Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
İSLAMİ TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa12345

bütün Türk İslâm siyasî teşekküllerinde görülen Türk hükümranlığına cihan hâkimiyeti prensibinin özelliği mahiyetindedir.

d) Ülkenin Taksimi Meselesi

İslâm-Türk devletlerinde ülkeden bir bölgenin idaresi verilen hânedan üyeleri "melik" diye anılırlardı. Bunlar imparatorluk başkentindekine benzer bir hükümet kuruluşuna, dolayısıyle ayrı "vezir"lere, atabeylere, ayrı askerî kuvvetlere sahip olmakla, halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okutmakla, "nevbet" çaldırmakla ve izne bağlı olarak para bastırmakla beraber, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlar, re'sen idare ettikleri savaşlarını ve siyasî temaslarını, imparatorlukça düzenlenen ana siyaset çerçevesinde yürütürlerdi. Aksi hareket edenler tâkibata uğrardı. Melikler değiştikçe veya bölgelerinde daralma veya genişleme oldukça vazife, yetki ve sahalarına ait fermanların sultan tarafından yenilenmesi lazımdı. Veliahdlık müessesesi "Bozkır" devresinden beri (babadan oğula, oğul sabî ise, kardeşe) devam etmekle birlikte, hânedan mensupları âileden intikal eden "kut"un kendilerinde de mevcut olduğu düşüncesi ile yüksek iktidarı almak gayretine girişirlerdi ki, huzursuzluklara yol açan bu mücadeleler sonunda tahta fiilen hakim olanın gerçek "kut" ile donatılmış bulunduğu inancı ile onun etrafında toparlanırlardı. Böylece gerçekleşmiş bir düzene karşı direnenler "asî" sayılarak te'dibine çalışılırdı. Bu itibarla Kara Hanlılar'da, Selçuklularda ve Harezmşahlarda sık görülen taht kavgalarının mekanizması yanlış tefsir edilmemeli ve mustakâr devlet nizamının kurulduğu zamanlarda çeşitli bölgelerin başında bulunan hânedan üyeleri, yüksek otoriteye bağlı melikler olarak, imparatorluğun idaresinde ve fütûhatta ortaklaşa mes'uliyet taşıyan idareciler sayılmalıdır. Nitekim Sultan Melikşah'ın vefatı (1092) ile merkezde iktidar boşluğu hasıl oluncaya kadar imparatorlukta hükümranlık zedelenmiş, devlet bütünlüğü bozulmamış, hattâ bir nesil sonra bile Büyük Sultan Sencer Anadolu Selçuklu hükûmetini hukuken kendine bağlı düşünmüş, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan 1185 sıralarında ülkesini 11 oğlu arasında "bölüştürdüğü" halde, Anadolu 11 devlete ayrılmamıştır. Ancak, tıpkı Bozkır ilinde olduğu gibi, merkezî iktidar ortadan kalktığı veya devlet istiklâlini kaybettiği zamanlarda parçalanma görülmektedir. İslâm dünyasında 4 Selçuklu devleti, Doğu Anadolu Türkmen Beylikleri merkezî iktidar zaafa uğrayıp çöktüğü için meydana gelmişler, sonraki Anadolu Beylikleri de Anadolu Selçuklu devletinin Moğol tahakkümü altına düşmesi üzerine bu istilacıları uzun müddet tanımağa razı olmayan uc Türkmenleri tarafından geliştirilmişlerdir; tıpkı 630 yılında Çin hakimiyetine giren Gök-Türk devleti içinde, kendi başlarına devletler kurmağa girişen Hazarlar, Oğuzlar, Karluklar, Türgişler gibi.

