Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
İSLAMİ TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa12345

Böylece Türk-İslâm devletlerinde bir yandan aydınlara hitap etmek ve diğer taraftan halkı temsil etmek üzere gelişen ve yayılan Sûfîlik her iki cephesi ile Anadolu'da da mevcut olmuş ve bilindiği gibi orada da Türkmen babaları yanında, islâmi ilimlere vâkıf derin kültürlü sûfîler (Muhyeddîn Arabî, Celâl'üd-dîn Rûmî vb) büyük rol oynamışlardır. Türkmen beyliklerinde de tasavvufî eserler yazılmıştır.

Sûfîlik Delhi Türk Sultanlığında da kuvvetli idi. Ferîd'üd-dîn Mes'ud (ölm. 1265) ile bunun halefi "Mahbüb-u İlâh" diye anılan Nizâm'üd- dîn Evliya (ölm. 1325) ve şair Hasan Dihlevî (ölm. 1327) devrin şöhretli Sûfîleri idiler. Hindistan'da bu cereyan Hind düşüncesinde inkılâp yapmış görünmektedir. Eski canlılığını kaybederek şeklîliğe boğulmuş Brahmanizme karşı içten ve gerçek ibadeti terviç eden Sûfîlik Bakhti hareketinin 14. asırdaki kuvvetli müdafaacısı Ramanand'ın şu fikirleri İslâmî Sûfîlik inancını yansıtmakta idi: "Herşeye hâkim olan Tanrı, herşeyde mevcut olan bir kudrettir". 15. asırda, insanların eşit olduğunu ileri sürerek, "kast" sistemini redde doğru hamle yapan Benares'li Kebîr de şöyle diyordu. "Kalb temizliği, Ganj'da yıkanmaktan daha önemlidir. Hindlilerle Türkler aynı topraktan yapılmış çanaklar gibidir". Nizâm'üd-ün Evliya'nın düşüncelerine çok yakın olan bu görüşler sonraki Sikh inancına esas teşkil etmiştir. Karmatîler elindeki Multan bölgesinin devlete kazanılmasında çok hizmetleri geçen sûfîlerin oradaki türbelerin arasında en güzellerinden biri, Şeyh Rükn'üd-dîn için, Giyâs'üd-dîn Tuğluk tarafından yaptırılmıştır.

5- FELSEFE VE İLİM

İslâm felsefesinin, biri eski Yunan felsefesine, diğeri sûfîliğe dayalı olarak iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her iki cephesi ile de Türk düşüncesi ile ilgili bulunduğu görülmektedir. Türklerden önce İslâm dünyasında Kelâm münakaşaları içinde yetişmiş ünlü sûfîler vardı. fakat bunlar mahallî ve münferid kişilerdi. Sûfîliğin asıl, siyaset dışı belirli görüşler etrafında merkezileşerek, serbest tarikatler hâlinde teşkilâtlanması, daha ziyade dîni ve fikri tolerans çağı olan Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde vuku bulmuştur. Diğer taraftan Halife El-Me'mun zamanının (813-833) büyük tercüme faaliyeti ile İslâm zihniyetine nüfuza başlayan Yunan felsefesi tam başarısını Türklere borçlu idi. Çünkü karakteri madde, ölçü, mantık ve faydacılık olan Yunan düşüncesi, temelinde peygamberlik ve mücizelerin yattığı "Sâmî" düşünceden kaynak alan islâm düşüncesinden ziyade gerçekçi Türk düşüncesine yakındı. Bündan dolayı Yunan felsefesi, islâm fikir hayatında ilk hakiki temsilci olarak Fârâbi'yi (ölm. 950) bulmuştur. Seyhun nehri kıyılarında Oğuzlar'ın Karacuk (Fârâb) şehrinde doğan Uzlug oğlu Muhammed Fârâbi metafizik, fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset vb.'ye dair yazdığı 160 kadar kitap ve risalesi ile Aristoteles'ın hemen bütün fikirlerini en iyi açıkladığı için "Muallim- sânî" (2. öğretmen) lâkabı ile tanınmış, batıda "Al-Pharabius" diye şöhret yapmış ve eserlerinden çoğu daha o asırlarda lâtinceye çevrilerek yüksek dereceli okullarda ders kitabı olmuştur.

