| OSMANLI
İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. HALİL İNALCIK | |
|
G1. Osmanlı İmparatorluğunda Kültür ve Teşkilât Osmanlı
devletinin doğuşu meselesi üzerine I. Dünya Harbinden sonra derinlemesine incelemeler
açıkça göstermiştir ki, bu mesele Selçuklu devleti tarihi çerçevesinde batı uc
(serhad)'larında Gazi Türkmen beyliklerinin kuruluşu meselesinin bir parçasıdır.
Selçuklu devletinin sınır bölgeleri, Akdeniz, Karadeniz ve batı ucu olarak
üç serhad bölgesi halinde teşkilâtlandırılmıştı. Her bölgenin başında Sultanın
merkezden gönderdiği bir emîr bulunuyordu. Bu uclarda, daha XIII. asır içinde,
Denizli, Karahisar, Kastamonu klâsik İslâm medeniyetinin yerleştiği merkezler
olarak gelişmişti. Daha ilerde dağlık bölgelerde yarı göçebe savaşçı Türkmenler
(Etrâk-i ûc) hakimdi. Bunlar, hinterlanddaki Orta Doğu kozmopolit kültürünün sünni
dinî müesseselerin ve merkeziyetçi devlet siyasetinin tesirinden uzak olup birçok
bakımdan onlara karşı idiler. Uclarda manevi hayata, eski Türk gelenekleri hâkimdi.
Orada faal unsurlar, kendinî gazâya adamış alperenlerdi. Manevi hayata rafızi
dervişler hakimdi. 1261'de Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus, Moğolların, desteklediği
rakib kargısında taraftarları ile birlikte uclara kaçtı ve sonunda Bizans'a sığınmak
zorunda kaldı. Keykavus'la ilgili bir olay Balkan tarihi bakımından özel bir ehemmiyet
taşır. Onun taraftarlarından 30-40 oba kendisine Bizans'ta iştihak etmiş ve Bizans
hükümeti tarafından Dobruca'da yerleştirilmişlerdir. Orada onlar kasabalar kurmuşlar
ve kudretti Altınordu emiri Müslüman Nogay'ın himayesi altına girmişlerdir. Prof.
Wittek'e göre bunlar Keykavus'a nisbetle Gagavuz adını aldılar, Bu Müslüman Anadolulu
Türklerin manevi lideri rafızî derviş Baba Saltuk, Balkan Türklerinin büyük destanı
Saltuknâmede Balkanlar'da İslâmiyetin yayılmasında en büyük rolü oynayan bir gazi,
bir din ulusu olarak tasvir edilmektedir. 1299'da Nogay ölünce bu Müslümanlar
himayesiz kaldılar. Keykavus'un halkının bir kısmı Anadolu'ya geri dönmeye teşebbüs
ettiler. Kalanlar ise Hıristiyanlığı kabul ederek Gagavuz adı altında yaşadı.
