| OSMANLI
İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. HALİL İNALCIK | |
|
milliyetçi veya marksist Balkanlı tarihçilerin tasvir ettikleri gibi, korkunç
bir baskı ve istismar rejimi olarak görülmemiş olmalıdır. Balkanlar'da Osmanlı
yayılışının kolay ve süratli temposunu, senyörlerin köylüler tarafından Osmanlılar'a
karşı tutulmamış olmasını ancak bu gerçeği kabul ederek açıklamak mümkündür. Buna
Osmanlıların yerli aristokrasiyi mümkün olduğu hallerde kendi askerî sınıfı içine
aldığını ve Ortodoks metropolit ve piskoposlara timar tahsis ederek resmen devlet
hizmetlileri arasında kabul ettiğini ve bir çok şehirlerin eski imtiyaz ve vergi
muâfiyetlerini ibka ettiğini eklemek gerektir. b) Fatih Sultan Mehmed,
İmparatorluğun Hakiki Kurucusu: Fatih Mehmed, bildiğimiz esas karakterleriyle,
Osmanlı İmparatorluğunun hakiki kurucusudur. Başka deyimle Anadolu ve Rumeli'de
merkeziyetçi mutlak imparatorluğu hakkiyle o kurmaya muvaffak olmuştur. Fatih
İstanbul fethiyle bir anda İslâm dünyasının en şanlı ve kudretli sultanı durumuna
gelmekte ve ülkesinde son derece büyük bir nüfuz ve otorite kazanmış bulunmakta
idi. O herşeyden evvel bütün saltanatı boyunca İstanbul'u Balkanlar'ın ve Anadolu'nun
gerçekten bir siyasî-dinî merkezi haline sokmağa çalıştı. Bu maksatla her taraftan
şehre Türk, Rum, Ermeni, Yahudi kolonileri getirip yerleştirdi. Rum, Ermeni patrikleriyle
Yahudi Hahambaşlığını İstanbul'da o tesis etti. İtalyanlar'a ticaret imtiyazı
tanıdı. 1478 tarihli sayıma göre Galata'da 332 Avrupalı aile vardı. Şehrin bütün
nüfusu 14. 803 aile idi (Galata'da 152.1 aile); ve İstanbul'da 3667, Galata'da
260 dükkân vardı. O, Kayserlerin pâyitahtını almakla beraber, şahsında İslâm,
Türk ve Bizans hükümdarlık ananelerini mezcederek klâsik Osmanlı padişahı tipini
yarattı. Balkanlar'da Macaristan ve Venedik'e müdahale fırsatı verebilecek bütün
hükümetleri ve hanedanları ortadan kaldırarak, yarımadayı bir tek idare altında
birleştirdi. 1463'de Çanakkale boğazında yaptırttığı kalelerle Boğazlarda tam
hâkimiyet kurdu. Karadeniz'i bir Osmanlı gölü haline getirme projesinde ona yalnız
Boğazdan mukavemet gösterdi. İki kıtada bulunan Balkanlar ve Anadolu'yu birleştirerek
dört asır dayanan imparatorluk çekirdeğini kurmuş oluyordu. İçerde merkeziyetçi
idaresini takviye için bir takım radikal tedbirler aldı: Yeniçerileri iki misline,
10 bine çıkardı, uc'ları daha sıkı merkezin kontrolü altına soktu. Eski vakıf
ve mülkleri revizyona tâbi tutarak, binası yıkık olan veya vaktiyle devletçe tasdik
edilmeyip yalnız kadı tasdikiyle kalmış olan vakıflara ait ziraat topraklarını
mirîye mal etti, bu suretle yirmi bine yakın köy ve mezra doğrudan doğruya devlet
tasarrufu altına geçti ve timar olarak dağıtıldı. Anadolu'da eski aristokrasi
elinde bıraktığı mülk topraklar için de eşkinci adıyla orduya asker gönderme mecburiyetini
koydu. Devlet, ziraat topraklarının çıplak mülkiyet hakkını yalnız kendisine ait
sayıyordu. Temlik ve vakfın dahi bu hakkı kaldırmadığı, ancak sınırladığı telakkisi
bu devirde hakim görünmektedir. Zayıf idareler zamanında şahıslar temlik ve vakıf
yoluyla devlet karşısında toprak üzerinde tasarruf haklarını ve sahalarını genişletmişlerdir.
