Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
İSLAMİ TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa12345

Türk-İslâm devletlerinde, bozkırlı Türk'ün köylü kültürüne geçişinde başlıca âmillerden olan iktisadi duruma gelince, Türklerin meydana getirdiği siyasi istikrar ve mânevi birlik, kudretli orduların gözcülüğünde işleyen muntazam teşkilât, ticaret yollarının korunması ve kontrol altında tutulması, Yakın Doğu -Orta Asya, Doğu Avrupa arasında ve yine Uzak Doğu-Hindistan-Akdeniz limanları - Avrupa arasında mevcut ticari faaliyeti iyice hızlandırmış, büyük mali destek sağlamıştı. Türk devlet ve imparatorluklarında giyim, malzeme, donatım, savaş âletleri bakımından tam ve kalabalık orduların çıkarılması bayramlarda, şenliklerde, düğünlerde, resmî ziyafetlerde kaynaklarımızın işaret ettiği ihtişam ve büyük masraflar refahı ve zenginliği; aynı zamanda halk arasıda geçim darlığından doğan bir hareketin bahis konusu edilmemesi iktisadî dengenin varlığını gösterir. Bu hususlar bastırılan paraların cinsinden de anlaşılmaktadır. Selçuklu İmparatorluğunda Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah, Sencer altın para bastırmışlar. Kirman Selçuklu Meliki Kavurd'un parası "Nakd-i Kavurdî" 1,5 asır sonra dahi değerini korumuştur. Erbil'de Gök-börü bile altın para bastırmıştı. Bu yönden Selçuklu devrinin ihtişamlı çağ; olan Sultan Melikşah zamanında devlet gelirleri yekûnü bugünkü hesapla 500 milyar TL.'nı aşkın bulunuyordu. Bilhassa Haçlı seferlerinin sarsıntıya uğrattığı Anadolu ve Suriye iktisadiyatının, istilâcı Haçlı ihtirası hızını kestiği tarihlerde canlanması ve Anadolu'nun kıtalar arası transit merkezi olmak bakımından büyük değerini takdir ederek askerî, ticari siyasetlerini bu esasa göre ayarlayan Selçuklu sultanları sayesinde memleket çok daha güçlü olarak kalkınmış ve Türkîye, mazisinde belki en refahlı devrini yaşamıştır. Altın para bastıran Sutan 2. Kılıç Arslan ile yüksek seviyeye ulaştığı görülen iktisadî gelişmeyi geniş imar faaliyetinden ve yazılı vesikalardan başka yurdu baştan başa kaplayan kervansaraylardan da anlamak mümkündür. O tarihte Anadolu nüfusunun büyük çoğunluğunu meydana getiren Türkler ananevî besicilik dışında esnaf, zanaat sâhibi, nakliyeci, işçi vb. olarak bütün ekonomi hayatına katılmışlar, bunun neticesinde vaktiyle dar surlar içinde birer kaleden ibaret olan kasabalar büyümüş, genişlemiş ve Konya, Amasya, Tokat, Kayseri, Erzurum, Harput, Ankara sahilerde Samsun, Sinop, Antalya kapalı çarşıları, camileri, medreseleri, imârethâne, daruşşifa (hastane) gibi kültürel ve sosyal tesisleri ile birer merkezi Türk-İslâm şehri hâlinde yükselmişler, bunlardan Aksaray, Kırşehir, Alâiye (Alanya) ve Türkçe adlar taşıyan diğerleri Türkler tarafından kurulmuşlardır.

Bu Türk-İslâm devletlerinde iktisadî faaliyetin doğrudan doğruya Müslüman Türklere intikalinin başka önemli bir sebebi de Abbasî halifesi En- Nâsır lidînillah'ın rehberliğinde bütün İslâm ülkelerinde kurulmasına çalışılan ve son derece düzenli ve disiplinli olarak yürütülen loncalar tarzındaki Ahîllik teşkilâtıdır. Gayri müslimlere kapalı olan bu teşkilât, Müslüman meslek erbabına bir nevi imtiyaz sağladığından, bir yandan Türklerin şehir iktisadiyatına girmelerini kolaylaştırmış, diğer taraftan çeşitli sanat ve iş kollarında çalışan, fakat loncalar dışında kaldıkları için türlü zorluklarla karşılaşan gayri müslim unsurun kendiliğinden büyük ölçüde islâmlaşmasını sağlamıştır Çünkü, bilindiği üzere. Anadolu'nun Türkleşmesinde nasıl baskı, göçürme ve öldürme yoksa, İslâmlaşmasında da siyasî ve idarî herhangi bir zor kullanma bahis konusu değildir.

