyle
solun tarihe bakışında fazladan bir arıza vardır ki, bu, hepsi miyop olan üç kişiden
birinin aynı zamanda astigamat olması gibi bir durumdur. Bütün sol ideolojiler
şöyle ya da böyle Marksizmden ilham almış oldukları için, Marksist tarih anlayışının
izdüşümlerine, yani tarihi bulanık görme hastalığına Türk solunun her cephesinde
rastlamak mümkündür. Tarihi "sınıflar mücadelesi" olarak gören,
bu sınıfları "ezenler" ve "ezilenler" şeklinde tavsif eden
Marksizm, mutlak deterministik bir mantıkla gelecekte olacaklar üzerine akıl yürütmekten
geri durmamıştır. Gerek Louis de Broglie'nin ışık dalgalarıyla yaptığı deneyler,
gerek David Hilbert'in bulduğu kuvantlardan da küçük "Hilbert uzayı"
ve gerekse Heinsenberg'in "belirsizlik ilkesi" klasik fiziğin gerekircilik
(determinizm) ilkesini temelden yıktıysa da, Marksistlerin bu konuya uyanmaları
60'lardan sonraya rastlar. Türk solcuları ise, o yıllarda Marksizmi bile yeni
tanımaya başladıklarından, bu inkişâflardan bihâber kalmışlar ve Türk tarihini
Marks'ın öngörülerine uyarlama çabası içine girmişlerdir. Girmişlerdir
de ne olmuştur? En basitinden bir iktidar kavgasını ya da buna müteâllik bir kıpırdanışı
ezilenlerin "eşitlik" adına başkaldırışı olarak yorumlamışlar, hatta
"At martini Debreli Recep, memleket inlesin!" hesabı bunları ihtilal
olarak sınıflamaktan imtina etmemişlerdir. Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun, Pir Sultan
Abdal'ın "adalet" adına başkaldırışlarını, Yeniçeriler'in "şeriat
isterüz" nârâlarıyla sokağa dökülmelerini, Celâli isyanlarını hep bu çerçeveden
değerlendirme safdilliğine düşmüşlerdir. Şeyh Bedreddin'in "Varidat"
kitabının Osmanlı'dan kalma bütün kütüphanelerde asırlarca niçin muhafaza edildiğine
kaf yormak yerine, devrin sosyal şartlarını tahlil zahmetine bile katlanmadan
Bedreddin'i "devrimci" ilan etmede bir mahzur görmemişlerdir.
Türk tarihine, fakat bilhassa Osmanlı devirlerine bir "nefret paranoyası"
içinde nazar eden bu zihniyet, tarihten bugüne akan değerlere sövmeyi ilericiliğin
vazgeilmez vasfı sayacak kadar körleşebilmiştir. Vaktiyle "Cumhuriyet"
isimli gazeteye mektup yazan ve devrimciliği "devirip dökmek" olarak
anladığını açık olan bir insafsız, yanan Osmanlı yalılarından zevk aldığını, çünkü
bunların halktan kopuk paşa takımının sefhat yuvası olduğunu ifade etmiştir. Cehlin
pençesinde kıvranan böyle donuk zekâlılara; Fransa'daki devrimcilerin krallık
devrinden kalma sarayların üzerine titreyerecek kadar tarih bilincine sahip olduğunu,
İngiliz İşçi Partisinin (Labour Party) ve "Fabian Sosyalizmi"ne imân
etmiş yüzbinlerce İngiliz'in tevârüs edilen mirası hiçbir zaman hor görmediğini
anlatamazsınız. Kendi tarihini bilmekten âciz cehalet ehlinin, dünyadaki Marksist
birikimden haberdar olmasını nasıl bekleyebiliriz ki? Allah'tan solun
fikir namusunu kurtarmaya namzet ve tarihle adam gibi ilgili birkaç fikir adamı
(Kemal Tahir rahmetli, Atilla İlhan, İsmail Cem gibi) varda, topyekûn bir mahkum
etmeden kendimizi âzâde kılabiliyoruz. Parantez içinde anılan isimlerin tarih
yorumlarına katılmıyor oluşumuz ise, onların iyiniyet ve samimiyetlerine olan
inancımızı zedelemiyor. C) İslâmcılar: Şehla Gözlü Yârim
İslâmcı diye kime dendiği, İslâmcı gurupların yekdiğerinden tefrikinin "Ayet