Bizans devrinde olduğu gibi Osmanlı devrinde de ziraat topraklarının tasarruf
ve kontrolü devletle şahıslar arasında gizli açık bir mücadele mevzuu olmuştur.
Osmanlılar vakıf ve mülkleri ilk defa I. Bayezid devrinde geniş ölçüde mirî hale
getirdiler. İkinci ıslahatı Fatih yapmıştır. Devlet toprak üzerinde kontrolü 16.
asırdan sonra kaybedecektir. Âyân devrinde bu nevi topraklar üzerinde şahısların
kontrol ve tasarruf hakları son derece genişlemiştir. Tanzimat devrinden sonra
yavaş yavaş bu topraklar üzerinde Batının mülkiyet mefhumuna uygun bir mülkiyet
yerleşecektir. Açıkça görülmektedir ki, miri arazi rejimi, timar sistemine sıkı
sıkıya bağlıdır. Anadolu'da ve Rumeli'de 1475'de takriben 40 bin timarlı sipahi
tahmin olunuyordu. Fatih'in arazi islâhatı neticesinde bilhassa dinî zümreler
ve eski aristokrasi hoşnutsuzluk gösterdi. II. Bayezid tahta geçince vakıf ve
mülkleri geri verdi ise de bu hareket çok genişlemedi ve devam etmedi. Fatih beş
defa yeni akça (devletin resmi gümüş parası) bastırdı ve her defasında eski akçayı
tedavülden men'etti. Bu suretle memleketteki gümüş servetin altıda biri hazineye
mal edilmiş oluyordu. II. Bayezid'i tahta çıkaran yeniçeriler, ona bu usulden
vazgeçmesini kabul ettirmişlerdir. Fatih devrini anlatırken Bizans tesiri
meselesine de temas etmek lâzımdır. Jorga ve başkaları bunu mübalağa elmişler,
Köprülü'nün tenkitleri ise yanlış anlaşılmıştır. Köprülü, Saray ve merkezi devlet
müesseselerinde Bizans tesirini. Osmanlılardan önceki İslâm devletlerinde aramanın
daha doğru olduğunu göstermeye çalışmış, vergilerde ve bazı âdetlerde doğrudan
doğruya tesirler olabileceğini kabul etmiştir. Bugün bu sahada bilgilerimiz genişlemiştir
ve Osmanlıların Balkanlarda ve Bizans sahasında bir yayılış politikası olarak
bir takım vergileri, bazı şehirlerin ve zümrelerin imtiyazlarını, eski idareci
sınıfları, hülâsa halkın asırlardan beri alışık olduğu bir çok müesseseleri yerinde
bıraktıklarını görmekteyiz. Osmanlılar'ın ziraat ve ticaretin avantajlarına
tamamiyle yabancı kaldıkları Türklerin yalnız asker veya göçebe oldukları gibi
artık tekrarı abes kaçan en son yayınlarda tekrarlandığını hayretle müşahede etmekteyiz.
Orhan'ın kurduğu yaya ordusu Türk çiftçilerden mürekkepti. 300 şehir ve kafesi
olan Orhan'ı Türkmen beyleri arasında en zengini olarak kaydeden İbn Battuta,
bunun menşeini söylemez. Fakat Bursa'nın erkenden Arabistan ve İran kervanlarının
batıda vardıkları en ileri bir İslâm pazarı durumuna geldiğini, İstanbul ve Gatata
vasitasıyle Akdeniz beynelmilel ticaretine faal bir şekilde iştirak ettiğini biliyoruz.
Bursa bedestenini yaptıran ve Cenevizlilerle bir ticaret muahedesi yâpan Orhan'dır.
