Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. HALİL İNALCIK
Sayfa123


kudret, servet ve prestiji hayalinden geçiremezdi. Şark Hıristiyan kültürünün, bağımsız yaşadığı memleketlerde dahi rönesansı takip edemediği ortada olan bir hakikattir. Bugün millî tarihçilerin bütün gerilikleri Osmanlı rejimiyle izaha kalkışmaları kolay kestirme fakat çok defa yanıltıcı bir izah tarzıdır.

Tipik Osmanlı kültürünün geliştirildiği merkez saraydı. Muhtelif sanat kolları, Hassa yani padişaha mensup mimarlar, çiniciler, nakkaşlar, şarkıcılar (mutriban), şairler, kuyumcular, müzik aletleri kullananlar; halı yapanlar, kemah dokuyanlar halinde teşkilâtlandırılmış olup başları en iyi üstadlar arasından seçilmiş idiler. Bunlar saray için en nefis eserleri yapmağa çalışırlar, eserleri saray dışındakiler için örnek olurdu. Saray mekteplerinde iç oğlanlarına çeşitli sanatlar öğretilir, Osmanlı terbiyesi verilir, sonra onlardan birçoğu vali olarak gittikleri vilâyetlerde kendi saraylarını kurarlar ve bu kültürü çevrelerine yayarlardı.

Osmanlı hukukunun yaratılmasında, idari kararlarda ve devlet idaresinde hakim prensiplerin tespit ve takibinde en büyük rolü divan-ı hümayun bürolarındaki küttab oynamakta idi. Bu bürokrasi İslâmiyetin yayılmasından önceki devirlere çıkan Yakın-Doğunun kadim, idare ananelerini sadakatle devam ettiren ve bir korporasyon halinde teşkilâtlanmış bulunan bir zümre idi. Bürokratlar, sanatın inceliklerini çırak, kalfa ve usta sistemine göre öğrenirlerdi. Onlar medrese ve camilerde İslâmi ilimleri öğrenmekle beraber ulema dışında sırf hikmet-i hükümet düşüncesiyle hareket eden bağımsız bir zümre teşkil ederlerdi. Devlet büroları, hepsi vezirazama bağlı olmakla beraber, siyasi ve idarî işlere bakan ve doğrudan doğruya vezirazam emrinde bulunan divan kâtipleri ile doğrudan doğruya maliye başındaki defterdara tâbi maliye kâtipleri idarenin iki esas kolunu teşkil etmekte idiler. Kanuni devrinde Divan kâtipleri 11, defterdara tâbi kâtipler 39 kişi idi. Tabiî bunun dışında gümrük, maden vakıf vb. hizmetlerde emin sıfatı altında çalışan bürokratları ve onların hizmetindeki kâtipleri, kadılar ve onların emrindeki kâtipleri başka bir kategori halinde Osmanlı bürokrasisi içinde saymak gerekir. Osmanlı devlet idaresini yakından anlamak için bu bürokratların yetişme tarzları ve faaliyetleri, defter ve muhasebe usulleri üzerinde geniş tetkiklere ihtiyaç vardır.

XVI. asır sonlarında XVII. asır başlarında büyük buhranı hazırlayan mühim gelişmeler olarak nüfus artışı, askeri tekniğin ve gümüş bolluğunun Osmanlı klâsik askerî ve mali nizamı üzerindeki tesirleri ve mali buhran sıralanabilir.