Moğolların 1283'de Sultan Mes'ud'u Konya tahtına yerleştirmeleri ve onun
rakibini destekleyen Germiyan uc Türklerine karşı tedip hareketlerine girişmeleri
üzerine bunlar gözlerini batıya, Bizans topraklarına çevirdiler. Böylece Batı
Anadolu'da yapılan fûtühat neticesinde Aydın, Saruhan, Karesi Türkmen beylikleri
kuruldu. Bu beyliklerin kuruluşunda başlıca iki âmil, gazâ ve göç üzerinde
durmak lâzımdır. Şimdi kabul olunmaktadır ki, uc bölgelerine kaçıp sığınan eski
Selçuk aristokrasisine mensup liderler, gaza için uc Türkmenlerini teşkilâtlandırmışlar,
bağımsız beyliklerin kuruluşunda başlıca rolü oynamışlardır. Başlangıçta
kuzeyde Kastamonu beyleri güneyde Menteşe ve 1283'den sonra da bilhassa Germiyan
beyleri faaliyette idiler. Fakat ikinci safhada bu beylere tabi olan kumandanlar
veya Türkmen boy beyleri Bizans Anadolusu'nda fethettikleri topraklarda müstakil
beylikler kurdular ve diğerlerini hinterland beylikleri durumuna düşürdüler. Aydın
oğlu Mehmed, Saruhun ve Karasi beyleri, Germiyan uc beylerinin kumandanları (subaşıları)
idiler. Osman Gazi ise, Kastamonu beylerine tâbi bir boy beyi idi. Pachymeres
ve eski Osmanlı rivayeti karşılaştırılınca ortaya çıkmaktadır ki, Kastamonu beyleri
Bizansa karşı gaza haraketini gevşek tuttukları halde Osmanlı uçlarının en ileri
bölümünde gazaya şiddetle devam etmiş, bu suretle bu taraftaki gazilerin hakiki
lideri durumuna yükselmiştir. Onu büyük bir gazi lideri mevkiine çıkaran
büyük başarısı, 1301 yazında Baphaeon'de Bizans imparatorunun gönderdiği orduya
karşı baskınla kazandığı zaferdir. Osman'ın bir kabile reisi mi yoksa bir gazi
teşkilâtının lideri mi olduğu (Köprülü) (Wittek) münakaşa edilmiştir. O, uc aslında
Kayılardan yarı göçebe bir Türkmen grubunun başında olabilir. Fakat sonraları
Rumeli'de gördüğümüz Turahanlu, Evrenuzlular gibi Osman'ın etrafındakiler, Osmanlılar
da, daha ziyade her taraftan gelmiş gazilerden, garip yiğitlerden ibaret olmalıdır.
Eski Osmanlı rivayetinde o, bilhassa garipleri, yani vatanını bırakıp gelmiş olanları
gözeten bir lider olarak tasvir edilir. Osmanlı rivayetinde Osman'ın
etrafındaki seçkin kimseler, gaziler, ahiler ve dervişlerdir. O, fethettiği yerleri
onlara timar, vakıf, mülk olarak dağıtmaktadır. Gazi Mihal gibi Bizans hudut askeri
aristokrasisine mensup bazı liderler de onunla birleşmişlerdir. Mihal'e yapılmış
zengin temlikler 15. asır tahrir defterlerine göre hâlâ Orta Sakarya bölgesinde
onun evlâdı elinde idi. Otuz sene sonra bu bölgeleri gezmiş olan İbn
Battuta, Ahileri Türkmenlerin ülkesinde, köyde ve şehirlerde her yerde içtimaî
teşkilâtlanmanın en mühim unsuru olarak tasvir etmiştir. Arşiv belgeleri de bunların
uclarda zaviyeler ile, yolların emniyetinde ve kolonizasyonda en önemli rolü oynadıklarını
ortaya koymaktadır. Şehirde Ahiler fakihlerle beraber uc beylerine fetihlerini
teşkilâtlandırmakta başlıca yardımcı olmuşlar, İslâmi hukukun ve gerideki merkezlerin
idare ve kültür unsurlarını getirmişlerdir. İbn Battuta, beyliklerde
beylerin yanında müşavir olarak her yerde bu fakihleri bulmuştur. Osmanlılarda
Çandarlı fakih ailesi aynı durumdadır. Batıda gazilerin fethettikleri
münbit topraklara İç Anadolu'dan kesif bir göç hareketini, Osmanlı arşivindeki
vakıf ve tahrir defterleri tamamiyle teyit etmektedir. Bu göçlere Orta Anadolu'da
iç kargaşalıklar kadar Moğol vergi ve toprak siyasetinin neden olduğu ileri sürülmüştür.