Bursa bilhassa İran ipek kervanları sayesinde gelişti. J. Schildlberger, XIV.
asır sonlarında Bursa'yı Yakın Doğu'nun en büyük ipek sanayi merkezleri arasında
sayar. Küçük Asya ve İran'ın antrepoları olan Balat, Ayasulug ve nihayet Foça'nın
Osmanlı hakimiyeti altına girmesinden sonra İtalyan devletleriyle ticari münasebetleri
çok genişlemiştir. Hububat, şap, halı ve ipek İtalya ticareti için hayati ehemmiyet
taşımakta idi. Osmanlılar Venediklilerin ve Cenevizlilerin tam gümrük muafiyetine
son vermiş, fakat yüzde iki gibi düşük bir gümrük resmi koymuşlardır. Gümrük nisbeti
Fatih tarafından galiba 1463'de Venedik'le harp başlayınca yüzde beşe çıkarılmıştır.
Müslümanlar ve haraçgüzarlar (yani Osmanlılara haraç veren bütün gayrı müslimler)
için nisbet yüzde dörttü. Osmanlı politikası neticesinde yerli Rumlar, Yahudiler,
Ermeniler, Raguzalılar ve Müslümanlar Levant ticaretinde her tarafta, İtalyanların
yerini almışlardır. XV. asır Akkerman ve Kefe gümrük defterlerinin gösterdiği
gibi Kuzey memleketleriyle ticaretin canlılığını muhafaza ettiğini görmekteyiz.
Güneyden kuzeye baharat, Batı Anadolu pamukluları, Bursa ipeklileri, şarap, kuru
üzüm gitmekte, kuzeyden kürk, Eflak atı, yünlü kumaş, keten, demir eşya, cam ve
havyar gelmekte idi. İstanbul, Balkan memleketleri mahsulleri için canlı bir pazar
haline gelmişti. Hülâsa Osmanlı idaresinde bölgeler arası ticaret yerli unsurlar
lehine bir entegrasyon ve gelişme göstermiştir. c) Osmanlılarda Hilâfet,
İmparatorluğun Dünya Siyaseti II. Bayezid devrinde Osmanlı devleti
ilk defa olarak açık denizlerde Venedik'e meydan okuyabilecek bir donanma sahibi
olduğunu göstermiş ve Batı Anadolu'dan deniz gazileri Batı Akdeniz'de faaliyette
bulunmağa başlamışlardır. I. Selim devletin cihanşümul bir politika güdebilmesi
için gereken şartları hazırlamıştır. O, evvela Anadolu'da Kızılbaş Şükabileleri
ve onları destekleyen Safevi İran'ı ezerek Osmanlı devletinin çiftçi unsura dayanan
merkeziyetçi karakterini takviye etmiştir. Doğu Anadolu, Suriye ve Mısır'ın fethi
imparatorluk arazisini bir misli büyütmüş, Osmanlı bütçesi üçte bir nisbetinde
bir artış göstermiştir. İslâm dünyasının en büyük devleti durumuna gelen Osmanlı
İmparatorluğu daha 1517 tarihinden itibaren Kızıldeniz'de Portekizliler'e karşı
mücadeleye girişmiştir. I. Selim den sonra hilâfet siyaseti devletin iş ve dış
politikasına hakim olmuştur. Selim'in hilafet müessesesiyle münasebeti şimdiye
kadar hakiki mahiyetiyle açıklanamamıştır. Osmanlı sultanları, Fatih devrinden
itibaren en büyük Gaziler sıfatı ile kendilerini İslâm sultanları arasında Hulefa-i
Raşidin'den beri en üstünü (afdal) saymaya başlamışlardır. Kanuni Süleyman'a culusunda
Mekke Şerifi'nin gönderdiği mektupta 'sizler Efrenc'den (yani Avrupalılardan)
ve emsalinden memleketler feth etmekle bize ve bütün İslâm sultanlarına üstün
bulunuyorsunuz demekte idi. Osmanlı sultanlarının hilâfet-i kubrâ'ya sahib olmaları,
bütün İslâm dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı koruyucusu, İslâm'ı ve şeriatı,
Mekke ve Medine'yi ve hac yollarını himaye edebilecek fiili kuvvet ve kudrete
malik İslâm'ın en büyük sultanı manasında anlaşılıyordu. Onlar da bu kudretin
kendilerine Allah tarafından verildiğini, 'muayyad min ind' Allah olduklarını
düşünüyorlardı. Abbasi devri fukahasının klâsik hilâfet anlayışı ancak inhitat
devrinde XVIII. asırda siyasi maksatla kitaplardan çıkarılarak ihya olunmak istenmiştir.
