| İSLAMİ
TÜRK DEVLETLERİ'NDE KÜLTÜR VE TEŞKİLAT | | PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU | |
| Türk
tarihinin bu safhasında kurulan siyasî teşekküller artık "Bozkır ili"
değildir. Sosyal durum, iktisadî hayat, idarî ve askerî yönlerden olduğu gibi,
dil, edebiyat, san'at itibariyle Türkler yeni bölge ve kültür şartlarının gerektirdiği
telâkkilere de uymuşlar, dolayısıyle eskisinden oldukça farklı bir hüviyete bürünmüşlerdir.
Bu şartlardan biri, İslâmiyetin, dünyevî faaliyetleri de kadrolayan kitabî bir
din olması, diğeri de yerli halkın, İslâmî akîde ve müesseselerle birlikte, eski
İran (Sâsânî) geleneklerinden bir kısmını yaşamakta devam etmesidir. Türkler,
yukarıda defalarca işaret edildiği gibi, doktrinci değil, fakat, tutumlarını çevrenin
siyasî, içtimaî ve kültürel muhtevasına göre ayarlamakta mahir idareciler olduklarından,
hâkimiyetleri esnasında, Müslüman kütlelerce alışılmış ve onları tedirgin etmeyen
gelenek ve kuruluşlara müdahale etmemişlerdir. Bu itibarla: Sosyal tabakalaşmanın
devamı, halk dili Farsça ile Kur'ân dili Arapçanın konuşma ve yazışmada kullanılması,
edebiyatta, dinî ve ilmî eserlerde bu dillerin geçerli olması, Türk idareciler
tarafından İslâmî isimler, ünvanlar, lâkaplar alınması, mevcut hükûmet teşkilâtının
adları ile birlikte muhafaza edilmesi, devleti koruma hizmetine yerli unsurların
iştirak ettirilmesi ve İslâmın inanç ve ideallerinin devlette hâkim bir manevî
güç durumuna yükselmesi bu Türk siyasî teşekküllerinin özellikleri olmuşlardır.
Fakat bu Türk devletleri tam bir "İslâm devleti" de değildir. Aradaki
farklar temelde ve özde olduğu için önemlidir. Türk-İslâm devletinin İslâm devletinden
ayrıldığı noktalar özellikle: Hükümranlık anlayışı, devlette askerî karakter,
cemiyette dinî davranış, toprak rejimi ve sosyal haklarda belirir. O hâlde bu
Türk devletleri İslâm dininin hâkim bulunduğu ülkelerde mevcut "kültür çevresi"
değerleri ile, Bozkır Türk siyasî, sosyal, hukukî örf ve geleneklerinin birbiri
ile ahenkli şekilde kaynaştığı kendine has karaktere sahip teşeküllerdir.
Bu kaynaşma tabiatiyle pek kolay olmamış, uzunca bir geçiş merhalesini gerektirmiştir.
Türklerin münferiden veya küçük âileler hâlinde hilâfet hizmetine girmeleri bir
yana bırakılırsa, ilk İslâm-Türk siyasî kuruluşu olan Kara-Hanlılar zamanı bu
"geçiş"in devlet seviyesindeki devresini teşkil eder. Gerçekten Orta
Asya'da halkı yüzde yüze yakın Türk asıllı bir sahada kurulduğu için siyasî, içtimaî
ve hukukî yönden Türk olan bu devlet, dinî açıdan İslâmiyeti temsil etmekte, Türk-İslâm
cemiyet tipine doğru köprü vazifesini görmüş bulunuyordu. Gelişme Selçuklularla
tamamlandı. Gazneli devletinde bu sonuç alınamazdı, çünkü yabancı etnik kütle
üzerinde ancak ince bir tabaka meydana getiren ve İslâm dünyasının kenarında faaliyete
geçen Gazneli idarecilerinin bir yandan yerli unsura dayanmak mecburiyeti, diğer
taraftan siyasetlerinin daha çok dışa (Hindistan'a) dönük bulunması onları böyle
bir imkândan yoksun bırakmıştı. Halbuki Selçuklu Devleti Müslüman ülkelerin ortasında
kurulmuş ve bütün siyasî, iktisadî, dinî icraatı doğrudan doğruya bu memleketlerin
meselelerine, Türk ve yerli Müslüman halkın arzu ve ihtiyaçlarının tatminine yönelmişti.