Yalnız Hindistan'da ve Mısır'da durum biraz farklı görünmektedir. Delhi sultanlığında idare başına birbiri arkasından birkaç aile gelmiş, Mısır devletinde de kabiliyetli şahsiyetler ordunun tasvibi ile sultanlığa yükselmiş ve ancak Kalavun'dan sonra devamlı hânedan kurulabilmiştir. Bunlar herhalde, birinin Türkistan'dan diğerinin Kıpçak Bozkırlarından devamlı olarak gelen kuvvetlerle beslenmenin sonucu devlette yeni yeni güçlerin meydana çıkması ile açıklanabilir. Nitekim Tolunlular ve Akşidliler (İhşîdîler) böyle bir ikmâl desteğinden mahrum oldukları için ömürleri kısa sürmüş, buna karşılık Selçukluların ilk devirlerinde çok kalabalık Türkmen kütlelerinin batıya akışları (yalnız Anadolu'ya 550-600 bin kişi civarında) burada Türk devletinin istikrarını sağladığı gibi Anadolu'nun çabucak Türkmenleşmesini mümkün kılmış, fakat Orta Asya'da Timur iktidarının kurduğu baraj yüzünden ikmâlsiz kalan Delhi sultanlığında hâkimiyet yabancılara geçmiştir. Mısır'da ise gittikçe azınlıkta kalan Türk unsuruna karşılık bilhassa Çerkeslerin çoğalması iktidarın Çerkes Kölemenlerine geçmesi sonucunu vermiştir.

2- TEŞKİLÂT

İslâm-Türk devletlerinde makam ve memuriyet adlarından ve vezir Nizâm'ül Mülk'ün Siyasetname'sinden anlaşıldığına göre, hükûmet teşkilâtı ve ordu kuruluşunda, esas itibariyle İslâm-İran geleneğini devam ettiren Gazneli Türk devleti, Selçuklular ve dolayısıyle sonraki bütün Türk-İslâm siyasî teşekküllerine örnek olmuş durumdadır. Bununla beraber, Selçuklu devrinde atabey, sübaşı, çavuş, tuğra, ulag, cufga vb. gibi teşkilâtla ilgili Türkçe terimler yaşamıştır. Ayrıca beyleri daima Türk ünvanları taşıyan Türkmen beylikleri dışında, Türkistan'ın devamlı tesiri ile, Delhi Sultanlığında, hiç olmazsa terim olarak Türk ünvanları uzun müddet görülmüştür. Meselâ eski "yabgu" tâbirinin yerine geçen "melik" sözü umumiyetle Hindistan'da "han" ünvanı ile karşılanmış ve "yugruş" ünvanı da muhafaza edilmiştir. Fîruzşah'ın babası "Melik Yuğruş" diye anılıyordu.

a) Hükümdâr ve Saray:

Devlet teşkilâtının en mükemmel şeklini almış olduğu Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında sultan (Melikşah, Sencer: Büyük Sultan -Es-sultan'ül-a'zam) adına ülkenin her tarafında hutbe okunur, para onun adına bastırılır, fermanları, "Büyük Divan" (merkezî hükûmet) kararlarına onun isminden ibaret tuğra çekililirdi. Sultan Türkçe adı yanında bir Müslüman adı da alır, saltanatın hilâfetçe tasdiki münasebeti ile halife tarafından verilen lâkapları kullanırdı. Savaşlarda ve gezilerde başı üzerinde "çetr" tutulur ve daima beraberinde bulunan mızıka takımı ("nöbet") günde 5 namaz vaktinde nevbet çalardı. Melikler ancak 3 nevbet çaldırabilirlerdi. Yalnız, imparatorluğun çok genişlediği devirde kendisinin "İskender-i sânî" (2. İskender) diye anılmasını münasip gören Harezmşah Sultan Alâ'üd-dîn Muhammed, 5 nöbeti meliklere ve tâbi hükümdarlara tahsis ederek şahsı için günde iki defa (güneş doğarken ve batarken) çalınmak üzere "Zü'l-Karneyn nöbeti" ihdas etmişti. Sultanlar, haftanın belirli günlerinde devlet erkânını ve kumandanları kabûl eder, halkın şikâyetlerini dinler, kadı'ları tâyin, ikta'ları tevzi, tâbi devlet başkanlarının hükümdarlıklarını, meliklerin idareciliklerini tasdik ve devlete karşı işlenen suçlara meşgul yüksek mahkemeye başkanlık ederdi.