4- DİNİ HAYAT


a) Dîni Siyaset :

Türkler devlet kurdukları zaman, Orta-Doğu'daki kültür çevresinin en önemli unsuru şüphesiz dîn idi. İslâmın yerine getirilmesi gerekli vecibeleri arasında başlıcası da bu dînî yaymaktı. Esasen "cihâd" anlayışı Türklerin fütûhat felsefesine uygun düşüyor, fâtih ruhlarını okşuyordu. Bu sebeple, Kara Hanlılar yalnız Maverâünnehr'in eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da değil, daha doğuda Balasagun ve Kâşgar'da da islâmiyeti saygınlaştıran kuruluşlar meydana getirdikleri gibi, bu uğurda mücadelelere de giriyorlardı. 11. yüzyıl ortasında Balasagun dolaylarında 10 bin hanelik Türk kütlesi İslâmiyeti kabul etmiş. 1075 yıllarına doğru İli ve Yamar ırmakları arasında yaşayan Basmıl, Yabaku boyları ile çarpışılmıştı. İç Asya'nın dağlık bölgelerinden Kara-Hanlı ülkesine gelen kalabalık Türklere de, İslâmlaşmaları için Hanlık arazisinde yer verilmişti. Kara-Hanlı idarecileri bu bakımdan daha ziyade Uygurlar'ı hedef almakta idiler, zira Mani ve Bu da ayinlerindeki bu Türk kavmini, ihtida ettirilmesi gerekli "zındık"lar olarak görüyorlardı. Gazneliler'de devlet-halk birliğini sağlayan hemen biricik unsur İslâmiyet olduğu için Müslümanlık tarafı ağır basan bu Türk devletince Efganlar ve Gurlular'la yapılan çetin savaşların gayesi onları islâmiyete kazanmaktı, ayrıca râfızî Karmatiler'le de mücadele edilmişti. Fakat bu sahada en büyük başarıya şüphesiz Kuzey Hindistan'da ulaşılmıştı. Sultan Muhmûd'un 17 Hind seferi ile İndus-Pencâb havalisine götürdüğü İslâmiyet, sonra oğulları ve Delhi Türk sultanları vasıtasîyle daha yaygınlaşmış ve bu, bugünkü Müslüman Pakistan devletinin esasını teşkil etmiştir. Kalaç âilesinden Alâü'ddîn Muhammed'in gayretleri ile İslâmiyet Dekkan'a kadar uzanmış bulunuyordu. Anadolu'nun fethinde de, Bizans elindeki bu toprakların "küffa"dan kurtârılması lüzumu gibi bir "cihâd" havasına giriş, Türk başbuğlarının vazifelerini hayli kolaylaştırmıştı. İslâmiyet-Türklük mânevî birliğinin sağladığı hem Türk'ün kudret ve şanını yükseltmek, hem İslâm dînini yüceltmek gibi bir gaye ortaklığında gelişen bu yeni ruh, Haçlı ordularının bütün gayretlerini sıfıra düşürdükten başka. Moğol istilacılığını da kendi muhtevasında eritmiş ve bilindiği üzere, 1000 yıl müddetle Türk-İslâm devlet ve topluluklarının ara siyaset çizgilerden birini tesbit etmiştir.

b) Sünnilik - Şiîlik :