Böylece, bilhassa bahis konusu "kaynaşma"yı gerçekleştirmek suretiyle
Türk-İslâm devlet ve cemiyetini yaratmayı başaran Büyük Selçuklu İmparatorluğu
zamanı, sonraki bin yıllık tarihe damgasını vuran bir "büyük çağ" vasfını
taşımaktadır. 1- HÜKÜMRÂNLIK a)
Umumî Durum: Kara-Hanlı devletinde "Arslan Han" ünvanlı
"büyük hâkan" ülkenin doğusunu, onun yüksek hâkimiyeti altında "Buğra
Han" ünvanlı diğer bir han da batıyı idare ediyordu. Buğra Han'lar Tamgaç
(Tafgaç, Tabgaç) Han ünvanını da kullanıyorlardı. Sonra "İlig"ler ve
"Tegin" diye anılan şehzadeler geliyordu. Sonuncular arasında Yınal-tegin,
Yıgan-tegin gibi kademeler vardı. Tegin'likten İlig'liğe, sonra Buğra Hanlığa
ve nihayet Arslan Han'lığa yükselmek suretiyle memleketi idare eden hânedan üyelerinden
kendilerine vazife verilenler, bölgelerinin merkezlerinde (Balasagun, Özkend,
Kâşgar, Sayram, İlâk, Buhâra vb.) bir miktar askerî kuvvet bulunduruyor ve merkezî
hükümetin izni ile kendi adlarına para bastırıyorlardı. Başkentte hâkanlara vekalet
edenler Erkin, Sağun vb. gibi ünvanlar alırlardı. Başında, Kaşgarlıya göre, halk
arasından yetişmiş "vezir"lere verilen "Yuğruş" ünvanlı bir
zatın bulunduğu bir danışma kurulu veya devlet meclisi vardı. Bu hey'et ile hâkan
arasındaki irtibatı Tayangu (hâkan, ulu hâcib) sağlar, memleket içi ve dışı yazılı
münasebetler Bitigci tarafından, mâliye işleri Ağıcı tarafından düzenlenirdi.
Görülüyor ki, Karahanlı devletinde idare Bozkır İli'nin devamı mâhiyetinde idi.
Yalnız teşkilâtın üst kademelerinde, eski "hâkan" yerine Arslan Han,
Yabgu yerine Buğra Han, Şad yerine İlig Han gibi bazı ıstılah değişikliği olmuştu.
İslâmî açıdan görülen yeniliklerde, İslâm devletinde meşrûiyetin şartı olarak,
hükümdarlığın halife tarafından tasdiki, ülkede halife adına hutbe okutulması,
parada halifenin adının zikredilmesi, bir de, hâkanın başı üzerinde çetr (sırmalı
kadifeden şemsiye hâkimiyet alâmeti idi) taşınması idi. İslâmiyeti ilk kabul eden
Satuk Buğra'dan itibaren hanlar Müslüman isim ve lâkapları almağa başlamışlar,
fakat sultan ünvanını ancak 13. yüzyıla doğru kullanmışlardır. Kara-Hanlı
devletinde hükümranlık, esasta, Bozkır İli meşrûiyet prensibine dayanıyordu. 1070
yılına doğru Kâşgar'da azaldığı bilinen ünlü siyaset kitabı Kutadgu-Bilig'de bu
husus belirtilmektedir. Şeriat, hilâfet gibi İslâm devletinin temel unsurlarından,
Kur'an'dan, hadîsten ve dinî-hukukî İslâm müesseselerinden bahsedilmeyen ve ahalinin
bir İslâm cemiyetinden ziyade Türk topluluğu vasfında tanıtıldığı bu eserde meşrûiyet
eski Türk "kut" ve "töre" telâkkilerine dayandırılmıştır.
Bilindiği üzere, hükümranlığı Tanrı bağışı kabûl etmekle birlikte töre hükümleri
ile sınırlayan bu anlayışın eski Hind-İran telâkkisi ile bir ilgisi mevcut değildir.