Gerçekten XIV. asırdaki fetihler kesif bir iskân hareketi ile beraber yürümüş,
böylece Batı Anadolu ve Trakya süratle Türkleşmiştir. Yerleşme, Batı Anadolu
beyliklerinde Ege denizinde mukadder olarak durdu. 1330-45 yılları arasında deniz
yoluyla Balkanlar'da gaza ananesini Aydınoğlu Umur Bey temsil etmiştir. Ondan
sonra Osmanlılar, coğrafî durumları sayesinde bu hareketi Balkanlar'da devam ettirmek
imkânına sahip yegane beylikti. 1345'den sonra Küçük Asya gazileri onların
bayrağı altında toplandılar. Uc ananesi, daimî gaza, Osmanlı İmparatorluğunun
kuruluşunun dinamik âmilidir. Onlar bu uc gazi ananesinden hareketle XV. asırda
bütün İslam dünyasının koruyucuları rolünü benimseyeceklerdir. Gaza, cihanşümul
hâkimiyet için hamlelerin, devletin askeri karakterinin ve sıkı merkeziyetçiliğinin,
ana prensibidir ve öyle kalmıştır. Osmanlıların Balkanlar'a Gelibolu'da bir köprü
başı kurmaları bir dönüm noktası teşkil eder. Osman'ın torunu Süleyman
Paşa, 1352'de Tzympe (Cinbe) de J. Kantakuzenos'un müttefiki olarak yerleşti ve
orasını Balkanlar'da yayılma için bir köprübaşı olarak teşkilâtlandırdı. Aydıncık'taki
küçük Osmanlı donanmasiyle 3000 kişilik bir orduyu Gelibolu'nun 7-8 km. kuzeyinde
Kozludere mevkiine çıkardı ve berzaha hakim tepeleri ele geçirdi. 1354 Martının
1-2 gecesi bir zelzele, Gelibolu ve diğer kalelerin surlarını yıkınca bu yerleri
işgal ve tamir etti. Anadolu'dan süratle geçirdiği kuvvetleri buraya yerleştirdi.
Paşa sancağı, böylece Osmanlı Rumeli'sinin çekirdeği, kurulmuş oldu. Süleyman
Paşanın vakfiyesi bize bu yerleşmenin şartları hakkında yeni mevsuk malûmat vermektedir.
Süleyman Paşa bu köprü başında tutunabilmek için Anadolu'dan süratle bu tarafa
nüfus geçirilip şuurlu bir iskân siyaseti uyguladı. İtaat eden yerli Rumlar'ı
kazanmak için istimâlet, yani onları kendi tarafında kazanma politikası güttü.
Bunlar, Osmanlılarla işbirliği yaptılar. Süleyman'ın ani ölümünden sonra (1357)
Osmanlı istilası durakladı, ancak 1359'da şehzade Mucad ve lalası Şahin idaresinde
fetih yeniden şiddetle başladı ve 1361 de Edirne zaptedildi. Kayda değer ki, bu
hareket esnasında da Osmanlıllar imparatora karşı Mateo Kantacuzenus'ı himaye
iddiasında bulundular. Murad 1362'de tahta geçti. I. Murad, Balkan devletlerini
ve mahalli senyörleri vasal haline getirmiş, vasat devletlerden mürekkep bir imparatorluk
kurmuş, I. Bayezid ise ilk defa olarak bunu merkeziyetçi bir imparatorluk haline
gelişmeye kalkışmış, fakat bu teşebbüs imparatorluğunun bir darbede yıkılmasiyle
neticelenmiştir. O zaman Osmanlılar, uzun bir süre tekrar yasal devletlerin mevcudiyetine
riayet etmek lüzumunu duymuşlardır. I. Murad, bir taraftan Haçlılar, öbür taraftan
Timur'un oğlu Şahruh'un tehdidi altında gerek Balkanlar'da gerek Anadolu'da yasal
devletler nizamını kendiliğinden bozmaya cesaret edememiştir. Ancak II. Mehmet'le
Osmanlılar tekrar I.Bayezid'in merkeziyetçi imparatorluğunu ihya teşebbüsüne ciddiyetle
girişebilmişlerdir. Bu genel siyasi çerçeve içinde fütuhatın askeri, idare ve
içtimaî esaslarını aşağıda ana hatları ile özetlemeğe çalışacağız. 1)
Süleyman Paşa Rumeli'ye yerleşince eski Türk geleneğine göre derhal sağ, orta
ve sol kolda uclar teşkil etti. Sol kolda Evrenuz (Evrenos) Bey evvela İpsala'ya
yerleşti. Zamanla o, kendi uc merkezini Gümülcine'ye sonra Serez'e nakletti. Onun
torunları II. Murad zamanında Ergirikasrı (Argyrokastron) da idiler. Orta kol,
Süleyman Paşa'nın, sonraları Beylerbeyi'nin faaliyet istikametidir. Bu kolda beylerbeyiler,
Edirne. Filibe, Sofya istikametinde Bizans'ı Orta Avrupa'ya bağlıyan yol üzerinde
ilerlemişlerdir. Sağ kol ucu Zagra, Karınovası (Karnabad), Dobruca, Silistre istikametinde
gelişti. XIV. asır sonlarına doğru yarımadanın merkezinde Üsküp (Skoplej), Sırbistan,
Bosna ve Arnavutluk'a doğru, güneyde ise (Tırhala) Yunanistan ve Mora'ya karşı
faal uc merkezleri oldular. Uc ananesi böylece sürekli genişlemeyi takip
ederek yeni hudutlara intikal etmekte idi. Uc sancakları başlangıçta irsi uc beylerinin
idaresi altında merkezi idare karşısında oldukça bağımsız bir durumda idiler.
