|
| TÜRKLERDE
CUMHURİYET FİKRİ | | İLHAMİ
DURMUŞ |
Türkler tarihleri boyunca çok geniş coğrafyalara yayılmışlar, oralarda devletler
kurmuşlar ve varlıklarını tarihin derinliklerinden bu yana kesintisiz sürdürmüşlerdir.
Onlar, millet olarak bir yerde çeşitli sebeplerle yaşama imkanını kaybettiklerinde,
başka bir yerde eskisine göre daha güçlü devletler kurarak dünya tarihindeki yerlerini
almışlardır. İşte, Türklerin birbiri arkasına, bazen bir öncekinden daha büyük
ve daha gelişmiş devlet kurmalarının sonsuz ve büyük bir yaşama potansiyeline
dayandığı ilim alemince kabul edilmektedir. Hatta, onlar devletlerinin yok olma
tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zamanlarda, yeniden toparlanarak, bütün
sıkıntılardan kurtulmayı başarabilmişler ve varlıklarını devam ettirmişlerdir.
Türk milleti böyle bir gayretin son örneğini millî mücadele yıllarında göstermiş,
bütün menfi şartlara rağmen; İstiklal harbi sonucunda Anadolu'yu düşmanların işgalinden
kurtarmaya muvaffak olmuştur. Bunun sonucu Atatürk'ün önderliğinde yönetim şekli
cumhuriyet olan Türk devleti kurulmuştur. Türk devletinde yönetim şekli olarak
belirlenen cumhuriyeti "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Halk kendi
yöneticilerini kendi içinden seçer." cümleleriyle ifade etmek mümkündür.
Yukarıdaki cümleleri biraz daha açtığımızda bir yönetim şekli olarak cumhuriyet
rejiminde milletin hakimiyeti söz konusudur. Millet kendi yöneticilerini kendi
içerisinden belirlemek ve seçmek yetkisine sahiptir. Yöneten ve yönetilenler bakımından
toplumda bir sınıf farkı yoktur. Kısacası, cumhuriyet devlet yönetim şekli olarak
halkın yöneticilerini kendi içinden seçtiği, kanunlar önünde bütün vatandaşların
eşit olduğu bir idare şeklidir. Şüphesiz, eski Türk devletlerinde bu
şekilde bir cumhuriyetten söz edilemez. Fakat, cumhuriyet idari şekilleriyle Türk
devleti idare şekilleri arasında bazı bakımlardan şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır.
Bunlara misal olarak kuvvetler birliği ve meclisler gösterilebilir. Türkiye
Cumhuriyeti devletinde, cumhuriyetin bir idare şekli olarak benimsenmesinde, eski
Türk devlet yönetim şekillerinin ne derece etkili olduğunu belirleyebilmek için,
o devletlerin nasıl yönetildiklerini bilmek gerekmektedir. Bu düşünceden hareketle
birbirinden farklı coğrafyalarda çeşitli devletler kurmaya muvaffak olan Türklerin
devlet idarelerini en eskiden yeniye doğru kronolojik olarak ele aldığımızda,
Asya Hunlarından başlamamız gerekir. Hunlar'da Mao-tun (M.Ö.209-174) döneminden
beri devlet işleri ve dini törenlerle ilgili olarak üç ayrı toplantıdan bahsedilmektedir.
Bu toplantılardan daha çok dini mahiyette olanı yılın ilk ayında, ikincisi İlkbahar'da,
üçüncüsü ise Sonbahar'da yapılmaktaydı. Türk milleti böyle bir gayretin
son örneğini milli mücadele yıllarında göstermiş. Bütün menfi şartlara rağmen;
İstiklal harbi sonucunda Anadolu'yu düşmanların işgalinden kurtarmaya muvaffak
olmuştur. Bunun sonucu Atatürk'ün önderliğinde yönetim şekli cumhuriyet olan Türk
devleti kurulmuştur. Bu toplantılar arasında ilkbaharda yapılanı diğer
toplantılardan daha önemliydi. Bu toplantıda gök, yer, atalar ve diğer tabiat
güçlerine kurbanlar sunulmaktaydı. Adı geçen toplantıda bütün meseleler görüşülerek,
karara bağlanırdı. Bu büyük toplantıya hükümet üyeleri, askeri ve sivil bütün
görevli başbuğlar, kendilerine bağlı diğer Hun boylarının temsilcileri katılmak
zorundaydı. Devlet yönetiminde mevkiler, semboller ve ünvanlar bu mecliste verilmekteydi.