ve Slogan" kitabının müellifi Ruşen Çakır'ın yaptığı kadar ucuz bir iş olup
olmadığı, bu tanımın sınır aralığı içinde kalan insanların ne ölçüde birbirlerine
benzediği, ayrıntılı ve apayrı bir yazının konusudur. Ancak şu kadarını söyleyelim
ki; "İslâmcı" tâbirinden en kaba biçimiyle anladığımız şey, Batılı meydan
okumanın karşısına "İslâmî kaynaklar" ile çıkmaya çalışan ve İslâmı
hayat standardı olarak yaşamaya uğraşan insan tiplemesidir. İrancı radikallerden
İBDA mensubu eylemcilere, seçkinci tarikatlardan popülist cemaatlere kadar geniş
bir yelpazenin bu tanımın içine dahil olduğunu gözönüne alırsak, bütüncül bir
İslâmcı tarih tezinden ve onun yanlışlarından söz etmenin zorluğu ortaya çıkar.
Ancak hemen her İslâmcı gurupta su götürmez biçimde müşterek olan bazı yanlış
tarihi yaklaşımlar mevcuttur ki, fakir şimi bunları işaretlemeye çalışacaktır.
İslâmcıların büyük yekûnu sahabeye, hemen hepsi de "Dört Halife"ye
toz kondurmaz. İslâmî tevazu anlayışı içinde bu davranışın elbette haklı gerekçeleri
vardır, ne ki, sadece hakikatin peşinde olanlar için bu tablonun pek inandırıcı
olmadığı bir vâkıadır. Söyleyeceklerimiz sahabeye "hatasızlık" misyonu
atfedenlere acı gelebilir, ama "cennetle müjdelenmiş" bile olsalar onların
"beşer" olduklarını ihmal etmek büyük yanılgıdır. Nitekim sıdk ve sabırın
temsil makamındaki Hz. Ebubekir'in halifeliğinin "İslâm'ın arslanı"
olarak anılan Hz. Ali tarafından tanınmaması, aralarındaki ihtilafın 6 ay sürmesi,
Hz. Ali'nin biatının 6 ay sonra gerçekleşmesi, onların beşerî yönlerinin tabiî
tezahürüdür. Bu tarihi hakikat, bahse konu olan müstesna şahsiyetlerin İslâm'a
ettikleri büyük hizmetleri gölgelemez, sadece "asr-ı saadet" mistifikasyonundaki
tehlikeyi gözler önüne serer. Benzer bir "putlaştırma"nın çok sayıda
İslâmî şahsiyet etrafında yinelendiği de bilinen gerçeklerdendir. Bu işlemin tasavvufiî
akımlar içerisinde vuku bulan şekli, tarikat geleneğinin bütünü içinde bazen mazur
görülebilecek bir kıymet seyri takip etse de, bazen de işin tadının kaçırıldığı
malûmdur. Öte taraftan İbn-i Teymiyye'den Gazali'ye, Said-Nursi'den Seyyid Kutub'a
birçok Müslüman düşünürünün ya da din adamının, benzer bir mistifikasyon sürecine
tâbi tutulduğu acı bir hakikattır. Durumu örnekleyelim: Sanatına her
zaman şapka çıkardığımız ve mücadelesini her zaman rahmetle andığımız Necip Fazıl'ın
kitaplarında sürekli efsaneleştirdiği isimler vardır. Necip Fazıl'ın şeyhi Abülhakim
Arvâsî ile ilgili söyledikleri tecrübî bilgi sınıfına girdiğinden bu anlatılar
tenkitten vârestedir, ama meselâ Kanunî devrinin şeyhülislâmı Ebussuud Efendi
ile ilgili aşırı övücü sözleri yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır. Devrinde muhakkak
ki büyük bir âlim olan Ebussuud Efendinin; geceleyin bir toplantıda hâyâl-i zıl
(gölge oyunu - Karagöz) seyreden hatibin görevden alınması gerektiğini, davul
ve kudümü cihat için dahi olsa çalmanın haram olduğunu, çarşıda yemek yemeyi alışkanlık
edinmiş imanın görevden alınması gerektiğini, kâfir dilince (yabancı dil) konuşan
bir Müslümanın küfre gireceğini söylediğini ve bu meyanda fetvalar verdiğini acaba
kaç kişi bilir? İslâmcı kesimde göze çarpan bir diğer acaiplik, "Batının
ilminin temelinde İslâm düşüncesi olduğu" aforizmasının habire vurgulanmasıdır.
