Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
İSLAMİ TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa12345

6 - EDEBİYAT

Bu İslâm-Türk devletlerinde edebiyat ve şiir büyük gelişme göstermiştir. İran edebiyatının sayılı şâirleri: Unsurî, Farruhî, Ascadi, Minuçihri, Gaza'iri vb: Gazneli Mahmûd'un himayesinde yetişmişlerdir. Bugünkü edebi Farsça'nın temelini atan, meşhur Şehnâme şâiri, Firdevsi de bunlar arasında idi.

Kılıç Tamgaç Han'ın İnşa Dîvanı reisi, Sindbadnâme yazarı, Zahiri-i Samarkandî, o devirde farsça yazan şâirlerin en büyüklerinden biri idi. Şiirlerinde birçok Türkçe kelime kullanan Süzeni-i Samarkandî, Kara-Hanlılar sarayının saygı değer siması olup, eski Uygur dilinin İslâm tesiri altında Karluk, Yağma, Çiğil gibi Türk boyları lehçeleri ile karışmasından meydana gelen Kara-Hanlı Türkçesi (Kaşgarlı Mahmûd'a göre, "Hâkaniye") ile de, Minuçihri'nin dediği gibi, şiirler yazıyordu. Türk dilinin Hindistan'da gittikçe yayıldığını söyleyen Fahr'üd-dîn Mübarekşah, tarihinde Türkçe mısralar kaydetmiştir.

Delhi sarayında da, şâirler, bilhassa Alâ'üd-dîn Kalaç devrinde - Gazneliler ve Selçuklularda olduğu gibi- "Mavacib-i şâ'iri" (şâirlik ödeneği) alırlardı.Sultan Balaban'ın oğlu Muhammed'in İşrâf Divanı reisi şâir Fahr'üd -dîn Lûbekî, Hindistan'ın "Sa'di"si denilen Hasan Senceri ve Taşkent'li şâir Bedr'üd-dîn, sultanlar ve beylerden himaye görüyorlardı. İslâm doğunun en büyük şâirlerinden biri olan Emir Husrev Dihlevî Türktü, anası da Balaban'ın Ariz'ül-Memâlik (Harbiye Bakanı) olan Timur Hanın kızı idi. Dihlevî, Sultan Balaban, Alâ'üd-dîn Kalaç ve Gıyas'üd-dîn Tuğluk devirlerini dile getirmiş ve sonuncu adına bir "Hamse" yazmıştı. Güzel eserlerinden biri de, Alâ'üd-dîn Kalaç'ın oğlu Hızır Han ile, râcalardan birinin kızının hakiki aşklarını konu edînmişti.

Hind-Türk hükümdarları eski Hind eserlerinin tercümelerine de yardım etmişlerdi. Bunlar arasında en önemlisi, Kelîle ve Dimne diye tanınan ahlâk kitabı Pança tantra'nın, Gazneli sultanı Bahrâm-şah (ölm. 1157) adına Nizâm'üddîn Ebu'l- Ma'alî tarafından Farsça'ya tercümesidir: Sonra, Gıyas'üddîn Tuğluk'un münşî (kâtib)'lerinden Muhammed Sadr Abdüsi Hind masallarını Besâtin'ül-Üns adı ile Farsça'ya ve Kalaç âilesinin son yıllarında Mübârek-şah'ın sarayında şâir Liyâ'üddîn Nahşebi Tutinâme'yi sanskritçe'den Farsçaya çevirmişlerdir.

Şiir ve edebiyat sahasında büyük ilerlemeler kaydedilen Selçuklu devrinde bilhassa Fars edebiyatı çok gelişmiştir. Türk sultanlarının maddi, mânevi himayeleri sayesinde İran edebiyatının en seçkin simaları bu çağda yetişmişlerdi: Ömer Hayyâm, Enveri, Mu'izzî, Lâmi'î Cürcâni, Ebû'l-Meâlî Nahhâs, Ebû Tâhir-i Hâtunî, Ebîverdî, İbn-ül-Habbâriya, Azraki. Diğer taraftan Arap edebiyatında önemli bir mevki tutan Baherzî (ölm.. 1072) ve ünlü El-Ahkâm'us-Sultanîye müellifi Kaadî'l-kudat el-Mâverdi (ölm. 1051) vb. bu devrin şahsiyetleridir. Fikir hayatı ve edebiyat yönlerinden gerek Atabeylikler, gerek Türkmen beylikleri büyük gelişme içinde idiler. Fars edebiyatının tesîrî altında bulunan II-Denizliler ülkesinde Gence'li Nizâmî (ölm. 1214?), Hâkanî (ölm. 1199 ?) ve Salgurlu beyliğinde Sâ'di (ölm. 1292) gibi İran edebi dilinin en büyük üstâdları yetişmişti.

