Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. HALİL İNALCIK
Sayfa123



G1. Osmanlı İmparatorluğunda Kültür ve Teşkilât

Osmanlı devletinin doğuşu meselesi üzerine I. Dünya Harbinden sonra derinlemesine incelemeler açıkça göstermiştir ki, bu mesele Selçuklu devleti tarihi çerçevesinde batı uc (serhad)'larında Gazi Türkmen beyliklerinin kuruluşu meselesinin bir parçasıdır.

Selçuklu devletinin sınır bölgeleri, Akdeniz, Karadeniz ve batı ucu olarak üç serhad bölgesi halinde teşkilâtlandırılmıştı. Her bölgenin başında Sultanın merkezden gönderdiği bir emîr bulunuyordu. Bu uclarda, daha XIII. asır içinde, Denizli, Karahisar, Kastamonu klâsik İslâm medeniyetinin yerleştiği merkezler olarak gelişmişti. Daha ilerde dağlık bölgelerde yarı göçebe savaşçı Türkmenler (Etrâk-i ûc) hakimdi. Bunlar, hinterlanddaki Orta Doğu kozmopolit kültürünün sünni dinî müesseselerin ve merkeziyetçi devlet siyasetinin tesirinden uzak olup birçok bakımdan onlara karşı idiler. Uclarda manevi hayata, eski Türk gelenekleri hâkimdi. Orada faal unsurlar, kendinî gazâya adamış alperenlerdi. Manevi hayata rafızi dervişler hakimdi. 1261'de Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus, Moğolların, desteklediği rakib kargısında taraftarları ile birlikte uclara kaçtı ve sonunda Bizans'a sığınmak zorunda kaldı. Keykavus'la ilgili bir olay Balkan tarihi bakımından özel bir ehemmiyet taşır. Onun taraftarlarından 30-40 oba kendisine Bizans'ta iştihak etmiş ve Bizans hükümeti tarafından Dobruca'da yerleştirilmişlerdir. Orada onlar kasabalar kurmuşlar ve kudretti Altınordu emiri Müslüman Nogay'ın himayesi altına girmişlerdir. Prof. Wittek'e göre bunlar Keykavus'a nisbetle Gagavuz adını aldılar, Bu Müslüman Anadolulu Türklerin manevi lideri rafızî derviş Baba Saltuk, Balkan Türklerinin büyük destanı Saltuknâmede Balkanlar'da İslâmiyetin yayılmasında en büyük rolü oynayan bir gazi, bir din ulusu olarak tasvir edilmektedir. 1299'da Nogay ölünce bu Müslümanlar himayesiz kaldılar. Keykavus'un halkının bir kısmı Anadolu'ya geri dönmeye teşebbüs ettiler. Kalanlar ise Hıristiyanlığı kabul ederek Gagavuz adı altında yaşadı.

Moğolların 1283'de Sultan Mes'ud'u Konya tahtına yerleştirmeleri ve onun rakibini destekleyen Germiyan uc Türklerine karşı tedip hareketlerine girişmeleri üzerine bunlar gözlerini batıya, Bizans topraklarına çevirdiler. Böylece Batı Anadolu'da yapılan fûtühat neticesinde Aydın, Saruhan, Karesi Türkmen beylikleri kuruldu.

Bu beyliklerin kuruluşunda başlıca iki âmil, gazâ ve göç üzerinde durmak lâzımdır. Şimdi kabul olunmaktadır ki, uc bölgelerine kaçıp sığınan eski Selçuk aristokrasisine mensup liderler, gaza için uc Türkmenlerini teşkilâtlandırmışlar, bağımsız beyliklerin kuruluşunda başlıca rolü oynamışlardır.

