| İSLAMİ
TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU | |
| Böylece
Türk-İslâm devletlerinde bir yandan aydınlara hitap etmek ve diğer taraftan halkı
temsil etmek üzere gelişen ve yayılan Sûfîlik her iki cephesi ile Anadolu'da da
mevcut olmuş ve bilindiği gibi orada da Türkmen babaları yanında, islâmi ilimlere
vâkıf derin kültürlü sûfîler (Muhyeddîn Arabî, Celâl'üd-dîn Rûmî vb) büyük rol
oynamışlardır. Türkmen beyliklerinde de tasavvufî eserler yazılmıştır.
Sûfîlik Delhi Türk Sultanlığında da kuvvetli idi. Ferîd'üd-dîn Mes'ud (ölm. 1265)
ile bunun halefi "Mahbüb-u İlâh" diye anılan Nizâm'üd- dîn Evliya (ölm.
1325) ve şair Hasan Dihlevî (ölm. 1327) devrin şöhretli Sûfîleri idiler. Hindistan'da
bu cereyan Hind düşüncesinde inkılâp yapmış görünmektedir. Eski canlılığını kaybederek
şeklîliğe boğulmuş Brahmanizme karşı içten ve gerçek ibadeti terviç eden Sûfîlik
Bakhti hareketinin 14. asırdaki kuvvetli müdafaacısı Ramanand'ın şu fikirleri
İslâmî Sûfîlik inancını yansıtmakta idi: "Herşeye hâkim olan Tanrı, herşeyde
mevcut olan bir kudrettir". 15. asırda, insanların eşit olduğunu ileri sürerek,
"kast" sistemini redde doğru hamle yapan Benares'li Kebîr de şöyle diyordu.
"Kalb temizliği, Ganj'da yıkanmaktan daha önemlidir. Hindlilerle Türkler
aynı topraktan yapılmış çanaklar gibidir". Nizâm'üd-ün Evliya'nın düşüncelerine
çok yakın olan bu görüşler sonraki Sikh inancına esas teşkil etmiştir. Karmatîler
elindeki Multan bölgesinin devlete kazanılmasında çok hizmetleri geçen sûfîlerin
oradaki türbelerin arasında en güzellerinden biri, Şeyh Rükn'üd-dîn için, Giyâs'üd-dîn
Tuğluk tarafından yaptırılmıştır. 5- FELSEFE VE İLİM
İslâm felsefesinin, biri eski Yunan felsefesine, diğeri sûfîliğe dayalı olarak
iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her iki cephesi ile de Türk düşüncesi ile
ilgili bulunduğu görülmektedir. Türklerden önce İslâm dünyasında Kelâm münakaşaları
içinde yetişmiş ünlü sûfîler vardı. fakat bunlar mahallî ve münferid kişilerdi.
Sûfîliğin asıl, siyaset dışı belirli görüşler etrafında merkezileşerek, serbest
tarikatler hâlinde teşkilâtlanması, daha ziyade dîni ve fikri tolerans çağı olan
Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde vuku bulmuştur. Diğer taraftan Halife El-Me'mun
zamanının (813-833) büyük tercüme faaliyeti ile İslâm zihniyetine nüfuza başlayan
Yunan felsefesi tam başarısını Türklere borçlu idi. Çünkü karakteri madde, ölçü,
mantık ve faydacılık olan Yunan düşüncesi, temelinde peygamberlik ve mücizelerin