Bu devirde Türk edebiyatı, bilindiği gibi, Anadolu'da gelişmiştir. Malazgirt zaferinden beri eski Oğuz menkıbelerini, bozkırların destanî konular ile süslenmiş kahramanlık hikâyelerini kopuz çalarak söyliyen Türkmen halk şâirlerinin. 12-13. yüzyıllar Anadolu'sunun gaza ve fetih ruhuna uygun islâmi geleneklerini (Ebû Muslim, Hz. Hamza, Hz. Ali etrafında örülen efsaneler vb) Türkçe terennümleri ile başlayan bu edebiyatta Dânişmendname, Battal Gazi destanı, Sarı Saltuk menkıbesi vb. gibi mahsuller yanında, Yesevî şâirlerinin tesiri ile Sûfîyane Türk edebiyatı çığırı açılmıştır. Aynı zamanda Sultan Veled aracılığı ile Gülşehrî'yi ve Aşık Paşa gibi klâsik Türk şiirinin temsilcilerini hazırlayan bu çığırda, ünlü Türkmen şâir Yunus Emre (ölm. 1320) asırlarca erişilmesi mümkün olmayan bir şahikaya yükselmiştir.

7 - SANAT

Ortaçağ Türk hâkimiyeti devrinde sânat ve imar faaliyetini gösteren ve aralarında çoğu şaheser vasfını taşıyan mimari, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı ve kilim gibi san'at eserlerini burada saymaya elbette imkân yoktur. Kaynaklarımızın ve Nâsir-î Husrev (ölm. 1061) den itibaren son zamanlara kadar bir çok seyyahın görüp yazdıkları üzere, Çin sınırlarından Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde güzel ve çok kere renkli yazılı, dahilen ince tezyinatlı, bazıları çini kaplı saray, câmi, mescid, imaret, han, hamam, darüşşifâ, medrese, hankah, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur, ribat ve mezar sandukasından binlercesi mevcuttur. Burada yalnız, Türklerin bu çağda san'at dünyasına getirdiği şu önemli yenilikleri hatırlatacağız: Medrese mimarisi (Bağdad Nizâmiyesi), medrese câmiî mimarisi (Sultan Melikşah'ın İsfahan'daki Mescid-i câmiî), tuğla künbet mimarîsi ve çift kubbe inşaatı (Merv'de Sultan Sencer türbesi, Nahcıvan'da İI-Deniz'in zevcesinın türbesi); üstüvanî, bazen yivli yüksek ve ince minare tipi, "demet sütün", "baklavalı sütûn başlığı", "sivri kemer", pencerelerin katlar hâlinde sıralanması, "Türk üçgenleri" (kubbe mimârisinde) dik dörtgen veya beş köşeli mihrab. Yazı da; "Selçuklu sülüsü, neshi ve küfisi". Kitap resmi ve minyatürde "Selçuklu mektebi" vb.

Anadolu Türkmen paralarındaki tasvirlerin de gösterdiği gibi, Sultan Tuğrul Beyin Bağdad'da taç giyip kılıç kuşanması münasebetiyle, bu merasimin hatırası olarak hazırlanan tasviri altın ve madalya ve Rey'de saray hayatını canlandıran stuk panodaki kabartma Selçuklu devri sanatının nadir örnekleridir. Uygur Türk müziği ile sıkı alâkası bilinen Oğuz musikisi, daha sonra Mâverâünnehir, Azerbaycan ve Anadolu'da üç kol hâlinde gelişmiş ve Türklerin nüfuz ettikleri yerlere kadar yayılmıştır.