İslâm kültür çevresinde Türkler daha ziyade Şiî mensubu İranlılarla temas kurmalarına rağmen, büyük çoğunlukla Sünni idiler. Çünkü İranî geleneklerle ilgisi az olan Sünnîlik, aynı zamanda Türk düşüncesine uygun düşen bir aklîliği ihtiva ediyordu. Türkler sünnîliğin dört kolundan biri olan "Hanefiliği" benimsemişlerdi. Nedeni de, bu mezhebin insanda irâdeyi tanıyarak ilâhi emri akıl ve delillerle-isbata cevaz vermesi ve bazı hukukî esaslarının, Türk asıldan geldiği sanılan Semerkand'lı Ebû Mansûr'ul-Mâturidi (ölm. 944) tarafından Mâveraünnehir Türk çevresinde işlenmiş bulunması idi ve dolayısiyle hanefiliğin islâmi hukuk nizamını zaman ve şartların icaplarına uydurmağı mümkün kılmak vb. yönleri ile gerçekci ve tatbiki yanı yüksekti. Türk devlet zihniyeti açısından pek tatminkâr olan bu duruma ilâveten, Abbâsî halifelerinin de aynı mezhebi temsil etmeleri İslâm Türk devletleri ile hilâfet arasındaki münasebetleri iyice kuvvetlendiriyordu. Bundan dolayı Selçuklu başbuğlarının Horasan'da siyaset sahnesine çıkışlarını Abbasi halifesi alâka ile karşılamış ve onlarla süratle temas kurma imkânlarını aramıştı. Tuğrul Beyin Nişâpür'a birinci girişinde (1038) halife El-Kaaim tarafından Selçuklulara gönderilen elçi, kaynaklara göre, Türkmenlerin tahribat yapmamalarını tembih vazifesi almış ise de, tabiatın bütün memlekette esasen süregelmekte olduğu bir sırada halifenin davranışındaki gerçek maksat aşikârdı. Nitekim Selçuklu fütûhatı ilerleyip yeni devletin kudreti bütün İran'da hissedildiği ve korkuya kapılan Şiî Buveyhîlerin Bağdat'dan ve civarında baskıyı artırdıkları zaman bizzat halifenin Selçuklu sultanını Bağdad'a dâvet etmesi de bunu gösterir. Böylece Selçuklu siyasetinin temel prensiplerinden biri olarak şiîlik ve kolları ile mücadele belirmiş oluyordu.

Burada Şiîliğe cephe alma ile devletteki "dînî tolerans" arasında bir çelişki bahis konusu değildir. Çünkü daha ortaya çıktığı anlardan itibaren siyasî vasıf kazanmış olduğu bilinen şiîlik 11. yüzyılda Fâtimîler tarafından, bu şiî devletin maddî ve mânevî desteği ile, sünni İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için, en kuvvetli silah olarak kullanılıyordu. Irak ve güney İran'ı ellerinde tutan Şiî Buveyhiler (932-1055) Abbâsî halifelerini tahakkümleri altına almışlardı ki, bu durum büyük çoğunluğu sünnî olan doğu-İslâm ahalisini ziyadesi ile tedirgin bırakmıştı. Üstelik iktidardan faydalanarak aynı ülkelerde Şiîliğin yayılması için kesif faaliyette bulunulması akide itibariyle Şiîlerle uzlaşması güç sünnî çevrelerde mevcut endişeyi büsbütün artırıyordu. Devrin ünlü Buveyhi kumandanı Arslan'ul-Besâsirî her zaman Fâtimîler'le işbirliği yapabilen aşırı bir Şiî idi ve İran'ın hemen her tarafında çeşitli adlar altında birçok rafızi zümreler faaliyet hâlinde bulunuyorlardı. Tanınmış yazar Abd'ul Kaahir Bağdadî (ölm. 1038)'ye göre bu tür mezheplerin sayısı 70'den fazla idi. Halk yönünden en büyük ıstırap kaynaklarından biri olan bu ayrılığa son vermek üzere Buveyhi devletini ortadan kaldıran Sultan Tuğrul Beyin, Bağdad'da törenle "Doğu ve Batı hükümdarı" ilân edilmesi, aynı zamanda, bu Selçuklu dînî siyasetinin hilâfetçe de resmen tasvibinden başka bir şey değildi. Fâtimîler'i doğudan el çektiren Selçukluların başarısı, tabiatiyle sünniliğin de zaferi olmuş ve artık Selçuklu idarecileri İslâm dünyasını sünnîlik bayrağı altında birleştirmeyi başlıca gayelerinden saymışlardır. Tuğrul Beyden sonra Sultan Alp Arslan, bir yandan Mekke ve Medîne'de kendi ve El-Kaaim adına hutbe okutur, Bağdad'da ve diğer önemli merkezlerde kurdurduğu Nizâmiye medreseleri yolu ile bilgi ve düşünce yönünden sünniliği kuvvetlendirirken, bir yandan da Fâtımiler'i yıkmağa hazırlanıyordu.