Daha XVI. asır ortalarında bilhassa Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid vakalarında Anadolu'da şiddetli bir kaynaşma başlamıştı. Askerî sınıfa geçme emeliyle rakip şehzadeler hizmetine giren binlerce başıboş Anadolu delikanlıları, yevmlüler, levendler ve timarlı az veya timarsız sipahiler bu kaynaşmanın âmilleri olarak ortaya çıkmışlardı. Onun yanında ilmiyye mesleğinin imtiyazlarından istifade etmek emelinde olan fakat soygunculuk ve hatta eşkiyalığa başlıyan binlerce Anadolu delikanlısı softa adı altında medreselerin çatısı altında toplanmıştı. Eskiden Anadolu'nun fazla nüfusu için Balkanlar bir taşma sahası ve uclar askeri hizmete girmek istiyenlerin kendinî göstermek üzere gönüllü, garip yiğit sıfatıyla gittikleri bir er meydanı teşkil etmekte idi. XVI. asır ikinci yarısında aynı zamanda hem Avrupa'da yayıl ma durakladı, uc akıncı teşkilâtı çoktu, hem yukarıda söylediğimiz gibi büyük nüfus artışı sebebiyle çorak orta Anadolu yaylasında nüfus baskısı arttı. Bu nüfus tazyikinin hakiki ölçüleri iyi incelenmemiştir. Fakat birçok belirtiler bu faraziyeyi teyit etmektedir. Kıbrıs fethinden sonra 2 Eylül 1572 tarihli bir fermanla, Anadolu, Karaman, Rum, Zulkadriyye (Dulkadır) vilâyetlerinden arazi sıkıntısı çeken, vergi tahrir defterlerine yazılmamış olan, bulunduğu yerden kaçarak başka taraflarda yerleşen veya ırgatlik yapan ve toprak davaları bir neticeye vardırılamamış olanlarla şehirler de ve köylerde işsiz güçsüz dolaşanların Kıbrıs'a gönderilmeleri emredilmiştir. Bu suretle yalnız Teke bölgesinden gidecekler 5720 hane olarak tespit edilmiştir. Kendi isteğiyle gidenler, göçmenlerin üçte birine yaklaşmıştır. Calepio'ya göre bu suretle Anadolu'dan 20 bin göçmen gelip yerleşmiştir. Bunun yanında 1571'de Ada'da 1500 yeniçeri ve 3000 sipahi muhafaza hizmetinde bırakılmıştı. 1578'den sonra İran harpleri reaya aslından olan binlerce Anadolu delikanlısının askeri kadrolara girmesini sağlamıştır. Böylece 16. asır sonlarında İran ve Avusturya harplerinin, Anadolu'da tazyikini türlü şekillerde gösteren bir nüfus artışının bir neticesi olduğu da iddia edilebilir. Binlerce raiyyet Kafkasya'daki geniş fütuhat bölgelerinde timar sahibi ve kale mustahfızı gönüllü olarak bir kapı bulmuş oluyorlardı. Fakat bu suretle Koçi Beyin ve ondan önce Kitâb-i Mustatâb'ın şiddetle şikâyet ettiği gibi, klasik Osmanlı nizamının temel prensibi olan reaya ve askeri ayrılığı prensibi, siyasi askerî otoritenin yalnız ve yalnız Padişah kullarına verilmesi prensibi çiğnenmiş oluyordu.

Buhranın sebepleri üzerinde çağdaş Osmanlı düşünürleri ayrıca şu noktalar üzerinde dururlar: Padişahın mutlak vekili sayılan vezirazama tâbi Divan-i Hümayun ve Küttab'ın bağımsızlığı bu devirde ciddi surette ihlal edilmiştir. Bunun başlangıcını, II. Selim'in tahta çıkmasıyla payitahta gelen yeni grubun vezirazam Sokullu'ya karşı mücadelesinde görmekteyiz. Saray nedimleri, kapıkulu zorbaları ve ulema, idarenin devlet menfaatini ve yerleşmiş nizamları herşeyin üstünde tutan manevi bağımsızlığını çiğnemişlerdir. Böylece de imparatorluk idaresinin klasik kanun ve nizamları bozulmağa, ihlâl edilmeğe başladı. Bunun en mühim neticelerinden biri, mirî toprakların tekrar geniş ölçüde mülk ve vakıflar halinde devlet kontrolünden kaçması şeklinde kendini göstermiştir. Şunu da ilâve edelim ki, ulemânın örfî kanunlar ve idare sahasına müdahale teşebbüsleri bu devirde arttı. Kanuni devrinde Şeyhülİslâm Ebu'ssuud Efendi örfî kanunları ve idari tasarrufları şer'îleştirmeye çalıştı ve ondan sonra eskiden yalnız örfî kanun mevzuu olan meseleler gittikçe daha ziyade istiftata mevzuu olmaya başladı.