Bütün bu Türk devletlerinde taş işçiliği (meselâ hemen bütün Anadolu'da bile ekol
hâlinde gelişen Ahlat taş işçiliği), kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam imâlâtı; keramik, yünlü, pamuklu, kadife dokumacılığı, halıcılık ve döküm sanatı en zarif mahsullerini vermişlerdi ki, bunlar hâlâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserlerini teşkil eder.

8 - İMAR FAALİYETLERİ

Mısır'da Fustât yakınında yeni bir şehir (el-Katâî) kurdurmuş olan Tolunoğlu Ahmed ayrıca çeşme, hamam, su bendi ve İslâm dünyasında ilk defa, yoksul ve fakirlerin parasız tedavî edildiği bir devlet hastahanesi yaptırmıştı (873). Buna bağlı bir de eczahane vardı. Yine onun inşa ettirdiği, hâlâ Kahire'de mevcut, ünlü Toluniye Câmii İslâm sanatına Türk zevk ve üslubunu katan bir eserdir. Oğlu Humârveyh'in, salonları hükümdar âilesi mensuplarının heykelleri ile süslü, duvarları altın yaldızlı sarayı ile, Kur'ân süreleri biçiminde tarhlanmış bahçesi meşhurdu. İslâm dünyasında bahçe kültürü ve çiçekçilik önce burada görülüyordu. Yine tarihte ilk olarak Sâmerrâ'da Türkler tarafından kurulan hayvanat bahçesinin daha mükemmeli bu devîrde Mısır'da tesis edilmişti.

Kara-Hanlı hükümdarları Mâveraünnehir, Kâşgar, Balasagun bölgelerinde câmi, medrese, türbe, yol, köprü ve zengin vakıflarla desteklenen ribâtlar yaptırmışlardı. Arap tarihçisi el-Mukaddesî yalnız isficâb (Sayram) bölgesinde 2700 ribât bulunduğunu söyler ki rakamdaki mübalağa yine ribâtların o zamanki önemini göstermeye yarar. Şems'ül- mülk Nasr Han'ın Buhâra'da inşa ettirdiği köşkler; bahçeler, havuzlar, korularla süslü idi. Ayrıca bir de hayvanat bahçesinin bulunduğu "Şemsâbâd" sitesi ile, 1068 yılında yaptırılan muhteşem mihrablı Buhâra Ulu Câmii çok meşhurdu. Sarayının mermerleri, yaldızları, altından çiçek ve çubuk tezyinatı el-Utbî tarafından medhedilen Sultan Mahmûd devrinde Gâzne pek mâmur, süslü ve yine Sultan Mahmûd'un Leşker'i Bazar sarayı muhteşem idi Gazneli devletinin diğer şehirleri de yüksek mâli güç sayesinde imar edilmiş, güzelleştirilmişti.

Hind sultanlığında Aybeg zamanındaki Delhi yanına Alâ'üd-dîn Kalaç Şîrî kasabasını, Gıyâs'üd-dîn Tuğluk Tuğlukâbâd kasabasını, Muhammed Tuğluk Cihânpenâh kasabasını, Firuz Tuğluk Fîrüzâbâd kasabasını ilâve etmişler, böylece Delhi beş şehrin bir araya geldiği muazzam bir belde olmuştu. Eski Delhi'de Kutb'üd-dîn Aybeg'in başlatıp İltutmuş'un tamamlattığı Kutb Minar Müslüman Türklerin Hindistan'da bir zafer âbidesi idi. Ayrıca burada Kuvvet'ul-İslâm Câmii ile Sultan Raziyye'nin yaptırdığı türbeler bulunmaktadır.

Bütün bu eserler, kalıntılarından anlaşıldığı üzere, birer san'at âbidesi heybetinde idi. Türkler başka yerlerde olduğu gibi, burada da san'at ve mimâriye kendi damgalarını vurmuşlardı.