Başlangıçta kuzeyde Kastamonu beyleri güneyde Menteşe ve 1283'den sonra da bilhassa Germiyan beyleri faaliyette idiler. Fakat ikinci safhada bu beylere tabi olan kumandanlar veya Türkmen boy beyleri Bizans Anadolusu'nda fethettikleri topraklarda müstakil beylikler kurdular ve diğerlerini hinterland beylikleri durumuna düşürdüler. Aydın oğlu Mehmed, Saruhun ve Karasi beyleri, Germiyan uc beylerinin kumandanları (subaşıları) idiler. Osman Gazi ise, Kastamonu beylerine tâbi bir boy beyi idi. Pachymeres ve eski Osmanlı rivayeti karşılaştırılınca ortaya çıkmaktadır ki, Kastamonu beyleri Bizansa karşı gaza haraketini gevşek tuttukları halde Osmanlı uçlarının en ileri bölümünde gazaya şiddetle devam etmiş, bu suretle bu taraftaki gazilerin hakiki lideri durumuna yükselmiştir.

Onu büyük bir gazi lideri mevkiine çıkaran büyük başarısı, 1301 yazında Baphaeon'de Bizans imparatorunun gönderdiği orduya karşı baskınla kazandığı zaferdir. Osman'ın bir kabile reisi mi yoksa bir gazi teşkilâtının lideri mi olduğu (Köprülü) (Wittek) münakaşa edilmiştir. O, uc aslında Kayılardan yarı göçebe bir Türkmen grubunun başında olabilir. Fakat sonraları Rumeli'de gördüğümüz Turahanlu, Evrenuzlular gibi Osman'ın etrafındakiler, Osmanlılar da, daha ziyade her taraftan gelmiş gazilerden, garip yiğitlerden ibaret olmalıdır. Eski Osmanlı rivayetinde o, bilhassa garipleri, yani vatanını bırakıp gelmiş olanları gözeten bir lider olarak tasvir edilir.

Osmanlı rivayetinde Osman'ın etrafındaki seçkin kimseler, gaziler, ahiler ve dervişlerdir. O, fethettiği yerleri onlara timar, vakıf, mülk olarak dağıtmaktadır. Gazi Mihal gibi Bizans hudut askeri aristokrasisine mensup bazı liderler de onunla birleşmişlerdir. Mihal'e yapılmış zengin temlikler 15. asır tahrir defterlerine göre hâlâ Orta Sakarya bölgesinde onun evlâdı elinde idi.

Otuz sene sonra bu bölgeleri gezmiş olan İbn Battuta, Ahileri Türkmenlerin ülkesinde, köyde ve şehirlerde her yerde içtimaî teşkilâtlanmanın en mühim unsuru olarak tasvir etmiştir. Arşiv belgeleri de bunların uclarda zaviyeler ile, yolların emniyetinde ve kolonizasyonda en önemli rolü oynadıklarını ortaya koymaktadır. Şehirde Ahiler fakihlerle beraber uc beylerine fetihlerini teşkilâtlandırmakta başlıca yardımcı olmuşlar, İslâmi hukukun ve gerideki merkezlerin idare ve kültür unsurlarını getirmişlerdir.

İbn Battuta, beyliklerde beylerin yanında müşavir olarak her yerde bu fakihleri bulmuştur. Osmanlılarda Çandarlı fakih ailesi aynı durumdadır.

Batıda gazilerin fethettikleri münbit topraklara İç Anadolu'dan kesif bir göç hareketini, Osmanlı arşivindeki vakıf ve tahrir defterleri tamamiyle teyit etmektedir. Bu göçlere Orta Anadolu'da iç kargaşalıklar kadar Moğol vergi ve toprak siyasetinin neden olduğu ileri sürülmüştür. Gerçekten XIV. asırdaki fetihler kesif bir iskân hareketi ile beraber yürümüş, böylece Batı Anadolu ve Trakya süratle Türkleşmiştir.
Yerleşme, Batı Anadolu beyliklerinde Ege denizinde mukadder olarak durdu. 1330-45 yılları arasında deniz yoluyla Balkanlar'da gaza ananesini Aydınoğlu Umur Bey temsil etmiştir. Ondan sonra Osmanlılar, coğrafî durumları sayesinde bu hareketi Balkanlar'da devam ettirmek imkânına sahip yegane beylikti. 1345'den sonra Küçük
Asya gazileri onların bayrağı altında toplandılar.