Suriye'deki Türkmen birliklerinin ileri harekâta devamlarını emretmiş olan Sultan Melikşah ise, yine Fâtımi propagandası ile desteklenerek, "Dâvet-i cedide" sloganı altında yürütülen Batıniliğin başı olup Kazvîn civarındaki kayalıklarda meşhur Alamut (Kartal Yuvası) kalesini ele geçirerek, o bölgede korkunç bir yeraltı faaliyeti ile Selçuklu İmparatorluğunu içinden çökertmeğe çalışan Hasan Sabbâh ile şiddetli mücadeleye atılmış ve son günlerinde Mısır'ın zaptını plânlamıştı. Türk-İslâm hâkimiyeti için bu derecede hayatî önem taşıyan Şiîliğin ve taraftarları bir katiller şebekesinden ibaret bulunun Batıniliğin yok edilmesine yönelen bu Selçuklu siyaseti, düşünce, teşkilât ve siyasî gaye bakımlarından bu Türk imparatorluğunun devamı durumundaki Eyyûbîler tarafından tâkip edilerek başarıya ulaştırılmış ve Salâh-üd-dîn Eyyûbî Fâtımiler'i yıkarak (1171) kendi Sünni devletini kurmuştur. Mısır Türk devleti sultanları da aynı izde yürümüşlerdir. Batıniliğin kollarından İsmailî'likle mücadele eden Aybeg ve Kotuz'dan sonra, Bağdad Abbâsî halifesinin 1258'de Hülâgü tarafından öldürülmesi üzerine, aynı âileden EI-Musta'sım billâh'l, Kahire'de halife ilân eden (1261) Sultan Baybars ile âdeta resmiyet kazanan bu siyaset, Osmanlıların sonuna kadar devam etmiştir. Aynı siyasetin diğer Selçuklu devletleri, Harezmşahlar, Delhi Sultanlığı, Türkmen Beylikleri ve Atabeylikler tarafından da yürütüldüğü mâlümdur. Atabeyler arasında Beğteginli'lerden Gökbörü bu yönden dikkat çekici bir gayret sarfetmiştir. Erbil'de bir çok dînî ve sosyal müesseseler kuran, kendisi de sayılı mücahidlerden olan bu atabey, peygamberimizin doğumu (Mevlid)nu Müslümanlar arasında tam kaynaşma sağlayacak şekilde halk kütlelerinin katıldığı umumî şenlik olarak kutlama usulünü ilk defa ülkesinde tatbik etmiştir ki, bu tarz mevlîd törenleri sonra bütün İslâm memleketlerinde âdet hâline gelmiştir.

c) Dînî Bilgiler :

İslâm-Türk devletlerinde İslâmî bilgilerin gelişmesi için çok emek harcanmıştır. Kara-Hanlılar zamanında özellikle Buhara ve Semerkant şehirleri ile Gazneliler zamanında Gazne ve Hind Türk Sultanlığında Delhi müderris, vâiz, hatip ve medrese talebelerinin başlıca merkezleri idi. Daha önceki devirde bilhassa Mâveraünnehir İslâm-Türk kültür çevresi tanınmış Türk bilginleri yetiştirmeğe başlâmıştı. Meselâ, Mâlikî mezhebinin kurucusu Ahmed b. Hanbel'in "üstad" dediği Abd'ullah bi'l-Mübârek'it Türkî (ölm. 798) hadîs bilgini olup aynı zamanda tefsirci ve gramerci idi. 9. asrın ortalarına kadar ilk hadîs ve mecazî bilginlerinden Tarhan oğlu Ebû'l- Mu'tamir Süleyman ile oğlu Ebû Muhammed'ül-Mu'tamir Türk asıllı idiler.