16. asırda gaza fikrine dayanan hilâfet anlayışı devlet hayatında şeri ve
örfi ayrılığını, şeriat lehine zayıflatmış, Şeyhül İslâmlar idarede ve kanunların
tanziminde gittikçe daha büyük bir rol almağa başlamışlardır. Bu yeni temayülü
Selim'in Şeyhülİslâmı Cemaleddin Efendide açıkça görüyoruz. Avrupa'da
İtalya harpleri esnasında Osmanlılar bir muvazene unsuru olarak hesaba katılmaya
başlanmıştır. Kanuni devrinde ise Osmanlı devleti Avrupa devletler sisteminin
faal bir unsuru olarak ortaya çıkacaktır. 1532'de I. François Osmanlı İmparatorluğuna,
Avrupa devletlerinin V. Karl karşısında varlığını garanti eden yegâne kuvvet nazariyle
baktığını itiraf etmişti. Bu devirde Osmanlı İmparatorluğu hiç şüphesiz bir Anadolu
- Balkanlar İmparatorluğu durumundan bir dünya devleti durumuna yükseldi. O zamanki
dünyada hiç bir önemli mesele yoktu ki, Osmanlı politikası ilgilenmesin ve ağırlığını
hissettirmesin. Sumatra'dan Toulon'a, Mombasa'dan Astrahan'a kadar Osmanlı kuvvetleri
dünyanın dört köşesinde faaliyette idiler. Süleyman bu dünya politikasını daima
gaza fikrine dayandırmakta idi. Doğuda İslâm ülkelerini Portekizlilere ve Ruslara
karşı himaye, batıda Hıristiyan dünyasına karşı gazayı idame ettiğini iddia ediyordu.
İran'la savaş Sünni İslâmiyetin idamesi ve rafızilerin ortadan kaldırılması gibi
yine dinî esasa bağlanıyordu. Bu cihanşümul politikanın ağır yükü Osmanlı
devletinin iç yapısında derin tesirler yapmıştır. Bu devre ait Osmanlı malzemesi
bu değişiklikleri oldukça yakından takibe imkan vermektedir. Türkiye'de ve Balkan
memleketlerinde son zamanlarda bu çalışmalar hayli ilerlemiş bulunmaktadır. Ancak
bu muazzam malzemenin hakkiyle değerlendirilmesi geniş bir teşkilât halinde sistematik
bir çalışmaya bağlıdır. Bugün Osmanlı devlet kalemlerini daha iyi bilmediğimiz
itiraf olunmalıdır. Yapılacak ilk iş kanaatimce L. Fekete'nin başladığı diplomatica
çalışmalarına hız vermektir. Diğer taraftan genişliğine rağmen bu malzemenin büyük
boşlukları ve noksanları bulunduğu unutulmamalıdır. Aşağıda nüfus ve gelir hakkında
Ö. L. Barkan'ın giriştiği araştırmaların meydana çıkardığı bazı neticeleri nakledeceğiz.
1520-35 yıllarına ait tahrir defterlerine göre nüfus: Küçük Asya'da (Anadolu,
Karaman, Zulkadriyye, Diyarbekir ve Rum vilâyetleri) 1.032.425 hane, Rumeli'de
(Tuna ve Sava ırmakları güneyindeki bölge) 1.111.799 hane (aile) dir. Dinî bakımdan
Rumeli'deki nüfusun 832.707'si Hıristiyan, 194.958'i yani yüzde 18'i Müslümandır.
1488-1491 yıllarına ait cizye defterlerinden İslâmlaşmaların bütün bölgede yılda
100 veya 300'ü geçmediği anlaşılmaktadır, Bosna'da dahi İslâmlaşma başlangıçta
şehirlerde ve etrafında başladı ve yavaş yavaş fakat devamlı şekilde gelişti.
1489'da Bosna'da 25 bin Hıristiyan aileye karşı takriben 4500 Müslüman aile vardı.
Türkçe konuşmayan Müslüman kitleleri müstesna Balkanlar'daki Müslümanların büyük
çoğunluğunun Anadolu'dan giden Türklerin torunları oldukları kesinlikle söylenebilir.