Uc ananesi, daimî gaza, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun dinamik âmilidir. Onlar bu uc gazi ananesinden hareketle XV. asırda bütün İslam dünyasının koruyucuları rolünü benimseyeceklerdir. Gaza, cihanşümul hâkimiyet için hamlelerin, devletin askeri karakterinin ve sıkı merkeziyetçiliğinin, ana prensibidir ve öyle kalmıştır. Osmanlıların Balkanlar'a Gelibolu'da bir köprü başı kurmaları bir dönüm noktası teşkil eder.

Osman'ın torunu Süleyman Paşa, 1352'de Tzympe (Cinbe) de J. Kantakuzenos'un müttefiki olarak yerleşti ve orasını Balkanlar'da yayılma için bir köprübaşı olarak teşkilâtlandırdı. Aydıncık'taki küçük Osmanlı donanmasiyle 3000 kişilik bir orduyu Gelibolu'nun 7-8 km. kuzeyinde Kozludere mevkiine çıkardı ve berzaha hakim tepeleri ele geçirdi. 1354 Martının 1-2 gecesi bir zelzele, Gelibolu ve diğer kalelerin surlarını yıkınca bu yerleri işgal ve tamir etti. Anadolu'dan süratle geçirdiği kuvvetleri buraya yerleştirdi. Paşa sancağı, böylece Osmanlı Rumeli'sinin çekirdeği, kurulmuş oldu. Süleyman Paşanın vakfiyesi bize bu yerleşmenin şartları hakkında yeni mevsuk malûmat vermektedir. Süleyman Paşa bu köprü başında tutunabilmek için Anadolu'dan süratle bu tarafa nüfus geçirilip şuurlu bir iskân siyaseti uyguladı. İtaat eden yerli Rumlar'ı kazanmak için istimâlet, yani onları kendi tarafında kazanma politikası güttü. Bunlar, Osmanlılarla işbirliği yaptılar. Süleyman'ın ani ölümünden sonra (1357) Osmanlı istilası durakladı, ancak 1359'da şehzade Mucad ve lalası Şahin idaresinde fetih yeniden şiddetle başladı ve 1361 de Edirne zaptedildi. Kayda değer ki, bu hareket esnasında da Osmanlıllar imparatora karşı Mateo Kantacuzenus'ı himaye iddiasında bulundular. Murad 1362'de tahta geçti.

I. Murad, Balkan devletlerini ve mahalli senyörleri vasal haline getirmiş, vasat devletlerden mürekkep bir imparatorluk kurmuş, I. Bayezid ise ilk defa olarak bunu merkeziyetçi bir imparatorluk haline gelişmeye kalkışmış, fakat bu teşebbüs imparatorluğunun bir darbede yıkılmasiyle neticelenmiştir. O zaman Osmanlılar, uzun bir süre tekrar yasal devletlerin mevcudiyetine riayet etmek lüzumunu duymuşlardır. I. Murad, bir taraftan Haçlılar, öbür taraftan Timur'un oğlu Şahruh'un tehdidi altında gerek Balkanlar'da gerek Anadolu'da yasal devletler nizamını kendiliğinden bozmaya cesaret edememiştir. Ancak II. Mehmet'le Osmanlılar tekrar I.Bayezid'in merkeziyetçi imparatorluğunu ihya teşebbüsüne ciddiyetle girişebilmişlerdir. Bu genel siyasi çerçeve içinde fütuhatın askeri, idare ve içtimaî esaslarını aşağıda ana hatları ile özetlemeğe çalışacağız.