Onlar feth edilen yerlerin timar olarak kendi adamlarına dağıtılmasında da initiali
ve sahibi idiler. Komşu devletlerle doğrudan doğruya münasebete girerlerdi. Sultanların
genellikle kendi kölelerinden tayin ettikleri beylerbeyiler, Rumeli'deki bütün
sancakların üzerinde merkezî otoriteyi temsil etmekte idi. Fakat uc sancaklarıyla
beylerbeyi arasındaki rekabet, Fatih Mehmed'e kadar Osmanlı devletinin iç politikasında
daima ağır basan bir âmil olmuştur. Fetret devrinde merkezi otorite zayıflayınca
Rumeli'de hakiki iktidarın uc beylerinin eline geçtiğini görmekteyiz. II. Murad,
uc sancaklarına sarayda yetişmiş kulları tayin etmeye başlamış, II. Mehmed zamanında
uc beyleri devlet içindeki üstün nüfuzlarını kaybetmişlerdir. Uclarla hinterland
arasında içtimaî zıddiye; tımar tasarrufu meseleleri ciddl çatışmalara sebep olmuştur.
Dobruca ve Deli-Orman ucunda saltanat müddeilerinin ve Şeyh Bedreddin'in destek
aramaları bu durumla ilgilidir. Bununla beraber bu devirde uclar, yayılışta
birinci derecede rol oynamışlardır. Gazilerin sürekli baskısı altındaki komşu
senyörler veya devletler bu baskıdan kurtulmak için sultanın işbiliği, haraç ödemeyi
kabul ediyorlardı. Haraç miktarı ne kadar küçük olursa olsun bir kere bu yerleşti
mi, Osmanlı devleti ülke halkını İslâm hukukuna göre ahl al-zimma yani kendi tebaası
sayıyordu. Tâbiiyet şartlarının herhangi şekilde ihlâli halinde, Hanefi fıkhına
göre, o ülke tekrar dârül-harb durumuna düşüyor, uc gazilerinin aralıksız akınları
tekrar başlıyordu. Tâbiiyet bağlarının sıkılaştırılması ve nihayet yeni hanedanın
bertaraf edilerek o ülkenin doğrudan doğruya bir Osmanlı sancağı haline getirilmesi
siyasi şartlara ve fırsatlara göre az çok bir zaman alıyordu. Osmanlı fütuhatı
bu tedrici fetih politikasını dikkatle XVI. asra kadar izlemişlerdir. Tuna kuzeyindeki
memleketlerin Macaristan hariç doğrudan doğruya ilhakı için hiç bir zaman şartlar
tamamiyle uygun görülmemiştir. Macaristan'da başlangıçta bu sistem uygulanmış,
fakat Habsburglar karşısında müdafa ihtiyaçları, burasının bir beylerbeyilik haline
getirilmesi neticesini vermiştir. Türk nüfusunun kesif şekilde yerleşme bölgeleri
de ucları takib etmiştir. Uclarla başlangıçta yarı göçebe halk sevkediliyordu.