Fârâbî nin felsefe ile dîni (akıl ile inanç) uzlaştırma konusunda açtığı çığır İbn Sinâ ile doğuda ve Hıristiyan ilâhiyatçısı Aquino'lu Thomas (ölm. 1274) ile Batıda tâkip edilmiş, onun ulûhiyet, akıl, sübût ve feyz nazariyeleri islâm kelâmcıları çevresinde ve İspanya'da Meymüni ve İbn Rüşd aracılığı ile Batı Hıristiyan felsefesinde tesirini uzun süre duyurmuştur. Siyaset mevzuunu inceleyen Fârabi'nin "hürriyet"i izah tarzı da çok ilgı çekicidir: "Doğru düşünen ve düşündüğünü yapmak iradesine sahip olan bir insan hürdür. Hem doğru düşünmeden hem iradeden mahrum ise behimî (hayvan) dir. Doğru düşünüp de iradesi yok ise o, köledir. İlim ve felsefe ile meşgul kimselerden bazıları kölelikte öteki insanlardan geri kalmazlar. Bunların bilgilerinden fayda gelmeyeceği gibi, kendileri de diğer ilim erbab için utanç nedeni olurlar."

Diğer büyük filozof ve tabib İbn Sinâ'nın (ölm. 1037), Mâveraünnehir kültür çevresinde yetişmesi ve felsefî bilgisinin esaslarını Fârâbi'den alması İslâm-Türk kültürünün yüceliğini gösterir. Tıp, mantık, fizik, tabüyat, alâk, dîn felsefesi vb. sahalarında 220 civarındaki eseri ile ilim ve fikir dünyasına yenilikler getiren İbn Sînâ (Batı'da Avicenna), İslâmın en büyük filizoflarından 2.'si olarak Doğuda ve Batı'da çok tesir yaratmış, kitaplarından çoğu lâtinceye çevrilerek öğretim kuruluşlarında okutulmuştur.

Fârâbi'nin açıp İbn Sînâ'nın geliştirdiği yeni İslâm düşüncesi yolunda ilerleyenler, hattâ onu dâha çok kuvvetlendirmeye çalışanlar (Yahya b. Adiyy, Ebû Süleyman Sicistani, Ebâ Hayyan Tevhîdî, Ebû'l-Ferec b. Tayyib, fizikçi, İbn Heysem ve İbn'ün Necib'ül-Vâsıtî, Ömer Hayyam vb. astronomlar) olduğu gibi, Fahr'üd-dîn Râzî, Muhy'id-dîn Arabi, İbn Rüşd ve Gazâli vb. büyük şahsiyetler de aynı "ekol" den feyz almalarıdır. Ancak bunlar yeni felsefeyi olgunlaştırmaya ve yaymaya muvaffak olamamışlar, üstelik Gazzâlî ile Muhy-id-în Arabîmüsbet felsefenin başka mecraya sürüklenmesinde başlıca rol oynamışlardır. Böylece gerçek felsefe hızını kesmiş ve yerini tedricen sûfîliğe bırakmaya mecbur olmuştur. Bilhassa Gazzâlî olumlu felsefeye karşı mücadeleyi en iyi veren mütefekkir idi. Onun meşhur Tehâfüt'ül-felâsife (Filozofların yıkılışı) adlı eseri Râzi'nin tenkidlerine uğramış ve özellikle İbn Rüşd'ün (ölm. 1998) kaleminde şiddetli bir direnç ile karşılaşmış (Tehâfüt'ül-Tehâfüf) ise de, siyasi ve sosyal çalkantılar içinde bocalayan doğuda Gazzâfi Sûfiliğin de tesiri azaltılamamış, düşünce dîn çerçevesini kıramamış, halk kütleleri tarafından benimsendiği bilinen çeşitli râfızi telâkkiler de yüksek dîn felsefesi seviyesinin büsbütün düşmesine yol açmıştır. Neticede Sûfîlik bir dînî-fikri hamle olmaktan çıkarak, istikbalin keşfi, "esrar perdesi"nin kaldırılması ve kehanet gibi akıl-dışı bir takım tatbikata sahne hâline gelmiş ve artık her şeyh ve dervişten kerametler beklenir olmuştur. Bu durum da müsbet düşünme melekesinden mahrum bıraktığı, aynı zamanda makbül dînî terbiyesini yozlaştırdığı kütleleri ilim zihniyetinden ve hakikatlerden uzaklaştırmış, ayrıca dîni bilgileri de gittikçe kalıplaştıran medrese ile dergâh (tarikat ocağı) arasında sürüp giden kavgalar da, önceki asırların gümrah akli düşünce ve ilim hayatını âdeta tüketmiştir.