Daha ziyade mahallî bir İslâm devleti durumundaki Gazneliler de, hükümdarlığı
hilâfet makamınca tasdik edilen ve halifeden çeşitli lâkaplar alan Mahmûd "Sultan"
ünvanı ile tevcih edilen hükümdar olmuş, sonra bu tâbir bütün İslâm devleti başkanları
tarafından resmî ünvan olarak kullanılmıştır. Ancak siyasî gelişme yönünden Selçuklu
İmparatorluğunun devamı olup şeklen de olsa onun yüksek hakimiyetinde birer idarî
otorite vasfını muhafaza eden Atabeylikler ve Arap, İranî değil Türk ünvanlarının
taşındığı Anadolu Türkmen Beyliklerinde "Sultan" ünvanı mevcut olmamıştır
ki, bu da, bütün Orta-Doğu bölgesine yayılmış çeşitli siyasî kuruluşların, bu
arada Anadolu Selçuklu kolunun meşrû hükümranlığını kendi üzerinde taşıyan Büyük
Selçuklu İmparatorluğunun oynadığı merkezî rolü ortaya koyar. Selçuklular
başlangıçta eski Gök-Türk devlet telâkkisi ve teşkilâtının tatbikçisi olan Oğuz-Yabgu
devletinin izinde idiler. Başta Yabgu vardı. İnal, Yınanç ve Bey ünvanlı hanedan
üyeleri onun etrafında idarî sorumluluğa iştirak etmekte idiler. Fakat Horasan'a
geçtikten sonra değişiklikler belirdi. Gerçekten 1040 Dandanakan savaşının en
önemli neticesi olarak Horasan'a Selçuklu yerleşmesi Türk-İslâm devlet ve cemiyetinin
teşekkülünde en tesirli hâdise vasfında görünmektedir. Nişâpûr, Merv, Serahs,
Tûs ve Belh gibi büyük iskân mahallerini (şehirleri ve civar köyleri) içine alan
Horasan kıtası aynı zamanda kır sahalarının genişliği ve otlakları ile Bozkırlı
nüfusu en iyi şekilde barındıracak bir ülke olduktan başka, Türklerin kalabalık
koyun, sığır, at sürülerinden elde ettikleri mahsüller de şehirli ve köylü ihtiyaçlarını
karşılaması ve yerli el sanatlarına ham madde teşkil etmesi itibariyle bölge iktisadiyatını
tamamlayacak mahiyette idi. Böylece Selçuklu kütlelerinin asıl göç sebepleri olan
yer darlığını ortadan kaldırıp geçim sıkıntısını gideren Horasan, ayrıca, Ortaçağ
dünya ticaretinin belli başlı noktalarından biri olarak da büyük değer taşıyordu.
Bilhassa ana yolların birbiri ile kavuştuğu Nişâpûr şehri, dolayısiyle strateji
yönünden de çok önemliydi. İslâm doğunun seçkin siyaset, idare, edebiyat ve ilim
adamlarını yetiştiren zengin kültür merkezi Horasan, saydığımız bu özellikleri
yüzünden, civar devletler arasında (Kara-Hanlılar, Sâmânîler, Gazneliler) şiddetli
rekabet mevzuu olmakta ve Selçuklular için de şüphesiz erişilmesi gerekli ana
hedef sayılmakta idi. Bunu teşvik eden diğer bir husus da Horasan ahalisinin kısmen
Türk oluşu idi. Selçuklulardan önce de burada Türkler yaşamakta idi. Esasen tanınmış
Arap yazarı El-câhiz (ölm. 869) ile El-Bîrûnî (ölm. 1051) nin kayıtlarına göre,
Horasanlılar'la nehir (Ceyhun) ötesindeki Türkler arasında umumî telâkkiler ve
yaşayış bakımlarından büyük fark yoktu. İşte bu iktisadî, askerî, kültürel ve
kavmî hususiyetleriyle Horasan kıtası, Selçuklu devletinin sağlamlaşmasını temin
etmiş ve sonra asırlarca sürecek Orta-Doğu Türk hâkimiyetinin karakterini çizmiştir.