1) Süleyman Paşa Rumeli'ye yerleşince eski Türk geleneğine göre derhal sağ, orta ve sol kolda uclar teşkil etti. Sol kolda Evrenuz (Evrenos) Bey evvela İpsala'ya yerleşti. Zamanla o, kendi uc merkezini Gümülcine'ye sonra Serez'e nakletti. Onun torunları II. Murad zamanında Ergirikasrı (Argyrokastron) da idiler. Orta kol, Süleyman Paşa'nın, sonraları Beylerbeyi'nin faaliyet istikametidir. Bu kolda beylerbeyiler, Edirne. Filibe, Sofya istikametinde Bizans'ı Orta Avrupa'ya bağlıyan yol üzerinde ilerlemişlerdir. Sağ kol ucu Zagra, Karınovası (Karnabad), Dobruca, Silistre istikametinde gelişti. XIV. asır sonlarına doğru yarımadanın merkezinde Üsküp (Skoplej), Sırbistan, Bosna ve Arnavutluk'a doğru, güneyde ise (Tırhala) Yunanistan ve Mora'ya karşı faal uc merkezleri oldular.

Uc ananesi böylece sürekli genişlemeyi takip ederek yeni hudutlara intikal etmekte idi. Uc sancakları başlangıçta irsi uc beylerinin idaresi altında merkezi idare karşısında oldukça bağımsız bir durumda idiler. Onlar feth edilen yerlerin timar olarak kendi adamlarına dağıtılmasında da initiali ve sahibi idiler. Komşu devletlerle doğrudan doğruya münasebete girerlerdi. Sultanların genellikle kendi kölelerinden tayin ettikleri beylerbeyiler, Rumeli'deki bütün sancakların üzerinde merkezî otoriteyi temsil etmekte idi. Fakat uc sancaklarıyla beylerbeyi arasındaki rekabet, Fatih Mehmed'e kadar Osmanlı devletinin iç politikasında daima ağır basan bir âmil olmuştur. Fetret devrinde merkezi otorite zayıflayınca Rumeli'de hakiki iktidarın uc beylerinin eline geçtiğini görmekteyiz. II. Murad, uc sancaklarına sarayda yetişmiş kulları tayin etmeye başlamış, II. Mehmed zamanında uc beyleri devlet içindeki üstün nüfuzlarını kaybetmişlerdir. Uclarla hinterland arasında içtimaî zıddiye; tımar tasarrufu meseleleri ciddl çatışmalara sebep olmuştur. Dobruca ve Deli-Orman ucunda saltanat müddeilerinin ve Şeyh Bedreddin'in destek aramaları bu durumla ilgilidir.

Bununla beraber bu devirde uclar, yayılışta birinci derecede rol oynamışlardır. Gazilerin sürekli baskısı altındaki komşu senyörler veya devletler bu baskıdan kurtulmak için sultanın işbiliği, haraç ödemeyi kabul ediyorlardı. Haraç miktarı ne kadar küçük olursa olsun bir kere bu yerleşti mi, Osmanlı devleti ülke halkını İslâm hukukuna göre ahl al-zimma yani kendi tebaası sayıyordu. Tâbiiyet şartlarının herhangi şekilde ihlâli halinde, Hanefi fıkhına göre, o ülke tekrar dârül-harb durumuna düşüyor, uc gazilerinin aralıksız akınları tekrar başlıyordu. Tâbiiyet bağlarının sıkılaştırılması ve nihayet yeni hanedanın bertaraf edilerek o ülkenin doğrudan doğruya bir Osmanlı sancağı haline getirilmesi siyasi şartlara ve fırsatlara göre az çok bir zaman alıyordu. Osmanlı fütuhatı bu tedrici fetih politikasını dikkatle XVI. asra kadar izlemişlerdir. Tuna kuzeyindeki memleketlerin Macaristan hariç doğrudan doğruya ilhakı için hiç bir zaman şartlar tamamiyle uygun görülmemiştir. Macaristan'da başlangıçta bu sistem uygulanmış, fakat Habsburglar karşısında müdafa ihtiyaçları, burasının bir beylerbeyilik haline getirilmesi neticesini vermiştir.
Türk nüfusunun kesif şekilde yerleşme bölgeleri de ucları takib etmiştir. Uclarla başlangıçta yarı göçebe halk sevkediliyordu. Ahilerin ve dervişlerin zaviyeleri yahut uc gazi reislerinin çiftlikleri yeni Müslüman köylerin çekirdeğini teşkil etmekte idi. Bu ilk yerleşme safhasını devamlı tedrici bir yerleşme takibediyordu. XV. asır tahrir defterlerinden anladığımıza göre, göçmen Müslüman Türkler genellikle yeni köyler kuruyorlar, şehir ve kasabalarda ayrı mahalleler teşkil ediyorlardı. Müslüman-Hıristiyan karışık olarak gördüğümüz köy ve mahallelerde Müslümanlar genellikle mühtedilerden mürekkepti. Timur istilası Balkanlar'a Anadolu'dan yeni büyük bir göç dalgası atmıştır. Timur'dan sonra devletin ağırlık merkezi Rumeli'ye intikal etmiştir; denebilir.