Doğrudur. Batılılar İbn-i Rüşd'den, İbn-i Sina'dan, Farabi'den ve pek çok Müslüman
düşünürden etkilenmiştir. Müslüman ilim adamlarının kitaplarını batı dillerine
aktarmışlar ve oradaki bakış açılarından, bilgilerden, yaklaşım ve metodlardan
istifade ederek yeni bir düşünce biçimi ortaya koymuşlardır. Doğrudur da, Müslümanların
neden bunu yapamadığı merak konusudur. Kimse de bu işin üzerinde durmaz. Oysa
asıl sorgulanması gereken budur. Her konuşmasında "İlim Çin'de dahi
olsa alınız" hadis-i şerifini kullanan ve Müslümanların asırlardır ilme önem
verdiğini söyleyen hatiplere sormak gerek: Müslümanlar son 4-5 asırdır neyi keşfetmişler,
ne icat etmişler, hangi yeniliği insanlığa hediye etmişlerdir? Ne yazık ki, bu
suale verilebilecek fazla bir cevabımız yoktur. Üstelik gene son 4-5 asırdır,
ilme ve ilim adamına hürmet ettiğimiz konusu da hayli tartışmalıdır.
Mesela, XVI. yüzyıl sonlarında Şeyhülislâm Ahmed Şemseddin Efendi, rasathaneye
(gözlemevi) karşı çıkabilmiş, "gökleri rasat etmenin uğursuz olacağı"
hakkında fetva verip İstanbul'da kurulmuş olan muazzam rasathaneyi 1580'de yıktırabilmiştir.
Dünyadaki çok önemli astronomik tespitleri Müslümanların asırlarca önce yaptığı
doğrudur, ama büyük bilgin Uluğ Bey'in, Ali Kuşçu'nun torunlarının böyle vandallıklar
sahneye koyduğu da doğrudur. Aynı düşünce mekanizmasının "hoşgörü"
konusunda da devreye girdiğini görürüz. Peygamber Efendimizin ölümünden çok geçmeden
başlayan barbarlıklar (Kerbelâ vakası gibi) bir kısım Müslümanların bazen, bırakınız
küfür ehlini, imân ehline bile zulüm edebildiğini göstermektedir. Hanefi mezhebinin
kurucusu imâm-ı Azâm'dan Hallac-ı Mansur'a kadar pek çok mühim şahsiyet bu hoşgörüsüzlüğün
kurbanı olabilmiştir. Kanunî'nin adalet ve hoşgörü anlaışı pek meşhurdur ama,
onun devrinde, Şeyhülislâm İbn-i Kemal'in verdiği fetvayla Şeyh Mâşukî ve 12 müridi,
"vahdet-i vücud" görüşünü savundukları için idam edilebilmiştir. Evet,
İslâm tarihi, Batıda asla olmayan hoşgörü örnekleriyle doludur, doğrudur ama Ortaçağ
vahşetine parmak ısırtacak zulümler de bazen İslâm adına sergilenebilmiştir. Ham
softalık/kaba yobazlık, bir doğal örtü gibi İslâm dünyasının üstüne yayılabilmiştir.