Bu itibarla İslâm-Türk devletleri tarihinde müsbet ilim konusunu iki devrede ele almak icab etmektedir. 12. asır ortalarına kadar olan ilk devrede, felsefede görüldüğü gibi, dünyaya rehberlik edecek bir kudret gösteren ilim, daha sonra silinip gitmiş gibidir.

Türk-İslâm topluluklarında müsbet ilim yine Fârâbi ile başlar. İhse'ül-ulûm adlı kitabı ile ilimleri ilk tasnif eden Fârâbi'nin bu eserin lâtince tercümesi, aynı mevzuda Gundisallinus (ölm. 1157) un kitabına esas olmuştu. Fârâbi ayrıca Euklides'in geometrisini de şerh etmişti. Diğer ilim adamlarından, trigonometrinin kurucularından sayılan, Türk asıllı, Abdullah al-Bârânî (ölm. 929) ile matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcilerinden olan, Kitab'ül-Cebr ve'l-Mukabele yazarı, İbn Türk'ül-Cîlî'yi burada zikretmek lâzımdır. Matematik bilginlerinden biri Harezm'li Abu Reyhan'ül-Birüni (ölm. 1051)'dir. Gazne Türk sarayında yaşayan ve Sultan Mahmûd'un yanında Hind seferlerine katılan, ihtimâl Türk asıllı, el-Bîrûnî'nin, eserlerinde "Âyet"lerle Yunan filozoflarının sözlerini bir arada zikretmesi dikkate değer. Ona göre, ilmin ilerlemesi için, serbest düşünebilmek şarttır ve insanların düşünüş ve inanışları başka başkadır. Mâmuriyet (medenîyet) de bu çeşitlilikten doğar". Açık zihniyeti ile çağdaş bir ilim adamı hüviyetinde beliren el-Bîrûnî çeşitli bilgi dallarında 110'dan fazla eser yazmıştır. İstihraç'ül-Avtar fi'd-Dâire adlı eserinde çember yayları ve kirişler hakkında yeni teoriler koymuş. Tasdik'us-Suver'inde geometrik izdüşüm usullerini incelemiştir. Geometrinin sadece pergel ve cetvel kullanmak suretiyle halli mümkün olmayan bir klâsik meselesi üzerindeki buluşları hâlen de "Bîrûnî Problemleri" diye anılmaktadır. Tahdid Nihayet'il-Emâkin adlı kitabı ise, matematik coğrafyanın incelenmesine dairdir ve bazı trigonometrik meseleler de burada açıklanmıştır. El-Bîrüni, "Dünya Tarihinin Arkhimedes, Leonardo ve Leibniz tipindeki ilmi ve entellektüel dâhîlerinden" kabûl edilmektedir.