Ahilerin ve dervişlerin zaviyeleri yahut uc gazi reislerinin çiftlikleri yeni
Müslüman köylerin çekirdeğini teşkil etmekte idi. Bu ilk yerleşme safhasını devamlı
tedrici bir yerleşme takibediyordu. XV. asır tahrir defterlerinden anladığımıza
göre, göçmen Müslüman Türkler genellikle yeni köyler kuruyorlar, şehir ve kasabalarda
ayrı mahalleler teşkil ediyorlardı. Müslüman-Hıristiyan karışık olarak gördüğümüz
köy ve mahallelerde Müslümanlar genellikle mühtedilerden mürekkepti. Timur istilası
Balkanlar'a Anadolu'dan yeni büyük bir göç dalgası atmıştır. Timur'dan sonra devletin
ağırlık merkezi Rumeli'ye intikal etmiştir; denebilir. a)
Balkanlar'da Osmanlı Yayılışının Siyasî ve İçtimaî Şartları: O zaman
Balkanlar birçok devletçikler ve feodal senyörlükler halinde parçalanmış durumda
idi. Aralarındaki rekabet Osmanlı devletine bir yardıma ve sonra hâmi olarak nüfus
ve hâkimiyetini yayma imkânı verdi. Aynı zamanda iki büyük devlet kuzeyde Macaristan
batıda ve güneyde Venedik de siyasi parçalanmadan istifade ederek Balkanlar'da
yayılma politikası güdüyordu. Onlar siyasî ve askerî hâkimiyetle beraber Katolikliği
temsil ediyorlar, bu sebepten hâkimiyetleri Balkanlar'da halk kitleleri tarafından
benimsenmiyordu. Osmanlılar bu devletlere karşı Balkanlı bir devlet olarak karşı
çıktılar ve başarı ile mücadele ettiler. Her Balkan devletinde Osmanlıları kuvvetle
destekleyen bir faction vardı. Yüksek aristokrasi ve saray çevreleri ise, genellikle
Batı Hıristiyan âleminden yardım bekliyordu. 1366'da Amadeo de Savoie'nin Haçlı
seferi neticesinde Rumeli ile Anadolu arasında başlıca geçit teşkil eden Gelibolu,
Osmanlılar elinden çıktığı için. (tekrar ancak 1376'da Osmanlı oldu) fütuhat bir
müddet tavsadı. Boğazların Venedik kontrolü altında olması, Osmanlıların Balkanlar'daki
durumunu ve siyasetini 1453'e kadar kuvvetle tesiri altında bulundurmuştur.
Balkanlar'da Osmanlı yayılışını kolaylaştıran asıl sebep buradaki içtimaî
şartlardır. Bizans'ın son devirlerinde merkezî otoritenin zayıflamasıyla
mütenasip olarak vilâyetlerde büyük pronoia ve kharistikion sahiplerinin bir takım
mali ve hukuki muâfiyetlerle merkezi hükümet karşısında gittikçe daha bağımsız
bir hale geldikleri, toprak üzerinde tasarruf haklarını kuvvetlendirdikleri, köylü
üzerinde angarya ve aidatı arttırmaya çalıştıkları son araştırmaların ortaya koyduğu
bir gerçektir. Bu gelişmeler Osmanlı fethini, mahalli senyörlükler yerine merkezi
ve mutlak bir devlet otoritesinin yerleşmesi şeklinde tefsir ederken tamamiyle
haklıdır. Osmanlılar, doğrudan doğruya ilhak safhasında, eski aristokrasiye ait
toprakları timar haline getirerek devletin toprak üzerindeki mülkiyetini ihya
ediyorlar, her türlü mahalli feodal bağlılıkları bertaraf etmeğe çalışıyorlardı.
