| İSLAMİ
TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU | |
| bütün
Türk İslâm siyasî teşekküllerinde görülen Türk hükümranlığına cihan hâkimiyeti
prensibinin özelliği mahiyetindedir. d) Ülkenin Taksimi Meselesi
İslâm-Türk devletlerinde ülkeden bir bölgenin idaresi verilen hânedan üyeleri
"melik" diye anılırlardı. Bunlar imparatorluk başkentindekine benzer
bir hükümet kuruluşuna, dolayısıyle ayrı "vezir"lere, atabeylere, ayrı
askerî kuvvetlere sahip olmakla, halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okutmakla,
"nevbet" çaldırmakla ve izne bağlı olarak para bastırmakla beraber,
merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlar, re'sen idare
ettikleri savaşlarını ve siyasî temaslarını, imparatorlukça düzenlenen ana siyaset
çerçevesinde yürütürlerdi. Aksi hareket edenler tâkibata uğrardı. Melikler değiştikçe
veya bölgelerinde daralma veya genişleme oldukça vazife, yetki ve sahalarına ait
fermanların sultan tarafından yenilenmesi lazımdı. Veliahdlık müessesesi "Bozkır"
devresinden beri (babadan oğula, oğul sabî ise, kardeşe) devam etmekle birlikte,
hânedan mensupları âileden intikal eden "kut"un kendilerinde de mevcut
olduğu düşüncesi ile yüksek iktidarı almak gayretine girişirlerdi ki, huzursuzluklara
yol açan bu mücadeleler sonunda tahta fiilen hakim olanın gerçek "kut"
ile donatılmış bulunduğu inancı ile onun etrafında toparlanırlardı. Böylece gerçekleşmiş
bir düzene karşı direnenler "asî" sayılarak te'dibine çalışılırdı. Bu
itibarla Kara Hanlılar'da, Selçuklularda ve Harezmşahlarda sık görülen taht kavgalarının
mekanizması yanlış tefsir edilmemeli ve mustakâr devlet nizamının kurulduğu zamanlarda
çeşitli bölgelerin başında bulunan hânedan üyeleri, yüksek otoriteye bağlı melikler
olarak, imparatorluğun idaresinde ve fütûhatta ortaklaşa mes'uliyet taşıyan idareciler
sayılmalıdır. Nitekim Sultan Melikşah'ın vefatı (1092) ile merkezde iktidar boşluğu
hasıl oluncaya kadar imparatorlukta hükümranlık zedelenmiş, devlet bütünlüğü bozulmamış,
hattâ bir nesil sonra bile Büyük Sultan Sencer Anadolu Selçuklu hükûmetini hukuken
kendine bağlı düşünmüş, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan 1185 sıralarında
ülkesini 11 oğlu arasında "bölüştürdüğü" halde, Anadolu 11 devlete ayrılmamıştır.
Ancak, tıpkı Bozkır ilinde olduğu gibi, merkezî iktidar ortadan kalktığı veya
devlet istiklâlini kaybettiği zamanlarda parçalanma görülmektedir. İslâm dünyasında
4 Selçuklu devleti, Doğu Anadolu Türkmen Beylikleri merkezî iktidar zaafa uğrayıp
çöktüğü için meydana gelmişler, sonraki Anadolu Beylikleri de Anadolu Selçuklu
devletinin Moğol tahakkümü altına düşmesi üzerine bu istilacıları uzun müddet
tanımağa razı olmayan uc Türkmenleri tarafından geliştirilmişlerdir; tıpkı 630
yılında Çin hakimiyetine giren Gök-Türk devleti içinde, kendi başlarına devletler
kurmağa girişen Hazarlar, Oğuzlar, Karluklar, Türgişler gibi. Yalnız
Hindistan'da ve Mısır'da durum biraz farklı görünmektedir. Delhi sultanlığında
idare başına birbiri arkasından birkaç aile gelmiş, Mısır devletinde de kabiliyetli