Astronomide yıldızlardan geleceğe zit hükümler çıkarmak gayretlerinin (İlm-i Nücum) yersizliğini açıklayan Farâbî'ye göre, gökyüzü varlık ve hâdiselerinden insanların âkıbetlerini keşfetmek mümkün değildir; arz ile güneş arasına ayın girmesi ile vâki olan güneş tutulması gibi bir gök hâdisesinin yeryüzünde meselâ bir hükümdarın ölmesi ile münasebetine inanmak "acab al-acaib" (saçmaların saçması) bir şeydir. Fârâbi'ye göre, her hâdisenin bir sebebi vardır "Tesadüfler bizim sebebini bilmediğimiz hâdiselerdir". İbn Sînâ Hemedan rasathanesinde çalışmış el-Bîrüni ise, Tarih'ül-Hind'inde arzın bir yılda güneş etrafından döndüğünden bahsetmiş, El-Kanun'ul-Mes'üdî (Gazneli Sultanı I. Mes'üd adınâ yazılmıştır)'sinde enlem ve boylamlar üzerinde durmuş, arzın buudlarını, Gazne-İskenderiye arasındaki enlem ve boylam dairelerini tesbit etmiştir. Dokunduğu her madenî altuna çevirdiği iddia olunan "Filozof taşı"na ve hayatı uzatan veya ebedileştiren "İksir"e inanmadığını, bunların birer hayal olduğunu belirten İbn Sinâ'dan sonra, yine el-Birüni El-Cemahir fi Ma'rifet'il-Cevahir adlı eserinde ilk defa özgül ağırlık hususunda önemli neticelere varmış icad ettiği bir piknometre ile 16 maddenin özgül ağırlığını hakikata çok yakın şekilde ölçmüştür.

İslâm-Türk dünyasında hekimlik konusunda şüphesiz İbn Sinâ birinci plânda yer alır. Kendisi Batı ilim âleminde "Tababetin hükümdarı" diye anılır. Bîrûnî'nin Kitab'üs-Saydele'si de ilâçlara ve şifalı otlara tahsis edilmiştir.

Eskiden İslâm dünyasında coğrafya, daha ziyâde, bir müşahade bilgisi durumunda iken, bunun ilim hâline sokulması Türk-İslâm çağında olmuştur. El Birüni Sultan Mahmûd ile birlikte gittiği Hindistan'ın tarihini, coğrafyasını, örf ve âdetlerini tesbit ettiği Tahkik Malil-Hind adlı eserinde bu kıtanın coğrafyasına dair geniş bilgi vermiş, hattâ İndus vâdisinin alüviyonla dolan eski bir deniz kalıntısı olduğunu söylemiştir. Tahdid'ül-Emâkin'inde ise Hindistan, Afganistan ve Harezm hakkındaki jeolojik tesbitlerini kaydetmiştir.

Filoloji bahsinde Arap dilinin en iyi sözlüklerinden biri kabûl edilen Es-Sihah fiiluga veya Sihah-i Cevheri adlı eserin yazarı İsmail Cevheri (ölm. 1002), kaynakların bildirdiği üzere, Fârâb'lı bir Türk'tü.