yattığı "Sâmî" düşünceden kaynak alan islâm düşüncesinden ziyade gerçekçi
Türk düşüncesine yakındı. Bündan dolayı Yunan felsefesi, islâm fikir hayatında
ilk hakiki temsilci olarak Fârâbi'yi (ölm. 950) bulmuştur. Seyhun nehri kıyılarında
Oğuzlar'ın Karacuk (Fârâb) şehrinde doğan Uzlug oğlu Muhammed Fârâbi metafizik,
fizik, astronomi, mantık, psikoloji, siyaset vb.'ye dair yazdığı 160 kadar kitap
ve risalesi ile Aristoteles'ın hemen bütün fikirlerini en iyi açıkladığı için
"Muallim- sânî" (2. öğretmen) lâkabı ile tanınmış, batıda "Al-Pharabius"
diye şöhret yapmış ve eserlerinden çoğu daha o asırlarda lâtinceye çevrilerek
yüksek dereceli okullarda ders kitabı olmuştur. Fârâbî nin felsefe ile
dîni (akıl ile inanç) uzlaştırma konusunda açtığı çığır İbn Sinâ ile doğuda ve
Hıristiyan ilâhiyatçısı Aquino'lu Thomas (ölm. 1274) ile Batıda tâkip edilmiş,
onun ulûhiyet, akıl, sübût ve feyz nazariyeleri islâm kelâmcıları çevresinde ve
İspanya'da Meymüni ve İbn Rüşd aracılığı ile Batı Hıristiyan felsefesinde tesirini
uzun süre duyurmuştur. Siyaset mevzuunu inceleyen Fârabi'nin "hürriyet"i
izah tarzı da çok ilgı çekicidir: "Doğru düşünen ve düşündüğünü yapmak iradesine
sahip olan bir insan hürdür. Hem doğru düşünmeden hem iradeden mahrum ise behimî
(hayvan) dir. Doğru düşünüp de iradesi yok ise o, köledir. İlim ve felsefe ile
meşgul kimselerden bazıları kölelikte öteki insanlardan geri kalmazlar. Bunların
bilgilerinden fayda gelmeyeceği gibi, kendileri de diğer ilim erbab için utanç
nedeni olurlar." Diğer büyük filozof ve tabib İbn Sinâ'nın (ölm.
1037), Mâveraünnehir kültür çevresinde yetişmesi ve felsefî bilgisinin esaslarını
Fârâbi'den alması İslâm-Türk kültürünün yüceliğini gösterir. Tıp, mantık, fizik,
tabüyat, alâk, dîn felsefesi vb. sahalarında 220 civarındaki eseri ile ilim ve
fikir dünyasına yenilikler getiren İbn Sînâ (Batı'da Avicenna), İslâmın en büyük
filizoflarından 2.'si olarak Doğuda ve Batı'da çok tesir yaratmış, kitaplarından
çoğu lâtinceye çevrilerek öğretim kuruluşlarında okutulmuştur. Fârâbi'nin
açıp İbn Sînâ'nın geliştirdiği yeni İslâm düşüncesi yolunda ilerleyenler, hattâ
onu dâha çok kuvvetlendirmeye çalışanlar (Yahya b. Adiyy, Ebû Süleyman Sicistani,
Ebâ Hayyan Tevhîdî, Ebû'l-Ferec b. Tayyib, fizikçi, İbn Heysem ve İbn'ün Necib'ül-Vâsıtî,
Ömer Hayyam vb. astronomlar) olduğu gibi, Fahr'üd-dîn Râzî, Muhy'id-dîn Arabi,
İbn Rüşd ve Gazâli vb. büyük şahsiyetler de aynı "ekol" den feyz almalarıdır.
