| İSLAMİ
TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU | |
| Türk-İslâm
devletlerinde, bozkırlı Türk'ün köylü kültürüne geçişinde başlıca âmillerden olan
iktisadi duruma gelince, Türklerin meydana getirdiği siyasi istikrar ve mânevi
birlik, kudretli orduların gözcülüğünde işleyen muntazam teşkilât, ticaret yollarının
korunması ve kontrol altında tutulması, Yakın Doğu -Orta Asya, Doğu Avrupa arasında
ve yine Uzak Doğu-Hindistan-Akdeniz limanları - Avrupa arasında mevcut ticari
faaliyeti iyice hızlandırmış, büyük mali destek sağlamıştı. Türk devlet ve imparatorluklarında
giyim, malzeme, donatım, savaş âletleri bakımından tam ve kalabalık orduların
çıkarılması bayramlarda, şenliklerde, düğünlerde, resmî ziyafetlerde kaynaklarımızın
işaret ettiği ihtişam ve büyük masraflar refahı ve zenginliği; aynı zamanda halk
arasıda geçim darlığından doğan bir hareketin bahis konusu edilmemesi iktisadî
dengenin varlığını gösterir. Bu hususlar bastırılan paraların cinsinden de anlaşılmaktadır.
Selçuklu İmparatorluğunda Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah, Sencer altın para
bastırmışlar. Kirman Selçuklu Meliki Kavurd'un parası "Nakd-i Kavurdî"
1,5 asır sonra dahi değerini korumuştur. Erbil'de Gök-börü bile altın para bastırmıştı.
Bu yönden Selçuklu devrinin ihtişamlı çağ; olan Sultan Melikşah zamanında devlet
gelirleri yekûnü bugünkü hesapla 500 milyar TL.'nı aşkın bulunuyordu. Bilhassa
Haçlı seferlerinin sarsıntıya uğrattığı Anadolu ve Suriye iktisadiyatının, istilâcı
Haçlı ihtirası hızını kestiği tarihlerde canlanması ve Anadolu'nun kıtalar arası
transit merkezi olmak bakımından büyük değerini takdir ederek askerî, ticari siyasetlerini
bu esasa göre ayarlayan Selçuklu sultanları sayesinde memleket çok daha güçlü
olarak kalkınmış ve Türkîye, mazisinde belki en refahlı devrini yaşamıştır. Altın
para bastıran Sutan 2. Kılıç Arslan ile yüksek seviyeye ulaştığı görülen iktisadî
gelişmeyi geniş imar faaliyetinden ve yazılı vesikalardan başka yurdu baştan başa
kaplayan kervansaraylardan da anlamak mümkündür. O tarihte Anadolu nüfusunun büyük
çoğunluğunu meydana getiren Türkler ananevî besicilik dışında esnaf, zanaat sâhibi,
nakliyeci, işçi vb. olarak bütün ekonomi hayatına katılmışlar, bunun neticesinde
vaktiyle dar surlar içinde birer kaleden ibaret olan kasabalar büyümüş, genişlemiş
ve Konya, Amasya, Tokat, Kayseri, Erzurum, Harput, Ankara sahilerde Samsun, Sinop,
Antalya kapalı çarşıları, camileri, medreseleri, imârethâne, daruşşifa (hastane)
gibi kültürel ve sosyal tesisleri ile birer merkezi Türk-İslâm şehri hâlinde yükselmişler,
bunlardan Aksaray, Kırşehir, Alâiye (Alanya) ve Türkçe adlar taşıyan diğerleri
Türkler tarafından kurulmuşlardır. Bu Türk-İslâm devletlerinde iktisadî
faaliyetin doğrudan doğruya Müslüman Türklere intikalinin başka önemli bir sebebi
de Abbasî halifesi En- Nâsır lidînillah'ın rehberliğinde bütün İslâm ülkelerinde
kurulmasına çalışılan ve son derece düzenli ve disiplinli olarak yürütülen loncalar
tarzındaki Ahîllik teşkilâtıdır. Gayri müslimlere kapalı olan bu teşkilât, Müslüman
meslek erbabına bir nevi imtiyaz sağladığından, bir yandan Türklerin şehir iktisadiyatına
girmelerini kolaylaştırmış, diğer taraftan çeşitli sanat ve iş kollarında çalışan,
fakat loncalar dışında kaldıkları için türlü zorluklarla karşılaşan gayri müslim
unsurun kendiliğinden büyük ölçüde islâmlaşmasını sağlamıştır Çünkü, bilindiği
üzere. Anadolu'nun Türkleşmesinde nasıl baskı, göçürme ve öldürme yoksa, İslâmlaşmasında
da siyasî ve idarî herhangi bir zor kullanma bahis konusu değildir.
