Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. HALİL İNALCIK
Sayfa123


milliyetçi veya marksist Balkanlı tarihçilerin tasvir ettikleri gibi, korkunç bir baskı ve istismar rejimi olarak görülmemiş olmalıdır. Balkanlar'da Osmanlı yayılışının kolay ve süratli temposunu, senyörlerin köylüler tarafından Osmanlılar'a karşı tutulmamış olmasını ancak bu gerçeği kabul ederek açıklamak mümkündür. Buna Osmanlıların yerli aristokrasiyi mümkün olduğu hallerde kendi askerî sınıfı içine aldığını ve Ortodoks metropolit ve piskoposlara timar tahsis ederek resmen devlet hizmetlileri arasında kabul ettiğini ve bir çok şehirlerin eski imtiyaz ve vergi muâfiyetlerini ibka ettiğini eklemek gerektir.

b) Fatih Sultan Mehmed, İmparatorluğun Hakiki Kurucusu:


Fatih Mehmed, bildiğimiz esas karakterleriyle, Osmanlı İmparatorluğunun hakiki kurucusudur. Başka deyimle Anadolu ve Rumeli'de merkeziyetçi mutlak imparatorluğu hakkiyle o kurmaya muvaffak olmuştur. Fatih İstanbul fethiyle bir anda İslâm dünyasının en şanlı ve kudretli sultanı durumuna gelmekte ve ülkesinde son derece büyük bir nüfuz ve otorite kazanmış bulunmakta idi. O herşeyden evvel bütün saltanatı boyunca İstanbul'u Balkanlar'ın ve Anadolu'nun gerçekten bir siyasî-dinî merkezi haline sokmağa çalıştı. Bu maksatla her taraftan şehre Türk, Rum, Ermeni, Yahudi kolonileri getirip yerleştirdi. Rum, Ermeni patrikleriyle Yahudi Hahambaşlığını İstanbul'da o tesis etti. İtalyanlar'a ticaret imtiyazı tanıdı. 1478 tarihli sayıma göre Galata'da 332 Avrupalı aile vardı. Şehrin bütün nüfusu 14. 803 aile idi (Galata'da 152.1 aile); ve İstanbul'da 3667, Galata'da 260 dükkân vardı. O, Kayserlerin pâyitahtını almakla beraber, şahsında İslâm, Türk ve Bizans hükümdarlık ananelerini mezcederek klâsik Osmanlı padişahı tipini yarattı. Balkanlar'da Macaristan ve Venedik'e müdahale fırsatı verebilecek bütün hükümetleri ve hanedanları ortadan kaldırarak, yarımadayı bir tek idare altında birleştirdi. 1463'de Çanakkale boğazında yaptırttığı kalelerle Boğazlarda tam hâkimiyet kurdu. Karadeniz'i bir Osmanlı gölü haline getirme projesinde ona yalnız Boğazdan mukavemet gösterdi. İki kıtada bulunan Balkanlar ve Anadolu'yu birleştirerek dört asır dayanan imparatorluk çekirdeğini kurmuş oluyordu.