Ancak bunlar yeni felsefeyi olgunlaştırmaya ve yaymaya muvaffak olamamışlar, üstelik
Gazzâlî ile Muhy-id-în Arabîmüsbet felsefenin başka mecraya sürüklenmesinde başlıca
rol oynamışlardır. Böylece gerçek felsefe hızını kesmiş ve yerini tedricen sûfîliğe
bırakmaya mecbur olmuştur. Bilhassa Gazzâlî olumlu felsefeye karşı mücadeleyi
en iyi veren mütefekkir idi. Onun meşhur Tehâfüt'ül-felâsife (Filozofların yıkılışı)
adlı eseri Râzi'nin tenkidlerine uğramış ve özellikle İbn Rüşd'ün (ölm. 1998)
kaleminde şiddetli bir direnç ile karşılaşmış (Tehâfüt'ül-Tehâfüf) ise de, siyasi
ve sosyal çalkantılar içinde bocalayan doğuda Gazzâfi Sûfiliğin de tesiri azaltılamamış,
düşünce dîn çerçevesini kıramamış, halk kütleleri tarafından benimsendiği bilinen
çeşitli râfızi telâkkiler de yüksek dîn felsefesi seviyesinin büsbütün düşmesine
yol açmıştır. Neticede Sûfîlik bir dînî-fikri hamle olmaktan çıkarak, istikbalin
keşfi, "esrar perdesi"nin kaldırılması ve kehanet gibi akıl-dışı bir
takım tatbikata sahne hâline gelmiş ve artık her şeyh ve dervişten kerametler
beklenir olmuştur. Bu durum da müsbet düşünme melekesinden mahrum bıraktığı, aynı
zamanda makbül dînî terbiyesini yozlaştırdığı kütleleri ilim zihniyetinden ve
hakikatlerden uzaklaştırmış, ayrıca dîni bilgileri de gittikçe kalıplaştıran medrese
ile dergâh (tarikat ocağı) arasında sürüp giden kavgalar da, önceki asırların
gümrah akli düşünce ve ilim hayatını âdeta tüketmiştir. Bu itibarla İslâm-Türk
devletleri tarihinde müsbet ilim konusunu iki devrede ele almak icab etmektedir.
12. asır ortalarına kadar olan ilk devrede, felsefede görüldüğü gibi, dünyaya
rehberlik edecek bir kudret gösteren ilim, daha sonra silinip gitmiş gibidir.
Türk-İslâm topluluklarında müsbet ilim yine Fârâbi ile başlar. İhse'ül-ulûm
adlı kitabı ile ilimleri ilk tasnif eden Fârâbi'nin bu eserin lâtince tercümesi,
aynı mevzuda Gundisallinus (ölm. 1157) un kitabına esas olmuştu. Fârâbi ayrıca
Euklides'in geometrisini de şerh etmişti. Diğer ilim adamlarından, trigonometrinin
kurucularından sayılan, Türk asıllı, Abdullah al-Bârânî (ölm. 929) ile matematik
ilminin doğudaki başlıca temsilcilerinden olan, Kitab'ül-Cebr ve'l-Mukabele yazarı,
İbn Türk'ül-Cîlî'yi burada zikretmek lâzımdır. Matematik bilginlerinden biri Harezm'li
Abu Reyhan'ül-Birüni (ölm. 1051)'dir. Gazne Türk sarayında yaşayan ve Sultan Mahmûd'un
yanında Hind seferlerine katılan, ihtimâl Türk asıllı, el-Bîrûnî'nin, eserlerinde
"Âyet"lerle Yunan filozoflarının sözlerini bir arada zikretmesi dikkate
değer. Ona göre, ilmin ilerlemesi için, serbest düşünebilmek şarttır ve insanların
düşünüş ve inanışları başka başkadır. Mâmuriyet (medenîyet) de bu çeşitlilikten
doğar". Açık zihniyeti ile çağdaş bir ilim adamı hüviyetinde beliren el-Bîrûnî
çeşitli bilgi dallarında 110'dan fazla eser yazmıştır. İstihraç'ül-Avtar fi'd-Dâire
adlı eserinde çember yayları ve kirişler hakkında yeni teoriler koymuş. Tasdik'us-Suver'inde
geometrik izdüşüm usullerini incelemiştir. Geometrinin sadece pergel ve cetvel
kullanmak suretiyle halli mümkün olmayan bir klâsik meselesi üzerindeki buluşları
hâlen de "Bîrûnî Problemleri" diye anılmaktadır. Tahdid Nihayet'il-Emâkin
adlı kitabı ise, matematik coğrafyanın incelenmesine dairdir ve bazı trigonometrik
meseleler de burada açıklanmıştır. El-Bîrüni, "Dünya Tarihinin Arkhimedes,
Leonardo ve Leibniz tipindeki ilmi ve entellektüel dâhîlerinden" kabûl edilmektedir.
