| İSLAMİ
TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU | |
| 6
- EDEBİYAT
Bu İslâm-Türk devletlerinde edebiyat ve şiir büyük gelişme göstermiştir.
İran edebiyatının sayılı şâirleri: Unsurî, Farruhî, Ascadi, Minuçihri, Gaza'iri
vb: Gazneli Mahmûd'un himayesinde yetişmişlerdir. Bugünkü edebi Farsça'nın temelini
atan, meşhur Şehnâme şâiri, Firdevsi de bunlar arasında idi. Kılıç Tamgaç
Han'ın İnşa Dîvanı reisi, Sindbadnâme yazarı, Zahiri-i Samarkandî, o devirde farsça
yazan şâirlerin en büyüklerinden biri idi. Şiirlerinde birçok Türkçe kelime kullanan
Süzeni-i Samarkandî, Kara-Hanlılar sarayının saygı değer siması olup, eski Uygur
dilinin İslâm tesiri altında Karluk, Yağma, Çiğil gibi Türk boyları lehçeleri
ile karışmasından meydana gelen Kara-Hanlı Türkçesi (Kaşgarlı Mahmûd'a göre, "Hâkaniye")
ile de, Minuçihri'nin dediği gibi, şiirler yazıyordu. Türk dilinin Hindistan'da
gittikçe yayıldığını söyleyen Fahr'üd-dîn Mübarekşah, tarihinde Türkçe mısralar
kaydetmiştir. Delhi sarayında da, şâirler, bilhassa Alâ'üd-dîn Kalaç
devrinde - Gazneliler ve Selçuklularda olduğu gibi- "Mavacib-i şâ'iri"
(şâirlik ödeneği) alırlardı.Sultan Balaban'ın oğlu Muhammed'in İşrâf Divanı reisi
şâir Fahr'üd -dîn Lûbekî, Hindistan'ın "Sa'di"si denilen Hasan Senceri
ve Taşkent'li şâir Bedr'üd-dîn, sultanlar ve beylerden himaye görüyorlardı. İslâm
doğunun en büyük şâirlerinden biri olan Emir Husrev Dihlevî Türktü, anası da Balaban'ın
Ariz'ül-Memâlik (Harbiye Bakanı) olan Timur Hanın kızı idi. Dihlevî, Sultan Balaban,
Alâ'üd-dîn Kalaç ve Gıyas'üd-dîn Tuğluk devirlerini dile getirmiş ve sonuncu adına
bir "Hamse" yazmıştı. Güzel eserlerinden biri de, Alâ'üd-dîn Kalaç'ın
oğlu Hızır Han ile, râcalardan birinin kızının hakiki aşklarını konu edînmişti.
Hind-Türk hükümdarları eski Hind eserlerinin tercümelerine de yardım
etmişlerdi. Bunlar arasında en önemlisi, Kelîle ve Dimne diye tanınan ahlâk kitabı
Pança tantra'nın, Gazneli sultanı Bahrâm-şah (ölm. 1157) adına Nizâm'üddîn Ebu'l-
Ma'alî tarafından Farsça'ya tercümesidir: Sonra, Gıyas'üddîn Tuğluk'un münşî (kâtib)'lerinden
Muhammed Sadr Abdüsi Hind masallarını Besâtin'ül-Üns adı ile Farsça'ya ve Kalaç
âilesinin son yıllarında Mübârek-şah'ın sarayında şâir Liyâ'üddîn Nahşebi Tutinâme'yi
sanskritçe'den Farsçaya çevirmişlerdir. Şiir ve edebiyat sahasında büyük
ilerlemeler kaydedilen Selçuklu devrinde bilhassa Fars edebiyatı çok gelişmiştir.
Türk sultanlarının maddi, mânevi himayeleri sayesinde İran edebiyatının en seçkin
simaları bu çağda yetişmişlerdi: Ömer Hayyâm, Enveri, Mu'izzî, Lâmi'î Cürcâni,
Ebû'l-Meâlî Nahhâs, Ebû Tâhir-i Hâtunî, Ebîverdî, İbn-ül-Habbâriya, Azraki. Diğer
taraftan Arap edebiyatında önemli bir mevki tutan Baherzî (ölm.. 1072) ve ünlü
El-Ahkâm'us-Sultanîye müellifi Kaadî'l-kudat el-Mâverdi (ölm. 1051) vb. bu devrin
şahsiyetleridir. Fikir hayatı ve edebiyat yönlerinden gerek Atabeylikler, gerek
Türkmen beylikleri büyük gelişme içinde idiler. Fars edebiyatının tesîrî altında
bulunan II-Denizliler ülkesinde Gence'li Nizâmî (ölm. 1214?), Hâkanî (ölm. 1199
?) ve Salgurlu beyliğinde Sâ'di (ölm. 1292) gibi İran edebi dilinin en büyük üstâdları
yetişmişti. Bu devirde Türk edebiyatı, bilindiği gibi, Anadolu'da gelişmiştir.