Sosyal ve fikrî hayat itibariyle "yerleşik" kültür değerlerinin
yaşadığı şehir ve kasabalarında Abbasî hilâfetince temsil edilen Doğu - İslâm
inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız
geniş imkânlar dolayısıyle bu kültürün boyuna geliştiği Horasan çevresinde Bozkırlardan
gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslâmiyetin ve mahallî hususiyetlerin
değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip
Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler. Nitekim İslâm'da ve Türklükde ortak
telâkki olan adâlet ve nizama gösterilen saygı daha 1038 yılında, Tuğrul Beyin
öncüsü sıfatı ile Nişâbûr'a gelen İbrahim Yınal'ın konuşmasından anlaşılmakta
idi. Yınal'a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik "küçük adamların"
işiydi. Fakat artık "âdil padişah" Tuğrul Beyin idaresi sayesinde kimse
nizamı bozmaya cesaret edemiyecekti. Tuğrul Bey Nişâbûr'a gelince, meşhur kadı
Sâid'in tavsiyelerini dinledi ve işlerin düzelmesini Ebu'l-Kaasım'ul-Kevbanî adlı
bir idare adamına havale etti. Bu zatın ilk Selçuklu veziri olarak gösterilmesi
ve arkasından diğer yerli vezirlerin iş başına getirilmeleriyle de beliriyor ki,
Horasan'da şerîatı ve teşkilât gelenekleri ile bir doğu-İslâm devletinin temelleri
atılmakta idi. Tuğrul Bey "sultan" ünvanını almış, İslâm ad ve lâkapları
kullanmağa başlamış, Oğuz "Yabgu" ünvanı yerine "melik" tabiri
geçmiş ve hükûmet İslâm örneğine göre teşkilâtlandırılmağa başlanmıştır.
b) İslâm Âmme (Kamu) Hukukunda Değişiklik: Fakat bu devletin, hilâfet
merkezine uzaklığı yüzünden aynı bölgelerde meydana çıkan Tahirîler, Saffarîler
ve Sâmânîler gibi Müslüman- İranlı devletlerden çok farklı yanları vardı. Aşağıda
açıklayacağımız Türk özellikleri dışında, bu fark başta hükümranlık anlayışında
görülüyordu: Bilindiği üzere İslâmiyette devlet başkanı (halife), Allah'ın elçisi
(resûl) olan Peygamberimize vekillik ettiği için "bütün Müslümanların başı"
(Emîr'ül-mü'minin) diye anılır ve o, insanların dünya ve ahiret bütün işleri dahil,
kâinat nizamının, Allah Kelâmı (Kur'ân)nın emir ve nehiyleri (şerîat) dairesinde,
idaresinden sorumlu bulunurdu. Halbuki Türk hükümdarı Tanrı bağışı "kut"
yolu ile yalnız yeryüzündeki insanları idare etmekle vazifeli idi. İşte hâkimiyet
anlayışındaki bu ayrılık İslâm tarihinde ilk defa Büyük Selçuklu İmparatorluğu
çağında ortaya çıkmış ve Türk hükümdarları dünyayı idare etme salâhiyetini halifeye
devretmiyerek kendi uhdelerinde muhafaza etmişlerdir. Daha önceki İslâm devletlerinde,
hatta Gaznelilerde bile devlet başkanları "İslâm halifesine bağlı birer Müslüman
emir" durumunda iken ve halifenin yüksek otoritesini tanıyarak her türlü
icraatında dinî hükümler çerçevesinde kalmaya, dünya meselelerini de şeriat ahkâmına