Astronomide yıldızlardan geleceğe zit hükümler çıkarmak gayretlerinin
(İlm-i Nücum) yersizliğini açıklayan Farâbî'ye göre, gökyüzü varlık ve hâdiselerinden
insanların âkıbetlerini keşfetmek mümkün değildir; arz ile güneş arasına ayın
girmesi ile vâki olan güneş tutulması gibi bir gök hâdisesinin yeryüzünde meselâ
bir hükümdarın ölmesi ile münasebetine inanmak "acab al-acaib" (saçmaların
saçması) bir şeydir. Fârâbi'ye göre, her hâdisenin bir sebebi vardır "Tesadüfler
bizim sebebini bilmediğimiz hâdiselerdir". İbn Sînâ Hemedan rasathanesinde
çalışmış el-Bîrüni ise, Tarih'ül-Hind'inde arzın bir yılda güneş etrafından döndüğünden
bahsetmiş, El-Kanun'ul-Mes'üdî (Gazneli Sultanı I. Mes'üd adınâ yazılmıştır)'sinde
enlem ve boylamlar üzerinde durmuş, arzın buudlarını, Gazne-İskenderiye arasındaki
enlem ve boylam dairelerini tesbit etmiştir. Dokunduğu her madenî altuna çevirdiği
iddia olunan "Filozof taşı"na ve hayatı uzatan veya ebedileştiren "İksir"e
inanmadığını, bunların birer hayal olduğunu belirten İbn Sinâ'dan sonra, yine
el-Birüni El-Cemahir fi Ma'rifet'il-Cevahir adlı eserinde ilk defa özgül ağırlık
hususunda önemli neticelere varmış icad ettiği bir piknometre ile 16 maddenin
özgül ağırlığını hakikata çok yakın şekilde ölçmüştür. İslâm-Türk dünyasında
hekimlik konusunda şüphesiz İbn Sinâ birinci plânda yer alır. Kendisi Batı ilim
âleminde "Tababetin hükümdarı" diye anılır. Bîrûnî'nin Kitab'üs-Saydele'si
de ilâçlara ve şifalı otlara tahsis edilmiştir. Eskiden İslâm dünyasında
coğrafya, daha ziyâde, bir müşahade bilgisi durumunda iken, bunun ilim hâline
sokulması Türk-İslâm çağında olmuştur. El Birüni Sultan Mahmûd ile birlikte gittiği
Hindistan'ın tarihini, coğrafyasını, örf ve âdetlerini tesbit ettiği Tahkik Malil-Hind
adlı eserinde bu kıtanın coğrafyasına dair geniş bilgi vermiş, hattâ İndus vâdisinin
alüviyonla dolan eski bir deniz kalıntısı olduğunu söylemiştir. Tahdid'ül-Emâkin'inde
ise Hindistan, Afganistan ve Harezm hakkındaki jeolojik tesbitlerini kaydetmiştir.
Filoloji bahsinde Arap dilinin en iyi sözlüklerinden biri kabûl edilen Es-Sihah
fiiluga veya Sihah-i Cevheri adlı eserin yazarı İsmail Cevheri (ölm. 1002), kaynakların
bildirdiği üzere, Fârâb'lı bir Türk'tü. Bu devirde bir çok tarih kitabı
yazılmıştı. Fakat bunlardan çoğu maalesef bize kadar gelmemiştir. 9. yüzyılda
yaşamış ve isimleri el-Câhiz'de kayıtlı Beşşâr'ul Türkî, Tarhan'ur-Râvi, Sabbah
b. Hâkan gibi Türk asıllı tarihçilerden başka, yalnız adlarını bildiğimiz eserlerden
bazıları şunlardır: Kılıç Tamgaç Han İbrahim adına Mecd'üd-dîn Muhammed tarafından