İçerde merkeziyetçi idaresini takviye için bir takım radikal tedbirler aldı: Yeniçerileri iki misline, 10 bine çıkardı, uc'ları daha sıkı merkezin kontrolü altına soktu. Eski vakıf ve mülkleri revizyona tâbi tutarak, binası yıkık olan veya vaktiyle devletçe tasdik edilmeyip yalnız kadı tasdikiyle kalmış olan vakıflara ait ziraat topraklarını mirîye mal etti, bu suretle yirmi bine yakın köy ve mezra doğrudan doğruya devlet tasarrufu altına geçti ve timar olarak dağıtıldı. Anadolu'da eski aristokrasi elinde bıraktığı mülk topraklar için de eşkinci adıyla orduya asker gönderme mecburiyetini koydu. Devlet, ziraat topraklarının çıplak mülkiyet hakkını yalnız kendisine ait sayıyordu. Temlik ve vakfın dahi bu hakkı kaldırmadığı, ancak sınırladığı telakkisi bu devirde hakim görünmektedir. Zayıf idareler zamanında şahıslar temlik ve vakıf yoluyla devlet karşısında toprak üzerinde tasarruf haklarını ve sahalarını genişletmişlerdir. Bizans devrinde olduğu gibi Osmanlı devrinde de ziraat topraklarının tasarruf ve kontrolü devletle şahıslar arasında gizli açık bir mücadele mevzuu olmuştur. Osmanlılar vakıf ve mülkleri ilk defa I. Bayezid devrinde geniş ölçüde mirî hale getirdiler. İkinci ıslahatı Fatih yapmıştır. Devlet toprak üzerinde kontrolü 16. asırdan sonra kaybedecektir. Âyân devrinde bu nevi topraklar üzerinde şahısların kontrol ve tasarruf hakları son derece genişlemiştir. Tanzimat devrinden sonra yavaş yavaş bu topraklar üzerinde Batının mülkiyet mefhumuna uygun bir mülkiyet yerleşecektir. Açıkça görülmektedir ki, miri arazi rejimi, timar sistemine sıkı sıkıya bağlıdır. Anadolu'da ve Rumeli'de 1475'de takriben 40 bin timarlı sipahi tahmin olunuyordu. Fatih'in arazi islâhatı neticesinde bilhassa dinî zümreler ve eski aristokrasi hoşnutsuzluk gösterdi. II. Bayezid tahta geçince vakıf ve mülkleri geri verdi ise de bu hareket çok genişlemedi ve devam etmedi. Fatih beş defa yeni akça (devletin resmi gümüş parası) bastırdı ve her defasında eski akçayı tedavülden men'etti. Bu suretle memleketteki gümüş servetin altıda biri hazineye mal edilmiş oluyordu. II. Bayezid'i tahta çıkaran yeniçeriler, ona bu usulden vazgeçmesini kabul ettirmişlerdir.

Fatih devrini anlatırken Bizans tesiri meselesine de temas etmek lâzımdır. Jorga ve başkaları bunu mübalağa elmişler, Köprülü'nün tenkitleri ise yanlış anlaşılmıştır. Köprülü, Saray ve merkezi devlet müesseselerinde Bizans tesirini. Osmanlılardan önceki İslâm devletlerinde aramanın daha doğru olduğunu göstermeye çalışmış, vergilerde ve bazı âdetlerde doğrudan doğruya tesirler olabileceğini kabul etmiştir. Bugün bu sahada bilgilerimiz genişlemiştir ve Osmanlıların Balkanlarda ve Bizans sahasında bir yayılış politikası olarak bir takım vergileri, bazı şehirlerin ve zümrelerin imtiyazlarını, eski idareci sınıfları, hülâsa halkın asırlardan beri alışık olduğu bir çok müesseseleri yerinde bıraktıklarını görmekteyiz.