göre yürütmeye gayret ederlerken, Selçuklu sultanları hürmette kusur etmedikleri
halifeyi sadece muhterem bir vatandaş addediyorlar ve hilâfet başkenti Bağdad'a
Türk imparatorluğunun bir şehri gözü ile bakıyorlardı. Bozkır Türk devletlerince
(Gök- Türkler, Hazarlar vb.) dinî tolerans şeklinde, hattâ kara-Hanlılar'da Türk
meşrûiyet prensibi olarak görülen, dünya işlerinin din işlerinden ayrı tutulmasından
ibaret bu eski Türk geleneği 1055'de Bağdad'a giren Sultan Tuğrul Beyin, halife
El-Kaaim bi'emrillah'ın para ve erzak tahsisatını artırarak, saltanat meselelerini
kendi üzerine alması ile fiilen yürürlüğe konmuş, böylece İslâm âmme hukukunda
çok önemli bir değişiklik meydana gelmiştir ki, halife ile sultanı, biri dinî,
öteki dünyevî olmak üzere birbirine denk iki baş kabûl eden bu yeni anlayışa göre,
Türk hükümdarı artık "halifeye bağlı bir Müslüman emiri" değil, fakat
saltanatın gerçek sahibi ve dünya işlerinden tek sorumlu şahıs idi. Yalnız şeriat
ile meşgul olan halifeler ise merkezî hükûmet tarafından kendilerine verilen araziden
geçim ve gelirlerini sağlıyorlardı ve hattâ zaman zaman halifenin sultan tarafından
tanınması gerekiyordu. Abbasî halifesinin dünya işlerinden uzak tutulması hususunun,
Selçuklulardan önce Buveyhîler idaresinde tatbik edildiği, dolayısı ile halifenin
buna esasen yabancı olmadığı görüşü meseleyi açıklamaya kâfi değildir. Sünnî Abbasî
hilâfeti şiarına itibar etmeyeceği tabiî olan Şiî Buveyhî devletinin, gerçekte,
İslâm âmme hukukuna göre, bir "emir"i durumunda bulunduğu Mısır'daki
şiî Fâtimî halifesinin direktiflerinden harice çıkamayacağı unutulmamalıdır. Şüphesiz
ne Buveyhîler, ne de yukarıda adlarını sıraladığımız İslâm devletleri bugün "lâiklik"
diyebileceğimiz kavram ile ilgili bir fikrî esasa sahip değildirler. Selçuklularda
ise, dinî tolerans sınırlarını çok aşan bu tatbikat Sultan Tuğrul Beyin Bağdad'da
hilâfet sarayında ihtişamlı bir tören ile halife tarafından "Dünya hükümdarı"
ilân edilmesi (20 Ocak 1058) ile meşrûiyet yönünden tescil edilmiş oldu. Bundan
dolayı Sultan Melikşah medenî hukuka ait yeni kanunlar çıkarabiliyordu. Ülkeye
geniş ölçüde vicdan hürriyeti getiren bu prensip bir yandan ilim, fikir ve edebiyat
sahalarında serbest gelişmeye daha çok imkan vermiş, bir yandan da İslâm memleketlerindeki
çeşitli mezhep, tarikat mensupları ile, gayri Müslim unsurların (Zımmîlerin) İslâmî
hukuk kaidelerine tâbi olmak mecburiyetlerini hafiflettiği için, devlet sınırları
içinde Hıristiyan, Gürcü, Ermeni, Süryanî, Pavlikyan, Musevî bölgelerindeki kalabalık
teb'anın devlete bağlanmasına büyük ölçüde yardım etmiştir. Bu durum özellikle
12. yüzyıla doğru Orta-Doğu siyasî haritasında dikkati çekecek kadar belirlidir.