4- DİNİ HAYAT a) Dîni Siyaset : Türkler devlet
kurdukları zaman, Orta-Doğu'daki kültür çevresinin en önemli unsuru şüphesiz dîn
idi. İslâmın yerine getirilmesi gerekli vecibeleri arasında başlıcası da bu dînî
yaymaktı. Esasen "cihâd" anlayışı Türklerin fütûhat felsefesine uygun
düşüyor, fâtih ruhlarını okşuyordu. Bu sebeple, Kara Hanlılar yalnız Maverâünnehr'in
eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da değil, daha doğuda Balasagun ve
Kâşgar'da da islâmiyeti saygınlaştıran kuruluşlar meydana getirdikleri gibi, bu
uğurda mücadelelere de giriyorlardı. 11. yüzyıl ortasında Balasagun dolaylarında
10 bin hanelik Türk kütlesi İslâmiyeti kabul etmiş. 1075 yıllarına doğru İli ve
Yamar ırmakları arasında yaşayan Basmıl, Yabaku boyları ile çarpışılmıştı. İç
Asya'nın dağlık bölgelerinden Kara-Hanlı ülkesine gelen kalabalık Türklere de,
İslâmlaşmaları için Hanlık arazisinde yer verilmişti. Kara-Hanlı idarecileri bu
bakımdan daha ziyade Uygurlar'ı hedef almakta idiler, zira Mani ve Bu da ayinlerindeki
bu Türk kavmini, ihtida ettirilmesi gerekli "zındık"lar olarak görüyorlardı.
Gazneliler'de devlet-halk birliğini sağlayan hemen biricik unsur İslâmiyet olduğu
için Müslümanlık tarafı ağır basan bu Türk devletince Efganlar ve Gurlular'la
yapılan çetin savaşların gayesi onları islâmiyete kazanmaktı, ayrıca râfızî Karmatiler'le
de mücadele edilmişti. Fakat bu sahada en büyük başarıya şüphesiz Kuzey Hindistan'da
ulaşılmıştı. Sultan Muhmûd'un 17 Hind seferi ile İndus-Pencâb havalisine götürdüğü
İslâmiyet, sonra oğulları ve Delhi Türk sultanları vasıtasîyle daha yaygınlaşmış
ve bu, bugünkü Müslüman Pakistan devletinin esasını teşkil etmiştir. Kalaç âilesinden
Alâü'ddîn Muhammed'in gayretleri ile İslâmiyet Dekkan'a kadar uzanmış bulunuyordu.
Anadolu'nun fethinde de, Bizans elindeki bu toprakların "küffa"dan kurtârılması
lüzumu gibi bir "cihâd" havasına giriş, Türk başbuğlarının vazifelerini
hayli kolaylaştırmıştı. İslâmiyet-Türklük mânevî birliğinin sağladığı hem Türk'ün
kudret ve şanını yükseltmek, hem İslâm dînini yüceltmek gibi bir gaye ortaklığında
gelişen bu yeni ruh, Haçlı ordularının bütün gayretlerini sıfıra düşürdükten başka.