Doğrudan doğruya sultanın şahsına bağlı olan saray (dergâh, bârgâh) şöyle teşkilâtlanmıştı: Hacibler (hâcib'ül-huccâb, hacib-i buzurg), Çûbdârlar (değnekciler), silâhdarlar, bayrakdar (emîr-i âlem), câmedar (elbise muhafızı), şarabdar, taştdar (âbdar), emîr-i çaşnıgîr, emîr-i ahûr, vekil-i hâs (sultan dairesi halkı nâzırı), serhenk nedimler, musahipler. Bu görevlilerin hepsi hükümdarın en güvenilir adamları arasından seçilirdi.

b) Hükûmet:


"Divan-ı saltanat" (Büyük Dîvân) denilen hükûmet, başında "sahip Dîvân-ı Saltanat" (veya Hâce-i buzurg) ünvanlı vezirinin bulunduğu "Dîvân-ı vezaret"e bağlı olan 4 Dîvân (bakanlık) dan kurulu idi: 1-Dîvân-ı Tuğra (devletlerin bazılarında, Dîvân-ı inşa, Dîvân-ı risâlet: İç ve dış yazışmalar), 2-Dîvân-ı İstîfa (mâliye). Halktan tahsil edilen vergilerin toplandığı "Harç" masraf hazinesi ile, has araziden ve tâbi hükûmetlerden alınan vergi, hediye vb. ait "Asıl" (ihtiyat) hazineyi idare eder ve devletin umumî gelirlerini düzenler, 3-Dîvân-ı Arz-ül-ceyş (Harbiye), 4-Dîvân-ı işrâf (Umumi teftiş). Burada, askerî ve adlî işler dışındaki bütün devlet memurları ve muamelâtının tamamen müstakil bir "işrâf" kuruluşu ile kontrol altında tutulması dikkate değer.

Taşra ise Büyük Dîvân'a bağlı ve merkez şehirlerinde birer şıhne (askerî vâli) bulunan eyaletlerle, melikler idaresindeki bölgelere ayrılmıştı. Her şehir ve kasabada mülkî idareden sorumlu bir "amîd", mâli işlere bakan bir "âmil", halk tarafından seçilen bir "reis" ve belediye işlerini murakebe eden bir "muhtesip" vardı. Çeşitli vazifelerle bütün ülkeye yayılmış nâipler, vekiller, kâtipler, tahsildarlar vb. hayli kabarık yekûn tutardı. Ayrıca imparatorlukta "peyk"ler ve "perende"lerden kurulu çabuk haber alma teşkilâtı, muntazam ulag (posta) şebekesi, askerî ve ticarî önemi haiz yollarda karakollar ve asayişin daimî korunması gerekli yerlerde "ribât" (tahkimli han)lar, "münhî" diye anılan gizli istihbarat memurları hükûmet teşkilâtını tamamlayan unsurlardı.

c) Adliye :

Adliye şer'î yargı, örfî yargı olarak ikiye ayrılmıştır. Kadı'lar şer'î dâvâlara bakar, başlarındaki "Kaadîl-kudât' merkezde (Selçuklu devrinde Bağdad'da) mahkeme reisliği yaptığı gibi, bütün kadıları da murakabe ederdi. Tereke, hayrat işleri ve vakıfların idaresi, vakfiyelerin tanzimi de kadılara âitti. Hanefî ve Şafiî fıkhı (hukuku) esaslarına göre muamele yürüten kadıların hükümleri kesindi. Ordu mensuplarının dâvaları "Kadıasker"ler tarafından görülürdü. Mısır'da kadı tarafından imzalı açıklamalarla sultana arzedilirdi. Örfî ve kanunî meseleleri hal ile görevli ayrı mahkemeler vardı. Başında "Emîr-i Dâd" (Adalet Bakanı) ın ve taşrada bunun nâipleri ve inzibat memurlarının bulunduğu bu teşkilâtın üstünde ağır siyasî .suçlar, sultanın başkanlığındaki hususî mahkemede hükme bağlanırdı. Ordu mensuplarının dâvalari "Kadıasker"ler tarafından görülürdü. Mısır'da Sultan Baybars bir yenilik yapmış, 4 sünnî mezhep için ayrı ayrı kadıların başına bir tane değil 4 ayrı "KaadîI-kudât' tâyin etmişti ki, bu da şer'î yönden adalete işaret sayılmıştı. Bu arada belirtilmesi gereken nokta, adalet işlerinden sorumlu şahısların Büyük Dîvân veya eyâlet Dîvânları ile yâni hükûmet ile ilgileri bulunmamasıdır. Böylece herhangi bir siyasî veya idarî baskıya mâruz kalmaksızın adaleti yürütmek mümkün olmakta idi.