Selçuklulardan önceki doğu-İslâm dünyasında: Mâveraünnehir ve Horasan'ın bir kısmında
Sâmânîler, Sistan'da Saffârîler, Fars'da Şebânkâre, Curcân havalisinde Sîmcûrîler
ve Ziyarîler, Mâzenderan'da Bâvendîler, Rüstemdâr'da Pâdûspânî'ler, Nihavend'de
Hasenveyhîler, İsfahan'da ve Hemedân'da Kâkûyîler, Şirvan'da Şivanşahlar, Erranda
Şeddadiler, derbend'de Hâşimîler, Kuzey Suriye'de Hamdânîler, Musul'da Ukaylîler,
Diyarbakır ve Meyyâfârikîn'de Mervânîler, Haleb'de Mirdâsîler, Hille'de Mezyedîler
ve Bağdad ile Irak-ı Arab'da Buveyhîler gibi birbirine karşı cephe almış mahalli
hâkimiyetlerin yarattığı siyasî düşmanlık ve aynı zamanda türlü inanç ve mezheplerin
halk arasında meydana getirdiği münaferet ile, Selçuklu İmparatorluğunun geliştiği
zamanlardaki siyasî ve mânevî birlik Kutadgu-Bilig'deki Türk Beyi (hükümdarı)
hakkındaki tavsifin en iyi ifadesidir. Tarihî kaynaklarda çoğu "Es-sultan'ül-âdil"
diye anılan Türk devlet başkanları, hak ve adâlet kanunlarını yürütmekte oldukları
için türlü din, mezhep ve telâkkiye bağlı kütleler huzur içinde günlük hayatlarını
devam ettiriyorlardı. İmparatorlukta ve diğer Türk-İslâm siyasî teşekküllerinde-halkın
dinî duygusunun tahriki ile meydana gelen Babaî İsyanı (1239) ile istilacı Moğollara
karşı direnme gayretleri dışında- görülen bazı iç mücadele hareketleri, bilindiği
üzere, bilhassa şehzadeler arasında beliren hâkimiyet ihtisasının sonucu idi ve
Türk hükümranlığındaki "kut" prensibi dolayısiyle halk bu gibi meselelerle
fazla ilgilenmiyordu. Buna karşılık, Selçuklu İmparatorluğu parçalandığı
zaman, idarenin zaafından faydalanarak eski dünyevî iktidarı tekrar kurmak isteyen
halifelerin Irak Selçuklu devletinin yıkılışında ve bilhassa halife En-Nâsır li-dinillah
(1179-1229) in Harzemşah imparatorluğunun çöküşü, İslâm-Türk ülkelerinin Moğol
istilâsı altına düşüşünde oynadıkları menfi rol hatırlanmaya değer. Diğer taraftan
Mısır Türk Sultanı Baybars Abbasî âilesinden birini (El- Mustansir bi'llah) hilâfet
tahtına oturtmuş (1261), Delhi sultanlığında da aynı "lâik" görüş yürürlükte
kalmıştır. Ala'üd-din Kalaç'a göre, devlet ile şerîat ayrı şeyler olup, biri hükümdara,
diğeri kadı ve müftîlere âit işlerdir. Netice olarak, Türklerin İslâm dünyasına
getirdiği bu prensip, yâni âmme menfaatlerini korumakla vazifeli devlet otoritesinin
her şeyden üstün olduğu düşüncesi, bütün Türk-İslâm devletlerinde hâkim olmuş,
tamamiyle şeklî mahiyette saltanatları tasdik, hil'atler, ünvan vermekle yetinen
hâlifeler dünya işlerine karıştırılmamıştır. Hükümranlık bahsinde sultan
zevcelerinin durumu da dikkat çekicidir. İslâm âmme hukukunda yeri olmayan hâtunların
Türk-İslâm devletlerinde eski Türk geleneği icabı otoritelerini yürütmeğe çalıştıkları
görülür. Meselâ Tuğrul Beyin hanımının bu ünlü sultan üzerindeki nüfûzu kaynaklarda
belirtilmiştir. Sultan Melikşah'ın zevcesi, Kara-Hanlı prensesi, Celâliye (Terken)
Hâtun da devlet idaresinde çok tesirli idi. Siyasî temasların bazan önce bu hâtunla
yapılarak olgunlaştırdığı bilinmektedir. Kaynaklar bu hâtunun ayrı bir dîvânı
(hükümet) olduğunu da kaydederler. Fakat bu yönden Harezmşah Alâ'üd-din Tekiş'in
hanımı ve Alâ'üd'in Muhammed Harezmşah'ın annesi, Kanglı prensesi, Terken Hâtun
bilhassa önemlidir: Ayrı Dîvân'ı, ayrı sarayı vardı ve sultanın emirleri bu hâtunun
imzası olmadan geçerli sayılmıyordu. Harezmşah Muhammed, iktidarının sonlarına
doğru Semerkand'a çekilerek çekilerek başkenti Gürgenc'i ona bırakmak zorunda
