| OSMANLI
İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. HALİL İNALCIK | |
|
kudret, servet ve prestiji hayalinden geçiremezdi. Şark Hıristiyan kültürünün,
bağımsız yaşadığı memleketlerde dahi rönesansı takip edemediği ortada olan bir
hakikattir. Bugün millî tarihçilerin bütün gerilikleri Osmanlı rejimiyle izaha
kalkışmaları kolay kestirme fakat çok defa yanıltıcı bir izah tarzıdır.
Tipik Osmanlı kültürünün geliştirildiği merkez saraydı. Muhtelif sanat kolları,
Hassa yani padişaha mensup mimarlar, çiniciler, nakkaşlar, şarkıcılar (mutriban),
şairler, kuyumcular, müzik aletleri kullananlar; halı yapanlar, kemah dokuyanlar
halinde teşkilâtlandırılmış olup başları en iyi üstadlar arasından seçilmiş idiler.
Bunlar saray için en nefis eserleri yapmağa çalışırlar, eserleri saray dışındakiler
için örnek olurdu. Saray mekteplerinde iç oğlanlarına çeşitli sanatlar öğretilir,
Osmanlı terbiyesi verilir, sonra onlardan birçoğu vali olarak gittikleri vilâyetlerde
kendi saraylarını kurarlar ve bu kültürü çevrelerine yayarlardı. Osmanlı
hukukunun yaratılmasında, idari kararlarda ve devlet idaresinde hakim prensiplerin
tespit ve takibinde en büyük rolü divan-ı hümayun bürolarındaki küttab oynamakta
idi. Bu bürokrasi İslâmiyetin yayılmasından önceki devirlere çıkan Yakın-Doğunun
kadim, idare ananelerini sadakatle devam ettiren ve bir korporasyon halinde teşkilâtlanmış
bulunan bir zümre idi. Bürokratlar, sanatın inceliklerini çırak, kalfa ve usta
sistemine göre öğrenirlerdi. Onlar medrese ve camilerde İslâmi ilimleri öğrenmekle
beraber ulema dışında sırf hikmet-i hükümet düşüncesiyle hareket eden bağımsız
bir zümre teşkil ederlerdi. Devlet büroları, hepsi vezirazama bağlı olmakla beraber,
siyasi ve idarî işlere bakan ve doğrudan doğruya vezirazam emrinde bulunan divan
kâtipleri ile doğrudan doğruya maliye başındaki defterdara tâbi maliye kâtipleri
idarenin iki esas kolunu teşkil etmekte idiler. Kanuni devrinde Divan kâtipleri
11, defterdara tâbi kâtipler 39 kişi idi. Tabiî bunun dışında gümrük, maden vakıf
vb. hizmetlerde emin sıfatı altında çalışan bürokratları ve onların hizmetindeki
kâtipleri, kadılar ve onların emrindeki kâtipleri başka bir kategori halinde Osmanlı
bürokrasisi içinde saymak gerekir. Osmanlı devlet idaresini yakından anlamak için
bu bürokratların yetişme tarzları ve faaliyetleri, defter ve muhasebe usulleri
üzerinde geniş tetkiklere ihtiyaç vardır. XVI. asır sonlarında XVII.
asır başlarında büyük buhranı hazırlayan mühim gelişmeler olarak nüfus artışı,
askeri tekniğin ve gümüş bolluğunun Osmanlı klâsik askerî ve mali nizamı üzerindeki
tesirleri ve mali buhran sıralanabilir. Daha XVI. asır ortalarında bilhassa
Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid vakalarında Anadolu'da şiddetli bir kaynaşma
başlamıştı. Askerî sınıfa geçme emeliyle rakip şehzadeler hizmetine giren binlerce
başıboş Anadolu delikanlıları, yevmlüler, levendler ve timarlı az veya timarsız
sipahiler bu kaynaşmanın âmilleri olarak ortaya çıkmışlardı. Onun yanında ilmiyye
mesleğinin imtiyazlarından istifade etmek emelinde olan fakat soygunculuk ve hatta
eşkiyalığa başlıyan binlerce Anadolu delikanlısı softa adı altında medreselerin
çatısı altında toplanmıştı. Eskiden Anadolu'nun fazla nüfusu için Balkanlar bir
taşma sahası ve uclar askeri hizmete girmek istiyenlerin kendinî göstermek üzere
gönüllü, garip yiğit sıfatıyla gittikleri bir er meydanı teşkil etmekte idi. XVI.