Malazgirt zaferinden beri eski Oğuz menkıbelerini, bozkırların destanî konular
ile süslenmiş kahramanlık hikâyelerini kopuz çalarak söyliyen Türkmen halk şâirlerinin.
12-13. yüzyıllar Anadolu'sunun gaza ve fetih ruhuna uygun islâmi geleneklerini
(Ebû Muslim, Hz. Hamza, Hz. Ali etrafında örülen efsaneler vb) Türkçe terennümleri
ile başlayan bu edebiyatta Dânişmendname, Battal Gazi destanı, Sarı Saltuk menkıbesi
vb. gibi mahsuller yanında, Yesevî şâirlerinin tesiri ile Sûfîyane Türk edebiyatı
çığırı açılmıştır. Aynı zamanda Sultan Veled aracılığı ile Gülşehrî'yi ve Aşık
Paşa gibi klâsik Türk şiirinin temsilcilerini hazırlayan bu çığırda, ünlü Türkmen
şâir Yunus Emre (ölm. 1320) asırlarca erişilmesi mümkün olmayan bir şahikaya yükselmiştir.
7 - SANAT Ortaçağ Türk hâkimiyeti devrinde
sânat ve imar faaliyetini gösteren ve aralarında çoğu şaheser vasfını taşıyan
mimari, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı ve kilim gibi san'at
eserlerini burada saymaya elbette imkân yoktur. Kaynaklarımızın ve Nâsir-î Husrev
(ölm. 1061) den itibaren son zamanlara kadar bir çok seyyahın görüp yazdıkları
üzere, Çin sınırlarından Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve
Mısır'a kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde güzel ve çok kere renkli yazılı,
dahilen ince tezyinatlı, bazıları çini kaplı saray, câmi, mescid, imaret, han,
hamam, darüşşifâ, medrese, hankah, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale,
sur, ribat ve mezar sandukasından binlercesi mevcuttur. Burada yalnız, Türklerin
bu çağda san'at dünyasına getirdiği şu önemli yenilikleri hatırlatacağız: Medrese
mimarisi (Bağdad Nizâmiyesi), medrese câmiî mimarisi (Sultan Melikşah'ın İsfahan'daki
Mescid-i câmiî), tuğla künbet mimarîsi ve çift kubbe inşaatı (Merv'de Sultan Sencer
türbesi, Nahcıvan'da İI-Deniz'in zevcesinın türbesi); üstüvanî, bazen yivli yüksek
ve ince minare tipi, "demet sütün", "baklavalı sütûn başlığı",
"sivri kemer", pencerelerin katlar hâlinde sıralanması, "Türk üçgenleri"
(kubbe mimârisinde) dik dörtgen veya beş köşeli mihrab. Yazı da; "Selçuklu
sülüsü, neshi ve küfisi". Kitap resmi ve minyatürde "Selçuklu mektebi"
vb. Anadolu Türkmen paralarındaki tasvirlerin de gösterdiği gibi, Sultan
Tuğrul Beyin Bağdad'da taç giyip kılıç kuşanması münasebetiyle, bu merasimin hatırası
olarak hazırlanan tasviri altın ve madalya ve Rey'de saray hayatını canlandıran
stuk panodaki kabartma Selçuklu devri sanatının nadir örnekleridir. Uygur Türk
müziği ile sıkı alâkası bilinen Oğuz musikisi, daha sonra Mâverâünnehir, Azerbaycan
ve Anadolu'da üç kol hâlinde gelişmiş ve Türklerin nüfuz ettikleri yerlere kadar
yayılmıştır. Bütün bu Türk devletlerinde taş işçiliği (meselâ hemen bütün
Anadolu'da bile ekol hâlinde gelişen Ahlat taş işçiliği), kuyumculuk, kakmacılık,
bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam imâlâtı; keramik, yünlü, pamuklu,
kadife dokumacılığı, halıcılık ve döküm sanatı en zarif mahsullerini vermişlerdi
ki, bunlar hâlâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserlerini teşkil eder.