şahsiyetler ordunun tasvibi ile sultanlığa yükselmiş ve ancak Kalavun'dan sonra
devamlı hânedan kurulabilmiştir. Bunlar herhalde, birinin Türkistan'dan diğerinin
Kıpçak Bozkırlarından devamlı olarak gelen kuvvetlerle beslenmenin sonucu devlette
yeni yeni güçlerin meydana çıkması ile açıklanabilir. Nitekim Tolunlular ve Akşidliler
(İhşîdîler) böyle bir ikmâl desteğinden mahrum oldukları için ömürleri kısa sürmüş,
buna karşılık Selçukluların ilk devirlerinde çok kalabalık Türkmen kütlelerinin
batıya akışları (yalnız Anadolu'ya 550-600 bin kişi civarında) burada Türk devletinin
istikrarını sağladığı gibi Anadolu'nun çabucak Türkmenleşmesini mümkün kılmış,
fakat Orta Asya'da Timur iktidarının kurduğu baraj yüzünden ikmâlsiz kalan Delhi
sultanlığında hâkimiyet yabancılara geçmiştir. Mısır'da ise gittikçe azınlıkta
kalan Türk unsuruna karşılık bilhassa Çerkeslerin çoğalması iktidarın Çerkes Kölemenlerine
geçmesi sonucunu vermiştir. 2- TEŞKİLÂT
İslâm-Türk devletlerinde makam ve memuriyet adlarından ve vezir Nizâm'ül
Mülk'ün Siyasetname'sinden anlaşıldığına göre, hükûmet teşkilâtı ve ordu kuruluşunda,
esas itibariyle İslâm-İran geleneğini devam ettiren Gazneli Türk devleti, Selçuklular
ve dolayısıyle sonraki bütün Türk-İslâm siyasî teşekküllerine örnek olmuş durumdadır.
Bununla beraber, Selçuklu devrinde atabey, sübaşı, çavuş, tuğra, ulag, cufga vb.
gibi teşkilâtla ilgili Türkçe terimler yaşamıştır. Ayrıca beyleri daima Türk ünvanları
taşıyan Türkmen beylikleri dışında, Türkistan'ın devamlı tesiri ile, Delhi Sultanlığında,
hiç olmazsa terim olarak Türk ünvanları uzun müddet görülmüştür. Meselâ eski "yabgu"
tâbirinin yerine geçen "melik" sözü umumiyetle Hindistan'da "han"
ünvanı ile karşılanmış ve "yugruş" ünvanı da muhafaza edilmiştir. Fîruzşah'ın
babası "Melik Yuğruş" diye anılıyordu. a) Hükümdâr ve Saray:
Devlet teşkilâtının en mükemmel şeklini almış olduğu Büyük Selçuklu İmparatorluğu
zamanında sultan (Melikşah, Sencer: Büyük Sultan -Es-sultan'ül-a'zam) adına ülkenin
her tarafında hutbe okunur, para onun adına bastırılır, fermanları, "Büyük
Divan" (merkezî hükûmet) kararlarına onun isminden ibaret tuğra çekililirdi.
Sultan Türkçe adı yanında bir Müslüman adı da alır, saltanatın hilâfetçe tasdiki
münasebeti ile halife tarafından verilen lâkapları kullanırdı. Savaşlarda ve gezilerde
başı üzerinde "çetr" tutulur ve daima beraberinde bulunan mızıka takımı
("nöbet") günde 5 namaz vaktinde nevbet çalardı. Melikler ancak 3 nevbet
çaldırabilirlerdi. Yalnız, imparatorluğun çok genişlediği devirde kendisinin "İskender-i
sânî" (2. İskender) diye anılmasını münasip gören Harezmşah Sultan Alâ'üd-dîn
Muhammed, 5 nöbeti meliklere ve tâbi hükümdarlara tahsis ederek şahsı için günde
iki defa (güneş doğarken ve batarken) çalınmak üzere "Zü'l-Karneyn nöbeti"
ihdas etmişti. Sultanlar, haftanın belirli günlerinde devlet erkânını ve kumandanları
kabûl eder, halkın şikâyetlerini dinler, kadı'ları tâyin, ikta'ları tevzi, tâbi
devlet başkanlarının hükümdarlıklarını, meliklerin idareciliklerini tasdik ve
devlete karşı işlenen suçlara meşgul yüksek mahkemeye başkanlık ederdi.