asır ikinci yarısında aynı zamanda hem Avrupa'da yayıl ma durakladı, uc akıncı
teşkilâtı çoktu, hem yukarıda söylediğimiz gibi büyük nüfus artışı sebebiyle çorak
orta Anadolu yaylasında nüfus baskısı arttı. Bu nüfus tazyikinin hakiki ölçüleri
iyi incelenmemiştir. Fakat birçok belirtiler bu faraziyeyi teyit etmektedir. Kıbrıs
fethinden sonra 2 Eylül 1572 tarihli bir fermanla, Anadolu, Karaman, Rum, Zulkadriyye
(Dulkadır) vilâyetlerinden arazi sıkıntısı çeken, vergi tahrir defterlerine yazılmamış
olan, bulunduğu yerden kaçarak başka taraflarda yerleşen veya ırgatlik yapan ve
toprak davaları bir neticeye vardırılamamış olanlarla şehirler de ve köylerde
işsiz güçsüz dolaşanların Kıbrıs'a gönderilmeleri emredilmiştir. Bu suretle yalnız
Teke bölgesinden gidecekler 5720 hane olarak tespit edilmiştir. Kendi isteğiyle
gidenler, göçmenlerin üçte birine yaklaşmıştır. Calepio'ya göre bu suretle Anadolu'dan
20 bin göçmen gelip yerleşmiştir. Bunun yanında 1571'de Ada'da 1500 yeniçeri ve
3000 sipahi muhafaza hizmetinde bırakılmıştı. 1578'den sonra İran harpleri reaya
aslından olan binlerce Anadolu delikanlısının askeri kadrolara girmesini sağlamıştır.
Böylece 16. asır sonlarında İran ve Avusturya harplerinin, Anadolu'da tazyikini
türlü şekillerde gösteren bir nüfus artışının bir neticesi olduğu da iddia edilebilir.
Binlerce raiyyet Kafkasya'daki geniş fütuhat bölgelerinde timar sahibi ve kale
mustahfızı gönüllü olarak bir kapı bulmuş oluyorlardı. Fakat bu suretle Koçi Beyin
ve ondan önce Kitâb-i Mustatâb'ın şiddetle şikâyet ettiği gibi, klasik Osmanlı
nizamının temel prensibi olan reaya ve askeri ayrılığı prensibi, siyasi askerî
otoritenin yalnız ve yalnız Padişah kullarına verilmesi prensibi çiğnenmiş oluyordu.