Bu devirde bir çok tarih kitabı yazılmıştı. Fakat bunlardan çoğu maalesef bize kadar gelmemiştir. 9. yüzyılda yaşamış ve isimleri el-Câhiz'de kayıtlı Beşşâr'ul Türkî, Tarhan'ur-Râvi, Sabbah b. Hâkan gibi Türk asıllı tarihçilerden başka, yalnız adlarını bildiğimiz eserlerden bazıları şunlardır: Kılıç Tamgaç Han İbrahim adına Mecd'üd-dîn Muhammed tarafından yazılan Mülûk'ül-Hâniya (Kara-Hanlılar Tarihi), Tarih'ül-Kısas (Ebu Nasr Ahmed'ül Buhari tarafından, Kara-Hanlılar Tarihi), el-Bîrûnî'nin Kitab'ul-Musamere fi Ahbar Hvarezm, Tarih Eyyam Sultan Mahmûd, Tarih'ül-Mubeyyize ve'l- Karamita, Al-Tahzir min kıbel'it-Türk, Tenkih'üt-Tevarih, adlı eserleri, Ebu'l-Futuh Abd'ül-Gafir'in yazdığı Tarih-i Kâşgar, Ebu Hafs Ömer'in yazdığı Tarih-i Semerkand, Ebu Muhammed Hârun'un Tarih-i Horasan'ı, Gazneliler'e dair Ebu Ya'la Bayhaki'nin Sirat Mas'udiya'sı, Ebû'l Hasan Heysem'in Tarih'i. Eserleri bize kadar gelen tarihçiler arasında Gazneliler devrinden Zeyn'ül Ahbâr müellifi Gerdizi, Gazneli Sultan Mahmûd'un büyük tarihçisi El-Utbi, Gazneliler'in Selçuklulara karşı Horasan harekâtını günü gününe zaptetmiş olan, Tarih-i Beyhaki müellifi Ebû'l-Fazl'ul-Beyhaki, Delhi Sultanlığı'nda eserini Kutb'üd-dîn Aybeg zamanında tamamlıyan Fahr'üddîn Mubârekşah, Tabakat-ı Nasıri adlı tarihini Nasır'uddîn Mahmûd adına kaleme alan kadı Minhac Sirac'üddîn Cuzcani. Tuğluk âilesinden Muhammed'in ve sonra Fîrüzşah'ın tarihçisi, Tarih-i Firüzşah'ın yazarı Ziya'üddîn Barani, Tac'ül-Me'asir'in müellifi Muhammed b. Hasar, Nizami, anılması gereken şahsiyetlerdir.

Kara-Hanlı ülkesinde Türkçe manzum olarak yazılan Kutadgu-Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hâkimiyet telâkkisi ve siyaset görüşü bakımlarından şüphesiz bir şaheserdir. Bu kitap Balasagunlu Has Hâcib Yusuf tarafından Kâşgar'da 1070'e doğru, Uygur harfleri ile yazılmış ve Buğra Han (Ebu Ali Hasan)'a takdim olunmuştur. Uygur harfleri ile Türkçe manzum diğer bir kitap da Yüknekli Ahmed adında bir Türk'ün, Emir-i Dâd (Adliye Bakanı) Muhammed Bey namına hazırladığı, Atabet'ül-Hakayik'dir. Zaman itibarı ile Kutadgu-Bilig'den biraz sonra yazılan ve daha ziyâde bir nasihat-nâme olan bu eserde İslâmi de tesirin hayli koyulaştığı görülmektedir. Batı Kara-Hanlı hükümdarlarından II. Mes'üd (ölm. 1178) adına da Agrâz'üs-Siyase fı İlm-il-Riyase adlı, bir siyaset-ahlâk kitabı yazılmıştır.

İslâm dünyasında öğretim ve eğitim bakımından Selçuklu İmparatorluğu çağının bir dönüm noktası olduğu bilinir. Daha önceleri dağınık ve hususi şekilde yapılan öğretim ilk defa Sultan Alp Arslan zamanında programa bağlanmış ve devlet himayesi altına alınmıştır. Selçuklu devletini bu ciddî kültür faaliyetine sevkeden nedenlerin başında, ana siyaset icabı, Şiîlik ve diğer râfîzî düşüncelerle mücadele geliyordu. Başlangıçta fakihler ve bilginler için tahsisat ayırmak, zâhidler için imaretler açmak yolu ile devlete bağlı mânevî kuvvet cephesi meydana getirmeye çalışılırken, büyük ilim ocakları medreselerin kurulması ile imparatorluk ölçüsünde kadrolanan öğretim düzenine girildi. Böylece tanınmış ilim ve fikir adamlarını sinesinde toplayan, maaşlı müderrisleri (profesörleri), aylık ve erzak tahsisatı alan öğrencileri ile meccanî öğretim yapan, ders programları tesbit edilmiş ve zengin kütüphaneler ile donatılmış en yüksek öğretim müessesesi olarak medrese İslâm dünyasında Sultan A1p Arslan tarafından kuruldu (1066). Bağdat'ta 60 bin dînar (altun)a inşa edildiği rivayet olunan "Nizâmiye" adlı bu medreseye çarşılar, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmişti. Dîni bakımdan hanefi ve şafiî fıkıhlarını öğreten Bağdat Nizâmiyesi ilim ve fikir hayatında önemli rol oynamış, yüksek vasıfta bilginler yetiştirmiş, buradan çıkan gençler memleketin yetkili şahsiyetleri olarak yüksek makamlar işgal etmişlerdir. Yine o sıralarda İsfahan, Nişâpur, Merv, Belh, Herat, Tüs, Basra, Amul gibi merkezlerde birer benzeri kurulan Bağdad Nizâmiyesinin ders konuları ve programları, esas itibariyle, bütün islâm ülkelerinde ve Osmanlılar dâhil, İslâm-Türk devletlerinde asırlarca takip ve tatbik edilmiştir.