Doğrudan doğruya sultanın şahsına bağlı olan saray (dergâh, bârgâh) şöyle teşkilâtlanmıştı:
Hacibler (hâcib'ül-huccâb, hacib-i buzurg), Çûbdârlar (değnekciler), silâhdarlar,
bayrakdar (emîr-i âlem), câmedar (elbise muhafızı), şarabdar, taştdar (âbdar),
emîr-i çaşnıgîr, emîr-i ahûr, vekil-i hâs (sultan dairesi halkı nâzırı), serhenk
nedimler, musahipler. Bu görevlilerin hepsi hükümdarın en güvenilir adamları arasından
seçilirdi. b) Hükûmet: "Divan-ı saltanat" (Büyük
Dîvân) denilen hükûmet, başında "sahip Dîvân-ı Saltanat" (veya Hâce-i
buzurg) ünvanlı vezirinin bulunduğu "Dîvân-ı vezaret"e bağlı olan 4
Dîvân (bakanlık) dan kurulu idi: 1-Dîvân-ı Tuğra (devletlerin bazılarında, Dîvân-ı
inşa, Dîvân-ı risâlet: İç ve dış yazışmalar), 2-Dîvân-ı İstîfa (mâliye). Halktan
tahsil edilen vergilerin toplandığı "Harç" masraf hazinesi ile, has
araziden ve tâbi hükûmetlerden alınan vergi, hediye vb. ait "Asıl" (ihtiyat)
hazineyi idare eder ve devletin umumî gelirlerini düzenler, 3-Dîvân-ı Arz-ül-ceyş
(Harbiye), 4-Dîvân-ı işrâf (Umumi teftiş). Burada, askerî ve adlî işler dışındaki
bütün devlet memurları ve muamelâtının tamamen müstakil bir "işrâf"
kuruluşu ile kontrol altında tutulması dikkate değer. Taşra ise Büyük
Dîvân'a bağlı ve merkez şehirlerinde birer şıhne (askerî vâli) bulunan eyaletlerle,
melikler idaresindeki bölgelere ayrılmıştı. Her şehir ve kasabada mülkî idareden
sorumlu bir "amîd", mâli işlere bakan bir "âmil", halk tarafından
seçilen bir "reis" ve belediye işlerini murakebe eden bir "muhtesip"
vardı. Çeşitli vazifelerle bütün ülkeye yayılmış nâipler, vekiller, kâtipler,
tahsildarlar vb. hayli kabarık yekûn tutardı. Ayrıca imparatorlukta "peyk"ler
ve "perende"lerden kurulu çabuk haber alma teşkilâtı, muntazam ulag
(posta) şebekesi, askerî ve ticarî önemi haiz yollarda karakollar ve asayişin
daimî korunması gerekli yerlerde "ribât" (tahkimli han)lar, "münhî"
diye anılan gizli istihbarat memurları hükûmet teşkilâtını tamamlayan unsurlardı.
c) Adliye : Adliye şer'î yargı, örfî yargı olarak ikiye ayrılmıştır.
Kadı'lar şer'î dâvâlara bakar, başlarındaki "Kaadîl-kudât' merkezde (Selçuklu
devrinde Bağdad'da) mahkeme reisliği yaptığı gibi, bütün kadıları da murakabe
ederdi. Tereke, hayrat işleri ve vakıfların idaresi, vakfiyelerin tanzimi de kadılara
âitti. Hanefî ve Şafiî fıkhı (hukuku) esaslarına göre muamele yürüten kadıların
hükümleri kesindi. Ordu mensuplarının dâvaları "Kadıasker"ler tarafından
görülürdü. Mısır'da kadı tarafından imzalı açıklamalarla sultana arzedilirdi.