Buhranın sebepleri üzerinde çağdaş Osmanlı düşünürleri ayrıca şu noktalar
üzerinde dururlar: Padişahın mutlak vekili sayılan vezirazama tâbi Divan-i Hümayun
ve Küttab'ın bağımsızlığı bu devirde ciddi surette ihlal edilmiştir. Bunun başlangıcını,
II. Selim'in tahta çıkmasıyla payitahta gelen yeni grubun vezirazam Sokullu'ya
karşı mücadelesinde görmekteyiz. Saray nedimleri, kapıkulu zorbaları ve ulema,
idarenin devlet menfaatini ve yerleşmiş nizamları herşeyin üstünde tutan manevi
bağımsızlığını çiğnemişlerdir. Böylece de imparatorluk idaresinin klasik kanun
ve nizamları bozulmağa, ihlâl edilmeğe başladı. Bunun en mühim neticelerinden
biri, mirî toprakların tekrar geniş ölçüde mülk ve vakıflar halinde devlet kontrolünden
kaçması şeklinde kendini göstermiştir. Şunu da ilâve edelim ki, ulemânın örfî
kanunlar ve idare sahasına müdahale teşebbüsleri bu devirde arttı. Kanuni devrinde
Şeyhülİslâm Ebu'ssuud Efendi örfî kanunları ve idari tasarrufları şer'îleştirmeye
çalıştı ve ondan sonra eskiden yalnız örfî kanun mevzuu olan meseleler gittikçe
daha ziyade istiftata mevzuu olmaya başladı. XVI. asır sonundaki buhran
devrinin neticesinde I. Ahmed devrinde tedvin edilen kanun, daha ziyade fetvalarla
dolu bir mecmua halini almıştır (Fatih ve Kanunî kanunnâmelerinde bir tek fetvaya
rastlanmaz). Bu şeriatçılık siyaseti, idarenin yeni vaziyetler karşısında serbest
faaliyetini köstekledi ve sünni taassubu kuvvetlendirdi. Yeniçerilerin ayaklanmaları
ve haremle işbirliği halinde hükümet otoritesinde tahakküme başlamaları ise bilhassa
malî kargaşalıkla ilgilidir. Böylece çağdaş Osmanlı düşünürleri esas
itibariyle inhitatın esas sebebini Kanuni devrinde kemalini bulmuş olan klasik
Osmanlı müesseselerinin bozuluşuna irca ederler. Bu görüşlerde şüphesiz büyük
bir hakikat payı vardır ve modern tarihçiler de ekseriyetle bu görüşleri takib
etmektedirler. Fakat bu Osmanlı düşünürleri tabiatiyle ekseriye hakiki sebepleri
görmekten ve değişikliklerin gerçek manasını tayinden uzaktırlar. Yukarıda tesir
ve neticelerini açık bir şekilde belirterek tespiti güç olan nüfus artışına temas
ettik. Aşağıda birbirine sıkı sıkıya bağlı olarak askerî ve mali değişiklikleri
ele alacağız. 1578'de başlayıp fasılalarla 1639'a kadar sürmüş olan İran
harpleri Osmanlı inhitatının başlıca sebeplerinden biri olarak dikkatle incelenmelidir.
1578-90 yıllarında Azerbaycan ve Şirvan'ın istilâ ve işgali yalnız Osmanlı askeri
nizamları için değil Osmanlı maliyesi için de yıkıcı bir mahiyet almıştır. Oradaki
işgal kuvvetlerini devamlı şekilde Anadolu'dan beslemek icap etmiştir. 1603'de
ise İranlılar bu kuvvetlerin Anadolu üzerine atmışlardır. 1593-1606 Avusturya
harplerinde timarlı sipahi yerine tüfenkli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden,
yeniçerilerin miktarı ziyadesiyle artırıldığı gibi (1527 de 788 kişi, 1610'da
37.627 kişi) Anadolu'da ücretle pek çok tüfenkli sekban askeri yazıldı. Sekban
askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda ücretsiz kalan bu eli tüfekli gruplar Anadolu'da
halkı haraca kesmeye ve taarruzlara başladılar. Timarları yetmeyen veya elinden
alınan sipahiler onlara katıldı. İşte Anadolu'yu kasıp kavuran Celelî eşkiya grupları
bu suretle ortaya çıktı. Bunlar halkı yerinden kaçırdılar, Anadolu'yu baştan başa
harab ettiler. Bu hal Îranlılar karşı taarruza geçtiği zaman 1603-1610 arasında,
devleti mefluç bir hale soktu. Rumeli bu derecede geniş ölçüde olmamakla beraber
bilhassa Makedonya bölgesi ile kuzey Bulgaristan kargaşalıklardan masun kalmadı.