a) Balkanlar'da Osmanlı Yayılışının Siyasî ve İçtimaî Şartları:

O zaman Balkanlar birçok devletçikler ve feodal senyörlükler halinde parçalanmış durumda idi. Aralarındaki rekabet Osmanlı devletine bir yardıma ve sonra hâmi olarak nüfus ve hâkimiyetini yayma imkânı verdi. Aynı zamanda iki büyük devlet kuzeyde Macaristan batıda ve güneyde Venedik de siyasi parçalanmadan istifade ederek Balkanlar'da yayılma politikası güdüyordu. Onlar siyasî ve askerî hâkimiyetle beraber Katolikliği temsil ediyorlar, bu sebepten hâkimiyetleri Balkanlar'da halk kitleleri tarafından benimsenmiyordu. Osmanlılar bu devletlere karşı Balkanlı bir devlet olarak karşı çıktılar ve başarı ile mücadele ettiler. Her Balkan devletinde Osmanlıları kuvvetle destekleyen bir faction vardı. Yüksek aristokrasi ve saray çevreleri ise, genellikle Batı Hıristiyan âleminden yardım bekliyordu. 1366'da Amadeo de Savoie'nin Haçlı seferi neticesinde Rumeli ile Anadolu arasında başlıca geçit teşkil eden Gelibolu, Osmanlılar elinden çıktığı için. (tekrar ancak 1376'da Osmanlı oldu) fütuhat bir müddet tavsadı. Boğazların Venedik kontrolü altında olması, Osmanlıların Balkanlar'daki durumunu ve siyasetini 1453'e kadar kuvvetle tesiri altında bulundurmuştur.

Balkanlar'da Osmanlı yayılışını kolaylaştıran asıl sebep buradaki içtimaî şartlardır.

Bizans'ın son devirlerinde merkezî otoritenin zayıflamasıyla mütenasip olarak vilâyetlerde büyük pronoia ve kharistikion sahiplerinin bir takım mali ve hukuki muâfiyetlerle merkezi hükümet karşısında gittikçe daha bağımsız bir hale geldikleri, toprak üzerinde tasarruf haklarını kuvvetlendirdikleri, köylü üzerinde angarya ve aidatı arttırmaya çalıştıkları son araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu gelişmeler Osmanlı fethini, mahalli senyörlükler yerine merkezi ve mutlak bir devlet otoritesinin yerleşmesi şeklinde tefsir ederken tamamiyle haklıdır. Osmanlılar, doğrudan doğruya ilhak safhasında, eski aristokrasiye ait toprakları timar haline getirerek devletin toprak üzerindeki mülkiyetini ihya ediyorlar, her türlü mahalli feodal bağlılıkları bertaraf etmeğe çalışıyorlardı. Ziraat topraklarının devlet mülkiyeti altına konması, köylünün yalnız devletin raiyyeti haline gelmesi ancak kuvvetli bir merkezi otorite sayesinde mümkün oluyor ve bu durum hakiki bir devrim teşkil ediyordu. Osmanlılar, yalnız senyörlerin değil, bir çok yerlerde manastırların arazisini de timara çevirdiler, yahut onların köylü üzerindeki angarya ve imtiyaz!arını kaldırdılar. Her türlü gelir kaynağı veya imtiyaz ancak Padişah beratiyle devlet namına tasarruf olunabilirdi. Herşey padişah adına çıkarılan kanunla önceden belli edilmiş ve bu kanunların tatbiki mahalli beylerden bağımsız bulunan kadıların eline verilmişti. Bu merkeziyetçi idarenin bilhassa I. Bayezid devrinde üstün geldiği anlaşılmaktadır. Gazi ananesini temsil eden anonim kronikler, bu padişahın devrini kul istemini, maliye ve defter usullerini, merkezi hazine ve hükümdar istibdadını getirdiği için kötülerler.