Hükümdar seçimleri de burada yapılmaktaydı. Hun devletindeki bu meclis
taşıdığı büyük ehemmiyet, kuruluş tarzı ve idari fonksiyonundan dolayı birçok
araştırıcı tarafından "Devlet Meclisi" veya "Millet Meclisi"
olarak belirtilmiştir. Toplumun bütün kesimlerinden temsilcilerin toplantıya katılmaları,
devlet meseleleri ve seçimde söz sahibi olmaları araştırıcıları bu düşünceye sevketmiştir.
Hun devletinin geleceğini ilgilendiren bütün önemli kararlar mecliste alınmıştır.
Mesela, M.Ö.55 yılında Hun meclisinde bulunanların cesarete hayranlık duydukları,
esareti yüz kızartıcı buldukları belirtildikten sonra, at sırtında savaş ve mücadeleyle
kurulmuş olan devletin varlığını devam ettirmek için ölünceye kadar yiğitçe savaşacak
askerlerinin olduğu ileri sürülmektedir. Bu karar mecliste alınmıştır. Ayrıca;
Türklerde İstiklal fikrinin ne kadar eski olduğunu göstermesi bakımından da önem
taşımaktadır. Şüphesiz, Türklerde çok eski zamanlardan bu yana mevcut olan İstiklal
anlayışının da onlarda cumhuriyet fikrinin gelişmesinde etkisi fazla olmuştur.
Hunlar önce de belirttiğimiz üzere devletin geleceğini ilgilendiren bütün
önemli kararları mecliste almışlardır. Devleti ve toplumu doğrudan ilgilendiren
bütün meseleler kurultaylarda görüşülmüştür. Kurultaylar da toplanış gayeleri
esas alındığında çeşitlilik göstermektedir. Bunları savaş, barış, göç, isyan,
elçiler ve yargıyla ilgili kurultaylar olarak belirleyebiliriz. GökTürklerde
de Hunlardaki gibi toplantılar yapılmaktaydı. Gök -Türklerin yapmış olduğu büyük
toplantı da Hunlar'daki gibi 5.ayda, yani mayıs ayında bir bahar bayramı şeklinde
yapılıyordu. Göktürk kağanı ve devletin diğer ileri gelenleri her yılın 5.ayında,
Yani mayıs ayında toplanıyorlardı ve bu törene halk da katılıyordu.
Öteki Türk devletlerinde de benzer meclisler vardı. Atilla zamanında, 448 yılında
Bizans elçi heyetine dahil olarak Hun başkentine giden tarihçi Priskos, Bizans
tekliflerini müzakere eden bir Hun "Seçkinler Meclisi"nden bahsetmektedir.
Ayrıca, Tabgaç devletinde böyle bir meclis, (Devlet ve Nazırlar Meclisi), Hazar
Hakanlığında bir "İhtiyarlar Meclisi"mevcuttu. Peçenekler'de mühim kararlar
mecliste alınmaktaydı. Oğuzlarda da ortak sorumluluk anlayışının hakim
olduğu bir çeşit demokratik özellikleri taşıyan anlayış vardı. Oğuzlar devlet
meselelerini "Kengeş" adını verdikleri bir çeşit kurultayda görüşerek,
karara bağlamaktaydılar. Mesela Oğuzlar, Bulgar Türk devletine gitmek için yola
çıkan Halifenin elçilik heyetine ülkelerinden geçiş izni verip vermeme konusunda
toplanmışlar. Bu konuda müzakereler bir hafta sürmüş ve sonuçta heyetin yoluna
devam etmesine karar vermişlerdir. Uygurlar'da da kurultaylar toplanmakta
idi. Mesela, M.S. 983-985 yıllarında Turfan'a gelmiş olan ünlü Çinli elçi ve seyyah
Wang Yen-To'nin gezi raporunda Uygur devlet-halk toplantısı çeşitli yönleriyle
anlatılmıştır. Buradan Uygurlarda tam bir demokratik idarenin olduğu ve sosyal
adaletin tam olarak kurulduğu anlaşılmaktadır. Hatta, Uygur toplumunda herkesin
çalıştığı ve çalışamayanlara da devletin yardım ettiği Seyyah tarafından belirtilmektedir.