Kısaca açıklamaya çalıştığımız bu hükûmet teşkilâtı bazı ufak farklarla ve, yer yer isimler değişmekle birlikte, fonksiyonları birbirine yakın şekilde devam etmek üzere, Osmanlılar'a kadar Türk- İslâm devletlerinde, hattâ Orta-Doğu Moğol teşkilâtında mevcut olmuştur. Değişiklik bilhassa Mısır'da görülmektedir. Sultan Baybars zamanında Kâtib'us-sır, Nakîb'ül-cüyuş, Devâdar gibi yeni görevliler tâyin edilmiş ve En-Nâsır Muhammed (ölm. 1309) tarafından mühim bölgeler "Nâib-üs-saltana" denilen umumî vâlilerin idaresine verilmişti. Maksat bütün icra salâhiyetini sultanın elinde toplamaktı. Hattâ aynı sebebten, bir aralık vezirlik de kaldırılarak bu görev üç daireye ayrılmıştı. Sonra yine asıl idare nüfûzu vezirden de ileri bir önem kazanan Üstâd'üd- dâr'a geçmişti.

d) Ordu:


Kara-Hanlı, Türkmen Beylikleri ve başlangıçta Anadolu Selçuklu orduları Türklerden kurulu idi. Gazneli ordusunda yerli unsur büyük çoğunluk teşkil ediyordu. Çünkü, esasen yabancılara dayanmak zorunda olan Sultan Mahmûd'un zengin ve putperest Hind râcalarına karşı tertiplediği meşhur seferleri için kalabalık ve koyu Müslüman askerlere ihtiyacı vardı. O sırada Horasan'da yaygın olan Kerrâmilik mezhebi taraftarlarından çok faydalanan Mahmûd, ayrıca, İslâm ülkelerine adamlar göndererek "gaziler" toplatıyor ve sefer zamanlarında kendiliklerinden katılanlar "Mutavvia" = Gönüllüler ile kuvvet sayısı büyük rakamlara yükseliyordu. Bunlar yalnız ganimetten pay almakta idiler. Fakat Sultan Mahmûd'un, Selçuklulara da örnek olan hassa ordusu çeşitli etnik unsurlar arasından devrişilip hususî terbiye ile yetiştiriliyordu. Büyük Sultan Melikşah zamanında Ortaçağın en büyük askerî gücü hâline gelen Selçuklu orduları: Çeşitli kavimlerden seçilerek tören ve protokolda özel saray terbiyesine tâbi tutulmuş ve doğrudan doğruya sultana bağlı "Gulâmân-ı saray" güzide kumandanların eğitimi altında, her ân savaşa hazır hassa ordusu, meliklerin, şıhnelerin ve devlet erkânının askerleri, tâbi hükümetlerin kuvvetleri idi. Künyeleri Divan defterlerinde kayıtlı Gulâmân-ı saray yılda dört kere maaş "Bisgânî" alırlardı. Bozan, Porsuk, Aytegin, Savtegin, Aksungur gibi Türk asıldan geldikleri görülen kumandanları sultanlarla birlikte seferlere katılan veya ağır te'dip darbelerine memur edilen, şıhnelikler, umumî vâlilikler yapan hassa ordusu efradı ikta sahibi idi. Siyasetnâme'sinde Gaznelî usulü hassa ordusu kuruluşunun faydalarını sayıp döken vezir Nizâm'ül- Mülk'ün, sultanlarla soydaşlıklarından dolayı Türkmenlerden de bir grubun alınması tavsiye etmesinden büyük çoğunlukla yabancılardan teşkil edildiği anlaşılan hassa ordusu efradından herbirine imparatorluğun çeşitli köşelerinde ikta araziler verilmişti. Böylece, hareket hâlinde iken bu efradın gittiği yerdeki iktiaından maaşını alması sağlanıyordu. Türkmen beylerinin bazan serkeşlik yapabilmelerine (meselâ Sultan Melikşah'a karşı Artuk Bey ve Ebu'l-Kasım) mukabil, Gulâmân-ı saray ve hassa ordusu kumandanlarının sultana kayıtsız , şartsız bağlılıkları dikkate değer. Ayrıca imparatorluğun her tarafına dağılmış ve yine kendilerine ayrılan ikta topraklarından geçimlerini ve teçhizatını sağlayan süvari kuvvetleri "Sipâhiyân" çok kalabalık idi.