yazılan Mülûk'ül-Hâniya (Kara-Hanlılar Tarihi), Tarih'ül-Kısas (Ebu Nasr Ahmed'ül
Buhari tarafından, Kara-Hanlılar Tarihi), el-Bîrûnî'nin Kitab'ul-Musamere fi Ahbar
Hvarezm, Tarih Eyyam Sultan Mahmûd, Tarih'ül-Mubeyyize ve'l- Karamita, Al-Tahzir
min kıbel'it-Türk, Tenkih'üt-Tevarih, adlı eserleri, Ebu'l-Futuh Abd'ül-Gafir'in
yazdığı Tarih-i Kâşgar, Ebu Hafs Ömer'in yazdığı Tarih-i Semerkand, Ebu Muhammed
Hârun'un Tarih-i Horasan'ı, Gazneliler'e dair Ebu Ya'la Bayhaki'nin Sirat Mas'udiya'sı,
Ebû'l Hasan Heysem'in Tarih'i. Eserleri bize kadar gelen tarihçiler arasında Gazneliler
devrinden Zeyn'ül Ahbâr müellifi Gerdizi, Gazneli Sultan Mahmûd'un büyük tarihçisi
El-Utbi, Gazneliler'in Selçuklulara karşı Horasan harekâtını günü gününe zaptetmiş
olan, Tarih-i Beyhaki müellifi Ebû'l-Fazl'ul-Beyhaki, Delhi Sultanlığı'nda eserini
Kutb'üd-dîn Aybeg zamanında tamamlıyan Fahr'üddîn Mubârekşah, Tabakat-ı Nasıri
adlı tarihini Nasır'uddîn Mahmûd adına kaleme alan kadı Minhac Sirac'üddîn Cuzcani.
Tuğluk âilesinden Muhammed'in ve sonra Fîrüzşah'ın tarihçisi, Tarih-i Firüzşah'ın
yazarı Ziya'üddîn Barani, Tac'ül-Me'asir'in müellifi Muhammed b. Hasar, Nizami,
anılması gereken şahsiyetlerdir. Kara-Hanlı ülkesinde Türkçe manzum olarak
yazılan Kutadgu-Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hâkimiyet telâkkisi
ve siyaset görüşü bakımlarından şüphesiz bir şaheserdir. Bu kitap Balasagunlu
Has Hâcib Yusuf tarafından Kâşgar'da 1070'e doğru, Uygur harfleri ile yazılmış
ve Buğra Han (Ebu Ali Hasan)'a takdim olunmuştur. Uygur harfleri ile Türkçe manzum
diğer bir kitap da Yüknekli Ahmed adında bir Türk'ün, Emir-i Dâd (Adliye Bakanı)
Muhammed Bey namına hazırladığı, Atabet'ül-Hakayik'dir. Zaman itibarı ile Kutadgu-Bilig'den
biraz sonra yazılan ve daha ziyâde bir nasihat-nâme olan bu eserde İslâmi de tesirin
hayli koyulaştığı görülmektedir. Batı Kara-Hanlı hükümdarlarından II. Mes'üd (ölm.
1178) adına da Agrâz'üs-Siyase fı İlm-il-Riyase adlı, bir siyaset-ahlâk kitabı
yazılmıştır. İslâm dünyasında öğretim ve eğitim bakımından Selçuklu İmparatorluğu
çağının bir dönüm noktası olduğu bilinir. Daha önceleri dağınık ve hususi şekilde
yapılan öğretim ilk defa Sultan Alp Arslan zamanında programa bağlanmış ve devlet
himayesi altına alınmıştır. Selçuklu devletini bu ciddî kültür faaliyetine sevkeden
nedenlerin başında, ana siyaset icabı, Şiîlik ve diğer râfîzî düşüncelerle mücadele
geliyordu. Başlangıçta fakihler ve bilginler için tahsisat ayırmak, zâhidler için
imaretler açmak yolu ile devlete bağlı mânevî kuvvet cephesi meydana getirmeye