Türk göçleri ilk istila asrında, XIV. asırda çok kesif olmuştur. Bu nedendten
Serez-Niğbolu hattının doğusundaki sahada Türkler XVI. asır defterine göre çoğunluktadır.
Bunun yanında uc bölgelerinde ve istilâ yolları üzerindeki şehir ve kasabalarda
kesif Türk toplulukları göze çarpar. Osmanlılar fetihlerini emniyet altına almak
için lüzumlu görülenler müstesna kalelerin ekserisini yıktıkları gibi o bölgeye
Anadolu'dan sürgün usulüyle halk, bilhassa göçebe halk sürüp yerleştirirlerdi.
1520-1535 tahrir defterlerine göre Rumeli'de Müslüman nüfusun 37.435 hanesi (aile)
Yürük yani göçebe ve 12.105'i Müsellem (askeri hizmetle mükellef Türk çiftçileri)
idi. Eski Osmanlı uc şehirlerinde Serez, Larissa (Yenişehir), Üsküp (Skoplje)
ve Saray Bosna'da Müslümanlar ekseriyette olup bunların da çoğunluğu esnaf, zanaatkâr
ve tüccarlardan mürekkepti. Müslüman Türklerin Balkanlar'da askeri bir hakim sınıf
olarak varlıklarını devam ettirdikleri iddiasını, Osmanlı arşiv vesikalarıyla
temasta bulunan hiç bir ciddi tarihçi tasdik edemez. Müslümanların çoğunluğu çiftçi
olup Hıristiyan çiftçiler gibi devlet karşısında reaya sayılmışlardır. Buna karşılık
askeri sıfatını haiz olup bir takım imtiyazları bulunan geniş Hıristiyan grupları
vardı (meselâ mezkür tarihte 82.692 Eflâk ve Martolos). Müslüman çiftçiler Balkanlar'da
bir takım yeni ziraat nebatları ve usulleri ve sanatkârlar bir takım yeni sanatlar
getirmişlerdir. İstanbul, Bursa ve Edirne istisna edilirse şehirler az nüfusludur.
Bizans'ın son zamanlarında ancak 30-40 bin nüfusu olan İstanbul, Fatih'in büyük
gayretleri neticesinde 1478'de yapılan bir sayıma göre 14.803 (8951'i Müslüman)
hane ile Balkanlar'ın ve Anadolu'nun en büyük şehri durumuna geldi. XVI. asır
başlarında şehrin nüfusu 80 bin aileye yükselecektir. XVII. asır sonlarına doğru
İstanbul yarım milyonu aşan nüfusuyla Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük şehri oldu.
O zamanlarda İstanbul salhanelerinde yılda 4 milyon koyun, 3 milyon kuzu ve 200
bin öküz boğazlandığı ve fırınlara günde 500 ton kadar buğday verildiği hesaplanmıştır.
Bu erzakın mühim bir kısmını Rumeli sağlardı. Dobruca kırı, deniz yoluyla hububat
naklindeki kolaylık dolayısiyle İstanbul'un buğday ambarı haline gelmiş ve yüzlerce
yeni köy bu sayede kurulmuştur. Bütün Türk şehirleri gibi İstanbul'da, sultanların
ve paşaların kurdukları zengin vakıf tesisleri ile yeniden imar edilmiştir.
1520-1580 yılları arasında bütün Akdeniz sahasında olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunda
da yüzde kırk bir nüfus artışı tespit olunmaktadır. Balkanlar'ın uzun bir devre
için hiç bir istila görmediği ve büyük iç kargaşalıklara sahne olmadığı gözönüne
alınırsa bu artış normaldir. 1490 -1528 yılları arasında Balkanlar'a cizye tahsilâtında
üçte bir artış tespit olunmaktadır ki, bu da daha ziyade ehemmiyetli bir nüfus
artışı ile açıklanabilir. Prof. Barkan'ın hesaplarına göre: 1527-28 yılında
538 milyon akçayı bulan devlet gelirleri başlıca şu yerlere sarfolunmuştur:
Padişahın şahsî harcamalarına 3.5 milyon akça Timarlara 166 (Rumeli'de
17288 kişi, Küçük Asya vilâyetlerinde: 16.468 kişi) Kapıkulu askeri (yeniçeri
ve süvarilerle diğer birlikler) ve; Saray hizmetlileri 66 milyon akça
(Hepsi 27049 kişi) Kale mustahfızları ve donanma askerine 40 milyon akça
(Hepsi 23017 kişi) Görülüyor ki, devlet gelirlerinin yarısı asker maaşlarına
(timar ve ulufe olarak) gitmektedir. Kalan paranın mühim bir kısmı da yine asker
ve saray masraflarına tahsis olunmakta, bundan kalanı bina ve kale inşa ve tamirlerine,
donanma masraflarına, diğer devlet hizmetlilerinin maaşlarına ve çeşitli bağışlara
harcanmaktadır. 1527/1528 mali yılında gelirden 70 milyon akça artmıştır. Artan
para yedek akça olarak hazinelerde saklanırdı. Rumeli'nin (Tuna ve Sava
güneyindeki bölgeler) bütün geliri 198 milyon akça (takriben üç buçuk milyon altun)'dır.