Selçuklu devrinde askerî teşkilâtta yapılan çok önemli yenilik de bu askerî ikta idi. Bir taraftan mevcudu çok yüksek orduların devlete külfet yüklemeden beslenme ve donatımını mümkün kılan, diğer yandan, verim ölçüsünde vergi artacağı için ikta sahiplerinin de gayreti ile memleketin zengin ve mâmur hâle gelmesine yardım eden, fakat bir nevi toprak bağışından ibaret olup, kolayca "mâlikâne"ye dönüştüğü mâlüm İslâm ikta'ından farklı bulunan Selçuklu usulünün eski Türk toprak hukukunun yeni şartlara uydurulması olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka, gerekince halktan ücretli asker (Hâşer) de toplanırdı. Selçuklu ordularına, devletin başından sonuna kadar, büyük fetihler yapan, bilhassa uc (sınır) larda kendi Beylerinin idaresinde vurucu kuvvet olarak emsalsiz hizmetler gören Türkmenleri de ilâve edersek eski Türk 10'lu sistem üzerine kurulu Büyük Selçuklu askerî gücünün azameti iyice ortaya çıkmış olur.

Delhi sultanlığında ordu, Kalaçlar çoğunlukta olmak üzere, Türk'tü ve Hindistan'da askerî başarıların epeyce kolay elde edildiği anlaşılıyordu. Sultan Balaban'ın ifadesi ile "7-8 bin Türk atlısı, 200 bin Hindû askerinden üstün" idi. Şâir Husrev-i Dihlevt de "Türk'ün karşısında Hindû, arslanın karşısında ceylân gibidir" diyordu. Sultanlığın son zamanlarında Orta Asyâ dan Türklerin gelişi çok seyrekleştiği için ordu ikmâlini yerlilerden yapmak gerektiğinden iktidar zayıflamış, nihayet yabancılara intikal etmişti.

Harzemşah'larda yerli kıtalar yanında ordunun asıl vurucu çekirdeğini Kanglı, Kimek ve Kıpçak-Uran gibi bozkırlı Türkler meydana getirmekte idi. Bu kuruluş Sultan Tekiş zamanında (1172-1200) başlamış, hanımı Terken Hâtun'un akrabaları sıfatıyla Harezmşahlar topraklarına akın eden bozkırlı unsurların çoğalması ile gittikçe artarak oğlu Alâü'ddîn Muhammed'in asıl dayanağı olmuştu. Ancak Harezmşah'a büyük bir imparatorluk temin eden bu ordunun daha ziyade Terken Hâtun tarafını tutması ve bundan da önemli olmak üzere, yerli halk ile bir türlü imtizac edememesi Sultan Muhammed'in Moğollar karşısında perişan düşüp, devletini kaybederek bütün Orta-Doğu'nun Moğol tahakkümü altına girmesini kolaylaştırmıştı.