Camiye minare yapmadan kaşık kullanmaya, şalvar giymeden na't okumaya, müzikten
resime, geometriden astronomiye, cebirden coğrafyaya kadar pek çok şeyi bid'at
(dinde yeri olmayan ve dine sonradan sokulan şey) ve küfür kabul eden Kadızadeliler
ve benzer zihniyetteki insanlar, belirli dönemlerde çok etkili olabilmişlerdir.
Velhasıl, İslâm tarihini değerlendirirken, bu süreci dönem dönem ayırmak
ve ona göre yorumda bulunmak, genellemelerden kaçınmak, nasslarla pratik uygulama
arasındaki farkları gözardı etmemek, dahası kitlelerin çırılçıplak hakikat karşısında
göstereceği reaksiyondan korkmamak bir boyun borcudur, ne ki bu vebali göğüsleyebilecek
ölçüde yürekli İslâmcı aydın sayısı oldukça azdır. D) İğneyi Kendimize
Batırmak İğneyi kendimize batırmaktan değilse bile, batan iğneyle
her tarafımızın kanlar içinde kalacağını bilmekten korkan şu satırların yazarı,
bu kısımda biraz "insafsız" olmaya hazırlanmaktadır, okuyuculara duyurulur!
Türkiye'de diğer toplumsal grup, cemaat veya akımlara nazaran daha az fikir
ayrılığına sahip bulunduğu zannedilen milliyetçi camia, fikrî ve felsefî tenakuzlar
içinde yüzmekte, çok çeşitli konularda çok farklı yaklaşımlar ortaya koymaktadır.
Bu ayrılıkların ve kimi zaman çelişkilerin yoğunlaştığı alanlardan biri şüphesiz
tarihtir. Milliyetçi tarih tezi, kimi yerlerde resmi ideoloji ile çakıştığı gibi,
kimi noktalarda onun tam zıdd-ı kâmili önermeler sunmakla maruftur. Bu anlamda
milliyetçiler, Kemalist batıcılar ile her çeşidinden İslâmcılar arasında bir kesişme
noktası vazifesini üstlenmiş durumdadırlar. Bu gerilim, milliyetçilerin bütüncül
bir tarih anlayışına sahip olmalarını engellemekle kalmamış; onları, tuhaf, eklektik,
yer yer arabesk ve çelişkilerle dolu bir tarih tezini müdâfaaya mecbur bırakmıştır.
Osmanlıyı sadece dönme ve devşirme vezirlerin yıktığını, Osmanlı sultanlarının
Türklüğe ihanet ettiğini yıllardır geveleyip duran ve bu herzeleri "Türkçülük"
adına yumurtlayan mütefekkir bozuntuları, bir imparatorluk kültürü oluşturan Osmanlıyı
tenkit ederken Kemalist paradigmayla örtüşmüşlerdir. Öte yandan, Erol Güngör gibi
ciddi bir fikir adamına göre, yönetime gayri-Türk unsurları alarak "kardeş
kavgası"nın dolaylı yönden önüne geçen Osmanlı, daha önceki Türk devletlerinin
düştüğü hatayı tekrarlamamıştır. Niyetimiz kimin haklı kimin haksız olduğunu
tartışmak değildir, (biz Erol Güngör hocanın haklı olduğuna inananlardanız), burada
mühim olan, aynı meseleye iki milliyetçinin nasıl farklı baktığının altını çizmektedir.
Bu hususta örnekleri çoğaltmak mümkündür. II. Abdülhamit mi haklıdır Namık Kemal
mi? Mustafa Kemal - Enver Paşa kavgasında kimi tutmamız icâp edecektir? İstiklâl
şairi Mehmed Akif'in bir Türk olmamasına, "devşirmeler tezi"yle bozmuş
milliyetçilerin bakışı ne olacaktır? Yıldırım ile Timur'un, Yavuz ile Şah İsmail'in
kavgalarında, hepsi Türk ve Müslüman olan bu padişahlardan hangilerine taraf olacağız?