Moğol istilacılığını da kendi muhtevasında eritmiş ve bilindiği üzere, 1000 yıl
müddetle Türk-İslâm devlet ve topluluklarının ara siyaset çizgilerden birini tesbit
etmiştir. b) Sünnilik - Şiîlik : İslâm kültür çevresinde
Türkler daha ziyade Şiî mensubu İranlılarla temas kurmalarına rağmen, büyük çoğunlukla
Sünni idiler. Çünkü İranî geleneklerle ilgisi az olan Sünnîlik, aynı zamanda Türk
düşüncesine uygun düşen bir aklîliği ihtiva ediyordu. Türkler sünnîliğin dört
kolundan biri olan "Hanefiliği" benimsemişlerdi. Nedeni de, bu mezhebin
insanda irâdeyi tanıyarak ilâhi emri akıl ve delillerle-isbata cevaz vermesi ve
bazı hukukî esaslarının, Türk asıldan geldiği sanılan Semerkand'lı Ebû Mansûr'ul-Mâturidi
(ölm. 944) tarafından Mâveraünnehir Türk çevresinde işlenmiş bulunması idi ve
dolayısiyle hanefiliğin islâmi hukuk nizamını zaman ve şartların icaplarına uydurmağı
mümkün kılmak vb. yönleri ile gerçekci ve tatbiki yanı yüksekti. Türk devlet zihniyeti
açısından pek tatminkâr olan bu duruma ilâveten, Abbâsî halifelerinin de aynı
mezhebi temsil etmeleri İslâm Türk devletleri ile hilâfet arasındaki münasebetleri
iyice kuvvetlendiriyordu. Bundan dolayı Selçuklu başbuğlarının Horasan'da siyaset
sahnesine çıkışlarını Abbasi halifesi alâka ile karşılamış ve onlarla süratle
temas kurma imkânlarını aramıştı. Tuğrul Beyin Nişâpür'a birinci girişinde (1038)
halife El-Kaaim tarafından Selçuklulara gönderilen elçi, kaynaklara göre, Türkmenlerin
tahribat yapmamalarını tembih vazifesi almış ise de, tabiatın bütün memlekette
esasen süregelmekte olduğu bir sırada halifenin davranışındaki gerçek maksat aşikârdı.
Nitekim Selçuklu fütûhatı ilerleyip yeni devletin kudreti bütün İran'da hissedildiği
ve korkuya kapılan Şiî Buveyhîlerin Bağdat'dan ve civarında baskıyı artırdıkları
zaman bizzat halifenin Selçuklu sultanını Bağdad'a dâvet etmesi de bunu gösterir.
Böylece Selçuklu siyasetinin temel prensiplerinden biri olarak şiîlik ve kolları
ile mücadele belirmiş oluyordu. Burada Şiîliğe cephe alma ile devletteki
"dînî tolerans" arasında bir çelişki bahis konusu değildir. Çünkü daha
ortaya çıktığı anlardan itibaren siyasî vasıf kazanmış olduğu bilinen şiîlik 11.
yüzyılda Fâtimîler tarafından, bu şiî devletin maddî ve mânevî desteği ile, sünni
İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için, en kuvvetli silah olarak kullanılıyordu.
Irak ve güney İran'ı ellerinde tutan Şiî Buveyhiler (932-1055) Abbâsî halifelerini
tahakkümleri altına almışlardı ki, bu durum büyük çoğunluğu sünnî olan doğu-İslâm
ahalisini ziyadesi ile tedirgin bırakmıştı. Üstelik iktidardan faydalanarak aynı
ülkelerde Şiîliğin yayılması için kesif faaliyette bulunulması akide itibariyle
Şiîlerle uzlaşması güç sünnî çevrelerde mevcut endişeyi büsbütün artırıyordu.
Devrin ünlü Buveyhi kumandanı Arslan'ul-Besâsirî her zaman Fâtimîler'le işbirliği
yapabilen aşırı bir Şiî idi ve İran'ın hemen her tarafında çeşitli adlar altında
birçok rafızi zümreler faaliyet hâlinde bulunuyorlardı. Tanınmış yazar Abd'ul
Kaahir Bağdadî (ölm. 1038)'ye göre bu tür mezheplerin sayısı 70'den fazla idi.
Halk yönünden en büyük ıstırap kaynaklarından biri olan bu ayrılığa son vermek
üzere Buveyhi devletini ortadan kaldıran Sultan Tuğrul Beyin, Bağdad'da törenle
"Doğu ve Batı hükümdarı" ilân edilmesi, aynı zamanda, bu Selçuklu dînî
siyasetinin hilâfetçe de resmen tasvibinden başka bir şey değildi. Fâtimîler'i
doğudan el çektiren Selçukluların başarısı, tabiatiyle sünniliğin de zaferi olmuş
ve artık Selçuklu idarecileri İslâm dünyasını sünnîlik bayrağı altında birleştirmeyi
başlıca gayelerinden saymışlardır. Tuğrul Beyden sonra Sultan Alp Arslan, bir
yandan Mekke ve Medîne'de kendi ve El-Kaaim adına hutbe okutur, Bağdad'da ve diğer
önemli merkezlerde kurdurduğu Nizâmiye medreseleri yolu ile bilgi ve düşünce yönünden
sünniliği kuvvetlendirirken, bir yandan da Fâtımiler'i yıkmağa hazırlanıyordu.