Mısır'da ise ordunun Kıpçak Türkleri'nden teşkiline büyük önem verilmiş, bundan dolayı Sutan Kotuz, Baybars ve Kalavun'un anayurdu olan Kıpçak-bozkırı (Deşt-i Kıpçak) ile irtibatın muhafazasına dikkat edilmişti. Oradan Türk gençlerinin deniz yol ile Mısır'a gelmelerini sağlamak için Bizans ile anlaşmalar yapılıyordu. Elbette Kıpçak-bozkırı havalisinden getirilen gençlerin hepsi de Türk asıllı değildi. Aralarında Islavlar, Rumlar ve özellikle Çerkesler vardı. Ancak bunların garnizonları ayrı idi. Türkler Nil üzerinde bir adada oturuyorlar (Memalik-Bahriye), diğerleri Kahire kalesinde "Memâlik-i Burciye" ikamet ediyorlardı. Eski Gulaman-ı Saray'a benzeyen "Memâlik-i sultaniye"nin dışında ikta'lı orduya "Cünd'ül halka" denirdi. Sultan Kalavun zamanında ülkede yeni bir arazi yazımı yapılarak elverişli topraklar 24 parça (Kırat)a bölünmüş, bunun 4'ü has sayılmış, 10'u Cünd'ül- halka efradına ayrılmış, gerisi de kumandanlara verilmişti. Kumandanların besleyip savaşa hazır tuttukları ve onların adlarını kendi nisbe'leri olarak kullanan (meselâ Zâhiri, Baybars, Demirtaşi gibi) efrat "Memâlik-i ümerâ" diye anılıyordu. Eyaletlerde sipahîler ve ayrıca savaş zamanında orduya katılan "Mutavvia" (GönülIüler) de vardı.

Donanmaya gelince, burada Gazneli Sultan Mahmud'un İndus'da Catlar'a karşı hazırlattığı nehir filosu ile Selçuklularda, Süleyman Şahın İznik'deki vekili Ebu'l Kaasım'ın Kius limanında (Gemlik körfezi) inşasına başlattığı (1087'lerde), fakat derhal Bizans tarafından imha edilen küçük çaptaki deniz kuvvetleri anılmağa değer. Fakat bu İslâm-Türk devletleri çağında en kuvvetli ve Bizans ile boy ölçüşecek donanmayı İzmir Beyi Çaka inşa ettirmiş ve Mısır Türk devleti de kuvvetli donanmaya sâhip olmuştur. Özellikle, ordunun devrin en üstün silâhları ile teçhiz edildiği Sultan Baybars zamanında Akdeniz ve Kızıldeniz'de geliştirilmiş tersanelerde. çeşitli gemiler yapılıyordu.