Bununla beraber Anadolu'daki kargaşalıklar yüzünden buradan bir kısım halkın Rumeli'ye
kaçıp sığındığını biliyoruz. XVII. asırdaki harp devrelerinde bilhassa 1683-1699'da
bu durum geri gelecektir. Zira Osmanlı ordusu artık çeşitli ad alan bu tüfenkli
sekban askerinden vazgeçemezdi. Ücretli sekban askeri ve yeniçeri için merkezî
hazine gelir kaynaklarını arttırmak zaruretinde idi. Diğer taraftan 1571'den sonra
devlet Akdeniz'de İspanya'ya karşı kuvvetli bir donanmayı daima hazır bulundurmak
mecburiyetinde idi. Bir kadırganın idame masrafı 6000 altun duka hesaplanmıştır.
200 kadırgalık Osmanlı donanması için yılda 1 milyon 200 bin altun duka lâzımdı.
Osmanlı devleti merkezi hazinenin gelir kaynaklarını arttırmak için doğrudan
doğruya hazine için toplanan vergileri avarız-ı divaniyye ve cizyeyi arttırdı.
Eskiden bilhassa harp zamanlarında toplanan avarız-ı divaniyye her sene toplanan
muntazam nakdi bir vergi haline geldi. Miktarı da mütemadiyen artırıldı (Şahıs
başına 1582'de 40; 1600'de 240 akça; 1681'de 535 akça). Cizye 1574'de 40 akça
iken 1592'de 70; 1596'da 150; 1630'da; 240 1691'de 280 akçaya çıkarıldı. 1596
tarihli adâletnâme suistimaller yüzünden 150 akçalık cizyenin 500 veya 600 akçaya
kadar çıktığını kaydetmektedir. Ancak tagşişler ve gümüş para enflasyonu neticesinde
akçanın kıymeti de düşmüş olduğundan bu yükselmelerin hakiki nisbetlerini bulmak
için altın üzerinden hesaplamak gerekir. Merkezî hazinenin yıllık geliri altın
hesabı üzerinden şöyle bir gelişme gösterdi: Yıl Milyon Altun 1527
5 1567 5.8 1597 2.5 1648 3 1653 4.2 1661 5 1590
yılından sonra hazine daima büyük açıklar vermeye başladı. Bu devirde avarız ve
cizyenin artması ve bu vergilerin toplanması sırasında yapılan suistimaller yüzünden
reaya arasında hoşnutsuzluk artmıştı. Osmanlı maliyesini altüst eden
bir hâdise de gümüş Gara depreciation'udur. 1580'lerden itibaren Avrupa'dan ucuz
gümüşün akın etmesi bu depreciation'un başlıca sebebidir. Avrupalılar yalnız Halep
darphanesine yılda 800 bin dirhem (takriben 2565 kilo) gümüş getirmekte idiler.
Avrupa gümüş sikkelerinin ve kalp paranın Osmanlı piyasalarını istilâsı bu durumun
bir neticesidir. Bu durum vergilerin ayarlanmak suretiyle yükseltilmesini intaç
ettiği gibi timar rejiminde de derin akisler yapmıştır. Timarlara dahil bulunan
resimler arttırılmadığı için sipahilerin sabit kalan timar miktarı hakikatte azalmaya
maruz kalmış, bunun üzerine sipahiler ve diğer sahipleri bir takım bidatlar çıkararak
reayadan türlü adlar altında aidat toplamağa bu suretle zararlarını telafiye çalışmışlardır.