Oğuzlarda da ortak sorumluluk anlayışının hakim olduğu bir çeşit demokratik
özellikleri taşıyan anlayış vardı. Oğuzlar devlet meselelerini "Kengeş"
adını verdikleri bir çeşit kurultayda görüşerek, karara bağlamaktaydılar. Mesela
Oğuzlar, Bulgar Türk devletine gitmek için yola çıkan Halifenin elçilik heyetine
ülkelerinden geçiş izni verip vermeme konusunda toplanmışlar. Bu konuda müzakereler
bir hafta sürmüş ve sonuçta heyetin yoluna devam etmesine karar vermişlerdir.
Bu hadise devlet idare yetkisinin, hükümdar dahil, hiç kimsenin tek başına
elinde toplanmamış olduğunu göstermektedir. "Ortak sorumluluk sistemi"
bütün devlet yapısına hakimdir. Oğuzların demokratik esaslara göre idare edildiğini
gösterin bu anlayışın, siyasi hayat sahası içinde kalmadığı, toplum hayatını da
içine aldığı, kurultayda oybirliği ile alınan kararların bazen en "basit"
bir Oğuz vatandaşı tarafından bile bozulabilmesinin mümkün olmasından anlaşılmaktadır.
Oğuzlar aynı zamanda, adeta sınıfsız bir toplum yapısına sahipti. Servet
ve mevki toplumda sınıf farkı yaratmıyordu. Ayrıca, soydan gelen asilikten de
hiç söz edilmemektedir. Daha eski tarihlerde de Türk toplulukları arasında sınıf
ayrılığı ve sınıf mücadelesi bulunmamaktaydı. Onlarda sınıf farkının olmaması
hayat tarzlarıyla yakından alakalıydı. Herhangi bir toplulukta yüksek tabakaların
oluşumunda önemli rol oynayan, geniş araziye sahip olmak, askerliği meslek edinmek
ve ruhani zümreye mensup bulunmak gibi iktisadi, siyasi ve dini yönden mevki sahibi
kılacak özellikler Türk toplumunda yer almamaktaydı. Bunların üçü de eski Türk
toplumunda gelişme şansı bulamamıştı. Başlangıçta ziraatin umumi ekonomik faaliyette
ancak çok az bir yer tuttuğu eski Türk toplumunda toprak köleliği yoktu. Askerliğin
eski Türkler arasında önemli bir yeri vardı. Türk toplumunun sosyal karakteri
icabı her Türk aynı zamanda iyi savaş terbiyesi almış ve savaşa her an hazır durumdaydı.