8 - İMAR FAALİYETLERİ Mısır'da Fustât yakınında
yeni bir şehir (el-Katâî) kurdurmuş olan Tolunoğlu Ahmed ayrıca çeşme, hamam,
su bendi ve İslâm dünyasında ilk defa, yoksul ve fakirlerin parasız tedavî edildiği
bir devlet hastahanesi yaptırmıştı (873). Buna bağlı bir de eczahane vardı. Yine
onun inşa ettirdiği, hâlâ Kahire'de mevcut, ünlü Toluniye Câmii İslâm sanatına
Türk zevk ve üslubunu katan bir eserdir. Oğlu Humârveyh'in, salonları hükümdar
âilesi mensuplarının heykelleri ile süslü, duvarları altın yaldızlı sarayı ile,
Kur'ân süreleri biçiminde tarhlanmış bahçesi meşhurdu. İslâm dünyasında bahçe
kültürü ve çiçekçilik önce burada görülüyordu. Yine tarihte ilk olarak Sâmerrâ'da
Türkler tarafından kurulan hayvanat bahçesinin daha mükemmeli bu devîrde Mısır'da
tesis edilmişti. Kara-Hanlı hükümdarları Mâveraünnehir, Kâşgar, Balasagun
bölgelerinde câmi, medrese, türbe, yol, köprü ve zengin vakıflarla desteklenen
ribâtlar yaptırmışlardı. Arap tarihçisi el-Mukaddesî yalnız isficâb (Sayram) bölgesinde
2700 ribât bulunduğunu söyler ki rakamdaki mübalağa yine ribâtların o zamanki
önemini göstermeye yarar. Şems'ül- mülk Nasr Han'ın Buhâra'da inşa ettirdiği köşkler;
bahçeler, havuzlar, korularla süslü idi. Ayrıca bir de hayvanat bahçesinin bulunduğu
"Şemsâbâd" sitesi ile, 1068 yılında yaptırılan muhteşem mihrablı Buhâra
Ulu Câmii çok meşhurdu. Sarayının mermerleri, yaldızları, altından çiçek ve çubuk
tezyinatı el-Utbî tarafından medhedilen Sultan Mahmûd devrinde Gâzne pek mâmur,
süslü ve yine Sultan Mahmûd'un Leşker'i Bazar sarayı muhteşem idi Gazneli devletinin
diğer şehirleri de yüksek mâli güç sayesinde imar edilmiş, güzelleştirilmişti.
Hind sultanlığında Aybeg zamanındaki Delhi yanına Alâ'üd-dîn Kalaç Şîrî kasabasını,
Gıyâs'üd-dîn Tuğluk Tuğlukâbâd kasabasını, Muhammed Tuğluk Cihânpenâh kasabasını,
Firuz Tuğluk Fîrüzâbâd kasabasını ilâve etmişler, böylece Delhi beş şehrin bir
araya geldiği muazzam bir belde olmuştu. Eski Delhi'de Kutb'üd-dîn Aybeg'in başlatıp
İltutmuş'un tamamlattığı Kutb Minar Müslüman Türklerin Hindistan'da bir zafer
âbidesi idi. Ayrıca burada Kuvvet'ul-İslâm Câmii ile Sultan Raziyye'nin yaptırdığı
türbeler bulunmaktadır. Bütün bu eserler, kalıntılarından anlaşıldığı
üzere, birer san'at âbidesi heybetinde idi. Türkler başka yerlerde olduğu gibi,
burada da san'at ve mimâriye kendi damgalarını vurmuşlardı. Bu Türk devletlerinden
kalma kaleler, surlar veya eski hisar ve beden tâmiratından başka saraylar, câmiler,
medreseler, türbeler, mezar sandukları, hastaneler, kervansaraylar, ribâtlar,
köprüler, su yolları vb.den bir kısmının harabeleri hâlâ mevcuttur. Bütün bu imar
faaliyetinin en iyi delilleri, pek çoğu elde bulunan, kitâbelerdir. Bütün bu memleketler
Türkler zamanında meydana getirilen eserlerle dolu idi: Şîrâz, Nahcıvan, Tebriz,
Salgurlular'ın ve İl-Denizlilerin; Musul, Halep, Şam başta Nur'üd-dîn Mahmûd Zengilerin;
Erbil Beyteginliler"in; Tercan Saltukluların; Erzincan, Kemah, Divriği, Mengücüklüler'in;
Kayseri, Sivas, Tokat vb. Danişmendliler'in, Mardîn, Diyarbakır, Silvan, Harput,
Hasankeyf vb. Artuklular'ın; Kahire, İskenderiye, Dimyat vb. Mısır Türk devletinin
eserleri ile süslenmişti. Saydığımız bu ülkelerde zamanımızda bile eski tarihi
yapıların çoğu o çağın hâtıralarıdır ve umumiyetle Selçuklular tarafından ortaya
konanlardan daha kalabalık ve daha san'atkâranedir. Adları geçen şehirler Türk
san'at özelliklerini taşıyan ulu câmiler, kümbedler ve medreseler vb. ile tam
bir Ortaçağ Türk beldesi manzarasını asırlarca muhafaza etmişlerdir.