Bu devirde pâyitahtta sık sık görülen yeniçeri ayaklanmaları da âkçadaki kararsızlıkla
doğrudan doğruya münasebet vardır. Bu şiddetli sarsıntılar neticesinde
XVII. asırda artık Osmanlı devleti XVI. asırdaki değildir. Böylece Osmanlı tarihinin
birinci büyük devresi kapanmış olmaktadır. Artık Ortaçağ şartlarından doğmuş olan
timar rejimi inhilâl etmiş, yerine ateşli silâhlarla mücehhez bir ücretli ordu
ve daha ziyade nakdi vergilere dayanan merkezi bir hazine kaim olmuştur. Osmanlı
akçesi yerine Batı Avrupa paraları ve onun merkantilist sistemine tâbi bir ekonomi
gelmiştir. Osmanlı devleti uzun masraflı harplerin ve Anadolu'daki yıkıcı kargaşalıkların
yükü altında ezilmiş ve kaynaklarını tüketmiş, yeni şartlara elverişli bir şekilde
intibak edebilmek için gereken maddi ve manevi unsurlardan mahrum olduğu için
bünyesinde gerçek bir inkılâp yapamamış, fakat inhitat etmiş bir ortaçağ imparatorluğu
halinde hayatına devam etmiştir. Bu durum, 18.asırda hakiki bir feodalleşme ile
neticelenecektir. Yeni devrin en bariz özelliklerinden biri merkezî otoritenin
eyaletlerde zayıflamış olmasının bir neticesi olarak idarenin bu duruma intibak
etmesi ve decentralisation'un genişlemesidir. Anadolu'da Celâlilere karşı gönderilen
valiler ve adamları ve kapıkulu mensuplarının, âdet adı altında çeşitli bahanelerle
reayıdan topladıkları paralar, keyfi resimler ve istedikleri hizmetler (teklif-i
şakka) tahammül edilmez bir yük halini aldı. Onların zorbalığı karşısında hükümet
mahalli halkın silâhlanıp karşı koymasına dahi müsaade etmek zorunda kaldı. 1604'de
serdar Mehmed Paşa zorbaları te'dip için âyân-i vilâyetten serdarlar tayin etti
ve onlar marifetiyle köylerde yiğit başılar emrinde halkın teşkilâtlanrnasını
istedi. Bu vesika âyanı şöyle tarif etmekte idi: "Vilâyetten yarar ve nâmdar
ve müstakim ve mütemevvil (mal sahibi) ve halk arasında sözü ve kelimatı dinlenür
kimseler." XVII. asırda Evliya Çelebi Rumeli şehirlerinde âyanı üç kategori
halinde takdim etmektedir: Şehrin nüfuzlu zengin tüccarları, ileri gelen ulema
ve kapıkulu garnizonlarının ağaları. İslimiye'de "ekser âyân-i vilâyetin
ticareti" tüfenk, kebe ve renkli velenseler işlemekti. Halk arasında
ileri gelen nüfuzlu kimseler Yakın-Doğu devletlerinde Orta Çağlardan beri halk
ile hükümet arasında aracı sayılmışlardır. Anadolu Selçukluları'nda vergi yazılmasında
ve tevziinde âyân denilen nüfuzlu kimseler rol oynamakta idiler. Bu devirde Anadolu'da
âyânın büyük bir kısmını korporasyonların başı olan ahiler teşkil etmekte idi.
Osmanlı devrinde şehirlerde ilk zamanlardan itibaren merkezi hükümet âyân ve eşrefi
daima halkla hükümet arasında aracı bir zümre olarak kabul etmiştir. Yalnız Müslümanlar
arasında değil, Hıristiyanlar arasında da zengin nüfuzlu kimseler veya papazlar
mahallî cemaatin hükümet karşısında mümessili sayılmış!ardır. İşte bu zümre XVI.
asırdan sonra yeni şartlar altında eyaletlerde gittikçe büyük bir ehemmiyet kazanmış,
devlet reayayı ve her türlü vergi kaynaklarını korumak kaygısiyle buralara asayiş,
vergi tahsili, hatta asker toplama işlerinde geniş selâhiyetler tanımağa, başlamış
ve nihayet XVIII. asırda mahallî idare tarnamiyle bunların eline geçmiştir. O
zaman her kazada halkın seçtiği ve mahallî hükümet otoritesinin tasdik ettiği
bir âyân'ın vücudu zaruri sayılmıştır. Müslümanlar arasında âyân ve eşrâf, hıristiyanlar
arasında knez, kocabaşı ve çorbacılar ile Ortodoks ruhbanı eyaletlerde hakim bir
duruma çıkaran şartları daha yakından inceleyelim. Evvelâ halk zorbalara karşı
mücadele eden mahallî nüfuzlu kimselerin himayesini aramaktan başka çare göremiyordu.