Örfî ve kanunî meseleleri hal ile görevli ayrı mahkemeler vardı. Başında "Emîr-i
Dâd" (Adalet Bakanı) ın ve taşrada bunun nâipleri ve inzibat memurlarının
bulunduğu bu teşkilâtın üstünde ağır siyasî .suçlar, sultanın başkanlığındaki
hususî mahkemede hükme bağlanırdı. Ordu mensuplarının dâvalari "Kadıasker"ler
tarafından görülürdü. Mısır'da Sultan Baybars bir yenilik yapmış, 4 sünnî mezhep
için ayrı ayrı kadıların başına bir tane değil 4 ayrı "KaadîI-kudât' tâyin
etmişti ki, bu da şer'î yönden adalete işaret sayılmıştı. Bu arada belirtilmesi
gereken nokta, adalet işlerinden sorumlu şahısların Büyük Dîvân veya eyâlet Dîvânları
ile yâni hükûmet ile ilgileri bulunmamasıdır. Böylece herhangi bir siyasî veya
idarî baskıya mâruz kalmaksızın adaleti yürütmek mümkün olmakta idi.
Kısaca açıklamaya çalıştığımız bu hükûmet teşkilâtı bazı ufak farklarla ve, yer
yer isimler değişmekle birlikte, fonksiyonları birbirine yakın şekilde devam etmek
üzere, Osmanlılar'a kadar Türk- İslâm devletlerinde, hattâ Orta-Doğu Moğol teşkilâtında
mevcut olmuştur. Değişiklik bilhassa Mısır'da görülmektedir. Sultan Baybars zamanında
Kâtib'us-sır, Nakîb'ül-cüyuş, Devâdar gibi yeni görevliler tâyin edilmiş ve En-Nâsır
Muhammed (ölm. 1309) tarafından mühim bölgeler "Nâib-üs-saltana" denilen
umumî vâlilerin idaresine verilmişti. Maksat bütün icra salâhiyetini sultanın
elinde toplamaktı. Hattâ aynı sebebten, bir aralık vezirlik de kaldırılarak bu
görev üç daireye ayrılmıştı. Sonra yine asıl idare nüfûzu vezirden de ileri bir
önem kazanan Üstâd'üd- dâr'a geçmişti. d) Ordu: Kara-Hanlı,
Türkmen Beylikleri ve başlangıçta Anadolu Selçuklu orduları Türklerden kurulu
idi. Gazneli ordusunda yerli unsur büyük çoğunluk teşkil ediyordu. Çünkü, esasen
yabancılara dayanmak zorunda olan Sultan Mahmûd'un zengin ve putperest Hind râcalarına
karşı tertiplediği meşhur seferleri için kalabalık ve koyu Müslüman askerlere
ihtiyacı vardı. O sırada Horasan'da yaygın olan Kerrâmilik mezhebi taraftarlarından
çok faydalanan Mahmûd, ayrıca, İslâm ülkelerine adamlar göndererek "gaziler"
toplatıyor ve sefer zamanlarında kendiliklerinden katılanlar "Mutavvia"
= Gönüllüler ile kuvvet sayısı büyük rakamlara yükseliyordu. Bunlar yalnız ganimetten
pay almakta idiler. Fakat Sultan Mahmûd'un, Selçuklulara da örnek olan hassa ordusu
çeşitli etnik unsurlar arasından devrişilip hususî terbiye ile yetiştiriliyordu.