Nizâmiye medreselerinde dîni bilgiler yanında, felsefe (kelâm), filoloji (Arap dili ve grameri) ve matematik (riyaziyât, hey'et) vs. gibi ilimler de okutulduğu için ve Avrupa'da benzer müesseseler daha geç tarihlerde kurulmuş olduğundan, Bağdad Nizâmiyesi yeryüzünde ilk üniversite sayılmaktadır. Daha sonra Selçuklu devletlerinde, Harzemşahlar'da, Atabeylikler'de, Türkmen beyliklerinde, Hind'de ve Mısır'da sultanlar, devlet adamları ve hâtunlar tarafından, aynı esaslarda yürümek üzere, kurulan medreseler sayılmayacak kadar çoktur. Medreselerin devletin sivil idare kadrosuna memur yetiştirmesi itibariyle de büyük önemi vardı.

Selçuklu devrinde tabipler, belagatçiler yetişmiş, matematik ilmi de yüksek bir seviyeye ulaşmış ve daha çok edebî hüviyetiyle tanınan meşhur Ömer Hayyâm (ölm. 1131), Muhammed Beyhakî gibi kuvvetli temsilciler bulmuştu. Bunlar mahrûtat, geometri ve zîc bahislerinde önemli eserler yazmışlardır. Ayrıca 476 (1074-1075) senesinde bir rasathane kurularak tetkikler yapılmış. Ömer Hayyâm, Ebu'l-Muzaffer İsfizarî, İbn Necüb'ül-Vâsıtî gibi yüksek heyetçiler "Târih-i Melîkî" veya "Târih-i Celâlî" veya "Takvim-i Melikşahi" denilen bir takvim tertiplemişlerdi ki, bu takvim bugün kullanılan Gregorien takviminden daha doğru hesaplara dayanıyordu. Sultan Sencer adına bir zîc yazan El-Hâzini 1115 yılında, sabit yıldızların yerini Merv şehrinin boylam dairesine göre tesbit etmiştir.

Bütün Türk hükümdarları gibi Selçuklu sultanları da tarih bilgisinin gelişmesini teşvik etmişlerdir. Böylece Selçukluların menşeinden bahseden Meliknâme (1058 yıllarında). İbn Hassul'un tarihi, Risâle-i Melikşâhiye adlı eser, Ebû Tâhir-i Hâtuni'nin Tarih-i Al-i Selçuk'u, şâir Mu'izzi'nin Siyer-ü fütühat-i Sultan Sencer'i, Hemedânî'nin Ünvan'ül - Siyer'i, İbn Fındık'ın Meşarib-üt-Tecarib'i, aynı müellifin Zinet'ül-Küttâb'ı, Sultan Sencer adına yazılan Kitab Mefâhir el-Etrâk, Sultan il. Tuğrul adına yazılan Acaib'ül- mahlûkât adlı coğrafya kitabı, bunlardan başka İmad'üddîn İsfahani, İbn'ül - Cevzi, Sıbt İbn'ül-Cevzî, Râvendî vb. tarihçilerin eserleri hep bu çağın mahsülleridir.