Diğer taraftan bu âyân ve eşrâfın çoğu, eskiden beri halka ziraat için veya vergisini
ödemek için para ikraz eder, tefecilik yaparlardı. Yeni devirde avarız ve cizye
gibi nakdi vergilerin nisbeti yükselince halkın bunlara tâbiiyeti kuvvetlendi.
Esasen her kazaya toptan tayin edilen avarız vergisini halk arasında herkesin
durumuna göre tevzi ve tahsil vazifesi o kazanın âyân ve eşrafına verilmişti.
Hükümet bu suretle âyânın şahsında verginin toplanmasını garanti etmiş oluyordu.
Bu işlerde eskiden beri hükümet adına nâzım rolü oynayan kadıların nüfus ve yetkileri
şimdi mahalli âyân elinde toplandı. Sekban askeri toplamak için alınan sekban
akçesi şimdi avarız vergileri arasında idi ve âyân vasıtasıyla toplanırdı.
Hükümet memurlarının ve mahalli askerin topladığı bir takım aidat ve mahalli
masrafların tespiti ve bu maksatla halktan toplanacak verginin tayini de kadı
başkanlığında toplanan mahaliî âyân ve eşraf meclisinin vazifeleri arasında idi.
Yeni devirde gittikçe daha geniş bir şekilde tatbik edilmeye başlayan maktu' ve
iltizam usulleri de mahalli âyân ve eşrafın rolünü arttırdı, nüfus ve servetinin
temel vasıtalarından biri haline geldi. Devlet miri toprakların vergi gelirini
eskiden beri iltizam usulüyle toplardı. Yeni rejimde uzun harpler ve malî sıkıntılar
neticesınde devlet mültezimlere gittikçe daha geniş selâhiyetler tanıdı. Mukataat
toprakları mültezimlere kayd-ı hayatla hatta çocuklarına geçmek üzere verilmeğe
başlandı. Bu suretle, çıplak mülkiyeti daima devlete ait sayılmakla beraber mirt
topraklar fiilen büyük çiftlikler halinde mahalli âyân ve eşraf eline düştü. XIX.
asırda Balkanlar'da köylü hareketleri miri toprakları ağaların ve gospodarların
elinden alma gayesini güdecektir. Bu devirde mahalli knezler, kocabaşı ve çorbacılar
birçok yerlerde köylünün başına geçmiş, dışardaki millî teşkilâtlarla bir bağlantı
halkası olmuşlardır Yalnız doğrudan doğruya merkezi hazine elindeki toprakların,
yani mukata'aların değil, aynı zamanda paşaların ve beylerin veya şehir ve kasabalarda
oturan her çeşit dirlik sahiplerinin gelirleri de iltizam usulüyle toplanırdı.
Büyük mültezimler, iltizamı parçalar halinde daha küçük mahalli mültezimlere iltizama
verirlerdi. Bunlar ise genellikle mahallî âyândan idiler. Yeni devirde
genişleyen bir idarî usul de, hükümetin vergi gelirini garanti etmek üzere valilikleri
iltizamla tevcih etmesidir. B usule göre vali her yıl hazineye o vilâyetin vergi
geliri olarak masraflar çıktıktan sonra muayyen bir meblağ ödemeği deruhte etmekte
idi. Valiler çoğu zaman bu gelirlerin tahsilini mahallî âyâna iltizama verirlerdi.