Arşiv kayıtlarından anlıyoruz ki, o mahalli aristokratlar yerine timarları geniş ölçüde kendi kullarına veriyordu.

1450'den önce Balkanlar'da raiyyete, yani köylüye ait şartları biz eski defterlerden ve Fatih kanunnamesinden oldukça açık bir şekilde anlıyabiliyoruz (II. Mehmed'in ilk zamanlarında tedvin edilen bu kanun onun zamanında ilâve edilme pek az değişikliği ihtiva eder).

Osmanlı rejiminde halk başlıca iki büyük kısma ayrılırdı: Askerî sınıf, yani padişah beratı ile bir devlet hizmeti yapan, istihsal ile uğraşmayan ve vergiden tamamiyle muaf olan sınıf, 2. raiyyet (cemi reaya) yani istihsal ile uğraşan vergiye tâbi teba. Esas vergiler raiyyet rüsumu denilen ve menşe itibariyle birtakım eski feodal hizmetler karşılığı alınan nakdi vergilerden (çift resmi, bennak, mücerred resimleri, Hıristiyanlardan ispence) ve zaman zaman devletin yüklediği hizmetlerden (avârız-i divaniyye ve âşardan) mürekkeptir. Padişah bir takım devamlı hizmetler karşılığında (derbendcilik, madencilik vs. gibi) bir kısım reayayı bu vergilerden kısmen veya tamamen bir beratla affeder. Berat sahibi olan bu reaya, askerî ile raiyyet arasında muaf ve müsellem reaya adıyla ayrı bir yer alır. Bunlar aslında raiyyettirler ve devlet istediği zaman bu muafiyetleri kaldırarak onları tam raiyyet durumuna getirebilir. Fakat aslında askerî olanlar, mazul ve mütekait oldukları yani fiilen hizmet görmedikleri zaman da (şayet iktisadi kazanç hayatına atılmamışlarsa) raiyyet rüsumundan muaftırlar. Askerî sınıfa askerler, memurlar, saray halkı, ulema ve bütün bu zümrelerin akrabaları ve köleleri girer. Askeriye mensup kölelerin askeri sınıfa dahil olması ve en yüksek devlet hizmetlerine yükselebilmesi Osmanlılarda kul sistemi denilen mühim müesseseyi vücut vermiştir. Devşirme usulüyle toplanan (devşirme'nin daha I. Bayezit devrinde uygulandığını biliyoruz) Balkanlı köylü çocukları kul sistemine sokulmuş ve Osmanlı askeri sınıfı içinde büyük miktarda yer atmıştır. Müslüman Türk raiyyetin askeri sınıfa girebilmesi ancak gönüllü sıfatı ile uclarda veya seferlerde hizmet ederek yararlık göstermesi ve padişah beratiyle timar veya ulûfe almasıyla mümkündü. Görülüyor ki, Osmanlılarda sınıf statüsü, devlet içinde muayyen hizmet ve fonksiyonlara bağlı bir şeydir. Osmanlı devlet anlayışına göre, içtimaî sulh ve sukün, herkesin kendi sınıfı içinde tutulmasına bağlıdır. Raiyyet asker olduğu takdirde içtimaî muvazenenin bozulacağına inanılıyordu.