XVI. asır sonundaki buhran devrinin neticesinde I. Ahmed devrinde tedvin edilen kanun, daha ziyade fetvalarla dolu bir mecmua halini almıştır (Fatih ve Kanunî kanunnâmelerinde bir tek fetvaya rastlanmaz). Bu şeriatçılık siyaseti, idarenin yeni vaziyetler karşısında serbest faaliyetini köstekledi ve sünni taassubu kuvvetlendirdi. Yeniçerilerin ayaklanmaları ve haremle işbirliği halinde hükümet otoritesinde tahakküme başlamaları ise bilhassa malî kargaşalıkla ilgilidir.

Böylece çağdaş Osmanlı düşünürleri esas itibariyle inhitatın esas sebebini Kanuni devrinde kemalini bulmuş olan klasik Osmanlı müesseselerinin bozuluşuna irca ederler. Bu görüşlerde şüphesiz büyük bir hakikat payı vardır ve modern tarihçiler de ekseriyetle bu görüşleri takib etmektedirler. Fakat bu Osmanlı düşünürleri tabiatiyle ekseriye hakiki sebepleri görmekten ve değişikliklerin gerçek manasını tayinden uzaktırlar. Yukarıda tesir ve neticelerini açık bir şekilde belirterek tespiti güç olan nüfus artışına temas ettik. Aşağıda birbirine sıkı sıkıya bağlı olarak askerî ve mali değişiklikleri ele alacağız.

1578'de başlayıp fasılalarla 1639'a kadar sürmüş olan İran harpleri Osmanlı inhitatının başlıca sebeplerinden biri olarak dikkatle incelenmelidir. 1578-90 yıllarında Azerbaycan ve Şirvan'ın istilâ ve işgali yalnız Osmanlı askeri nizamları için değil Osmanlı maliyesi için de yıkıcı bir mahiyet almıştır. Oradaki işgal kuvvetlerini devamlı şekilde Anadolu'dan beslemek icap etmiştir. 1603'de ise İranlılar bu kuvvetlerin Anadolu üzerine atmışlardır.

1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine tüfenkli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin miktarı ziyadesiyle artırıldığı gibi (1527 de 788 kişi, 1610'da 37.627 kişi) Anadolu'da ücretle pek çok tüfenkli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda ücretsiz kalan bu eli tüfekli gruplar Anadolu'da halkı haraca kesmeye ve taarruzlara başladılar. Timarları yetmeyen veya elinden alınan sipahiler onlara katıldı. İşte Anadolu'yu kasıp kavuran Celelî eşkiya grupları bu suretle ortaya çıktı. Bunlar halkı yerinden kaçırdılar, Anadolu'yu baştan başa harab ettiler. Bu hal Îranlılar karşı taarruza geçtiği zaman 1603-1610 arasında, devleti mefluç bir hale soktu. Rumeli bu derecede geniş ölçüde olmamakla beraber bilhassa Makedonya bölgesi ile kuzey Bulgaristan kargaşalıklardan masun kalmadı. Bununla beraber Anadolu'daki kargaşalıklar yüzünden buradan bir kısım halkın Rumeli'ye kaçıp sığındığını biliyoruz. XVII. asırdaki harp devrelerinde bilhassa 1683-1699'da bu durum geri gelecektir. Zira Osmanlı ordusu artık çeşitli ad alan bu tüfenkli sekban askerinden vazgeçemezdi. Ücretli sekban askeri ve yeniçeri için merkezî hazine gelir kaynaklarını arttırmak zaruretinde idi. Diğer taraftan 1571'den sonra devlet Akdeniz'de İspanya'ya karşı kuvvetli bir donanmayı daima hazır bulundurmak mecburiyetinde idi. Bir kadırganın idame masrafı 6000 altun duka hesaplanmıştır. 200 kadırgalık Osmanlı donanması için yılda 1 milyon 200 bin altun duka lâzımdı.