Birçok âyân da voyvoda, mütesellim adı altında valilerin adamı, ajanı olarak hizmet
ederler, fiilen idareyi ellerinde bulundururlardı. Kadıların da kendi kaza bölgelerinde
mahalli mahkemeleri nâiblere iltizamla sattıklarını biliyoruz. Maktu usulüne gelince,
bu bir bölgenin vergi geliri için mahalli cemâatin mümessilleri ile muayyen (maktû)
bir miktar üzerinden anlaşmaya varılmasından ibarettir. Bu usul, vergi gelirini
garanti ediyor, aynı zamanda reayayı mültezim veya tahsildarın suistimallerinden
koruyordu. Hükümet birçok reayanın bu usulü tatbik için isteklerini bu endişelerle
kabul etmiştir. Eskiden nadir hallerde ve şartlarda tatbik edilen bu usul gittikçe
yayıldı. Rumeli'de bilhassa cizye tahsilinde tatbik edildi. Bu suretle Ortodoks
ruhban knezler, kocabaşılar halkın mümessili olarak gerek hükümet gerek halk nazarında,
mahallî bir nüfuz ve otorite kazandılar, zamanla bu usul bölgenin mali muhtariyetine
yol açtı. Yunanlıların kocabaşlardan mürekkep demogerontes meclisleri doğrudan
doğruya maktu sistemiyle ilgilidir. Osmanlılar eskiden beri mühim şehirlerde
padişahın otoritesini temsil etmek ve şehri ve mahalli asayişi korumak üzere yeniçeri
garnizonları (büyük şehirlerde 500-600 kişi) yerleştirirlerdi. Kapıkulu süvarileri
de memlekette yayılmış bulundukları için bunların başında her bölgede kelhuda
yeri adı verilen bir komutan bulunurdu. Bunlar mahallî beylerbeyine veya sancak
beyine tâbi değillerdi. Padişah kulu olarak birçok mali, kazaî imtiyazları vardı.
Kanuni devrinde şehzade îsyanlarından sonra yeniçeri ve sipahiler bilhassa Anadolu
şehirlerinde daha çok yayıldılar. Onların imtiyazlarını paylaşmak istiyen yerli
askerî gruplar aralarına giremedikleri zaman onlarla mücadeleye girişirlerdi.
İşte birçok şehirlerde bu kapıkulu kumandanları yerli âyan ve ulema ile ittifak
halinde o yerde hakiki otoriteyi ellerine geçirdiler. Beylerbeyi ve adamlarına
karşı fiilen muhtar idareler kurdular ve merkezden kopardıkları muafiyetlerde
bu mühtariyeti kanuni ve meşrü bir hale getirdiler, Yeniçeriler, kuzey Afrika
vilâyetleri, Bağdad gibi uzak eyaletlerde fiilen bağımsız oligarşik idareler dahi
kurdular. Bosna gibi hudut vilâyetlerinde âyân ile ittifak halinde fiilen muhtar
idareler meydana getirdiler ve bunun için eski vergi muafiyet vesikalarından istifade
ettiler, Anadolu ve Rumeli'nin birçok şehirlerine yeniçeri ve sipahi şeflerinden
bazıları iltizam ve mukata'aları satın aldılar veya sırf zorbalıkla birer kudretli
âyân durumuna geldiler. XVIII. asırda bu bölgelerde onların mahallî hâkimiyeti
fiilen ellerinde tutan hakiki hanedanlar kurduklarını görmekteyiz. Hatta bazıları
halkı arkalarına alarak Bab-ı Ali'yi kendilerine paşalık ve vezirlik unvanları
ile valilik vermeğe dahi zorladılar. Ancak bazı bölgelerde (meselâ 1628'de Erzurum'da)
yerli kuvvetler, sekbanlar, bu kapukullarına karşı şiddetli bir mücadele açabilmişlerdir.
Ayân yalnız vergi ve asayiş işlerinde değil, XVII. asırdan itibaren devlet
adına bölgelerinde asker toplamaya ve bu askere kumanda etmeye de yetkili kılınmıştır.
Bu suretle onların bazan paşaların kapı kuvvetlerinden daha büyük kuvvetlere sahip
olduklarını, padişahın seferlerine bu küçük orduları ile iştirak ettiklerini görmekteyiz.