Osmanlılar'ın ziraat ve ticaretin avantajlarına tamamiyle yabancı kaldıkları Türklerin yalnız asker veya göçebe oldukları gibi artık tekrarı abes kaçan en son yayınlarda tekrarlandığını hayretle müşahede etmekteyiz. Orhan'ın kurduğu yaya ordusu Türk çiftçilerden mürekkepti. 300 şehir ve kafesi olan Orhan'ı Türkmen beyleri arasında en zengini olarak kaydeden İbn Battuta, bunun menşeini söylemez. Fakat Bursa'nın erkenden Arabistan ve İran kervanlarının batıda vardıkları en ileri bir İslâm pazarı durumuna geldiğini, İstanbul ve Gatata vasitasıyle Akdeniz beynelmilel ticaretine faal bir şekilde iştirak ettiğini biliyoruz. Bursa bedestenini yaptıran ve Cenevizlilerle bir ticaret muahedesi yâpan Orhan'dır. Bursa bilhassa İran ipek kervanları sayesinde gelişti. J. Schildlberger, XIV. asır sonlarında Bursa'yı Yakın Doğu'nun en büyük ipek sanayi merkezleri arasında sayar. Küçük Asya ve İran'ın antrepoları olan Balat, Ayasulug ve nihayet Foça'nın Osmanlı hakimiyeti altına girmesinden sonra İtalyan devletleriyle ticari münasebetleri çok genişlemiştir. Hububat, şap, halı ve ipek İtalya ticareti için hayati ehemmiyet taşımakta idi. Osmanlılar Venediklilerin ve Cenevizlilerin tam gümrük muafiyetine son vermiş, fakat yüzde iki gibi düşük bir gümrük resmi koymuşlardır. Gümrük nisbeti Fatih tarafından galiba 1463'de Venedik'le harp başlayınca yüzde beşe çıkarılmıştır. Müslümanlar ve haraçgüzarlar (yani Osmanlılara haraç veren bütün gayrı müslimler) için nisbet yüzde dörttü. Osmanlı politikası neticesinde yerli Rumlar, Yahudiler, Ermeniler, Raguzalılar ve Müslümanlar Levant ticaretinde her tarafta, İtalyanların yerini almışlardır. XV. asır Akkerman ve Kefe gümrük defterlerinin gösterdiği gibi Kuzey memleketleriyle ticaretin canlılığını muhafaza ettiğini görmekteyiz. Güneyden kuzeye baharat, Batı Anadolu pamukluları, Bursa ipeklileri, şarap, kuru üzüm gitmekte, kuzeyden kürk, Eflak atı, yünlü kumaş, keten, demir eşya, cam ve havyar gelmekte idi. İstanbul, Balkan memleketleri mahsulleri için canlı bir pazar haline gelmişti. Hülâsa Osmanlı idaresinde bölgeler arası ticaret yerli unsurlar lehine bir entegrasyon ve gelişme göstermiştir.

c) Osmanlılarda Hilâfet, İmparatorluğun Dünya Siyaseti


II. Bayezid devrinde Osmanlı devleti ilk defa olarak açık denizlerde Venedik'e meydan okuyabilecek bir donanma sahibi olduğunu göstermiş ve Batı Anadolu'dan deniz gazileri Batı Akdeniz'de faaliyette bulunmağa başlamışlardır. I. Selim devletin cihanşümul bir politika güdebilmesi için gereken şartları hazırlamıştır. O, evvela Anadolu'da Kızılbaş Şükabileleri ve onları destekleyen Safevi İran'ı ezerek Osmanlı devletinin çiftçi unsura dayanan merkeziyetçi karakterini takviye etmiştir. Doğu Anadolu, Suriye ve Mısır'ın fethi imparatorluk arazisini bir misli büyütmüş, Osmanlı bütçesi üçte bir nisbetinde bir artış göstermiştir. İslâm dünyasının en büyük devleti durumuna gelen Osmanlı İmparatorluğu daha 1517 tarihinden itibaren Kızıldeniz'de Portekizliler'e karşı mücadeleye girişmiştir. I. Selim den sonra hilâfet siyaseti devletin iş ve dış politikasına hakim olmuştur. Selim'in hilafet müessesesiyle münasebeti şimdiye kadar hakiki mahiyetiyle açıklanamamıştır. Osmanlı sultanları, Fatih devrinden itibaren en büyük Gaziler sıfatı ile kendilerini İslâm sultanları arasında Hulefa-i Raşidin'den beri en üstünü (afdal) saymaya başlamışlardır. Kanuni Süleyman'a culusunda Mekke Şerifi'nin gönderdiği mektupta 'sizler Efrenc'den (yani Avrupalılardan) ve emsalinden memleketler feth etmekle bize ve bütün İslâm sultanlarına üstün bulunuyorsunuz demekte idi. Osmanlı sultanlarının hilâfet-i kubrâ'ya sahib olmaları, bütün İslâm dünyasının Hıristiyan dünyasına karşı koruyucusu, İslâm'ı ve şeriatı, Mekke ve Medine'yi ve hac yollarını himaye edebilecek fiili kuvvet ve kudrete malik İslâm'ın en büyük sultanı manasında anlaşılıyordu. Onlar da bu kudretin kendilerine Allah tarafından verildiğini, 'muayyad min ind' Allah olduklarını düşünüyorlardı. Abbasi devri fukahasının klâsik hilâfet anlayışı ancak inhitat devrinde XVIII. asırda siyasi maksatla kitaplardan çıkarılarak ihya olunmak istenmiştir.