Osmanlı devleti merkezi hazinenin gelir kaynaklarını arttırmak için doğrudan doğruya hazine için toplanan vergileri avarız-ı divaniyye ve cizyeyi arttırdı. Eskiden bilhassa harp zamanlarında toplanan avarız-ı divaniyye her sene toplanan muntazam nakdi bir vergi haline geldi. Miktarı da mütemadiyen artırıldı (Şahıs başına 1582'de 40; 1600'de 240 akça; 1681'de 535 akça). Cizye 1574'de 40 akça iken 1592'de 70; 1596'da 150; 1630'da; 240 1691'de 280 akçaya çıkarıldı. 1596 tarihli adâletnâme suistimaller yüzünden 150 akçalık cizyenin 500 veya 600 akçaya kadar çıktığını kaydetmektedir. Ancak tagşişler ve gümüş para enflasyonu neticesinde akçanın kıymeti de düşmüş olduğundan bu yükselmelerin hakiki nisbetlerini bulmak için altın üzerinden hesaplamak gerekir. Merkezî hazinenin yıllık geliri altın hesabı üzerinden şöyle bir gelişme gösterdi:

Yıl Milyon Altun
1527 5
1567 5.8
1597 2.5
1648 3
1653 4.2
1661 5

1590 yılından sonra hazine daima büyük açıklar vermeye başladı. Bu devirde avarız ve cizyenin artması ve bu vergilerin toplanması sırasında yapılan suistimaller yüzünden reaya arasında hoşnutsuzluk artmıştı.

Osmanlı maliyesini altüst eden bir hâdise de gümüş Gara depreciation'udur. 1580'lerden itibaren Avrupa'dan ucuz gümüşün akın etmesi bu depreciation'un başlıca sebebidir. Avrupalılar yalnız Halep darphanesine yılda 800 bin dirhem (takriben 2565 kilo) gümüş getirmekte idiler. Avrupa gümüş sikkelerinin ve kalp paranın Osmanlı piyasalarını istilâsı bu durumun bir neticesidir. Bu durum vergilerin ayarlanmak suretiyle yükseltilmesini intaç ettiği gibi timar rejiminde de derin akisler yapmıştır. Timarlara dahil bulunan resimler arttırılmadığı için sipahilerin sabit kalan timar miktarı hakikatte azalmaya maruz kalmış, bunun üzerine sipahiler ve diğer sahipleri bir takım bidatlar çıkararak reayadan türlü adlar altında aidat toplamağa bu suretle zararlarını telafiye çalışmışlardır. Bu devirde pâyitahtta sık sık görülen yeniçeri ayaklanmaları da âkçadaki kararsızlıkla doğrudan doğruya münasebet vardır.

Bu şiddetli sarsıntılar neticesinde XVII. asırda artık Osmanlı devleti XVI. asırdaki değildir. Böylece Osmanlı tarihinin birinci büyük devresi kapanmış olmaktadır. Artık Ortaçağ şartlarından doğmuş olan timar rejimi inhilâl etmiş, yerine ateşli silâhlarla mücehhez bir ücretli ordu ve daha ziyade nakdi vergilere dayanan merkezi bir hazine kaim olmuştur. Osmanlı akçesi yerine Batı Avrupa paraları ve onun merkantilist sistemine tâbi bir ekonomi gelmiştir. Osmanlı devleti uzun masraflı harplerin ve Anadolu'daki yıkıcı kargaşalıkların yükü altında ezilmiş ve kaynaklarını tüketmiş, yeni şartlara elverişli bir şekilde intibak edebilmek için gereken maddi ve manevi unsurlardan mahrum olduğu için bünyesinde gerçek bir inkılâp yapamamış, fakat inhitat etmiş bir ortaçağ imparatorluğu halinde hayatına devam etmiştir. Bu durum, 18.asırda hakiki bir feodalleşme ile neticelenecektir.