Asli raiyyet vergisi sayılan çift resmi, Fatih Kanunnâmesinde yedi hizmet karşılığında alınan 22 akçadır (1431'de 1 Venedik altını 35 akça idi). Bu yedi hizmet, üç gün şahsi hizmet karşılığı 3 akça, bir araba ot temini karşılığı 7 akça, yarım araba saman karşılığı 7 akça, bir araba odun karşılığı 3 akça, ve köylünün arabasıyla hizmet karşılığı 2 akçadır. Görülüyor ki, Osmanlılar evvelce köylünün senyöre borçlu olduğu hizmetleri basit nakdi bir vergi halinde toplamışlardır. Bizans'ın son zamanlarında para ekonomisinin geliştiği bölgelerde aynı gelişme tespit edilmiştir. Osmanlı rejimi doğu-batı ticaretini Bursa ve Balkanlar üzerine çekmek, zımmileri yani yerli unsurları aşağı gümrük hadlariyle korumak ve yol emniyetini sağlamak suretiyle hiç şüphesiz bölgede para ekonomisinin gelişmesine yol açmış ve köylü için basit ve kolay bir vergi rejimini getirebilmiştir. Eskiden mahalli angaryalar halinde bu mükellefiyetler bir çok suistimallere yol açmakta idi. Balkanlar'ın bazı bölgelerinde Arnavutluk'ta ve Tuna nehri boyundaki yerlerde bazı eski feodal âdetler bid'at yani kanuna aykırı âdetler olarak Osmanlı devrinde de devam etmiştir. Fakat Osmanlı kanunlarına hâkim olan prensipler, askeri sınıfa tahsis edilen vergileri ve her çeşit hizmetleri kesin bir şekilde tayin ve tahdid etmek ve angaryaları kaldırmaktır. Halbuki Osmanlılardan önce köylünün senyör için angarya çalışması bazı bölgelerde haftada iki güne yükseliyordu. Osmanlıların Balkanlar'da daha mütekâmil bir vergi sistemi getirdiğine şüphe yoktur.

Osmanlılar yukarıda belirttiğimiz değişiklikler dışında genellikle Balkanlar'da paroikoi ve meropsi adı altında tanıdığımız köylü kitlesini raiyyet statüsü altında muhafaza etmişler, yerli müesseseleri Osmanlı idare prensiplerine göre tadil ederek genellikle ibka etmişlerdir. Bu devamlılığı sağlayan Osmanlı müessesesi tahrirdir. Tahrir, hususî bir komisyon vasıtasiyle bir sancağın gelir kaynaklarını ve bunların tahsiline ait adet ve usulleri defterlerde herkesin statüsü ve ödeyeceği vergiler uzun bir zaman için tespit etmektir. Bu defterlerde herkesin statüsü ve ödeyeceği vergiler uzun bir zaman için tespit ediliyordu. Tahrir usulünün I. Bayezid zamanında tatbik edildiğine dair kayıtlara malikiz. Osmanlılar sonraları her sancağın defteri başına orada cari nizamları gösteren birer kararnâme koymuşlardır. XVI. asırda Balkanlar'da bu kanunnameler birbirinden az farklıdır. Öyle görünüyor ki, daha XV. asır birinci yarısında Osmanlı vergi esasları takarrur etmiş, muayyen bir Kanûn-i Osmânî vücuda gelmiştir. Bu kanunda hakim bazı prensipleri yukarıda belirttik. Fakat hangi maddelerin Balkan yerli müesseselerinden ve kanunlarından hangilerinin Selçuk devleti ananesinden geldiğini tespit için gerekli araştırmalar henüz yapılmamıştır. Çift resmi sisteminin dahi daha önce Anadolu'da teşekkül ettiği düşünülebilir.

Osmanlı İdaresi, daima raiyyetin hâmisi olduğunu, mahalli tahakkümlere karşı raiyyeti koruduğunu açıkça göstermek islemiştir. Vesikaların oldukça bollaştığı XV. asırda bunun açık ifadelerini bulmaktayız. Merkezî imparatorluk rejimini ihya eden Osmanlı idaresi,
Balkanlar'da geniş köylü kitleleri için,

Sayfa123
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...