Askerlik toplumda ayrı bir meslek olarak görülmemekteydi. Eski Türk toplumunda
din adamları da imtiyazlı bir sınıf oluşturmamaktaydı. Türk toplum anlayışına
göre, kabiliyet, zeka, irade, cesaret gibi vasıflara sahip olan bir kimse en yüksek
mevkilere çıkabilmekteydi. Bunun için hiçbir engel bulunmamaktaydı. Dinamizm ve
hareketlilik Türk toplum anlayışının özünü teşkil etmekteydi. Demokrasinin
temelini teşkil eden seçim Selçuklular'da da vardı. Bunu misal olarak Gazneliler
devletine karşı 1040 yılında kazanılan Dandanakan Meydan Muharebesinden sonra
toplanan Kurultayda Tuğrul Beyin yeni kurulan Selçuklu Devletinin hükümdarlığına
seçilmesi gösterilebilir. Selçuklular, Türk devlet anlayışının nimetlerinden hakimiyetleri
altındaki bütün halkı yararlandırdıkları gibi, keskin sınıflar sistemine göre
işleyen toplumu da bugünkü deyimi ile demokratlaştırmaya çalışmışlardır. Bu devletin
kuruluşu sırasında memuriyetlere toplumun en alt tabakalarından elemanlar almak
suretiyle göstermekle kalmamışlar, bilhassa takip ettikleri kültür siyasetiyle
toplumda köklü değişiklikler yapmışlardır. Anadolu Selçuklularında da
çoğu zaman meclisler toplanarak, devletin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar
bu meclislerde alınmıştır. Bir misal verecek olursak, İzzeddin Keykavus devlet
meselelerini ve hatta özel meselelerini daima topladığı danışma meclisinde halletmeye
çalışmıştır. Bu meclislerde meseleler enine boyuna müzakere edildikten sonra,
çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. Eski Türk devlet anlayışının izleri
Osmanlı devletinin kuruluşu esnasında da görülmektedir. Kayı boyundan Ertuğrul
oğlu Osman Gaziyi uç beylerinin bir araya gelerek, kurultayda Oğuz töresi gereğince
devletin başına geçirdikleri belirtilmektedir. Buradan Osmanlı devletinin kuruluşu
sırasında Türk beylerinin katılımıyla toplanan mecliste, durum istişare edildikten
sonra Osman Beyin devletin başına getirilmesine karar verildiği ve bir nevi demokratik
usullerle, yani seçim yoluyla devletin başına getirildiği anlaşılmaktadır. Bu
şekilde beylerin kurultayda karar alarak Osman Beyi devletin başına geçirmeleri
eski Türk devlet anlayışının bir devamı olarak kabul edilmelidir. Osmanlı toplumunun
da sınıfsız toplum esasına dayanan Cumhuriyet anlayışının yerleşmesine hazır olduğu
anlaşılmaktadır. Eski Türk toplum yapısına bakıldığında devlet meselelerinin
görüşüldüğü bir meclis bulunmaktadır. Meclislerde hükümdar dahil olmak üzere,
devlet ileri gelenleri seçilebilmektedir. Türk toplumunun sınıfsız bir toplum
olduğu ve toplumda sınıf mücadelesinin olmadığı anlaşılmaktadır. Eski Türk devlet
anlayışına göre devlet millet için vardır. Devleti yöneten hükümdar da kendini
halka karşı sorumlu hissetmektedir. Cumhuriyet rejiminde de meclis bulunmakta
ve yöneticiler seçimle iş başına getirilmektedir. Yine bu rejimde de toplumda
sınıf farkı yoktur. Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti halkı ayrı ayrı sınıflardan
mürekkeb değil ve fakat ferdi ve içtimai hayat için iş bölümü itibariyle muhtelif
mesai erbabına ayrılmış bir camiadır" diyerek, Türkiye cumhuriyeti devletinde
sınıf farkının olmadığını bariz bir şekilde belirtmiştir. Ayrıca, Türklerin en
eski tarihlerinden itibaren onlarda çok belirgin bir şekilde var olan istiklal
anlayışı da hak ve hürriyetler rejimi olan cumhuriyet anlayışının gelişmesinde
önemli bir rol oynamıştır. Türk milletinin özelliğini ve Türk tarihini
çok iyi bilen Atatürk, "Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun idare
cumhuriyettir" demiştir. Bu fikrin ortaya atılmasının tarihi temelleri vardır.
Yukarıda misallerle belirttiğimiz üzere, Orta Asya'da kurulan Türk devletlerinden
başlayarak, daha sonra farklı coğrafyalarda kurulan Türk devletlerindeki yönetim
anlayışı zamanla tekamül ederek, Cumhuriyet rejiminin benimsenmesinde etkili olmuştur.
|