Büyük Sultan Melikşah zamanında Ortaçağın en büyük askerî gücü hâline gelen Selçuklu
orduları: Çeşitli kavimlerden seçilerek tören ve protokolda özel saray terbiyesine
tâbi tutulmuş ve doğrudan doğruya sultana bağlı "Gulâmân-ı saray" güzide
kumandanların eğitimi altında, her ân savaşa hazır hassa ordusu, meliklerin, şıhnelerin
ve devlet erkânının askerleri, tâbi hükümetlerin kuvvetleri idi. Künyeleri Divan
defterlerinde kayıtlı Gulâmân-ı saray yılda dört kere maaş "Bisgânî"
alırlardı. Bozan, Porsuk, Aytegin, Savtegin, Aksungur gibi Türk asıldan geldikleri
görülen kumandanları sultanlarla birlikte seferlere katılan veya ağır te'dip darbelerine
memur edilen, şıhnelikler, umumî vâlilikler yapan hassa ordusu efradı ikta sahibi
idi. Siyasetnâme'sinde Gaznelî usulü hassa ordusu kuruluşunun faydalarını sayıp
döken vezir Nizâm'ül- Mülk'ün, sultanlarla soydaşlıklarından dolayı Türkmenlerden
de bir grubun alınması tavsiye etmesinden büyük çoğunlukla yabancılardan teşkil
edildiği anlaşılan hassa ordusu efradından herbirine imparatorluğun çeşitli köşelerinde
ikta araziler verilmişti. Böylece, hareket hâlinde iken bu efradın gittiği yerdeki
iktiaından maaşını alması sağlanıyordu. Türkmen beylerinin bazan serkeşlik yapabilmelerine
(meselâ Sultan Melikşah'a karşı Artuk Bey ve Ebu'l-Kasım) mukabil, Gulâmân-ı saray
ve hassa ordusu kumandanlarının sultana kayıtsız , şartsız bağlılıkları dikkate
değer. Ayrıca imparatorluğun her tarafına dağılmış ve yine kendilerine ayrılan
ikta topraklarından geçimlerini ve teçhizatını sağlayan süvari kuvvetleri "Sipâhiyân"
çok kalabalık idi. Selçuklu devrinde askerî teşkilâtta yapılan çok önemli
yenilik de bu askerî ikta idi. Bir taraftan mevcudu çok yüksek orduların devlete
külfet yüklemeden beslenme ve donatımını mümkün kılan, diğer yandan, verim ölçüsünde
vergi artacağı için ikta sahiplerinin de gayreti ile memleketin zengin ve mâmur
hâle gelmesine yardım eden, fakat bir nevi toprak bağışından ibaret olup, kolayca
"mâlikâne"ye dönüştüğü mâlüm İslâm ikta'ından farklı bulunan Selçuklu
usulünün eski Türk toprak hukukunun yeni şartlara uydurulması olduğu anlaşılmaktadır.
Bunlardan başka, gerekince halktan ücretli asker (Hâşer) de toplanırdı. Selçuklu
ordularına, devletin başından sonuna kadar, büyük fetihler yapan, bilhassa uc
(sınır) larda kendi Beylerinin idaresinde vurucu kuvvet olarak emsalsiz hizmetler
gören Türkmenleri de ilâve edersek eski Türk 10'lu sistem üzerine kurulu Büyük
Selçuklu askerî gücünün azameti iyice ortaya çıkmış olur. Delhi sultanlığında
ordu, Kalaçlar çoğunlukta olmak üzere, Türk'tü ve Hindistan'da askerî başarıların
epeyce kolay elde edildiği anlaşılıyordu. Sultan Balaban'ın ifadesi ile "7-8
bin Türk atlısı, 200 bin Hindû askerinden üstün" idi. Şâir Husrev-i Dihlevt
de "Türk'ün karşısında Hindû, arslanın karşısında ceylân gibidir" diyordu.
Sultanlığın son zamanlarında Orta Asyâ dan Türklerin gelişi çok seyrekleştiği
için ordu ikmâlini yerlilerden yapmak gerektiğinden iktidar zayıflamış, nihayet
yabancılara intikal etmişti. Harzemşah'larda yerli kıtalar yanında ordunun
asıl vurucu çekirdeğini Kanglı, Kimek ve Kıpçak-Uran gibi bozkırlı Türkler meydana
getirmekte idi. Bu kuruluş Sultan Tekiş zamanında (1172-1200) başlamış, hanımı
Terken Hâtun'un akrabaları sıfatıyla Harezmşahlar topraklarına akın eden bozkırlı
unsurların çoğalması ile gittikçe artarak oğlu Alâü'ddîn Muhammed'in asıl dayanağı
olmuştu. Ancak Harezmşah'a büyük bir imparatorluk temin eden bu ordunun daha ziyade
Terken Hâtun tarafını tutması ve bundan da önemli olmak üzere, yerli halk ile
bir türlü imtizac edememesi Sultan Muhammed'in Moğollar karşısında perişan düşüp,
devletini kaybederek bütün Orta-Doğu'nun Moğol tahakkümü altına girmesini kolaylaştırmıştı.
