Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
TÜRK DESTANLARI
ABDULKADİR DONUK
Sayfa12


Büyük fütuhat yapan, muazzam devletler kuran Türk milletinin en eski devirlerden beri kahramanlık destanları yarattığında şüphe yoktur. Hunlar devrinde bile Türk milletinin bütün boylarında müşterek bir destanın bulunduğu, Alp Ertonga ve Oğuz destanlarının incelemeleri neticesinde anlaşılmıştır.

Orta Asya hakkında M.P. Gryaznov'un düşüncesi bu bakımdan dikkate değer. Ona göre "Milâttan önceki VII-VI. asırdan, M. sonraki I. asra kadar Orta Asya ve Doğu Avrupa'da atlı göçebe milletler arasında yayla ve hayvan sürülerini ele geçirmek için savaşlar durmadan devam ediyordu. Bu sürekli savaş halk kahramanlarını yarattı. Bunlar en cesur ve kudretli savaşçı alplardır. Milletin başbuğu olan bu alplar hakkında efsaneler meydana gelmiştir. İşte bu efsaneler ilk destanlardı. Güney Sibirya ve Orta Asya boylarının bu en eski destanlarının bazı olayları arkeoloji araştırmalarında elde edilen tunç tokalarda tasvir edilmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Bu destanların kendileri de ikibin yıldan beri nesilden nesile gelenek olarak söylenmekte devam ederek çok değişik şekilde bize kadar gelebilmiştir. Şimdiki Türk ve Moğolların alp destanlarında bu en eski destanların temel konuları ve birçok şekilleri muhafaza edilmiştir.

Eski Türklerin destanlarında şimdiye kadar tesbit edilmiş olanı, XIV. asrın başlarında İlhanlılar devrinde Reşîdeddîn'in Camiü't-tevârîh külliyatı içinde eski bir Türkçe eserden Farsçaya tercüme edilen Oğuz destanıdır. Reşîdeddîn rivayetinden başka bir de Uygur harfleriyle yazılan ve Bang'la Rahmeti Arat tarafından neşredilen Oğuz destanının değişik bir şekli vardır. Üçüncü bir rivayet Ebulgâzî Bahadır Hanın Şecere-i Terakime'sidir. Bu rivayetin esası Reşîdedîn'in eserinden alınmakla beraber Türkmenler arasında dolaşan şifahî rivayetlerden veya yazma bir nüshadan faydalanmış olması da muhtemeldir. Meselâ kazan Alp methiyesi başka kaynaklarda yoktur.

Orhun yazıtlarının dili, asırlar boyunca işlenmiş millî Türk destan dilinin bir örneğidir.

Çin yıllıklarının Hunlara, Gök-Türklere ve Uygurlara dair verdikleri tarihi belgeler, Türklerin çok eski devirlerden kalma destanî rivayetleri ile karıştırılmıştır. En eski Türk destanının kalıntılarını, bu Çin kaynaklarında buluyoruz. Ebulgâzî Bahadır Hanın Oğuz Han hikâyesini, Çin kaynaklarındaki Hun Hanı Mete (Mavd'un - Mao-tun) hikâyesi ile karşılaştıran sinolog Hyacinth, her iki rivayetin ayrı kaynaktan gelmiş olduğunu belirtmiştir. Demek ki Oğuz Han destanının kökü ta Hunlar devrine kadar çıkıyor.

Gök-Türklere dair Çin kaynaklarının verdikleri bilgilerin de Türk destanî rivayetlerinden alındığında şüphe yoktur. Bu kaynaklara göre VI. asırda devlet kuran Türkler "eski Hunların torunları idiler". Başbuğları Kapan-pu'nun onaltı kardeşi vardı. Bunlardan birinin anası kurt idi. Bu kurt çocuğu yellere, fırtına ve yağmurlara hükmediyordu. Bunun iki karısı vardı: Biri Yaz Tanrısının, diğeri de Kış Tanrısının kızı idi.

Çin kaynaklarındaki diğer bir rivayet de yine kurt efsanesini ihtiva ediyor. Şüphesiz, bu efsanevî unsurlar eski yaradılış efsanesinin kalıntılarıdır.

Eski Türk destanı şu veya bu Türk boyunun, hakimiyeti eline alması ile büyük tarihî hadiseler neticesinde yeni unsurlar ve yeni olaylar alarak nesilden nesile devam etmiştir. Fakat eski destanın birçok temel unsurları her devirde muhafaza edilmiştir. Mesela bozkurt, ışık, kutlu ağaç, yada taşı gibi unsurlar bunlardandır. Türkler Müslüman olduktan sonra bu millî destana İslâmî unsur sokulmakla beraber yine eski Türk inanışları da bunlarda yaşamıştır. Bin yıllık Müslüman olan Akkoyunlu Oğuz boyunun XV. asırda söyledikleri destanî hikâyelerde at kurbanından, yas alâmeti olarak at kuyruğunu kesmekten, kutlu kaba ağaçtan, kurdun yüzü mübarek olduğundan bahsedilmektedir.

Kırgızların Manas destanının bir menkıbesinde (Velihanov rivayeti) Kırgızhanı Kökötay Han, en eski Zerdüştîlerin defin töreni ile gömülmektedir.