çalışılırken, büyük ilim ocakları medreselerin kurulması ile imparatorluk ölçüsünde
kadrolanan öğretim düzenine girildi. Böylece tanınmış ilim ve fikir adamlarını
sinesinde toplayan, maaşlı müderrisleri (profesörleri), aylık ve erzak tahsisatı
alan öğrencileri ile meccanî öğretim yapan, ders programları tesbit edilmiş ve
zengin kütüphaneler ile donatılmış en yüksek öğretim müessesesi olarak medrese
İslâm dünyasında Sultan A1p Arslan tarafından kuruldu (1066). Bağdat'ta 60 bin
dînar (altun)a inşa edildiği rivayet olunan "Nizâmiye" adlı bu medreseye
çarşılar, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmişti. Dîni bakımdan hanefi ve şafiî
fıkıhlarını öğreten Bağdat Nizâmiyesi ilim ve fikir hayatında önemli rol oynamış,
yüksek vasıfta bilginler yetiştirmiş, buradan çıkan gençler memleketin yetkili
şahsiyetleri olarak yüksek makamlar işgal etmişlerdir. Yine o sıralarda İsfahan,
Nişâpur, Merv, Belh, Herat, Tüs, Basra, Amul gibi merkezlerde birer benzeri kurulan
Bağdad Nizâmiyesinin ders konuları ve programları, esas itibariyle, bütün islâm
ülkelerinde ve Osmanlılar dâhil, İslâm-Türk devletlerinde asırlarca takip ve tatbik
edilmiştir. Nizâmiye medreselerinde dîni bilgiler yanında, felsefe (kelâm),
filoloji (Arap dili ve grameri) ve matematik (riyaziyât, hey'et) vs. gibi ilimler
de okutulduğu için ve Avrupa'da benzer müesseseler daha geç tarihlerde kurulmuş
olduğundan, Bağdad Nizâmiyesi yeryüzünde ilk üniversite sayılmaktadır. Daha sonra
Selçuklu devletlerinde, Harzemşahlar'da, Atabeylikler'de, Türkmen beyliklerinde,
Hind'de ve Mısır'da sultanlar, devlet adamları ve hâtunlar tarafından, aynı esaslarda
yürümek üzere, kurulan medreseler sayılmayacak kadar çoktur. Medreselerin devletin
sivil idare kadrosuna memur yetiştirmesi itibariyle de büyük önemi vardı.
Selçuklu devrinde tabipler, belagatçiler yetişmiş, matematik ilmi de yüksek
bir seviyeye ulaşmış ve daha çok edebî hüviyetiyle tanınan meşhur Ömer Hayyâm
(ölm. 1131), Muhammed Beyhakî gibi kuvvetli temsilciler bulmuştu. Bunlar mahrûtat,
geometri ve zîc bahislerinde önemli eserler yazmışlardır. Ayrıca 476 (1074-1075)
senesinde bir rasathane kurularak tetkikler yapılmış. Ömer Hayyâm, Ebu'l-Muzaffer
İsfizarî, İbn Necüb'ül-Vâsıtî gibi yüksek heyetçiler "Târih-i Melîkî"
veya "Târih-i Celâlî" veya "Takvim-i Melikşahi" denilen bir
takvim tertiplemişlerdi ki, bu takvim bugün kullanılan Gregorien takviminden daha
doğru hesaplara dayanıyordu. Sultan Sencer adına bir zîc yazan El-Hâzini 1115
yılında, sabit yıldızların yerini Merv şehrinin boylam dairesine göre tesbit etmiştir.