Ziraat topraklarının devlet mülkiyeti altına konması, köylünün yalnız devletin
raiyyeti haline gelmesi ancak kuvvetli bir merkezi otorite sayesinde mümkün oluyor
ve bu durum hakiki bir devrim teşkil ediyordu. Osmanlılar, yalnız senyörlerin
değil, bir çok yerlerde manastırların arazisini de timara çevirdiler, yahut onların
köylü üzerindeki angarya ve imtiyaz!arını kaldırdılar. Her türlü gelir kaynağı
veya imtiyaz ancak Padişah beratiyle devlet namına tasarruf olunabilirdi. Herşey
padişah adına çıkarılan kanunla önceden belli edilmiş ve bu kanunların tatbiki
mahalli beylerden bağımsız bulunan kadıların eline verilmişti. Bu merkeziyetçi
idarenin bilhassa I. Bayezid devrinde üstün geldiği anlaşılmaktadır. Gazi ananesini
temsil eden anonim kronikler, bu padişahın devrini kul istemini, maliye ve defter
usullerini, merkezi hazine ve hükümdar istibdadını getirdiği için kötülerler.
Arşiv kayıtlarından anlıyoruz ki, o mahalli aristokratlar yerine timarları
geniş ölçüde kendi kullarına veriyordu. 1450'den önce Balkanlar'da raiyyete,
yani köylüye ait şartları biz eski defterlerden ve Fatih kanunnamesinden oldukça
açık bir şekilde anlıyabiliyoruz (II. Mehmed'in ilk zamanlarında tedvin edilen
bu kanun onun zamanında ilâve edilme pek az değişikliği ihtiva eder).
Osmanlı rejiminde halk başlıca iki büyük kısma ayrılırdı: Askerî sınıf, yani padişah
beratı ile bir devlet hizmeti yapan, istihsal ile uğraşmayan ve vergiden tamamiyle
muaf olan sınıf, 2. raiyyet (cemi reaya) yani istihsal ile uğraşan vergiye tâbi
teba. Esas vergiler raiyyet rüsumu denilen ve menşe itibariyle birtakım eski feodal
hizmetler karşılığı alınan nakdi vergilerden (çift resmi, bennak, mücerred resimleri,
Hıristiyanlardan ispence) ve zaman zaman devletin yüklediği hizmetlerden (avârız-i
divaniyye ve âşardan) mürekkeptir. Padişah bir takım devamlı hizmetler karşılığında
(derbendcilik, madencilik vs. gibi) bir kısım reayayı bu vergilerden kısmen veya
tamamen bir beratla affeder. Berat sahibi olan bu reaya, askerî ile raiyyet arasında
muaf ve müsellem reaya adıyla ayrı bir yer alır. Bunlar aslında raiyyettirler
ve devlet istediği zaman bu muafiyetleri kaldırarak onları tam raiyyet durumuna
getirebilir. Fakat aslında askerî olanlar, mazul ve mütekait oldukları yani fiilen
hizmet görmedikleri zaman da (şayet iktisadi kazanç hayatına atılmamışlarsa) raiyyet
rüsumundan muaftırlar. Askerî sınıfa askerler, memurlar, saray halkı, ulema ve
bütün bu zümrelerin akrabaları ve köleleri girer. Askeriye mensup kölelerin askeri
sınıfa dahil olması ve en yüksek devlet hizmetlerine yükselebilmesi Osmanlılarda
kul sistemi denilen mühim müesseseyi vücut vermiştir. Devşirme usulüyle toplanan
(devşirme'nin daha I. Bayezit devrinde uygulandığını biliyoruz) Balkanlı köylü
çocukları kul sistemine sokulmuş ve Osmanlı askeri sınıfı içinde büyük miktarda
yer atmıştır. Müslüman Türk raiyyetin askeri sınıfa girebilmesi ancak gönüllü
sıfatı ile uclarda veya seferlerde hizmet ederek yararlık göstermesi ve padişah
beratiyle timar veya ulûfe almasıyla mümkündü. Görülüyor ki, Osmanlılarda sınıf
statüsü, devlet içinde muayyen hizmet ve fonksiyonlara bağlı bir şeydir. Osmanlı
devlet anlayışına göre, içtimaî sulh ve sukün, herkesin kendi sınıfı içinde tutulmasına
bağlıdır. Raiyyet asker olduğu takdirde içtimaî muvazenenin bozulacağına inanılıyordu.