İslâm dünyasında büyük fıkıh, hadîs, kelâm, tefsîr bilginlerinden çoğu Türk hâkimiyeti devrinde, bilhassa Selçuklu çağında yetişmişti. Risale-i Kuşeyrîye müellifi büyük Sûfi Ebû'l Kaasım'ül-Kuşeyrî (ölm. 1072) ve oğlu, El-Taysîr adlı tefsîrin müellifi Ebû Nasr 'Abd'ur-Rahim, Şâfiî fakihlerinden ve Bağdad Nizamiyesi hocalarından Ebû İshak Şîrazi (ölm. 1083). bir çok eser yazan Ebu'l-Me'ali Cuveynî (ölm 1085), İslâm âleminin en büyük mütefekkirlerinden ve Bağdad Nizamiyesinin rektörlüğünü yapmış olan Gazzalî (ölm. 1111), "İkinci Şâfiî" diye anılan Fahr'ül-İslâm' Abd'ül-Vâhid (ölm. 1108), büyük hanefî fakihi ve kaadi'l-kuzat El-Hatîbî (ölm. 1079), Fakîh, hadisçi ve ünlü sûfi Abd'ullah'ül -Ensarî (ölm.1108), eserleri medreselerde el kitabı olarak okunan tefsirci ve gramerci Ali'l-Vâhidi (ölm. 1076), fakih, filozof, şâir olup eserlerinden bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiş bulunan Ayn'ül- 'kuzat el- Hemedani (ölm. 1130), Sultan Sencer devrinin mezhebler tarihi Kitab'ül-milal ve'l-nihal yazarı Muhammed'ül-Şehristanî (ölm. 1153). Masabih'ül Sünne müellifi Begavî (ölm. 1116) vb. ile Harezmşahlar zamanından meşhur "Keşşâf" müellifi Zemahşeri (ölm. 1143), devrinin ünlü kelâmcı ve filozofu Fahr'üddîn Râzî (ölm. 1209), Eyyûbîler devrinde Seyf'üddîn Amidi (ölm. 1233) vb. hep asırlarca İslâm ilim ve fikir hayatında tesirleri görülen şahsiyetlerdir. Haçlı seferleri ile Moğol istilâsı dînî tâlim bakımından bir durgunluk devri getirdi ise de, XIII. asır sonlarından itibaren bilhassa Anadolu'da büyük dîn adamları ve sûfiler yetişmiştir. Bunlardan Envâr'üt- tenzîl yazarı Kadı-EI-Beyzâvi (ölm. 1291), bir kısmı mantık, bir kısmı kelâma dair olan Metâi'ül-Envâr adlı eserin yazarı Sirâc'üddîn Ürmevî (ölm. 1283) ve felsefi kelâm hareketini canlandıran, aynı zamanda astronom Kutb'üd-dîn Şirâzi (ölm. 1320) aynı geleneği gelecek nesillere aktaranlar olarak kayda değer simalardır.

Fakat Sünnîliği bu kadar himaye eden ve kendileri birer samimî Müslüman olan Türk hükümdarları ve devlet adamlarının mutaassıp kimseler oldukları sanılmamalıdır. Onlar milli gelenekleri icabı dîn açısından çok musamahalı idiler. KaraHanlılar, bilindiği gibi, Türk örfünü devam ettirmişler, Harezmşahlar, Delhi ve Mısır sultanları, devlette millîliklerini korumada titizlik göstermişler, Türkmen Beylikleri de bu yönden ortaya koydukları hassasiyetle Selçukluları örnek almışlardı. Tuğrul Beyin Bağdad'da taç giyme töreninin hatırası olarak kabartma tasvirli bir altın madalyon hazırlanması, Selçuklu devri kabartma heykel sanatının mahsülleri, Sultan Alp Arslan ve Melikşah'ın gayr-i müslimlere karşı babaca duyguları, Sultan Sencer'in huzurunda cereyan eden dîni-felsefi sohbetler, I. Kılıç Arslan'ın Süryaniler'e ve Ermeniler'e musamahakâr davranışı, Hıristiyanları hoş tutan ve Malatya'da Suryani patriği ile Kitab-ı Mukaddes üzerinde münakaşalara girişen, Konya'da bahçelere mermer heykeller diktiren II. Kılıç Arslan'ın ve saray kapı ve duvarlarını insan resimleri ile, Konya surlarını kabartmalarla süsleten I. Alâ'üddîn Keykubâd'ın; II. Sultan Keyhusrev gibi, insan tasvirli paralar bastıran Türkmen Beylerinin vb. durumları Türk idarecilerinin ne kadar serbest düşünceli olduklarını isbata yeter.