Bütün Türk hükümdarları gibi Selçuklu sultanları da tarih bilgisinin gelişmesini
teşvik etmişlerdir. Böylece Selçukluların menşeinden bahseden Meliknâme (1058
yıllarında). İbn Hassul'un tarihi, Risâle-i Melikşâhiye adlı eser, Ebû Tâhir-i
Hâtuni'nin Tarih-i Al-i Selçuk'u, şâir Mu'izzi'nin Siyer-ü fütühat-i Sultan Sencer'i,
Hemedânî'nin Ünvan'ül - Siyer'i, İbn Fındık'ın Meşarib-üt-Tecarib'i, aynı müellifin
Zinet'ül-Küttâb'ı, Sultan Sencer adına yazılan Kitab Mefâhir el-Etrâk, Sultan
il. Tuğrul adına yazılan Acaib'ül- mahlûkât adlı coğrafya kitabı, bunlardan başka
İmad'üddîn İsfahani, İbn'ül - Cevzi, Sıbt İbn'ül-Cevzî, Râvendî vb. tarihçilerin
eserleri hep bu çağın mahsülleridir. Diğer taraftan "Fahr-i Harezm"
diye anılan ve Mukaddimet'ül-edeb yazarı Zimahşeri (ölm. 1144) ile, Zahire-i Harezmşahiye
adlı büyük tıp kitabının müellifi hekim İsmâil Curcâni (ölm. 1137) Harezmşahlar
devrinin başlıca ilim ve fikir adamlarıdır. Harezmşahlar devrinde de şüphesiz
pek çok eser yazılmış bulunuyordu. Muhammed'ün-Nesevi'nin Harezmşah Celâl'üddîn'e
tahsis ettiği çok önemli eseri Siret'ûs-Sultan Celâl'd-dîn'den başka, Harezmşahlar
devrinin nadir eserlerinden ikisi, Moğollar'dan kaçmağa muvaffak olan edebiyat
tarihçisi, Kays-ı Râzi'nin El Mu'cem fî meâyir-i Eş'âr'il- Acem ile, aynı müellifin
Türk dili bakımından önemli olan Tibyânül-lûgat'il - Türkî alâ lisân'il-Kanglı'dır.
Türkmen beyliklerinde, Anadolu'da Âmid (Diyarbakır), Meyâfarikin (Silvan),
Mardîn gibi şehirler Artuklular zamanında birer kültür merkezi olmuşlardı. Necm'üd-dîn
Alpı (ölm. 1176) adına, Kemâl-üddîn Ebû Sâlim tarafından İkd'ülferîd; Fahr'üd-dîn
Kara Arslan (ölm. 1174) adına, Ebû Ali's-sûfî tarafından Urcûze fî suver'il-kevâkib'is-sâbite
(yıldızlara dâir), Melik El-Mes'üd (ölm. 1237) adına, Zeyn'üddîn Cevherî tarafından
el- Muhtâr fî keşfil-esrar (sûfilik): Mahmûd (Kara Arslan'ın torunu) adına, El-Cezeri
tarafından Kitab fî ma'rifet'il-hiyel ve'l-hendese (matematik); İmâd'üd- dîn Kara
Arslan (Harput Beyi) adına islâm tasavvuf tarihinin meşhur simalarından Suhreverdiî
Maktül tarafından Elvâh'ül- İmâdiye; Necm'üddîn Mansür adına, Abd'ül-Kaadir Râzi
tarafından Ravzat'ül-fusehâ vb. gibi eserler yazılmış, büyük şâir Nizâmi "Hamse"sinin
ikincisi olan Mahzen'ül-esrar'ı Mengücekli Fahr'üd-dîn Behrâmşah (ölm. 1225)'a
ithaf etmiş, yine tanınmış bilgin, tarihçi ve tabib Abd'ül-Lâtif Bağdadî (ölm.
1231) birkaç yılını, Mengücüklü şâir Alâ'üd-dîn II. Dâvud'un sarayında geçirmiştir.