Asli raiyyet vergisi sayılan çift resmi, Fatih Kanunnâmesinde yedi hizmet
karşılığında alınan 22 akçadır (1431'de 1 Venedik altını 35 akça idi). Bu yedi
hizmet, üç gün şahsi hizmet karşılığı 3 akça, bir araba ot temini karşılığı 7
akça, yarım araba saman karşılığı 7 akça, bir araba odun karşılığı 3 akça, ve
köylünün arabasıyla hizmet karşılığı 2 akçadır. Görülüyor ki, Osmanlılar evvelce
köylünün senyöre borçlu olduğu hizmetleri basit nakdi bir vergi halinde toplamışlardır.
Bizans'ın son zamanlarında para ekonomisinin geliştiği bölgelerde aynı gelişme
tespit edilmiştir. Osmanlı rejimi doğu-batı ticaretini Bursa ve Balkanlar üzerine
çekmek, zımmileri yani yerli unsurları aşağı gümrük hadlariyle korumak ve yol
emniyetini sağlamak suretiyle hiç şüphesiz bölgede para ekonomisinin gelişmesine
yol açmış ve köylü için basit ve kolay bir vergi rejimini getirebilmiştir. Eskiden
mahalli angaryalar halinde bu mükellefiyetler bir çok suistimallere yol açmakta
idi. Balkanlar'ın bazı bölgelerinde Arnavutluk'ta ve Tuna nehri boyundaki yerlerde
bazı eski feodal âdetler bid'at yani kanuna aykırı âdetler olarak Osmanlı devrinde
de devam etmiştir. Fakat Osmanlı kanunlarına hâkim olan prensipler, askeri sınıfa
tahsis edilen vergileri ve her çeşit hizmetleri kesin bir şekilde tayin ve tahdid
etmek ve angaryaları kaldırmaktır. Halbuki Osmanlılardan önce köylünün senyör
için angarya çalışması bazı bölgelerde haftada iki güne yükseliyordu. Osmanlıların
Balkanlar'da daha mütekâmil bir vergi sistemi getirdiğine şüphe yoktur.
Osmanlılar yukarıda belirttiğimiz değişiklikler dışında genellikle Balkanlar'da
paroikoi ve meropsi adı altında tanıdığımız köylü kitlesini raiyyet statüsü altında
muhafaza etmişler, yerli müesseseleri Osmanlı idare prensiplerine göre tadil ederek
genellikle ibka etmişlerdir. Bu devamlılığı sağlayan Osmanlı müessesesi tahrirdir.
Tahrir, hususî bir komisyon vasıtasiyle bir sancağın gelir kaynaklarını ve bunların
tahsiline ait adet ve usulleri defterlerde herkesin statüsü ve ödeyeceği vergiler
uzun bir zaman için tespit etmektir. Bu defterlerde herkesin statüsü ve ödeyeceği
vergiler uzun bir zaman için tespit ediliyordu. Tahrir usulünün I. Bayezid zamanında
tatbik edildiğine dair kayıtlara malikiz. Osmanlılar sonraları her sancağın defteri
başına orada cari nizamları gösteren birer kararnâme koymuşlardır. XVI. asırda
Balkanlar'da bu kanunnameler birbirinden az farklıdır. Öyle görünüyor ki, daha
XV. asır birinci yarısında Osmanlı vergi esasları takarrur etmiş, muayyen bir
Kanûn-i Osmânî vücuda gelmiştir. Bu kanunda hakim bazı prensipleri yukarıda belirttik.
Fakat hangi maddelerin Balkan yerli müesseselerinden ve kanunlarından hangilerinin
Selçuk devleti ananesinden geldiğini tespit için gerekli araştırmalar henüz yapılmamıştır.
Çift resmi sisteminin dahi daha önce Anadolu'da teşekkül ettiği düşünülebilir.
Osmanlı İdaresi, daima raiyyetin hâmisi olduğunu, mahalli tahakkümlere
karşı raiyyeti koruduğunu açıkça göstermek islemiştir. Vesikaların oldukça bollaştığı
XV. asırda bunun açık ifadelerini bulmaktayız. Merkezî imparatorluk rejimini ihya
eden Osmanlı idaresi, Balkanlar'da
geniş köylü kitleleri için, |