16. asırda gaza fikrine dayanan hilâfet anlayışı devlet hayatında şeri ve örfi ayrılığını, şeriat lehine zayıflatmış, Şeyhül İslâmlar idarede ve kanunların tanziminde gittikçe daha büyük bir rol almağa başlamışlardır. Bu yeni temayülü Selim'in Şeyhülİslâmı Cemaleddin Efendide açıkça görüyoruz.

Avrupa'da İtalya harpleri esnasında Osmanlılar bir muvazene unsuru olarak hesaba katılmaya başlanmıştır. Kanuni devrinde ise Osmanlı devleti Avrupa devletler sisteminin faal bir unsuru olarak ortaya çıkacaktır. 1532'de I. François Osmanlı İmparatorluğuna, Avrupa devletlerinin V. Karl karşısında varlığını garanti eden yegâne kuvvet nazariyle baktığını itiraf etmişti. Bu devirde Osmanlı İmparatorluğu hiç şüphesiz bir Anadolu - Balkanlar İmparatorluğu durumundan bir dünya devleti durumuna yükseldi. O zamanki dünyada hiç bir önemli mesele yoktu ki, Osmanlı politikası ilgilenmesin ve ağırlığını hissettirmesin. Sumatra'dan Toulon'a, Mombasa'dan Astrahan'a kadar Osmanlı kuvvetleri dünyanın dört köşesinde faaliyette idiler. Süleyman bu dünya politikasını daima gaza fikrine dayandırmakta idi. Doğuda İslâm ülkelerini Portekizlilere ve Ruslara karşı himaye, batıda Hıristiyan dünyasına karşı gazayı idame ettiğini iddia ediyordu. İran'la savaş Sünni İslâmiyetin idamesi ve rafızilerin ortadan kaldırılması gibi yine dinî esasa bağlanıyordu.