Tarih-i Meyyâfarikîn adlı ünlü tarih kitabının bir kısmını Artuklulara tahsis
eden Meyâfârikîn'li İbn'ül-Ezrak (ölm. 1176'dan sonra) da Artuklu Beyi Tumirtaş
(ölm. 1152)'ın yanında bulunmuştu. İslâm Ortaçağının en büyük tarihçisi kabûl
edilen İbn'al-Asir (ölm. 1231) Atabeyler çağında üstün bir kültür hayatına ulaştığı
anlaşılan Cizre (bugün Mardîn'in ilçesi)'de doğmuş ve Musul'da yetişmişti. Onun
büyük eseri El-Kâmil fi't-tarih'den başka Musul Atabeyleri Tarihi çağın en inanılır
kaynaklarından biridir. Türkmen beylik;erinde Dânişmend Gazi Ahmed Beyin
hayat ve savaşlarını anlatan, destânî mahiyeti ünlü Dânişmendnâme'den sonra, atabeyler
ve Mısır Türk hükümdarları için yazılan tarih kitaplarının başlıcaları şöyle sıralanabilir:
Kitâb'ürravzateyn fî ahbâr-ı Devleteyn (Ebû Şâme tarafından, Atabey Nür'üd-dîn
Mahmûd ve Salâh'üd-dîn Eyyübî için), Er-Ravzat'ul- Tahir fi siret'il-melik'iz-Zâhir
(İbn Şeddâd tarafından, Sultan Baybars için), Ed-dürret'üs-semin'in Siret'in-Nûr'iddîn
(İbn Kadi Şohbe tarafından, Nür'üd-dîn Mahmûd için), Dürret'ül-eslâk fî Devlet'il-Etrâk
(Mısır Türk Devleti Tarihi), İbn Abd'üz-Zâhir tarafından, Sultan Kalavun'un ve
Baybars'ın hal tercümeleri. Tarihçiler arasında aslen Türk olanlar da vardı: Dürer'üt-ticân
adlı eserin yazarı Aybeg oğlu Ebû Bekir (ölm. 1337), Mecma'un-nevâdir yazarı Karatay,
ayrıca Aydoğdu Kara-Sungurî vb. Mısır'da bu devirde birçok Türkçe tercüme
eser kaleme alınmıştır. Mısır Sultanlığı'nda konuşulan Türçeye -Anadolu Selçukluları,
Atabeylikler ve Harezmşahlar ülkesinde kullanılan, Fars ve Arapça kelime ve terimlerin
karıştığı Türkçe saf sayılmadığı için "hâlis Türkçe" ("Et-Türkî'l-hâlis")
diyorlardı. İşte bu Türkçe ile yazılan eserler, Kıpçak-bozkırları ile Mısır ve
Suriye arasında Türk kültür birliğinin korunmasında da pek faydalı oluyordu: Berke
Fakîh: İrşâd'ül-mülûk ve's-selâtin (1378'den, fıkıh kitabı, tercüme), ayrıca Kitab'ul-fikh
bî'lisân'il-Türkî, Kitab Mukaddime (Ebû'l-Leys'in fıkıh kitabı, tercüme), Kitab
fî ilm'in- neşşâb (okçuluk'a ait, tercüme), Kitab'ül-hiyel (atlara ait, tercüme).
Bununla beraber Mısır Türk ülkesinde Oğuz lehçesi ile de kitaplar yazılıyordu:
Meselâ Erzurumlu Darâr'in eserleri: Yusuf ve Züleyhâ (1366'dan), Siret'ün - Nebî
(tercüme), Fütûh'uş-Şâm (1392'den tercüme). Ayrıca: Şerif Hasan: Şehnâme tercümesi
(14. Asır), Balıoğlu İbrahim: Hikmetnâme (manzum ansiklopedi, 14. asır). Mısır
Türk kültür çevresinde dikkati çeken bir husus da bu devirde orada bir çok Türkçe-Arapça
lügat kitabının hazırlanmasıdır. Bu, şüphesiz hâkim zümre dilinin yerli aydınlar
tarafından öğrenilmesi gayesini güdüyordu: İbn Mühenna (13. asır sonu): Hilyet-ül-insan
ve helbet'ül-lisân; Ebû Hayyân: Kitab'ul-idrâk lilisân'il Etrâk (1313); El-Ef'âl
fî lisân'il-Etrâk Buhr'u- l-mülk fî nahv'it-Türk, Eddürret'ül-muziye fî lügat'it-Türkîye;
Fahr'ûddîn Muhammed (ölm.1313. Salur boyundan): Kavâid'u Lisân'il-Türk; Alâ'üd-
dîn Bilik (Kıpçak): Envâr'ül-muziye; Muhammed'ul-Ba'li (ölm. 1302): El- umdet'ül-kaviye
fî lügat'it Türkîye; Cemâl'üd-dîn Türkî (14. asır): Kitab'ul- Bulgat'ül-müştâk
fî Iügat'it-Türk ve'l-Kıpçak; Tercüman-ı Türkî ve Arabî (1345'den, yazarı meçhul)
vb. Bu eserlerden çoğu maalesef kayıptır.
|