Yeni devrin en bariz özelliklerinden biri merkezî otoritenin eyaletlerde zayıflamış olmasının bir neticesi olarak idarenin bu duruma intibak etmesi ve decentralisation'un genişlemesidir. Anadolu'da Celâlilere karşı gönderilen valiler ve adamları ve kapıkulu mensuplarının, âdet adı altında çeşitli bahanelerle reayıdan topladıkları paralar, keyfi resimler ve istedikleri hizmetler (teklif-i şakka) tahammül edilmez bir yük halini aldı. Onların zorbalığı karşısında hükümet mahalli halkın silâhlanıp karşı koymasına dahi müsaade etmek zorunda kaldı. 1604'de serdar Mehmed Paşa zorbaları te'dip için âyân-i vilâyetten serdarlar tayin etti ve onlar marifetiyle köylerde yiğit başılar emrinde halkın teşkilâtlanrnasını istedi. Bu vesika âyanı şöyle tarif etmekte idi: "Vilâyetten yarar ve nâmdar ve müstakim ve mütemevvil (mal sahibi) ve halk arasında sözü ve kelimatı dinlenür kimseler." XVII. asırda Evliya Çelebi Rumeli şehirlerinde âyanı üç kategori halinde takdim etmektedir: Şehrin nüfuzlu zengin tüccarları, ileri gelen ulema ve kapıkulu garnizonlarının ağaları. İslimiye'de "ekser âyân-i vilâyetin ticareti" tüfenk, kebe ve renkli velenseler işlemekti.

Halk arasında ileri gelen nüfuzlu kimseler Yakın-Doğu devletlerinde Orta Çağlardan beri halk ile hükümet arasında aracı sayılmışlardır. Anadolu Selçukluları'nda vergi yazılmasında ve tevziinde âyân denilen nüfuzlu kimseler rol oynamakta idiler. Bu devirde Anadolu'da âyânın büyük bir kısmını korporasyonların başı olan ahiler teşkil etmekte idi. Osmanlı devrinde şehirlerde ilk zamanlardan itibaren merkezi hükümet âyân ve eşrefi daima halkla hükümet arasında aracı bir zümre olarak kabul etmiştir. Yalnız Müslümanlar arasında değil, Hıristiyanlar arasında da zengin nüfuzlu kimseler veya papazlar mahallî cemaatin hükümet karşısında mümessili sayılmış!ardır. İşte bu zümre XVI. asırdan sonra yeni şartlar altında eyaletlerde gittikçe büyük bir ehemmiyet kazanmış, devlet reayayı ve her türlü vergi kaynaklarını korumak kaygısiyle buralara asayiş, vergi tahsili, hatta asker toplama işlerinde geniş selâhiyetler tanımağa, başlamış ve nihayet XVIII. asırda mahallî idare tarnamiyle bunların eline geçmiştir. O zaman her kazada halkın seçtiği ve mahallî hükümet otoritesinin tasdik ettiği bir âyân'ın vücudu zaruri sayılmıştır. Müslümanlar arasında âyân ve eşrâf, hıristiyanlar arasında knez, kocabaşı ve çorbacılar ile Ortodoks ruhbanı eyaletlerde hakim bir duruma çıkaran şartları daha yakından inceleyelim. Evvelâ halk zorbalara karşı mücadele eden mahallî nüfuzlu kimselerin himayesini aramaktan başka çare göremiyordu. Diğer taraftan bu âyân ve eşrâfın çoğu, eskiden beri halka ziraat için veya vergisini ödemek için para ikraz eder, tefecilik yaparlardı. Yeni devirde avarız ve cizye gibi nakdi vergilerin nisbeti yükselince halkın bunlara tâbiiyeti kuvvetlendi. Esasen her kazaya toptan tayin edilen avarız vergisini halk arasında herkesin durumuna göre tevzi ve tahsil vazifesi o kazanın âyân ve eşrafına verilmişti. Hükümet bu suretle âyânın şahsında verginin toplanmasını garanti etmiş oluyordu. Bu işlerde eskiden beri hükümet adına nâzım rolü oynayan kadıların nüfus ve yetkileri şimdi mahalli âyân elinde toplandı. Sekban askeri toplamak için alınan sekban akçesi şimdi avarız vergileri arasında idi ve âyân vasıtasıyla toplanırdı.