Bundan sonra bu kudretli hanedan mümessilleri mahalli halk ve küçük âyân üzerinde
devlete ait belli başlı selâhiyetleri ırsi olarak ailesine hasretmiş feodal beyler
durumuna gelmişlerdir. Devlet ajanları, hatta valiler, onlarsız ne asker ne vergi
toplamağa kadir değillerdi. XVIII. asrın ikinci yarısında Ayân rejiminin bu son
gelişme safhasında, feodalleşme vetiresi tamamlanmış sayılabilirdi. 1807'de ayân,
Alemdar Mustafa'nın diktatörlüğü devresinde doğrudan doğruya pâyitahta hakim oldu
ve senet-i ittifak ile eyaletlerdeki bu rejime hukukî bir mahiyet vermeyi denedi
Ayân'a karşı II. Mahmud'un 1815'den itibaren şiddetli bir mücadele açtığını görüyoruz.
Bu sultan, merkezi hükümet emrindeki orduyu ıslah etmek ve kuvvetlendirmek. Avrupa'dan
modern silâhlar getirtmek ve böylece merkezi mutlak padişah otoritesini ihya etmek
istiyordu. Islâhatın esas gayesi bu idi. Yunan ayaklanması ve bağımsız Yunan devletinin
kuruluşu, imparatorluk idarecilerine devleti tam batılılaştırma ve batı devletler
camiasına sokmanın bir zaruret olduğunu anlattı. Gülhane Hattı Hümâyunu (1839)
kanunlarda ve idarede modern devlet prensiplerini getirmeğe çalışıyordu. Bu devrede
merkeziyetçi bürokrasi iktidara hâkim oldu. Bütün ıslâhat hareketlerine rağmen
âyân, eyaletlerde toprağa ve mahalli idareye hakim olmakta devam etmiştir. II.
Mahmud ancak siyasi otorite için en tehlikeli hanedanları ve büyük âyanı temizleyebilmişti.
Merkezi bürokrasi, Tanzimat islâhatıyla onların mahalli kudred ve nüfuzunu kırmağa
boşuna çalıştı. 1876 Meclis-i Mebusanına dahi eyaletlerden gelen âyan ve eşrâf
hakim olacaklardır. Tanzimat, reaya kitlelerini bu âyâna karşı korumak ve yeni
bir Osmanlılık mefhumiyle bu reaya kitlelerini kazanmak gayesini güttü. Böylece
dışardan gelen tahriklerden de reayayı masun tutmak mümkün olur sanılıyordu. Tanzimat,
Rumeli'de reayanın mahallî âyâna karşı cesaretle harekete geçmesine fırsat vermiştir.
Tanzimatın ilânından hemen sonra Balkan reayası arasında vergilerin ilga edileceği,
miri toprakların köylüye dağıtılacağı rivâyetlerinin yayılması merkezî hükümeti
ciddi surette endişelendirdi. Batı devletlerinin XIX. asırda empoze ettiği fazlasıyla
liberal bir ticaret rejimi, imparatorluk ekonomisi için süratle yıkıcı etkilerini
göstermekle beraber Balkan memleketlerinde millî kurtuluş hareketlerini kuvvetle
benimseyen bir orta sınıfın genişlemesine ve kuvvetlenmesine şüphesiz büyük ölçüde
yardım etmiştir. Rumeli şehirlerinde hükümetin vergi muafiyetleri tanımış olduğu
Avrupa tüccarı denilen zümreler, Avrupa ile ticaret imtiyazı almış yerli Hıristiyanlardı.
Tanzimat idaresinin hukuk eşitliğine dayanan bir Osmanlı vatanı ve Osmanlılık
fikri tamamiyle başarısızlığa uğramıştır. İmparatorluk hükümeti yalnız mazinin
bıraktığı bir içtimaî nizâmın ıslahının imkânsız neticelerine karşı değil, aynı
zamanda Rus çarlarının ve Habsburpların askerî emperyalizmi ve batılı büyük devletlerin
kapitülasyonlarla garanti edilen iktisat emperyalizmine karşı da ümitsiz bir mücadele
yapmak zorunda kalmıştır. Bu çıkmazdan Türkler, bizzat millî bir devlet kurmakla
kurtulmuşlardır.
|