9- TÜRK HUSUSİYETLERİ İslâm çevresinde kurulan
ve Türk-İslâm kültürünün gelişmesine buyük ölçüde hizmet ettiğini gördüğümüz bu
devletlerde, buraya kadar temas edilenlerin dışında diğer Türk kültür unsurlarının
da yaşadığı şüphesizdir. Bu yönden anadil Türkçe başta gelir. Kara-Hanlılarda
devlet, halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli saraylarında Türkçe de konuşuluyordu.
Harezmşahlar'da hükümdar âilesinden başka orduda hâkim dil yine Türkçe idi. Harezmşah
Alâ'üd-dîn Muhammed, halifenin elçisi ile konuşurken kendisinin Türk olduğunu
ve Arapça bilmediğini söylemişti. Delhi Sultanlığında idareci tabaka ve ordu mensupları
tarafından Türkçe konuşulduğunu Fahr'üddîn -Mübârekşah'ın eseri ve Türkçe tâbirler
göstermektedir. Selçuklularda da durum böyle idi. Sarayda ve her tarafa dağılmış,
büyük yekûnlara yükselen Türk askerî kuvvetlerinin her yerde konuştukları dil
Türkçe idi. Bu itibarla, bu devir İslâm-Türk devletlerinde "devlet dilinin"
bazılarında Arapça, bazılarında Farsça olduğu hakkındaki iddialara fazla değer
vermemek lâzımdır. Zira ancak son asırlardaki milli devletlerin ortaya çıkardığı
"resmi dil" anlayışını Orta çağlarda aramak doğru değildir. O devîrlerde
gerek yazışma, gerek konuşma dilinin tâyininde en esaslı faktör idare edilen halk
idi. İran sahasında ve Arap memleketlerinde idareyi Türkçe ile yürütmek imkânı
yoktu. Buna göre, Türklerin daha önceleri de gelişmiş edebî dilleri ve kendi yazıları
olduğu hâlde, o çağda İslâm dîninin teşîrî ile Kur'ân dili olduğu için yaygın
Arapça ve halk çoğunluğunun anadili olan Farsça yanında Türk dilinin devletler
ölçüsünde umumileşmemiş olması tabiî karşılanmak gerekir. Diğer taraftan Büyük
Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türkçe'nin önemini gösteren vesikalar vardır.