Suriye'deki Türkmen birliklerinin ileri harekâta devamlarını emretmiş
olan Sultan Melikşah ise, yine Fâtımi propagandası ile desteklenerek, "Dâvet-i
cedide" sloganı altında yürütülen Batıniliğin başı olup Kazvîn civarındaki
kayalıklarda meşhur Alamut (Kartal Yuvası) kalesini ele geçirerek, o bölgede korkunç
bir yeraltı faaliyeti ile Selçuklu İmparatorluğunu içinden çökertmeğe çalışan
Hasan Sabbâh ile şiddetli mücadeleye atılmış ve son günlerinde Mısır'ın zaptını
plânlamıştı. Türk-İslâm hâkimiyeti için bu derecede hayatî önem taşıyan Şiîliğin
ve taraftarları bir katiller şebekesinden ibaret bulunun Batıniliğin yok edilmesine
yönelen bu Selçuklu siyaseti, düşünce, teşkilât ve siyasî gaye bakımlarından bu
Türk imparatorluğunun devamı durumundaki Eyyûbîler tarafından tâkip edilerek başarıya
ulaştırılmış ve Salâh-üd-dîn Eyyûbî Fâtımiler'i yıkarak (1171) kendi Sünni devletini
kurmuştur. Mısır Türk devleti sultanları da aynı izde yürümüşlerdir. Batıniliğin
kollarından İsmailî'likle mücadele eden Aybeg ve Kotuz'dan sonra, Bağdad Abbâsî
halifesinin 1258'de Hülâgü tarafından öldürülmesi üzerine, aynı âileden EI-Musta'sım
billâh'l, Kahire'de halife ilân eden (1261) Sultan Baybars ile âdeta resmiyet
kazanan bu siyaset, Osmanlıların sonuna kadar devam etmiştir. Aynı siyasetin diğer
Selçuklu devletleri, Harezmşahlar, Delhi Sultanlığı, Türkmen Beylikleri ve Atabeylikler
tarafından da yürütüldüğü mâlümdur. Atabeyler arasında Beğteginli'lerden Gökbörü
bu yönden dikkat çekici bir gayret sarfetmiştir. Erbil'de bir çok dînî ve sosyal
müesseseler kuran, kendisi de sayılı mücahidlerden olan bu atabey, peygamberimizin
doğumu (Mevlid)nu Müslümanlar arasında tam kaynaşma sağlayacak şekilde halk kütlelerinin
katıldığı umumî şenlik olarak kutlama usulünü ilk defa ülkesinde tatbik etmiştir
ki, bu tarz mevlîd törenleri sonra bütün İslâm memleketlerinde âdet hâline gelmiştir.
c) Dînî Bilgiler : İslâm-Türk devletlerinde İslâmî bilgilerin
gelişmesi için çok emek harcanmıştır. Kara-Hanlılar zamanında özellikle Buhara
ve Semerkant şehirleri ile Gazneliler zamanında Gazne ve Hind Türk Sultanlığında
Delhi müderris, vâiz, hatip ve medrese talebelerinin başlıca merkezleri idi. Daha
önceki devirde bilhassa Mâveraünnehir İslâm-Türk kültür çevresi tanınmış Türk
bilginleri yetiştirmeğe başlâmıştı. Meselâ, Mâlikî mezhebinin kurucusu Ahmed b.
Hanbel'in "üstad" dediği Abd'ullah bi'l-Mübârek'it Türkî (ölm. 798)
hadîs bilgini olup aynı zamanda tefsirci ve gramerci idi. 9. asrın ortalarına
kadar ilk hadîs ve mecazî bilginlerinden Tarhan oğlu Ebû'l- Mu'tamir Süleyman
ile oğlu Ebû Muhammed'ül-Mu'tamir Türk asıllı idiler. İslâm dünyasında
büyük fıkıh, hadîs, kelâm, tefsîr bilginlerinden çoğu Türk hâkimiyeti devrinde,
bilhassa Selçuklu çağında yetişmişti. Risale-i Kuşeyrîye müellifi büyük Sûfi Ebû'l
Kaasım'ül-Kuşeyrî (ölm. 1072) ve oğlu, El-Taysîr adlı tefsîrin müellifi Ebû Nasr
'Abd'ur-Rahim, Şâfiî fakihlerinden ve Bağdad Nizamiyesi hocalarından Ebû İshak
Şîrazi (ölm. 1083). bir çok eser yazan Ebu'l-Me'ali Cuveynî (ölm 1085), İslâm
âleminin en büyük mütefekkirlerinden ve Bağdad Nizamiyesinin rektörlüğünü yapmış
olan Gazzalî (ölm. 1111), "İkinci Şâfiî" diye anılan Fahr'ül-İslâm'
Abd'ül-Vâhid (ölm. 1108), büyük hanefî fakihi ve kaadi'l-kuzat El-Hatîbî (ölm.