Diğer taraftan "Fahr-i Harezm" diye anılan ve Mukaddimet'ül-edeb yazarı Zimahşeri (ölm. 1144) ile, Zahire-i Harezmşahiye adlı büyük tıp kitabının müellifi hekim İsmâil Curcâni (ölm. 1137) Harezmşahlar devrinin başlıca ilim ve fikir adamlarıdır. Harezmşahlar devrinde de şüphesiz pek çok eser yazılmış bulunuyordu. Muhammed'ün-Nesevi'nin Harezmşah Celâl'üddîn'e tahsis ettiği çok önemli eseri Siret'ûs-Sultan Celâl'd-dîn'den başka, Harezmşahlar devrinin nadir eserlerinden ikisi, Moğollar'dan kaçmağa muvaffak olan edebiyat tarihçisi, Kays-ı Râzi'nin El Mu'cem fî meâyir-i Eş'âr'il- Acem ile, aynı müellifin Türk dili bakımından önemli olan Tibyânül-lûgat'il - Türkî alâ lisân'il-Kanglı'dır.

Türkmen beyliklerinde, Anadolu'da Âmid (Diyarbakır), Meyâfarikin (Silvan), Mardîn gibi şehirler Artuklular zamanında birer kültür merkezi olmuşlardı. Necm'üd-dîn Alpı (ölm. 1176) adına, Kemâl-üddîn Ebû Sâlim tarafından İkd'ülferîd; Fahr'üd-dîn Kara Arslan (ölm. 1174) adına, Ebû Ali's-sûfî tarafından Urcûze fî suver'il-kevâkib'is-sâbite (yıldızlara dâir), Melik El-Mes'üd (ölm. 1237) adına, Zeyn'üddîn Cevherî tarafından el- Muhtâr fî keşfil-esrar (sûfilik): Mahmûd (Kara Arslan'ın torunu) adına, El-Cezeri tarafından Kitab fî ma'rifet'il-hiyel ve'l-hendese (matematik); İmâd'üd- dîn Kara Arslan (Harput Beyi) adına islâm tasavvuf tarihinin meşhur simalarından Suhreverdiî Maktül tarafından Elvâh'ül- İmâdiye; Necm'üddîn Mansür adına, Abd'ül-Kaadir Râzi tarafından Ravzat'ül-fusehâ vb. gibi eserler yazılmış, büyük şâir Nizâmi "Hamse"sinin ikincisi olan Mahzen'ül-esrar'ı Mengücekli Fahr'üd-dîn Behrâmşah (ölm. 1225)'a ithaf etmiş, yine tanınmış bilgin, tarihçi ve tabib Abd'ül-Lâtif Bağdadî (ölm. 1231) birkaç yılını, Mengücüklü şâir Alâ'üd-dîn II. Dâvud'un sarayında geçirmiştir. Tarih-i Meyyâfarikîn adlı ünlü tarih kitabının bir kısmını Artuklulara tahsis eden Meyâfârikîn'li İbn'ül-Ezrak (ölm. 1176'dan sonra) da Artuklu Beyi Tumirtaş (ölm. 1152)'ın yanında bulunmuştu. İslâm Ortaçağının en büyük tarihçisi kabûl edilen İbn'al-Asir (ölm. 1231) Atabeyler çağında üstün bir kültür hayatına ulaştığı anlaşılan Cizre (bugün Mardîn'in ilçesi)'de doğmuş ve Musul'da yetişmişti. Onun büyük eseri El-Kâmil fi't-tarih'den başka Musul Atabeyleri Tarihi çağın en inanılır kaynaklarından biridir.