Mısır'da ise ordunun Kıpçak Türkleri'nden teşkiline büyük önem verilmiş,
bundan dolayı Sutan Kotuz, Baybars ve Kalavun'un anayurdu olan Kıpçak-bozkırı
(Deşt-i Kıpçak) ile irtibatın muhafazasına dikkat edilmişti. Oradan Türk gençlerinin
deniz yol ile Mısır'a gelmelerini sağlamak için Bizans ile anlaşmalar yapılıyordu.
Elbette Kıpçak-bozkırı havalisinden getirilen gençlerin hepsi de Türk asıllı değildi.
Aralarında Islavlar, Rumlar ve özellikle Çerkesler vardı. Ancak bunların garnizonları
ayrı idi. Türkler Nil üzerinde bir adada oturuyorlar (Memalik-Bahriye), diğerleri
Kahire kalesinde "Memâlik-i Burciye" ikamet ediyorlardı. Eski Gulaman-ı
Saray'a benzeyen "Memâlik-i sultaniye"nin dışında ikta'lı orduya "Cünd'ül
halka" denirdi. Sultan Kalavun zamanında ülkede yeni bir arazi yazımı yapılarak
elverişli topraklar 24 parça (Kırat)a bölünmüş, bunun 4'ü has sayılmış, 10'u Cünd'ül-
halka efradına ayrılmış, gerisi de kumandanlara verilmişti. Kumandanların besleyip
savaşa hazır tuttukları ve onların adlarını kendi nisbe'leri olarak kullanan (meselâ
Zâhiri, Baybars, Demirtaşi gibi) efrat "Memâlik-i ümerâ" diye anılıyordu.
Eyaletlerde sipahîler ve ayrıca savaş zamanında orduya katılan "Mutavvia"
(GönülIüler) de vardı. Donanmaya gelince, burada Gazneli Sultan Mahmud'un
İndus'da Catlar'a karşı hazırlattığı nehir filosu ile Selçuklularda, Süleyman
Şahın İznik'deki vekili Ebu'l Kaasım'ın Kius limanında (Gemlik körfezi) inşasına
başlattığı (1087'lerde), fakat derhal Bizans tarafından imha edilen küçük çaptaki
deniz kuvvetleri anılmağa değer. Fakat bu İslâm-Türk devletleri çağında en kuvvetli
ve Bizans ile boy ölçüşecek donanmayı İzmir Beyi Çaka inşa ettirmiş ve Mısır Türk
devleti de kuvvetli donanmaya sâhip olmuştur. Özellikle, ordunun devrin en üstün
silâhları ile teçhiz edildiği Sultan Baybars zamanında Akdeniz ve Kızıldeniz'de
geliştirilmiş tersanelerde. çeşitli gemiler yapılıyordu. 3-
HALK ve TOPRAK Türk idarecileri ahalinin işlerine ve yaşayış
tarzlarına doğrudan doğruya müdahale etmedikleri için Türk-İslam devletleri zamanında
sosyal durum umumiyetle eski devir görünüşü muhafaza etmişti. Devlet memurlukları
çoğunlukta irsiliğe dayanmakta olup, iktidar değişmelerinde dahi çok kere aynı
âilede kalıyor, mâlî bakımdan çeşitli eyalet ve merkezlerde, daha ziyade mahalli
şartlar ve gelenekler gözönünde tutuluyordu. Şehirlerde, devlette makam sahibi
olmanın veya mâli gücün sağladığı imkânlar dolayısıyla nüfuz kazanan büyük âileler
devam ediyordu. Köylerde Dihkan'lar da bu neviden idi. Nüfuzlu diğer bir zümre
de dîn adamları idi. Bunlar her tarafta yaygın hanefî, şâfî mezhepleri mensupları
üzerinde, seyyidler ve şerifler ise bilhassa Bağdad, Basra ve Bahreyn bölgelerinde
kesif Şiîler üzerinde çok etkili bulunuyorlardı. Şehir ve kasabalarda orta ve