1079), Fakîh, hadisçi ve ünlü sûfi Abd'ullah'ül -Ensarî (ölm.1108), eserleri medreselerde
el kitabı olarak okunan tefsirci ve gramerci Ali'l-Vâhidi (ölm. 1076), fakih,
filozof, şâir olup eserlerinden bir kısmı Türkçe'ye çevrilmiş bulunan Ayn'ül-
'kuzat el- Hemedani (ölm. 1130), Sultan Sencer devrinin mezhebler tarihi Kitab'ül-milal
ve'l-nihal yazarı Muhammed'ül-Şehristanî (ölm. 1153). Masabih'ül Sünne müellifi
Begavî (ölm. 1116) vb. ile Harezmşahlar zamanından meşhur "Keşşâf" müellifi
Zemahşeri (ölm. 1143), devrinin ünlü kelâmcı ve filozofu Fahr'üddîn Râzî (ölm.
1209), Eyyûbîler devrinde Seyf'üddîn Amidi (ölm. 1233) vb. hep asırlarca İslâm
ilim ve fikir hayatında tesirleri görülen şahsiyetlerdir. Haçlı seferleri ile
Moğol istilâsı dînî tâlim bakımından bir durgunluk devri getirdi ise de, XIII.
asır sonlarından itibaren bilhassa Anadolu'da büyük dîn adamları ve sûfiler yetişmiştir.
Bunlardan Envâr'üt- tenzîl yazarı Kadı-EI-Beyzâvi (ölm. 1291), bir kısmı mantık,
bir kısmı kelâma dair olan Metâi'ül-Envâr adlı eserin yazarı Sirâc'üddîn Ürmevî
(ölm. 1283) ve felsefi kelâm hareketini canlandıran, aynı zamanda astronom Kutb'üd-dîn
Şirâzi (ölm. 1320) aynı geleneği gelecek nesillere aktaranlar olarak kayda değer
simalardır. Fakat Sünnîliği bu kadar himaye eden ve kendileri birer samimî
Müslüman olan Türk hükümdarları ve devlet adamlarının mutaassıp kimseler oldukları
sanılmamalıdır. Onlar milli gelenekleri icabı dîn açısından çok musamahalı idiler.
KaraHanlılar, bilindiği gibi, Türk örfünü devam ettirmişler, Harezmşahlar, Delhi
ve Mısır sultanları, devlette millîliklerini korumada titizlik göstermişler, Türkmen
Beylikleri de bu yönden ortaya koydukları hassasiyetle Selçukluları örnek almışlardı.
Tuğrul Beyin Bağdad'da taç giyme töreninin hatırası olarak kabartma tasvirli bir
altın madalyon hazırlanması, Selçuklu devri kabartma heykel sanatının mahsülleri,
Sultan Alp Arslan ve Melikşah'ın gayr-i müslimlere karşı babaca duyguları, Sultan
Sencer'in huzurunda cereyan eden dîni-felsefi sohbetler, I. Kılıç Arslan'ın Süryaniler'e
ve Ermeniler'e musamahakâr davranışı, Hıristiyanları hoş tutan ve Malatya'da Suryani
patriği ile Kitab-ı Mukaddes üzerinde münakaşalara girişen, Konya'da bahçelere
mermer heykeller diktiren II. Kılıç Arslan'ın ve saray kapı ve duvarlarını insan
resimleri ile, Konya surlarını kabartmalarla süsleten I. Alâ'üddîn Keykubâd'ın;
II. Sultan Keyhusrev gibi, insan tasvirli paralar bastıran Türkmen Beylerinin
vb. durumları Türk idarecilerinin ne kadar serbest düşünceli olduklarını isbata
yeter. d) Sûfilik : Bu itibarla Türk-İslâm devletlerinde
Sûfilere de müsamahalı davranılmış hele bunların büyüklerine saygı gösterilmiştir.