Hükümet memurlarının ve mahalli askerin topladığı bir takım aidat ve mahalli masrafların tespiti ve bu maksatla halktan toplanacak verginin tayini de kadı başkanlığında toplanan mahaliî âyân ve eşraf meclisinin vazifeleri arasında idi. Yeni devirde gittikçe daha geniş bir şekilde tatbik edilmeye başlayan maktu' ve iltizam usulleri de mahalli âyân ve eşrafın rolünü arttırdı, nüfus ve servetinin temel vasıtalarından biri haline geldi. Devlet miri toprakların vergi gelirini eskiden beri iltizam usulüyle toplardı. Yeni rejimde uzun harpler ve malî sıkıntılar neticesınde devlet mültezimlere gittikçe daha geniş selâhiyetler tanıdı. Mukataat toprakları mültezimlere kayd-ı hayatla hatta çocuklarına geçmek üzere verilmeğe başlandı. Bu suretle, çıplak mülkiyeti daima devlete ait sayılmakla beraber mirt topraklar fiilen büyük çiftlikler halinde mahalli âyân ve eşraf eline düştü. XIX. asırda Balkanlar'da köylü hareketleri miri toprakları ağaların ve gospodarların elinden alma gayesini güdecektir. Bu devirde mahalli knezler, kocabaşı ve çorbacılar birçok yerlerde köylünün başına geçmiş, dışardaki millî teşkilâtlarla bir bağlantı halkası olmuşlardır

Yalnız doğrudan doğruya merkezi hazine elindeki toprakların, yani mukata'aların değil, aynı zamanda paşaların ve beylerin veya şehir ve kasabalarda oturan her çeşit dirlik sahiplerinin gelirleri de iltizam usulüyle toplanırdı. Büyük mültezimler, iltizamı parçalar halinde daha küçük mahalli mültezimlere iltizama verirlerdi. Bunlar ise genellikle mahallî âyândan idiler.

Yeni devirde genişleyen bir idarî usul de, hükümetin vergi gelirini garanti etmek üzere valilikleri iltizamla tevcih etmesidir. B usule göre vali her yıl hazineye o vilâyetin vergi geliri olarak masraflar çıktıktan sonra muayyen bir meblağ ödemeği deruhte etmekte idi. Valiler çoğu zaman bu gelirlerin tahsilini mahallî âyâna iltizama verirlerdi. Birçok âyân da voyvoda, mütesellim adı altında valilerin adamı, ajanı olarak hizmet ederler, fiilen idareyi ellerinde bulundururlardı. Kadıların da kendi kaza bölgelerinde mahalli mahkemeleri nâiblere iltizamla sattıklarını biliyoruz. Maktu usulüne gelince, bu bir bölgenin vergi geliri için mahalli cemâatin mümessilleri ile muayyen (maktû) bir miktar üzerinden anlaşmaya varılmasından ibarettir. Bu usul, vergi gelirini garanti ediyor, aynı zamanda reayayı mültezim veya tahsildarın suistimallerinden koruyordu. Hükümet birçok reayanın bu usulü tatbik için isteklerini bu endişelerle kabul etmiştir. Eskiden nadir hallerde ve şartlarda tatbik edilen bu usul gittikçe yayıldı. Rumeli'de bilhassa cizye tahsilinde tatbik edildi. Bu suretle Ortodoks ruhban knezler, kocabaşılar halkın mümessili olarak gerek hükümet gerek halk nazarında, mahallî bir nüfuz ve otorite kazandılar, zamanla bu usul bölgenin mali muhtariyetine yol açtı. Yunanlıların kocabaşlardan mürekkep demogerontes meclisleri doğrudan doğruya maktu sistemiyle ilgilidir.