Bu Türk devletlerinden kalma kaleler, surlar veya eski hisar ve beden tâmiratından başka saraylar, câmiler, medreseler, türbeler, mezar sandukları, hastaneler, kervansaraylar, ribâtlar, köprüler, su yolları vb.den bir kısmının harabeleri hâlâ mevcuttur. Bütün bu imar faaliyetinin en iyi delilleri, pek çoğu elde bulunan, kitâbelerdir. Bütün bu memleketler Türkler zamanında meydana getirilen eserlerle dolu idi: Şîrâz, Nahcıvan, Tebriz, Salgurlular'ın ve İl-Denizlilerin; Musul, Halep, Şam başta Nur'üd-dîn Mahmûd Zengilerin; Erbil Beyteginliler"in; Tercan Saltukluların; Erzincan, Kemah, Divriği, Mengücüklüler'in; Kayseri, Sivas, Tokat vb. Danişmendliler'in, Mardîn, Diyarbakır, Silvan, Harput, Hasankeyf vb. Artuklular'ın; Kahire, İskenderiye, Dimyat vb. Mısır Türk devletinin eserleri ile süslenmişti. Saydığımız bu ülkelerde zamanımızda bile eski tarihi yapıların çoğu o çağın hâtıralarıdır ve umumiyetle Selçuklular tarafından ortaya konanlardan daha kalabalık ve daha san'atkâranedir. Adları geçen şehirler Türk san'at özelliklerini taşıyan ulu câmiler, kümbedler ve medreseler vb. ile tam bir Ortaçağ Türk beldesi manzarasını asırlarca muhafaza etmişlerdir.

9- TÜRK HUSUSİYETLERİ

İslâm çevresinde kurulan ve Türk-İslâm kültürünün gelişmesine buyük ölçüde hizmet ettiğini gördüğümüz bu devletlerde, buraya kadar temas edilenlerin dışında diğer Türk kültür unsurlarının da yaşadığı şüphesizdir. Bu yönden anadil Türkçe başta gelir. Kara-Hanlılarda devlet, halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli saraylarında Türkçe de konuşuluyordu. Harezmşahlar'da hükümdar âilesinden başka orduda hâkim dil yine Türkçe idi. Harezmşah Alâ'üd-dîn Muhammed, halifenin elçisi ile konuşurken kendisinin Türk olduğunu ve Arapça bilmediğini söylemişti. Delhi Sultanlığında idareci tabaka ve ordu mensupları tarafından Türkçe konuşulduğunu Fahr'üddîn -Mübârekşah'ın eseri ve Türkçe tâbirler göstermektedir. Selçuklularda da durum böyle idi. Sarayda ve her tarafa dağılmış, büyük yekûnlara yükselen Türk askerî kuvvetlerinin her yerde konuştukları dil Türkçe idi. Bu itibarla, bu devir İslâm-Türk devletlerinde "devlet dilinin" bazılarında Arapça, bazılarında Farsça olduğu hakkındaki iddialara fazla değer vermemek lâzımdır. Zira ancak son asırlardaki milli devletlerin ortaya çıkardığı "resmi dil" anlayışını Orta çağlarda aramak doğru değildir. O devîrlerde gerek yazışma, gerek konuşma dilinin tâyininde en esaslı faktör idare edilen halk idi. İran sahasında ve Arap memleketlerinde idareyi Türkçe ile yürütmek imkânı yoktu. Buna göre, Türklerin daha önceleri de gelişmiş edebî dilleri ve kendi yazıları olduğu hâlde, o çağda İslâm dîninin teşîrî ile Kur'ân dili olduğu için yaygın Arapça ve halk çoğunluğunun anadili olan Farsça yanında Türk dilinin devletler ölçüsünde umumileşmemiş olması tabiî karşılanmak gerekir. Diğer taraftan Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türkçe'nin önemini gösteren vesikalar vardır. Bunlardan biri 1074 yılında Bağdat'ta Kâşgarlı Mahmûd tarafından yazılan Divan-ı Lûgat-it-Türktür ki, müellif bu kitabını Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyaçlarını karşılamak üzere yazdığını kaydeder. Bu eserde işaret edilen "Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin saltanatı uzun sürecektir" mealindeki bir "hadîs"de devrin dikkate değer bir telâkkisini ifşa eder. Türk sözünün "Olgunluk çağı" mânâsına geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmûd'un ortaya koyduğu üstünlük hissi, İbn Hassûl gibi devlet adamları, Saa'lebî ve Gazzî gibi şâirler tarafından da ifade edildiğine göre, o zamanki Türk topluluğunda hâkim bulunan hamleci ruh iyice anlaşılır. Nitekim Türk nüfusun kesafet kazandığı Anadolu'da bu ruh büsbütün canlanmış, Yunus Emre başta olmak üzere birçok büyük şairler ve edîbler yetiştirmiş ve Konya'da Türkçe için ferman çıkaran (1277) Karamanoğlu Mehmed Bey gibi siyasî temsilciler de bulan anadil, yazma ve konuşma dili hâline gelmiştir.