Bunlardan biri 1074 yılında Bağdat'ta Kâşgarlı Mahmûd tarafından yazılan Divan-ı
Lûgat-it-Türktür ki, müellif bu kitabını Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyaçlarını
karşılamak üzere yazdığını kaydeder. Bu eserde işaret edilen "Türk dilini
öğreniniz, çünkü Türklerin saltanatı uzun sürecektir" mealindeki bir "hadîs"de
devrin dikkate değer bir telâkkisini ifşa eder. Türk sözünün "Olgunluk çağı"
mânâsına geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmûd'un ortaya koyduğu üstünlük hissi,
İbn Hassûl gibi devlet adamları, Saa'lebî ve Gazzî gibi şâirler tarafından da
ifade edildiğine göre, o zamanki Türk topluluğunda hâkim bulunan hamleci ruh iyice
anlaşılır. Nitekim Türk nüfusun kesafet kazandığı Anadolu'da bu ruh büsbütün canlanmış,
Yunus Emre başta olmak üzere birçok büyük şairler ve edîbler yetiştirmiş ve Konya'da
Türkçe için ferman çıkaran (1277) Karamanoğlu Mehmed Bey gibi siyasî temsilciler
de bulan anadil, yazma ve konuşma dili hâline gelmiştir. Bunun dışında
eski Türk, örf ve âdetlerinden çoğu bu Türk devletlerinde devam etmekte idi. Meselâ
Türklere "köpeğe benzer" bir hayvanın rehberlik yaptığı şeklindeki rivayet
eski Bozkurt efsanesinin Türkmenler arasında yaşadığını gösterdiği gibi, Selçuklu
resmi yazılarında, suhanın tuğrasında, paralarda, çetr üzerinde görülen ve Sultan
Tuğrul Beyin talebi ile imparator K.Monomakhos tarafından İstanbul'daki mâbede
hâkkettirilen ek ve yay, eski bir geleneğin devamından başka bir şey değildi.
Eski Gök-Türk ve Hazar hâkanlıklarında mevcut olup Selçuklu teşkilâtında da pek
önemli bir yer tutan Atabeylik müessesesi ve kadına devlet işlerinde, rol verilecek
kadar itibar edilmesi, İslâm-Doğu dünyasına Türklerin getirdiği idarî ve sosyal
yeniliklerden idi. Orduda kalabalık süvari birliklerinin teşkili, sağ-sol
taksimatı, büyük savaşlarda tatbik edilen Turan taktiği hep Bozkır kültürünün
İran sahasındaki Türkler tarafından yaşatılan değerleridir ve bunlar ufak farklarla
tâ Osmanlı devrinde de görülür. Yine eski Türk geleneklerinin devamı olan yoğ,
leviratus, sultanların devlet ileri gelenlerine ve halka umumî ziyafetler vermesi
(toy), bu ziyafetler sonunda tabak, kaşık vesairenin yağmalanması, eski Türk hâkimiyet
anlayışı ile ilgili idi. Çeşitli renklerde ve biçimlerde bayraklarla birlikte
Tuğ kullanılması, sürek avları, Harezmşahlar'da,Delhi sultanlığında, Mısır'da
da yaygın olan top ve çöğen oyunu, Sultan Tuğrul Beyin son evlenişi münasebetiyle
Bağdat'taki düğünde, Türk şarkıları söylenirken, bizzat oynadığı ve Ruslara geçmiş
olması muhtemel Türk raksı, askeri kıyafet ve Türk unsuru arasında Türk töresi
hükümlerine göre yürütülen örfî hukuk hep Orta Asya'dan intikal ederek Türk-İslâm
dünyasındâ yüzyıllarca yaşayan hususiyetlerdi. Doğu Anadolu beyliklerinde
hükümdarlar Artuklu, Mengücüklü, Saltuklu vb. kitâbelerinde görüldüğü üzere, Alp,
Kutlug, İnanç, Uluğ, Tuğrul, İnanç Yabgu, Alp Tuğrul, Tegin, vb. gibi Türkçe ünvanlarla
anılıyor ve paralarına kendi boy damgalarını vurduruyorlardı. Bu beylikler, herhâlde
batıda Anadolu Selçukluları ve doğuda Harzemşahlara nisbetle millîliklerini daha
iyi korumakta idiler. Ancak, Türklük şuurunun kuvvetli tutulmasını sağlayan ilmî,
edebî sahadaki faaliyetlere imkan hazırladıklarını bildiğimiz Mısır idarecileri,
kendilerini Türkmenlerden de üstün sayıyorlardı. Orada yalnız orduda değil, halk
arasında da atlı sporlar, avcılık, çöğen oyunu gibi bozkır gelenekleri devam ettiriliyor,
çok kere "töre" hükümleri yürütülüyor ve devlet doğrudan doğruya "Türk"
adını taşıyordu ("Ed-Devlet'ül-Türkîyye"). Bütün bu Türk-İslâm
devletlerinde Türklere yabancılar tarafından yüksek vasıfta, üstün insanlar gözü
ile bakılmış. kabiliyet, güzellik ve şecaatleri öğülmüştür.(Meselâ el-Cahiz, İbn
Hassül, Zemahşerî, Mübarekşâh ayrıca şâirler.) |