Bu cihanşümul politikanın ağır yükü Osmanlı devletinin iç yapısında derin tesirler yapmıştır. Bu devre ait Osmanlı malzemesi bu değişiklikleri oldukça yakından takibe imkan vermektedir. Türkiye'de ve Balkan memleketlerinde son zamanlarda bu çalışmalar hayli ilerlemiş bulunmaktadır. Ancak bu muazzam malzemenin hakkiyle değerlendirilmesi geniş bir teşkilât halinde sistematik bir çalışmaya bağlıdır. Bugün Osmanlı devlet kalemlerini daha iyi bilmediğimiz itiraf olunmalıdır. Yapılacak ilk iş kanaatimce L. Fekete'nin başladığı diplomatica çalışmalarına hız vermektir. Diğer taraftan genişliğine rağmen bu malzemenin büyük boşlukları ve noksanları bulunduğu unutulmamalıdır. Aşağıda nüfus ve gelir hakkında Ö. L. Barkan'ın giriştiği araştırmaların meydana çıkardığı bazı neticeleri nakledeceğiz. 1520-35 yıllarına ait tahrir defterlerine göre nüfus: Küçük Asya'da (Anadolu, Karaman, Zulkadriyye, Diyarbekir ve Rum vilâyetleri) 1.032.425 hane, Rumeli'de (Tuna ve Sava ırmakları güneyindeki bölge) 1.111.799 hane (aile) dir. Dinî bakımdan Rumeli'deki nüfusun 832.707'si Hıristiyan, 194.958'i yani yüzde 18'i Müslümandır. 1488-1491 yıllarına ait cizye defterlerinden İslâmlaşmaların bütün bölgede yılda 100 veya 300'ü geçmediği anlaşılmaktadır, Bosna'da dahi İslâmlaşma başlangıçta şehirlerde ve etrafında başladı ve yavaş yavaş fakat devamlı şekilde gelişti. 1489'da Bosna'da 25 bin Hıristiyan aileye karşı takriben 4500 Müslüman aile vardı. Türkçe konuşmayan Müslüman kitleleri müstesna Balkanlar'daki Müslümanların büyük çoğunluğunun Anadolu'dan giden Türklerin torunları oldukları kesinlikle söylenebilir. Türk göçleri ilk istila asrında, XIV. asırda çok kesif olmuştur. Bu nedendten Serez-Niğbolu hattının doğusundaki sahada Türkler XVI. asır defterine göre çoğunluktadır. Bunun yanında uc bölgelerinde ve istilâ yolları üzerindeki şehir ve kasabalarda kesif Türk toplulukları göze çarpar. Osmanlılar fetihlerini emniyet altına almak için lüzumlu görülenler müstesna kalelerin ekserisini yıktıkları gibi o bölgeye Anadolu'dan sürgün usulüyle halk, bilhassa göçebe halk sürüp yerleştirirlerdi. 1520-1535 tahrir defterlerine göre Rumeli'de Müslüman nüfusun 37.435 hanesi (aile) Yürük yani göçebe ve 12.105'i Müsellem (askeri hizmetle mükellef Türk çiftçileri) idi. Eski Osmanlı uc şehirlerinde Serez, Larissa (Yenişehir), Üsküp (Skoplje) ve Saray Bosna'da Müslümanlar ekseriyette olup bunların da çoğunluğu esnaf, zanaatkâr ve tüccarlardan mürekkepti. Müslüman Türklerin Balkanlar'da askeri bir hakim sınıf olarak varlıklarını devam ettirdikleri iddiasını, Osmanlı arşiv vesikalarıyla temasta bulunan hiç bir ciddi tarihçi tasdik edemez. Müslümanların çoğunluğu çiftçi olup Hıristiyan çiftçiler gibi devlet karşısında reaya sayılmışlardır. Buna karşılık askeri sıfatını haiz olup bir takım imtiyazları bulunan geniş Hıristiyan grupları vardı (meselâ mezkür tarihte 82.692 Eflâk ve Martolos). Müslüman çiftçiler Balkanlar'da bir takım yeni ziraat nebatları ve usulleri ve sanatkârlar bir takım yeni sanatlar getirmişlerdir. İstanbul, Bursa ve Edirne istisna edilirse şehirler az nüfusludur. Bizans'ın son zamanlarında ancak 30-40 bin nüfusu olan İstanbul, Fatih'in büyük gayretleri neticesinde 1478'de yapılan bir sayıma göre 14.803 (8951'i Müslüman) hane ile Balkanlar'ın ve Anadolu'nun en büyük şehri durumuna geldi. XVI. asır başlarında şehrin nüfusu 80 bin aileye yükselecektir. XVII. asır sonlarına doğru İstanbul yarım milyonu aşan nüfusuyla Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük şehri oldu. O zamanlarda İstanbul salhanelerinde yılda 4 milyon koyun, 3 milyon kuzu ve 200 bin öküz boğazlandığı ve fırınlara günde 500 ton kadar buğday verildiği hesaplanmıştır. Bu erzakın mühim bir kısmını Rumeli sağlardı. Dobruca kırı, deniz yoluyla hububat naklindeki kolaylık dolayısiyle İstanbul'un buğday ambarı haline gelmiş ve yüzlerce yeni köy bu sayede kurulmuştur. Bütün Türk şehirleri gibi İstanbul'da, sultanların ve paşaların kurdukları zengin vakıf tesisleri ile yeniden imar edilmiştir.

1520-1580 yılları arasında bütün Akdeniz sahasında olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunda da yüzde kırk bir nüfus artışı tespit olunmaktadır. Balkanlar'ın uzun bir devre için hiç bir istila görmediği ve büyük iç kargaşalıklara sahne olmadığı gözönüne alınırsa bu artış normaldir. 1490 -1528 yılları arasında Balkanlar'a cizye tahsilâtında üçte bir artış tespit olunmaktadır ki, bu da daha ziyade ehemmiyetli bir nüfus artışı ile açıklanabilir.