küçük tüccarlar esnaf, dükkâncı, küçük sanat erbabı, ayrı ayrı loncalar teşkil
etmişlerdi. Ahali umumiyetle hanefi, şafiî "reis"lerin ve şiîler "nakîb"lerin
etrafında toplanmış olup, büyük merkezlerde işsiz-güçsüz takımı da kendi aralarında
teşkilâtlı halde idiler. Savaş zamanlarında Mutavvia veya Haşer olarak orduya
katılan bu sonuncular rind'ler, ayyâr'lar, settâr'lar vb. gibi türlü isimler altında
sûfiyâne bir hayat yaşıyorlardı. Ova, kır, tarlalarda çalışan köylü ise, topraklarının
has veya ıkta durumuna göre, devletin himayesinde geçimini sağlamakta idi. Köylüler
hukuki yönden şehir ahalisi kadar hür olup, ellerindeki toprakları işleyebildikleri
müddetçe veraset yolu ile sahip olduklarından, karın tokluğuna çalıştırılan işçi
durumunda değildiler. Kalabalık Türk kütlelerinin de Orta-Doğu ve Akdeniz
bölgesinin sosyal ve iktisadi şartları içinde tedricen köylüleşerek yerleşik tarza
yatkınlaştığı Türk-İslâm devletlerinde ev, bahçe, ağıl gibi emlâk özel mülkiyete
dahil idi ise de tarım arazisi ve ormanlar-Bozkır Türk İl'indeki otlak ve yaylaklar
gibi - devlet malı idi. Ülke arazisi has, iktâ, harâci olmak üzere 3'e ayrılmış,
saraya ait has'lar dışındaki topraklar, ikta arazisi olarak ordu mensupları arasında
bölüştürülmüştü. Buralarda kasabalardan en küçük iskân yerlerine kadar vergiye
tâbi nüfus ile, herkesin vergiye matrah teşkil eden varlığı kayıt ve tesbit edilerek,
şer'i ve örfi vergiler hâlinde tahsilât yapılırdı. Hâs ve haraci topraklardan
elde edilen para devlet hazinesine yatırılır, iktâ arazisinin vergileri de iktâ
sahiplerine ödenirdi. İkta'larda çalışan "reaya" (köylü çiftçi)
dan alınacak vergi nisbeti, bölgesine, istihsal maddesi cinsine ve verim derecesine
göre, her yıI Divan defterlerinde belirtmek üzere, "Büyük Divân" tarafından
tesbit edilirdi. İkta sahipleri bu belirli miktarda vergi "mal-i hak"dan
fazlasını alamazlardı. Aşırı talepler halinde veya reayanın mülküne el uzatıldığı
veya âile dokunulmazlığına tecavüz edildiği zamanlar, köylü ve çiftçi "Büyük
divân" a ve hattâ doğrudan doğruya sultana şikâyet edebilir, ikta sahibinden
büsbütün hoşnut değilse başka yere göçebilirdi. Mısır'da En-Nâsır Muhammed diğer
arazi arasında ikta'ın da yıllık gelirlerini "misâl" denilen senetlerle
tesbit ettirmiş, böylece köylüye baskı yollarını kapatmış ve bu, Mısır Türk Devleti'nin
sonuna kadar devam etmişti. Büyük Selçuklu İmparatorluğu çağında başlamış
olduğunu belirttiğimiz bu askeri ikta usulü Türk-İslâm topluluklarının askerî
olduğu kadar idarî ve hukuki en sağlam temellerinden birini teşkil ediyordu. Anadolu
Selçuklu Devleti'nde Moğol istilâsı yüzünden düzen bozulunca ikta arazilerinin
"yurtluk" (mülk) hâline getirilmesi, yani "miri" toprak rejiminin
soysuzlaşması, ordunun dağılmasını sonuçlandırmış, ikta'sız kalan sipahilerin
çıkardığı huzursuzluk devletin çökmesinde başlıca sebep olmuştur.
|