kalmıştı. c) Cihân Hakimiyeti Bozkır Türk devleti başkanının
vazifelerinden sayılan "cihana hâkim olma" düşüncesi Türk-İslâm devletlerinde
de yaşamakta idi. Oğuz Kagan destanından ve Uygur hükümdar ailesinin menşei efsanesinden
başka Batı Hun İmparatoru Atillâ, Hun Başbuğu Uldız, Gök-Türk sınır kumandanı
Türk-şad haklarındaki tarihî vesikalarda ve Orhun kitabelerinde görülen "Güneşin
doğduğu yerden battığı yere kadar" dünyanın, töreye göre, Türk hükümdarı
tarafından idare edilmesi ülküsü olan eski Türk cihan hâkimiyeti düşüncesi Selçuklu
çevresinde bütün canlılığını muhafaza ediyordu. Eserini 11. asrın 2. yarısında
yazmış olan Kâşgarlı Mahmûd şöyle demektedir: "Tanrı devlet güneşini Türklerin
burcunda doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında
döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır. Peygamberimizin: "Benim
Türk adında bir ordum vardır" dediğini nakleden Kâşgarlı'ya göre, "Türk"
adı Tanrı tarafından verilmiştir. O zamanın umumî efkarında yaygın olduğu anlaşılan
bu düşüncenin siyasî sahalarda da yankıları görülmekte idi. Tuğrul Beyden sonra,
yine halife tarafından doğunun ve batının hâkimi ilân edilen Büyük Sultan Melikşah
(25 Nisan 1088) ölümünden az önce Bağdad'da topladığı harp meclisinde Mısır'ın
ve bütün Mağrip kıtasının zaptını plânlıyor, oğlu Sultan Sencer de halifeye gönderdiği
1133 tarihli mektubunda "Ulu Tanrının lütfu ile cihan padişahlığına yükseldiğini"
yazıyordu. Diğer taraftan Muhammed Harezmşah Suriye, Mısır ve civarının zaptını
tasarlıyordu. Feth edilecek ülkelerin önceden hânedan üyeleri arasında
bölüştürülmesi de cihan hakimiyeti ülküsünün tatbikatından idi. Oğuz destanındaki
ok motifi, Uygur efsanesinde kardeşlerin belli bölgelere sevk edilmesi, Gök- Türk
kitâbelerinde, zaptı düşünülen istikamete prensler tâyini ile, Selçukluların Dandanakan
savaşının hemen arkasından toplanan mecliste fütûhat yönlerinin ve buralara gönderilecek
başbuğların seçilmesi arasında bir aynîlik mevcuttur. Ayrıca, Selçuklu idaresi
tarafından şuurlu bir şekilde batıya, Bizans sınırlarına yığılan ve son derece
önemli tarihî sonuçlar veren Türkmen göçlerinin mümkün kıldığı Malazgirt muharebesini
takiben Anadolu'nun fethi de aynı ülkünün zafer halkalarından biridir.
Bilindiği üzere, bütün insanlığa şâmil olan semavî dinlerden her birinin gayesi,
itikatlarını her tarafa yaymak suretiyle dünyayı kendi iman sistemleri kadrosuna
almak olduğundan, İslâm halifelerinin vazifesi de insanları İslâm dininin kardeşlik
bayrağı altında toplamaktı. Ancak cihan hâkimiyeti ile bu dinlerdeki telâkki arasında
yine esastan bir fark vardır. Dinlerde insanların kardeşliği ve hak eşitliği her
dinin kendi îman şartları ve âmel-kaidelerine bağlanmakta ve mesela İslâmiyet
ve Hıristiyanlık dışında kalanlar ikinci dereceden insanlar sayılmakta iken, Gök-Türk
kitâbelerinde açıkça ifade olunduğu üzere, Türk anlayışında, yeryüzünde mevcut
insan cinsi bir bütün olarak göz önüne alınıp, topluluklar arasında sosyal, kültürel,
dinî herhangi bir kademe kabul edilmemekte ve herkese eşit muamele, hak ve adalet
tanınmaktadır. İslâm devletlerinde feth edilen ülkeler İslâm dinine döndürülmeğe
ve Kur'an dili Arapçanın yayılmasına çalışıldığı ve bu, bir vazife olduğu halde,
Türk-İslâm devletlerinde çeşitli din ve mezhepten kütlelerin, kültürlerine müdahale
edilmeksizin yaşamalarının sağlanması, Selçuklulardan itibaren |