Prof. Barkan'ın hesaplarına göre: 1527-28 yılında 538 milyon akçayı bulan devlet gelirleri başlıca şu yerlere sarfolunmuştur:

Padişahın şahsî harcamalarına 3.5 milyon akça
Timarlara 166 (Rumeli'de 17288 kişi, Küçük Asya vilâyetlerinde: 16.468 kişi) Kapıkulu askeri (yeniçeri ve süvarilerle diğer birlikler) ve;
Saray hizmetlileri 66 milyon akça
(Hepsi 27049 kişi)
Kale mustahfızları ve donanma askerine 40 milyon akça
(Hepsi 23017 kişi)

Görülüyor ki, devlet gelirlerinin yarısı asker maaşlarına (timar ve ulufe olarak) gitmektedir. Kalan paranın mühim bir kısmı da yine asker ve saray masraflarına tahsis olunmakta, bundan kalanı bina ve kale inşa ve tamirlerine, donanma masraflarına, diğer devlet hizmetlilerinin maaşlarına ve çeşitli bağışlara harcanmaktadır. 1527/1528 mali yılında gelirden 70 milyon akça artmıştır. Artan para yedek akça olarak hazinelerde saklanırdı.

Rumeli'nin (Tuna ve Sava güneyindeki bölgeler) bütün geliri 198 milyon akça (takriben üç buçuk milyon altun)'dır. Bu miktara bütün has ve timarlarla vakıf ve emlâk gelirleri dahildir. Bu miktar bütün imparatorluk varidatının takriben yüzde 37'sidir. Rumeli gelirinin yüzde 48'i padişah hasları olarak doğrudan doğruya merkez devlet hazinesine girmekte idi. Yüzde 46'sı timarlara tahsis olunmuştu. Merkezi hazineye Rumeli'den gelen varidatın yüzde 46'sı padişah mukataalarından (yani başlıca has olarak ayrılmış bölgelerdeki çiftçilerden toplanan çeşitli vergilerle şehirlerde alınan ticaret resimlerinden, gümrük ve madenler gelirinden), yüzde 42,3'ü yalnız gayrımüslimlere yüklenen cizyeden gelmekte idi.

Rumeli'de gelirin takriben yüzde altısı emlâk ve evkafa tahsis olunmuştur. Bu masrafların büyük kısmı, cami, mescid, medrese, mektep, köprü, han, hamam, çeşme, zaviye, imaret, hastahane inşaası ve idamesi masraflarına harcanır, böylece bugün modern devletin yüklendiği bu gibi kamu hizmetleri vakıf yoluyla yerine getirilmiş olurdu. Bu sistem Rumeli'de Osmanlı şehirlerinin kuruluşunda da başlıca rolü oynamıştır. 1547-48 malî yılı hesapları bu bölgenin gelirlerinden bu yirmi sene içinde esaslı bir değişiklik olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla beraber tahrir defterlerinde gördüğümüz ifrazat, yani yeni bulunan vergi kaynakları yalnız gizli kalmış olanların meydana çıkmasıyla izah edilemez. Yeni toprakların ziraate açıldığını kayıtlardan anlamaktayız. 1584 yılına kadar altının 55-60 akça olarak mustakar durumu genellikle iktisadi hayatta da bir istikrarın ve muvazenenin işareti olarak telâkki edilebilir. İktisadî bakımdan bu devirde en mühim gelişme, Batı merkantilist devletlerine kapitülasyonlarla imparatorluğun her tarafında serbest ticaret müsaadesinin bağışlanmasıdır. Merkantilist düşünceye yabancı kalan Osmanlı devlet adamları başlıca memlekette mal bolluğunu sağlama ve ticarî muamelâttan gelen devlet gelirlerinin azalmamasına dikkat ederlerdi. Kapitülasyonlar ihtiyaç duyulan bazı önemli maddelerin (yünlü kumaş, kalay, çelik, lüks eşya) temini ve hazineye ait gümrük gelirinin artırılması bakımından kaygısızca verilmiştir. Mal ithaline bir tahdid konmadığı halde iç pazarda kıtlık doğurması veya düşmanın işine yarar düşüncesiyle bir takım malların (pamuk, demir, kurşun, hububat, deri, balmumu) ihracı zaman zaman yasak edilmiştir. Osmanlılar için bilhassa Batı'dan gümüş ithali büyük ehemmiyeti haizdi. Altın ve gümüşün girmesini teşvik için, gümrük almazlar, çıkışını men'ederlerdi. Gümüş, daha pahalı olan İran'a kaç makta idi. Kapitülasyonlar Avrupa devletlerine daha ziyade siyasî maksatlarla verilmiştir. 1535 de Fransa, 1581'de İngiltere ve 1609'da Hollanda'ya kapitülasyon bu memleketleri Habsburglar'a karşı tutmak ve teşvik etmek düşüncesiyle verilmiştir. Bu devletler için gümrük nısbeti yüzde üç olarak yerleşecektir. Müsait şartlarla Levant pazarlarının açılması Fransa ve İngiltere'de kapitalizmin gelişmesinde başlangıçta diğer dünya pazarlarından daha mühim bir rol oynamıştır.
Diğer taraftan Avrupalılardan Hindistan'la okyanuslar üzerinden bir ticaret yolu kurmaları zannedildiği gibi XVI. asırda Osmanlı ülkeleri için henüz yıkıcı tesirlerini göstermiş değildir. Osmanlılar Hint okyanusunda Portekizlilere karşı şuurlu bir mücadeleye girişmişlerdi.