Osmanlının kudretli hükümdarı, Anadolu Türklüğünün sultanı Yavuz Selim'e mi; yoksa
İran Türklerinin padişahı, şiirlerini Yavuz gibi Farsça değil Türkçe yazan, ama
aynı anda Şiî yayılmacılığı yapan Şah İsmail'e mi alkış tutacağız? Sualleri
uzatıp gitmek mümkün, ama gereksizdir. Şu kadarcık örnekleme dahi, milliyetçi
tarih tezinin revizyona, hadi insaflı davranalım, ıslaha muhtaç olduğunu göstermektedir.
Tabii işin bir de efsaneler kısmı vardır ki, diğer bölümlerde bu hususa işaret
ettiğimiz için, örneklerle yazının zaten fazla olan hacmini artırmamayı yeğliyoruz.
Bir diğer husus, Türk tarihinin bir "savaşlar" tarihinden ibaret
olmadığının milliyetçilerce halâ pek iyi anlaşılmamış olmasıdır. Milliyetçi tarihçilerin
mimariden musîkiye, toplumsal hayattan ticaret kültürüne, giyim kuşamdan edebiyata
bir dolu alanda Türk tarihinin kültür boyutlarını inceleyen eserler kaleme almış
olması bile, maatteessüf bu anlayışı yıkamamıştır. Dahası, zaferlerimizi çok iyi
bilmemize ve onlarla övünmekten pek bir haz duymamıza rağmen, hezimetlerimizi
hiç gündeme getirmeyip onlardan ibret almamamız, tarih perspektifimizi sağlıklı
bir zemine oturtamadığımızın nişânesi olarak ortada durmaktadır. En basitinden,
üç kıtada at koşturduğunu habire vurguladığımız atalarımızın, son üç asır boyunca
atlarını hep ters yöne sürmek zorunda kaldıklarını bir türlü kabullenemiyoruz.
Son üç asırdaki tek tesellimizin, 1711 yılındaki Prut Savaşında aldığımız bir
beraberlik ve Baltacı Mehmet Paşa hakkında uydurulan hikâyeler olması, gülünç
olduğu kadar hazin değil mi? (Tabii Kanije, Plevne ve Erzurum savunmaları da var
ama, önemli olan tabeladaki skor ise, bu maçları neticede kaybettiğimizi kabullenmek
durumundayız.) Türkler hakkında Câhiz'in, İbn-i Battuta'nın, Von Hammer'in,
Lamartine'in, Moltke'nun, Roux'un ne kadar iyi şeyler yazdığını va'z edip durmak,
tescil kaygısına bulanmış bir aşağılık kompleksinin tezahürüdür, ne ki genelde
bu da milliyetçilerin pek hoşuna giden bir tutumdur. Batıda ve Doğuda aleyhimize
yazılmış tarihçeleri okuyacak kadar cesaret sahibi olduğumuzda, hele hele onlara
cevap verebilecek kadar iyi bir tarih bilgisine ulaştığımızda, meselâ "Türk
kültür tarihi" ile ilgili eser sayısında çift basamaklı rakamlara varabildiğimizde,
Türk milliyetçilerinin tarihî anlayış ve anlamlandırış biçimleri de maksimum sıhhate
kavuşacaktır. O zamana kadar, Batının mehter davuluyla hâlâ tir tir titrediğine
inanmayı sürdürmekte bir beis olmasa gerekir! Hatm-i Kelâm
Tarihçi asla hakikatı bulmuş kişi değildir, bilâkis sürgit onun peşinde olan
kişidir. Bu gerçek anlaşılmadığı müddetçe, tarihimizin bir "kavga alanı"
olmaktan kurtarılması da imkân dahilinde bulunmayacaktır. Tarihçiler, ideolojik
önyargılar içinde birer gladyatör gibi eser vermekten vazgeçmedikçe, bu kandırmacanın
sonu da gelmeyecektir. Bu yazıyı okuduktan sonra fakirin idamı için "kelle
isterük" tavrını takınmaya hazırlanacak olan Yeniçeri güruhuna diyeceğimiz
tek şey ise, Genç Osman kafasında ve II. Mahmud kararlılığında bir neslin kapıda
beklediğidir... |