Türkmen beylik;erinde Dânişmend Gazi Ahmed Beyin hayat ve savaşlarını anlatan, destânî mahiyeti ünlü Dânişmendnâme'den sonra, atabeyler ve Mısır Türk hükümdarları için yazılan tarih kitaplarının başlıcaları şöyle sıralanabilir: Kitâb'ürravzateyn fî ahbâr-ı Devleteyn (Ebû Şâme tarafından, Atabey Nür'üd-dîn Mahmûd ve Salâh'üd-dîn Eyyübî için), Er-Ravzat'ul- Tahir fi siret'il-melik'iz-Zâhir (İbn Şeddâd tarafından, Sultan Baybars için), Ed-dürret'üs-semin'in Siret'in-Nûr'iddîn (İbn Kadi Şohbe tarafından, Nür'üd-dîn Mahmûd için), Dürret'ül-eslâk fî Devlet'il-Etrâk (Mısır Türk Devleti Tarihi), İbn Abd'üz-Zâhir tarafından, Sultan Kalavun'un ve Baybars'ın hal tercümeleri. Tarihçiler arasında aslen Türk olanlar da vardı: Dürer'üt-ticân adlı eserin yazarı Aybeg oğlu Ebû Bekir (ölm. 1337), Mecma'un-nevâdir yazarı Karatay, ayrıca Aydoğdu Kara-Sungurî vb.

Mısır'da bu devirde birçok Türkçe tercüme eser kaleme alınmıştır. Mısır Sultanlığı'nda konuşulan Türçeye -Anadolu Selçukluları, Atabeylikler ve Harezmşahlar ülkesinde kullanılan, Fars ve Arapça kelime ve terimlerin karıştığı Türkçe saf sayılmadığı için "hâlis Türkçe" ("Et-Türkî'l-hâlis") diyorlardı. İşte bu Türkçe ile yazılan eserler, Kıpçak-bozkırları ile Mısır ve Suriye arasında Türk kültür birliğinin korunmasında da pek faydalı oluyordu: Berke Fakîh: İrşâd'ül-mülûk ve's-selâtin (1378'den, fıkıh kitabı, tercüme), ayrıca Kitab'ul-fikh bî'lisân'il-Türkî, Kitab Mukaddime (Ebû'l-Leys'in fıkıh kitabı, tercüme), Kitab fî ilm'in- neşşâb (okçuluk'a ait, tercüme), Kitab'ül-hiyel (atlara ait, tercüme).

Bununla beraber Mısır Türk ülkesinde Oğuz lehçesi ile de kitaplar yazılıyordu: Meselâ Erzurumlu Darâr'in eserleri: Yusuf ve Züleyhâ (1366'dan), Siret'ün - Nebî (tercüme), Fütûh'uş-Şâm (1392'den tercüme). Ayrıca: Şerif Hasan: Şehnâme tercümesi (14. Asır), Balıoğlu İbrahim: Hikmetnâme (manzum ansiklopedi, 14. asır).
Mısır Türk kültür çevresinde dikkati çeken bir husus da bu devirde orada bir çok Türkçe-Arapça lügat kitabının hazırlanmasıdır. Bu, şüphesiz hâkim zümre dilinin yerli aydınlar tarafından öğrenilmesi gayesini güdüyordu: İbn Mühenna (13. asır sonu): Hilyet-ül-insan ve helbet'ül-lisân; Ebû Hayyân: Kitab'ul-idrâk lilisân'il Etrâk (1313); El-Ef'âl fî lisân'il-Etrâk Buhr'u- l-mülk fî nahv'it-Türk, Eddürret'ül-muziye fî lügat'it-Türkîye; Fahr'ûddîn Muhammed (ölm.1313. Salur boyundan): Kavâid'u Lisân'il-Türk; Alâ'üd- dîn Bilik (Kıpçak): Envâr'ül-muziye; Muhammed'ul-Ba'li (ölm. 1302): El- umdet'ül-kaviye fî lügat'it Türkîye; Cemâl'üd-dîn Türkî (14. asır): Kitab'ul- Bulgat'ül-müştâk fî Iügat'it-Türk ve'l-Kıpçak; Tercüman-ı Türkî ve Arabî (1345'den, yazarı meçhul) vb. Bu eserlerden çoğu maalesef kayıptır.

Sayfa12345


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...