İran ipek ticareti Osmanlı devletinin başlıca servet kayraklarından biri olmakta devam etti. 1500 tarihlerinde Bursa'da bin kadar ipekli tezgâhı faaliyette idi.

I. Abbas İran ipeğinin de Hint okyanusu veya Moskova üzerinden batıya ihracını sağlamak için gayret gösterdiyse de ölümünden sonra bu teşebbüsten vazgeçildi. Osmanlılar da altın, gümüş ve bakırın İran'a ihracını yasak ederek karşı tedbir alıyorlardı.

Osmanlı kültürü Fatih devrinde gelişme safhasında idi. Yabancı kültürler takdir ediliyor, şuurlu kültür iktibasları yapılabiliyor, dışardan âlim ve sanatkâr celbine hararetle çalışılıyordu. Kanunî Süleyman devri Osmanlı kültürünün klâsikleştiği bir devirdir. Osmanlı kültürü o zaman en büyük üstatlarını vererek ideal şekillerine kavuşmuş bir kültür şuuruyla dış iktibaslara kapanmış ve kendi klâsik şekilleri içinde kalıplaşmıştır. Keza bu devirde devletin mirî arazi, timar ve kul sistemine dayanan sosyal-siyasî yapısı kemiyet ve keyfiyet bakımından inkişafının en yüksek derecesine ulaşmıştır. Mutlak bir otoritenin sahibi sayılan padişah, bütün siyasi-sosyal nizamın kaynağı ve dayanağı sayılıyordu. Padişah iradeleri şeklinde çıkan örfî kanun ve nizamlar Kanunî devrinde ideal şekillerine de erişmiş kabul ediliyordu. XVI. asırda kemalini bulan bu ilk devir Osmanlı devlet yapısı, bir askerî devlet olarak tarif edilmektedir. Gaza prensibinin rolü göz önünde tutulursa bu görüş kısmen doğru dur. Daha önceki İslâm devletlerinden farklı olarak Osmanlılarda sivil idare ile hatta kaza vazifesiyle askeri yetkilerin aynı şahıslar elinde toplanmış olması da hatırlanabilir. Daha XV. asırda Bursa gibi bir ticaret ve sanayi merkezinde dahi en yüksek servetlere sahip yüksek tabakayı askerî sınıf mensupları teşkil etmekte idi Nihayet uc teşkilâtının devlet içinde rolü ve daima yeni topraklar fethini bir zan haline getiren timar sistemi gözönünde tutulmalıdır. Bunlar doğru olmakla beraber çeşitli tesirlerden yoğrulmuş bir Osmanlı kültürünün varlığı ve onun Osmanlı idaresinin yerleştiği memleketlerde derin sosyal-kültürel tesirler yapmış bulunduğunu, onun bu yerlerde bir yeni nizamı temsil ettiği inkâr edilemez. Osmanlı tesirlerinin bilhassa Balkanlar'da içtimaî ve kültürel çekici kuvveti, prestiji vardı. Bir gayrımüslim için en arzu edilir şeylerden biri giyimini ve yaşayışını Müslüman Osmanlıya benzetebilmekti. O zaman kimse rönesansın Batılı milletlere getireceği

Sayfa123
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...