d) Sûfilik :


Bu itibarla Türk-İslâm devletlerinde Sûfilere de müsamahalı davranılmış hele bunların büyüklerine saygı gösterilmiştir. Sûfîlik, o devirde kuvvetli bir cereyan hâlinde idi. "Çoklukta birlik" veya "Varlık birliği" (vahdet-i vücut) diye ifadelendirilen ve hususî mânâsı ile canlı-cansız herşeyin tek varlık olan Allah'da birleştiği, kâinatın Allah'ın belirtilerinden ibaret olduğu, hikmet, akıl, bilgi ve adaletin O'nun mânevî kudretinden doğduğu, en mükemmel yaratık olan insanın Allah'ın cüz'ü bulunduğu, gerçek'in akıl yolu ile edînilen bilgi ile değil, ancak sınır tanımaz his ile kavranabileceği görüşü olan Sûfilik, Hindistan, Akdeniz ve Orta Asya fikir cereyanlarının birleşme noktası Türkîstan ve bilhassa Horasan'da en canlı çevresini bulmuş ve bu durum XI. asırdan itibaren Türk-İslâm ülkelerinin türlü tarîkatlar içinde çalkalanmasına yol açmıştı. Mü'minlere kesin şart ve kaideler halinde bir çok vecîbeler yükleyen Kitap (Kur'ân) dan ziyade duyguya itibar ettikleri için medreseye cephe alarak raksı ve musikiyi ön plâna çıkaran ve zaviyelerde, hankahlarda rûhani bir hava içinde, tekellüfsüz yaşayan Sûfîler (şeyh ve derv'lşler), İslâm dogmatizmine intibakta güçlük çeken bozkırlı Türkmen kütleleri üzerinde tesirli oluyorlardı. Aslında da kitabî dîn öğretimi ile vazifeli medreseler daha lâyıkı ile kuvvetlenemediği için dînî bilgiler Sûfîlik telâkkileri ile oldukça karışık bir şekilde yürümekte idi. Yukarıda adlarını saydığımız tanınmış dîn bilginlerinden çoğu aynı zamanda Sûfî idiler. Bunlar islâmî akidelerle sûfîlik arasındaki çelişkiyi yumuşatmağa çalışıyorlardı. Başarıya ünlü kelâmcı Gazzâlî (ölm. 1111) ulaştı. İslâm dünyasında Fârabi (ölm. 950) ile canlandığı bilinen Eski Yunan felsefî düşüncesini redederek, dîni felsefenin çeşitli konularında yazdığı kitap ve risâlelerinde sağlam mantıka dayalı ikna edici delillerle uzlaştırmağa muvaffak olduğu Kelâm-tasavvuf yolu ile Gazzâlî asırlarca İslâm dünyasının aydın çevrelerinde çok tesirli olan İslâm sûfîliğinin esaslarını kurmuştu. Bir yandan Haçlı ordularının sarsıntıya uğrattığı bir yandan da Bâtıni hareketlerinin yıpratmağa koyulduğu İslâm mânevi birliğini tehlikeden korumak için İslâm dünyasında bu yeni sûfîlik anlayışı ile her türlü yıkıcılığa göğüs germeye muktedir bir rûhî huzur sağlamak maksadını güttüğü belli olan bu büyük mütefekkirin düşünceleri o tarihte bir hayali gerçeğe uygun düşüyor, bir içtimai ihtiyaca cevap veriyordu. Büyük çoğunluğu sünnî'lik çizgisinde olarak sûfiyane görüşlerin teşkilâtlanmasından ibaret tarikatlar aynı mânevi sükûnu temine çalışıyorlardı.