Osmanlılar eskiden beri mühim şehirlerde padişahın otoritesini temsil etmek ve şehri ve mahalli asayişi korumak üzere yeniçeri garnizonları (büyük şehirlerde 500-600 kişi) yerleştirirlerdi. Kapıkulu süvarileri de memlekette yayılmış bulundukları için bunların başında her bölgede kelhuda yeri adı verilen bir komutan bulunurdu. Bunlar mahallî beylerbeyine veya sancak beyine tâbi değillerdi. Padişah kulu olarak birçok mali, kazaî imtiyazları vardı. Kanuni devrinde şehzade îsyanlarından sonra yeniçeri ve sipahiler bilhassa Anadolu şehirlerinde daha çok yayıldılar. Onların imtiyazlarını paylaşmak istiyen yerli askerî gruplar aralarına giremedikleri zaman onlarla mücadeleye girişirlerdi. İşte birçok şehirlerde bu kapıkulu kumandanları yerli âyan ve ulema ile ittifak halinde o yerde hakiki otoriteyi ellerine geçirdiler. Beylerbeyi ve adamlarına karşı fiilen muhtar idareler kurdular ve merkezden kopardıkları muafiyetlerde bu mühtariyeti kanuni ve meşrü bir hale getirdiler, Yeniçeriler, kuzey Afrika vilâyetleri, Bağdad gibi uzak eyaletlerde fiilen bağımsız oligarşik idareler dahi kurdular. Bosna gibi hudut vilâyetlerinde âyân ile ittifak halinde fiilen muhtar idareler meydana getirdiler ve bunun için eski vergi muafiyet vesikalarından istifade ettiler, Anadolu ve Rumeli'nin birçok şehirlerine yeniçeri ve sipahi şeflerinden bazıları iltizam ve mukata'aları satın aldılar veya sırf zorbalıkla birer kudretli âyân durumuna geldiler. XVIII. asırda bu bölgelerde onların mahallî hâkimiyeti fiilen ellerinde tutan hakiki hanedanlar kurduklarını görmekteyiz. Hatta bazıları halkı arkalarına alarak Bab-ı Ali'yi kendilerine paşalık ve vezirlik unvanları ile valilik vermeğe dahi zorladılar. Ancak bazı bölgelerde (meselâ 1628'de Erzurum'da) yerli kuvvetler, sekbanlar, bu kapukullarına karşı şiddetli bir mücadele açabilmişlerdir.