Bu miktara bütün has ve timarlarla vakıf ve emlâk gelirleri dahildir. Bu miktar
bütün imparatorluk varidatının takriben yüzde 37'sidir. Rumeli gelirinin yüzde
48'i padişah hasları olarak doğrudan doğruya merkez devlet hazinesine girmekte
idi. Yüzde 46'sı timarlara tahsis olunmuştu. Merkezi hazineye Rumeli'den gelen
varidatın yüzde 46'sı padişah mukataalarından (yani başlıca has olarak ayrılmış
bölgelerdeki çiftçilerden toplanan çeşitli vergilerle şehirlerde alınan ticaret
resimlerinden, gümrük ve madenler gelirinden), yüzde 42,3'ü yalnız gayrımüslimlere
yüklenen cizyeden gelmekte idi. Rumeli'de gelirin takriben yüzde altısı
emlâk ve evkafa tahsis olunmuştur. Bu masrafların büyük kısmı, cami, mescid, medrese,
mektep, köprü, han, hamam, çeşme, zaviye, imaret, hastahane inşaası ve idamesi
masraflarına harcanır, böylece bugün modern devletin yüklendiği bu gibi kamu hizmetleri
vakıf yoluyla yerine getirilmiş olurdu. Bu sistem Rumeli'de Osmanlı şehirlerinin
kuruluşunda da başlıca rolü oynamıştır. 1547-48 malî yılı hesapları bu bölgenin
gelirlerinden bu yirmi sene içinde esaslı bir değişiklik olmadığını ortaya koymaktadır.
Bununla beraber tahrir defterlerinde gördüğümüz ifrazat, yani yeni bulunan vergi
kaynakları yalnız gizli kalmış olanların meydana çıkmasıyla izah edilemez. Yeni
toprakların ziraate açıldığını kayıtlardan anlamaktayız. 1584 yılına kadar altının
55-60 akça olarak mustakar durumu genellikle iktisadi hayatta da bir istikrarın
ve muvazenenin işareti olarak telâkki edilebilir. İktisadî bakımdan bu devirde
en mühim gelişme, Batı merkantilist devletlerine kapitülasyonlarla imparatorluğun
her tarafında serbest ticaret müsaadesinin bağışlanmasıdır. Merkantilist düşünceye
yabancı kalan Osmanlı devlet adamları başlıca memlekette mal bolluğunu sağlama
ve ticarî muamelâttan gelen devlet gelirlerinin azalmamasına dikkat ederlerdi.
Kapitülasyonlar ihtiyaç duyulan bazı önemli maddelerin (yünlü kumaş, kalay, çelik,
lüks eşya) temini ve hazineye ait gümrük gelirinin artırılması bakımından kaygısızca
verilmiştir. Mal ithaline bir tahdid konmadığı halde iç pazarda kıtlık doğurması
veya düşmanın işine yarar düşüncesiyle bir takım malların (pamuk, demir, kurşun,
hububat, deri, balmumu) ihracı zaman zaman yasak edilmiştir. Osmanlılar için bilhassa
Batı'dan gümüş ithali büyük ehemmiyeti haizdi. Altın ve gümüşün girmesini teşvik
için, gümrük almazlar, çıkışını men'ederlerdi. Gümüş, daha pahalı olan İran'a
kaç makta idi. Kapitülasyonlar Avrupa devletlerine daha ziyade siyasî maksatlarla
verilmiştir. 1535 de Fransa, 1581'de İngiltere ve 1609'da Hollanda'ya kapitülasyon
bu memleketleri Habsburglar'a karşı tutmak ve teşvik etmek düşüncesiyle verilmiştir.