Sûfîlik, o devirde kuvvetli bir cereyan hâlinde idi. "Çoklukta birlik"
veya "Varlık birliği" (vahdet-i vücut) diye ifadelendirilen ve hususî
mânâsı ile canlı-cansız herşeyin tek varlık olan Allah'da birleştiği, kâinatın
Allah'ın belirtilerinden ibaret olduğu, hikmet, akıl, bilgi ve adaletin O'nun
mânevî kudretinden doğduğu, en mükemmel yaratık olan insanın Allah'ın cüz'ü bulunduğu,
gerçek'in akıl yolu ile edînilen bilgi ile değil, ancak sınır tanımaz his ile
kavranabileceği görüşü olan Sûfilik, Hindistan, Akdeniz ve Orta Asya fikir cereyanlarının
birleşme noktası Türkîstan ve bilhassa Horasan'da en canlı çevresini bulmuş ve
bu durum XI. asırdan itibaren Türk-İslâm ülkelerinin türlü tarîkatlar içinde çalkalanmasına
yol açmıştı. Mü'minlere kesin şart ve kaideler halinde bir çok vecîbeler yükleyen
Kitap (Kur'ân) dan ziyade duyguya itibar ettikleri için medreseye cephe alarak
raksı ve musikiyi ön plâna çıkaran ve zaviyelerde, hankahlarda rûhani bir hava
içinde, tekellüfsüz yaşayan Sûfîler (şeyh ve derv'lşler), İslâm dogmatizmine intibakta
güçlük çeken bozkırlı Türkmen kütleleri üzerinde tesirli oluyorlardı. Aslında
da kitabî dîn öğretimi ile vazifeli medreseler daha lâyıkı ile kuvvetlenemediği
için dînî bilgiler Sûfîlik telâkkileri ile oldukça karışık bir şekilde yürümekte
idi. Yukarıda adlarını saydığımız tanınmış dîn bilginlerinden çoğu aynı zamanda
Sûfî idiler. Bunlar islâmî akidelerle sûfîlik arasındaki çelişkiyi yumuşatmağa
çalışıyorlardı. Başarıya ünlü kelâmcı Gazzâlî (ölm. 1111) ulaştı. İslâm dünyasında
Fârabi (ölm. 950) ile canlandığı bilinen Eski Yunan felsefî düşüncesini redederek,
dîni felsefenin çeşitli konularında yazdığı kitap ve risâlelerinde sağlam mantıka
dayalı ikna edici delillerle uzlaştırmağa muvaffak olduğu Kelâm-tasavvuf yolu
ile Gazzâlî asırlarca İslâm dünyasının aydın çevrelerinde çok tesirli olan İslâm
sûfîliğinin esaslarını kurmuştu. Bir yandan Haçlı ordularının sarsıntıya uğrattığı
bir yandan da Bâtıni hareketlerinin yıpratmağa koyulduğu İslâm mânevi birliğini
tehlikeden korumak için İslâm dünyasında bu yeni sûfîlik anlayışı ile her türlü
yıkıcılığa göğüs germeye muktedir bir rûhî huzur sağlamak maksadını güttüğü belli
olan bu büyük mütefekkirin düşünceleri o tarihte bir hayali gerçeğe uygun düşüyor,
bir içtimai ihtiyaca cevap veriyordu. Büyük çoğunluğu sünnî'lik çizgisinde olarak
sûfiyane görüşlerin teşkilâtlanmasından ibaret tarikatlar aynı mânevi sükûnu temine
çalışıyorlardı. Türk-İslâm devrinde yaygın dört büyük tarîkat bilhassa
toplayıcı vasıfları ile önemli idiler: Abdulkadir Geylâni (ölm. 1166) tarafından
kurulup Hindistan'a ve İspanya'ya kadar yayılan Kaadiri'lik, Harezmşahlar zamanında
Şeyh Necm'üd-dîn Kübrâ (ölm. 1221)'nın kurduğu Kübrevî'lik, Anadolu'da Muhyiddîn
İbn'ül Arabî (=Şeyh-i Ekber, ölm. 1240) tarafından kurulan Ekberî'lik arasında
bilhassa ikincisi, eski Türk "alp"lik telâkkilerini yansıtan "melâmeti"
fikirleri ile, Türk osikolojisini oldukça tatmin edici esaslar ihtiva ediyor ve
Anadolu'da İran sûfîliği yanı baskın "Mevlevilik"e temel vermiş oluyordu.