Bunun dışında eski Türk, örf ve âdetlerinden çoğu bu Türk devletlerinde devam etmekte idi. Meselâ Türklere "köpeğe benzer" bir hayvanın rehberlik yaptığı şeklindeki rivayet eski Bozkurt efsanesinin Türkmenler arasında yaşadığını gösterdiği gibi, Selçuklu resmi yazılarında, suhanın tuğrasında, paralarda, çetr üzerinde görülen ve Sultan Tuğrul Beyin talebi ile imparator K.Monomakhos tarafından İstanbul'daki mâbede hâkkettirilen ek ve yay, eski bir geleneğin devamından başka bir şey değildi. Eski Gök-Türk ve Hazar hâkanlıklarında mevcut olup Selçuklu teşkilâtında da pek önemli bir yer tutan Atabeylik müessesesi ve kadına devlet işlerinde, rol verilecek kadar itibar edilmesi, İslâm-Doğu dünyasına Türklerin getirdiği idarî ve sosyal yeniliklerden idi.

Orduda kalabalık süvari birliklerinin teşkili, sağ-sol taksimatı, büyük savaşlarda tatbik edilen Turan taktiği hep Bozkır kültürünün İran sahasındaki Türkler tarafından yaşatılan değerleridir ve bunlar ufak farklarla tâ Osmanlı devrinde de görülür. Yine eski Türk geleneklerinin devamı olan yoğ, leviratus, sultanların devlet ileri gelenlerine ve halka umumî ziyafetler vermesi (toy), bu ziyafetler sonunda tabak, kaşık vesairenin yağmalanması, eski Türk hâkimiyet anlayışı ile ilgili idi. Çeşitli renklerde ve biçimlerde bayraklarla birlikte Tuğ kullanılması, sürek avları, Harezmşahlar'da,Delhi sultanlığında, Mısır'da da yaygın olan top ve çöğen oyunu, Sultan Tuğrul Beyin son evlenişi münasebetiyle Bağdat'taki düğünde, Türk şarkıları söylenirken, bizzat oynadığı ve Ruslara geçmiş olması muhtemel Türk raksı, askeri kıyafet ve Türk unsuru arasında Türk töresi hükümlerine göre yürütülen örfî hukuk hep Orta Asya'dan intikal ederek Türk-İslâm dünyasındâ yüzyıllarca yaşayan hususiyetlerdi.

Doğu Anadolu beyliklerinde hükümdarlar Artuklu, Mengücüklü, Saltuklu vb. kitâbelerinde görüldüğü üzere, Alp, Kutlug, İnanç, Uluğ, Tuğrul, İnanç Yabgu, Alp Tuğrul, Tegin, vb. gibi Türkçe ünvanlarla anılıyor ve paralarına kendi boy damgalarını vurduruyorlardı. Bu beylikler, herhâlde batıda Anadolu Selçukluları ve doğuda Harzemşahlara nisbetle millîliklerini daha iyi korumakta idiler. Ancak, Türklük şuurunun kuvvetli tutulmasını sağlayan ilmî, edebî sahadaki faaliyetlere imkan hazırladıklarını bildiğimiz Mısır idarecileri, kendilerini Türkmenlerden de üstün sayıyorlardı. Orada yalnız orduda değil, halk arasında da atlı sporlar, avcılık, çöğen oyunu gibi bozkır gelenekleri devam ettiriliyor, çok kere "töre" hükümleri yürütülüyor ve devlet doğrudan doğruya "Türk" adını taşıyordu ("Ed-Devlet'ül-Türkîyye").

Bütün bu Türk-İslâm devletlerinde Türklere yabancılar tarafından yüksek vasıfta, üstün insanlar gözü ile bakılmış. kabiliyet, güzellik ve şecaatleri öğülmüştür.(Meselâ el-Cahiz, İbn Hassül, Zemahşerî, Mübarekşâh ayrıca şâirler.)

Sayfa12345

 

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...