Türk-İslâm devrinde yaygın dört büyük tarîkat bilhassa toplayıcı vasıfları ile önemli idiler: Abdulkadir Geylâni (ölm. 1166) tarafından kurulup Hindistan'a ve İspanya'ya kadar yayılan Kaadiri'lik, Harezmşahlar zamanında Şeyh Necm'üd-dîn Kübrâ (ölm. 1221)'nın kurduğu Kübrevî'lik, Anadolu'da Muhyiddîn İbn'ül Arabî (=Şeyh-i Ekber, ölm. 1240) tarafından kurulan Ekberî'lik arasında bilhassa ikincisi, eski Türk "alp"lik telâkkilerini yansıtan "melâmeti" fikirleri ile, Türk osikolojisini oldukça tatmin edici esaslar ihtiva ediyor ve Anadolu'da İran sûfîliği yanı baskın "Mevlevilik"e temel vermiş oluyordu. Dördüncü büyük tarikat olan Yesevilik, Türkîstan'da Yesi şehrinden Hâce Ahmed Yesevi (ölm. 1166) tarafından kurulmuş olup, tarikat dili de Türkçe idi (Yesevî'nin "Hikmet"leri). Bozkırlı Türkler arasında çok sevilen Hakim Süleyman Ata (ölm. 1186) sûfîliğe dair eserleri ile tanınmış bir Yesevi idi. Yesevilik Türkîstan'dan ve kuzey bozkırlarından başka, Altunordu sahasında, Afganistan'da, Horasan bölgesinde yayılırken, bir yandan da Mâvareünnehir'de Nakşbendilik (kurucusu Bahâ'üddîn Nakşbend, ölm. 1389) ve Anadolu'da Bektaşilik ve benzeri tarikatlerin ortaya çıkışlarını hazırlamıştı.

Türk sûfiliğinin Türk-İslâm hâkimiyeti devrinde İran sûfîliğinden daha yaygın ve başarılı oluşu onun özelliğinden ileri gelmekte idi. Tasavvufi davranışı "sanatkârane bir dünya görüşü"ne geçiş sayarak, dolayısiyle mücadeleye sırt çevirerek, onu kavimler, devirler üstü bir düşünce tarzı şeklinde kabûl eden İran sûfiliğine karşılık, Türk sûfîliği insani doğru ahlâk ve ruh temizliğini gaye edînmiş ve bunu, eski Türk düşüncesi ile bağlantısından dolayı, vatan ve ülkü fikirleriyle kaynaştırmıştır. Bu nedenledir ki, Türk Sûfîliği temsilcileri ve taraftarları yurt müdafaasında, sınır boylarında ve fütühatta büyük hizmetler görmüşlerdir. Böylece bozkır Türk "alp"leri Horasan'ın rûhâni atmosferinde, "baba", "abdal" gibi tâbirlerle anılan Türk şeyhlerinin rehberliğinde, "alperenler" olarak, savaş ülkesi Anadolu'da "gazi"ler sıfatı ile vatanî vazifelerini yapmışlardır. Ancak bir kere de Anadolu'da dîni duyguları siyasî istismara vasıta kılınarak tahrik edilen Türkmenler devlete baş kaldırmışlardır (Baba İshak'ın idare ettiği Babaî isyanı, 1239).

Baba'lar ve abdal'lar halk velileri idi. Zihniyetleri basit bir islâmi cila altında gelişen râfızi telâkkilerden meydana gelmişti. Horasan'a inen Türk kütleleri üzerinde, yeni kültür çevresindeki İslâmi akideler yanında, eski İran'ın Maniheizm, Mazdekizm ve Zerdüşllik gibi dîni kalıntıları ile birleşerek yeni bir mezhep hüvviyeti kazanmış olan Şiiliğin tesirleri olacağı tabiî idi. Sünniliğe aykırı inanca eğilim bilhassa halk velileri (Türkmen babaları)nda hissediliyordu. Eski Türk davranışı kadrosu içinde ortaya çıkan bu râfızi şeyhler, dervişler, Türkmenler arasında seviliyor, sayılıyorlar, hattâ, birer sünni Müslüman olarak İslâm birliğinin koruyuculuğunu yaptıklarını, Şiîlik ve kolları cereyanlarla mücadele ettiklerini bildiğimiz Türkmen hükümdarları (Selçuklu sultanları ve diğerleri) tarafından yadırganmıyorlardı. Mesela Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah zamanlarında Baba Tahir Uryân, Ebû Saîd Ebû'l Hayr vb. bu türden ve itibarlı kimselerdi. Harezmşahlar devletinde bir Âhü-puş hükümdarlar nezdînde halkın sözcülüğünü yapacak kadar tesirli idi. Benzer bir sûfî de Mısır'da vardı. Hızır adlı bu şeyhe sultanlar tarafından saygı gösterilirdi.

Sayfa12345


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...