Dördüncü büyük tarikat olan Yesevilik, Türkîstan'da Yesi şehrinden Hâce Ahmed
Yesevi (ölm. 1166) tarafından kurulmuş olup, tarikat dili de Türkçe idi (Yesevî'nin
"Hikmet"leri). Bozkırlı Türkler arasında çok sevilen Hakim Süleyman
Ata (ölm. 1186) sûfîliğe dair eserleri ile tanınmış bir Yesevi idi. Yesevilik
Türkîstan'dan ve kuzey bozkırlarından başka, Altunordu sahasında, Afganistan'da,
Horasan bölgesinde yayılırken, bir yandan da Mâvareünnehir'de Nakşbendilik (kurucusu
Bahâ'üddîn Nakşbend, ölm. 1389) ve Anadolu'da Bektaşilik ve benzeri tarikatlerin
ortaya çıkışlarını hazırlamıştı. Türk sûfiliğinin Türk-İslâm hâkimiyeti
devrinde İran sûfîliğinden daha yaygın ve başarılı oluşu onun özelliğinden ileri
gelmekte idi. Tasavvufi davranışı "sanatkârane bir dünya görüşü"ne geçiş
sayarak, dolayısiyle mücadeleye sırt çevirerek, onu kavimler, devirler üstü bir
düşünce tarzı şeklinde kabûl eden İran sûfiliğine karşılık, Türk sûfîliği insani
doğru ahlâk ve ruh temizliğini gaye edînmiş ve bunu, eski Türk düşüncesi ile bağlantısından
dolayı, vatan ve ülkü fikirleriyle kaynaştırmıştır. Bu nedenledir ki, Türk Sûfîliği
temsilcileri ve taraftarları yurt müdafaasında, sınır boylarında ve fütühatta
büyük hizmetler görmüşlerdir. Böylece bozkır Türk "alp"leri Horasan'ın
rûhâni atmosferinde, "baba", "abdal" gibi tâbirlerle anılan
Türk şeyhlerinin rehberliğinde, "alperenler" olarak, savaş ülkesi Anadolu'da
"gazi"ler sıfatı ile vatanî vazifelerini yapmışlardır. Ancak bir kere
de Anadolu'da dîni duyguları siyasî istismara vasıta kılınarak tahrik edilen Türkmenler
devlete baş kaldırmışlardır (Baba İshak'ın idare ettiği Babaî isyanı, 1239).
Baba'lar ve abdal'lar halk velileri idi. Zihniyetleri basit bir islâmi cila
altında gelişen râfızi telâkkilerden meydana gelmişti. Horasan'a inen Türk kütleleri
üzerinde, yeni kültür çevresindeki İslâmi akideler yanında, eski İran'ın Maniheizm,
Mazdekizm ve Zerdüşllik gibi dîni kalıntıları ile birleşerek yeni bir mezhep hüvviyeti
kazanmış olan Şiiliğin tesirleri olacağı tabiî idi. Sünniliğe aykırı inanca eğilim
bilhassa halk velileri (Türkmen babaları)nda hissediliyordu. Eski Türk davranışı
kadrosu içinde ortaya çıkan bu râfızi şeyhler, dervişler, Türkmenler arasında
seviliyor, sayılıyorlar, hattâ, birer sünni Müslüman olarak İslâm birliğinin koruyuculuğunu
yaptıklarını, Şiîlik ve kolları cereyanlarla mücadele ettiklerini bildiğimiz Türkmen
hükümdarları (Selçuklu sultanları ve diğerleri) tarafından yadırganmıyorlardı.
Mesela Tuğrul Bey, Alp Arslan, Melikşah zamanlarında Baba Tahir Uryân, Ebû Saîd
Ebû'l Hayr vb. bu türden ve itibarlı kimselerdi. Harezmşahlar devletinde bir Âhü-puş
hükümdarlar nezdînde halkın sözcülüğünü yapacak kadar tesirli idi. Benzer bir
sûfî de Mısır'da vardı. Hızır adlı bu şeyhe sultanlar tarafından saygı gösterilirdi.
|