Ayân yalnız vergi ve asayiş işlerinde değil, XVII. asırdan itibaren devlet adına bölgelerinde asker toplamaya ve bu askere kumanda etmeye de yetkili kılınmıştır. Bu suretle onların bazan paşaların kapı kuvvetlerinden daha büyük kuvvetlere sahip olduklarını, padişahın seferlerine bu küçük orduları ile iştirak ettiklerini görmekteyiz. Bundan sonra bu kudretli hanedan mümessilleri mahalli halk ve küçük âyân üzerinde devlete ait belli başlı selâhiyetleri ırsi olarak ailesine hasretmiş feodal beyler durumuna gelmişlerdir. Devlet ajanları, hatta valiler, onlarsız ne asker ne vergi toplamağa kadir değillerdi. XVIII. asrın ikinci yarısında Ayân rejiminin bu son gelişme safhasında, feodalleşme vetiresi tamamlanmış sayılabilirdi. 1807'de ayân, Alemdar Mustafa'nın diktatörlüğü devresinde doğrudan doğruya pâyitahta hakim oldu ve senet-i ittifak ile eyaletlerdeki bu rejime hukukî bir mahiyet vermeyi denedi Ayân'a karşı II. Mahmud'un 1815'den itibaren şiddetli bir mücadele açtığını görüyoruz. Bu sultan, merkezi hükümet emrindeki orduyu ıslah etmek ve kuvvetlendirmek. Avrupa'dan modern silâhlar getirtmek ve böylece merkezi mutlak padişah otoritesini ihya etmek istiyordu. Islâhatın esas gayesi bu idi. Yunan ayaklanması ve bağımsız Yunan devletinin kuruluşu, imparatorluk idarecilerine devleti tam batılılaştırma ve batı devletler camiasına sokmanın bir zaruret olduğunu anlattı. Gülhane Hattı Hümâyunu (1839) kanunlarda ve idarede modern devlet prensiplerini getirmeğe çalışıyordu. Bu devrede merkeziyetçi bürokrasi iktidara hâkim oldu. Bütün ıslâhat hareketlerine rağmen âyân, eyaletlerde toprağa ve mahalli idareye hakim olmakta devam etmiştir. II. Mahmud ancak siyasi otorite için en tehlikeli hanedanları ve büyük âyanı temizleyebilmişti. Merkezi bürokrasi, Tanzimat islâhatıyla onların mahalli kudred ve nüfuzunu kırmağa boşuna çalıştı. 1876 Meclis-i Mebusanına dahi eyaletlerden gelen âyan ve eşrâf hakim olacaklardır. Tanzimat, reaya kitlelerini bu âyâna karşı korumak ve yeni bir Osmanlılık mefhumiyle bu reaya kitlelerini kazanmak gayesini güttü. Böylece dışardan gelen tahriklerden de reayayı masun tutmak mümkün olur sanılıyordu. Tanzimat, Rumeli'de reayanın mahallî âyâna karşı cesaretle harekete geçmesine fırsat vermiştir. Tanzimatın ilânından hemen sonra Balkan reayası arasında vergilerin ilga edileceği, miri toprakların köylüye dağıtılacağı rivâyetlerinin yayılması merkezî hükümeti ciddi surette endişelendirdi. Batı devletlerinin XIX. asırda empoze ettiği fazlasıyla liberal bir ticaret rejimi, imparatorluk ekonomisi için süratle yıkıcı etkilerini göstermekle beraber Balkan memleketlerinde millî kurtuluş hareketlerini kuvvetle benimseyen bir orta sınıfın genişlemesine ve kuvvetlenmesine şüphesiz büyük ölçüde yardım etmiştir. Rumeli şehirlerinde hükümetin vergi muafiyetleri tanımış olduğu Avrupa tüccarı denilen zümreler, Avrupa ile ticaret imtiyazı almış yerli Hıristiyanlardı. Tanzimat idaresinin hukuk eşitliğine dayanan bir Osmanlı vatanı ve Osmanlılık fikri tamamiyle başarısızlığa uğramıştır. İmparatorluk hükümeti yalnız mazinin bıraktığı bir içtimaî nizâmın ıslahının imkânsız neticelerine karşı değil, aynı zamanda Rus çarlarının ve Habsburpların askerî emperyalizmi ve batılı büyük devletlerin kapitülasyonlarla garanti edilen iktisat emperyalizmine karşı da ümitsiz bir mücadele yapmak zorunda kalmıştır. Bu çıkmazdan Türkler, bizzat millî bir devlet kurmakla kurtulmuşlardır.

Sayfa123


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...