3- HALK ve TOPRAK

Türk idarecileri ahalinin işlerine ve yaşayış tarzlarına doğrudan doğruya müdahale etmedikleri için Türk-İslam devletleri zamanında sosyal durum umumiyetle eski devir görünüşü muhafaza etmişti. Devlet memurlukları çoğunlukta irsiliğe dayanmakta olup, iktidar değişmelerinde dahi çok kere aynı âilede kalıyor, mâlî bakımdan çeşitli eyalet ve merkezlerde, daha ziyade mahalli şartlar ve gelenekler gözönünde tutuluyordu. Şehirlerde, devlette makam sahibi olmanın veya mâli gücün sağladığı imkânlar dolayısıyla nüfuz kazanan büyük âileler devam ediyordu. Köylerde Dihkan'lar da bu neviden idi. Nüfuzlu diğer bir zümre de dîn adamları idi. Bunlar her tarafta yaygın hanefî, şâfî mezhepleri mensupları üzerinde, seyyidler ve şerifler ise bilhassa Bağdad, Basra ve Bahreyn bölgelerinde kesif Şiîler üzerinde çok etkili bulunuyorlardı. Şehir ve kasabalarda orta ve küçük tüccarlar esnaf, dükkâncı, küçük sanat erbabı, ayrı ayrı loncalar teşkil etmişlerdi. Ahali umumiyetle hanefi, şafiî "reis"lerin ve şiîler "nakîb"lerin etrafında toplanmış olup, büyük merkezlerde işsiz-güçsüz takımı da kendi aralarında teşkilâtlı halde idiler. Savaş zamanlarında Mutavvia veya Haşer olarak orduya katılan bu sonuncular rind'ler, ayyâr'lar, settâr'lar vb. gibi türlü isimler altında sûfiyâne bir hayat yaşıyorlardı. Ova, kır, tarlalarda çalışan köylü ise, topraklarının has veya ıkta durumuna göre, devletin himayesinde geçimini sağlamakta idi. Köylüler hukuki yönden şehir ahalisi kadar hür olup, ellerindeki toprakları işleyebildikleri müddetçe veraset yolu ile sahip olduklarından, karın tokluğuna çalıştırılan işçi durumunda değildiler.

Kalabalık Türk kütlelerinin de Orta-Doğu ve Akdeniz bölgesinin sosyal ve iktisadi şartları içinde tedricen köylüleşerek yerleşik tarza yatkınlaştığı Türk-İslâm devletlerinde ev, bahçe, ağıl gibi emlâk özel mülkiyete dahil idi ise de tarım arazisi ve ormanlar-Bozkır Türk İl'indeki otlak ve yaylaklar gibi - devlet malı idi. Ülke arazisi has, iktâ, harâci olmak üzere 3'e ayrılmış, saraya ait has'lar dışındaki topraklar, ikta arazisi olarak ordu mensupları arasında bölüştürülmüştü. Buralarda kasabalardan en küçük iskân yerlerine kadar vergiye tâbi nüfus ile, herkesin vergiye matrah teşkil eden varlığı kayıt ve tesbit edilerek, şer'i ve örfi vergiler hâlinde tahsilât yapılırdı. Hâs ve haraci topraklardan elde edilen para devlet hazinesine yatırılır, iktâ arazisinin vergileri de iktâ sahiplerine ödenirdi.

İkta'larda çalışan "reaya" (köylü çiftçi) dan alınacak vergi nisbeti, bölgesine, istihsal maddesi cinsine ve verim derecesine göre, her yıI Divan defterlerinde belirtmek üzere, "Büyük Divân" tarafından tesbit edilirdi. İkta sahipleri bu belirli miktarda vergi "mal-i hak"dan fazlasını alamazlardı. Aşırı talepler halinde veya reayanın mülküne el uzatıldığı veya âile dokunulmazlığına tecavüz edildiği zamanlar, köylü ve çiftçi "Büyük divân" a ve hattâ doğrudan doğruya sultana şikâyet edebilir, ikta sahibinden büsbütün hoşnut değilse başka yere göçebilirdi. Mısır'da En-Nâsır Muhammed diğer arazi arasında ikta'ın da yıllık gelirlerini "misâl" denilen senetlerle tesbit ettirmiş, böylece köylüye baskı yollarını kapatmış ve bu, Mısır Türk Devleti'nin sonuna kadar devam etmişti.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu çağında başlamış olduğunu belirttiğimiz bu askeri ikta usulü Türk-İslâm topluluklarının askerî olduğu kadar idarî ve hukuki en sağlam temellerinden birini teşkil ediyordu. Anadolu Selçuklu Devleti'nde Moğol istilâsı yüzünden düzen bozulunca ikta arazilerinin "yurtluk" (mülk) hâline getirilmesi, yani "miri" toprak rejiminin soysuzlaşması, ordunun dağılmasını sonuçlandırmış, ikta'sız kalan sipahilerin çıkardığı huzursuzluk devletin çökmesinde başlıca sebep olmuştur.

Sayfa12345


Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...