Bu devletler için gümrük nısbeti yüzde üç olarak yerleşecektir. Müsait şartlarla
Levant pazarlarının açılması Fransa ve İngiltere'de kapitalizmin gelişmesinde
başlangıçta diğer dünya pazarlarından daha mühim bir rol oynamıştır. Diğer
taraftan Avrupalılardan Hindistan'la okyanuslar üzerinden bir ticaret yolu kurmaları
zannedildiği gibi XVI. asırda Osmanlı ülkeleri için henüz yıkıcı tesirlerini göstermiş
değildir. Osmanlılar Hint okyanusunda Portekizlilere karşı şuurlu bir mücadeleye
girişmişlerdi. İran ipek ticareti Osmanlı devletinin başlıca servet kayraklarından
biri olmakta devam etti. 1500 tarihlerinde Bursa'da bin kadar ipekli tezgâhı faaliyette
idi. I. Abbas İran ipeğinin de Hint okyanusu veya Moskova üzerinden batıya
ihracını sağlamak için gayret gösterdiyse de ölümünden sonra bu teşebbüsten vazgeçildi.
Osmanlılar da altın, gümüş ve bakırın İran'a ihracını yasak ederek karşı tedbir
alıyorlardı. Osmanlı kültürü Fatih devrinde gelişme safhasında idi. Yabancı
kültürler takdir ediliyor, şuurlu kültür iktibasları yapılabiliyor, dışardan âlim
ve sanatkâr celbine hararetle çalışılıyordu. Kanunî Süleyman devri Osmanlı kültürünün
klâsikleştiği bir devirdir. Osmanlı kültürü o zaman en büyük üstatlarını vererek
ideal şekillerine kavuşmuş bir kültür şuuruyla dış iktibaslara kapanmış ve kendi
klâsik şekilleri içinde kalıplaşmıştır. Keza bu devirde devletin mirî arazi, timar
ve kul sistemine dayanan sosyal-siyasî yapısı kemiyet ve keyfiyet bakımından inkişafının
en yüksek derecesine ulaşmıştır. Mutlak bir otoritenin sahibi sayılan padişah,
bütün siyasi-sosyal nizamın kaynağı ve dayanağı sayılıyordu. Padişah iradeleri
şeklinde çıkan örfî kanun ve nizamlar Kanunî devrinde ideal şekillerine de erişmiş
kabul ediliyordu. XVI. asırda kemalini bulan bu ilk devir Osmanlı devlet yapısı,
bir askerî devlet olarak tarif edilmektedir. Gaza prensibinin rolü göz önünde
tutulursa bu görüş kısmen doğru dur. Daha önceki İslâm devletlerinden farklı olarak
Osmanlılarda sivil idare ile hatta kaza vazifesiyle askeri yetkilerin aynı şahıslar
elinde toplanmış olması da hatırlanabilir. Daha XV. asırda Bursa gibi bir ticaret
ve sanayi merkezinde dahi en yüksek servetlere sahip yüksek tabakayı askerî sınıf
mensupları teşkil etmekte idi Nihayet uc teşkilâtının devlet içinde rolü ve daima
yeni topraklar fethini bir zan haline getiren timar sistemi gözönünde tutulmalıdır.
Bunlar doğru olmakla beraber çeşitli tesirlerden yoğrulmuş bir Osmanlı kültürünün
varlığı ve onun Osmanlı idaresinin yerleştiği memleketlerde derin sosyal-kültürel
tesirler yapmış bulunduğunu, onun bu yerlerde bir yeni nizamı temsil ettiği inkâr
edilemez. Osmanlı tesirlerinin bilhassa Balkanlar'da içtimaî ve kültürel çekici
kuvveti, prestiji vardı. Bir gayrımüslim için en arzu edilir şeylerden biri giyimini
ve yaşayışını Müslüman Osmanlıya benzetebilmekti. O zaman kimse rönesansın Batılı
milletlere getireceği |