Türklerin çok eski destanlarından bazı küçük parçalar ya da bazı menkıbeler, hikâyeler şeklinde bize kadar ulaşmıştır. Meselâ Alp Ertonga destanının ağıt kısmını teşkil eden parçası, Mahmud Kâşgarî tarafından, muhtelif kelimelerin izahında nakledilmiştir.

Gerek Kâşgarî'nin, gerek Kutadgu Bilig yazarı Yusuf Has Hacib'in büyük Türk kahramanı Alp Ertonga'yı andıklarına göre X-XI. asırlarda Alp Etonga destanı hâlâ yaygın ve meşhurdur. Her iki müellifin, birbirinden habersiz oldukları halde, Alp Ertonga'yı İran destanındaki Turanlı kahraman Afrâsyab saymaları bir tesadüf değildir. Alp Ertonga hakkında Yusuf Has Hacib şöyle diyor:

Bu Türk beglerinde atı bilgülüg
Tonga Alp er erdi kutı belgülüg
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Bilgilig, okuşlug, budun ködremi
Ne ödrüm, ne ködrüm, ne ersin eren
Ajunda tetig er yidi bu cihan
Tajikler ayur anı Afrâsyap
Bu Afrâsyap tutdı iller talap

"Bu Türk beyleri arasında adı meşur ve ikbali belli olan Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve birçok faziletlere sahip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Afrâsyab derler; bu Afrâsyab akınlar yapıp ülkeler zaptetmiştir."

Kâşgarlı Mahmud, Alp Ertonga yahut başka destanlardan parçalar almakla yetinmemekte, Büyük İskender'in Türk hakanı Şu ile karşılaştığını anlatan "Altın Han" hikâyesini de nakletmektedir.

Kâşgarlı'nın naklettiği hikâyelerden, eserinin orasına burasına serpiştirdiği kahramanlık ve savaş şiirlerinden, anlaşılıyor ki Türklerin Büyük İskender'le ve eski İranlılarla yaptıkları savaş ve siyasî münasebetleri aksettiren eski bir Türk destanı, X-XI. asırlarda Türk saz şairleri tarafından söylenmiştir. O devirde yeni Müslüman olan Türklerin henüz eski dinini muhafaza eden Türklere karşı yaptıkları savaşlara ve kazandıkları zaferlere dair destanlar da bu eski Türk destanına karışmıştır.

Budist Uygur Türkleriyle Müslüman Karahanlı Türklerinin savaşlarını anlatan şu parçanın tam bir zafer destanından alındığında şüphe yoktur:

Gemi içre oturup İli Suyunu geçtik biz
Uygurlar'a karşı yönelip Mınlak kendi açtık biz
Belge vurup atlara Uygur'daki tatlara
Hırsız yavuz itlere Kuşlar gibi uçtuk biz
Serçelerce aktık biz Kentler üzre çıktık biz
Puthaneler yıktık biz Putlarına su...k biz
Perçemleri kestik biz Mıntak erlerini biçtik biz

Eski Türk destanı, Alp Er Tonga adı çevresinde mi, yoksa Oğuz Kağan adı çevresinde mi teşekkül etmişti? Yoksa her iki kahramanın adları çevresinde ayrı ayrı iki destan meydana gelmiş miydi? Bu meseleyi çözmek güçtür. Motiflerin eksikliğine ve Oğuz oğullarının Gün Han, Gök Han, Ay han, Yıldız Han, Tağ Han, Deniz Han gibi tabiat kültünü andıran adlarına bakarak Oğuz destanını en eski Türk destanı saymak mümkündür.

Oğuz destanındaki Bozkurt unsuru da çok eski bir unsurdur. Fakat Oğuz destanında çok sayıda eski motif ve unsurların bulunması, onun çok eski çağlarda teşekkül etmiş olduğunu isbat için yeter değildir. Çünkü XIV. yüzyılda yaşamış olduğunu bildiğimiz tarihî kahramanların adları çevresinde teşekkül etmiş olan destanlarda bile eski destanların motif ve unsurları bulunur. Destan şairi tarihî bir kahramanın hayatını ve onun zamanındaki hadiseleri tasvir ederken eski destanların kalıntılarından faydalanır ve eserini eski efsanelerle süsler.

Yeni hadiseler neticesinde zaman zaman meydana getirilen yeni destanlar, eski bir şehir harabesi üzerinde veya yakınında meydana getirilen türlü çağlarda yaşayıp yıkılmış şehrin kalıntılarından yapılmış yeni bir şehire benzerler. Yeni çağlarda teşekkül etmiş destanlarda da eski destanların motif ve unsurlarına rastlamak mümkündür.

Eski Türk destanı, çağdaşları olan başka milletlerinki gibi milletin kozmogonisini (dünya görüşü), inanışlarını, tarihini, edebiyatını, hatta yasalarını içinde toplayan bir dergi mahiyetindedir. Bu vasıftaki Hun, Türk destanı bir devirde Alp Er Tonga adı çevresinde toplanmış, sonra Göktürk - Oğuz devleti kurulduktan sonra Alp Er tonga adı yerine Oğuz Kağan adı geçmiş olabilir. Bu gibi olayları yakın devrin tarihinde de görmek mümkündür. Bayındır boyuna mensup olan Akkoyunlular devrinde Oğuzların destanî hikayeleri (Dede Korkut hikayeleri) Bayındır Han adı çevresine toplanmıştır. Oğuz destanı XII. yüzyılda hiç şüphesiz manzumdu. Bu devirdeki destancıların Oğuz destanın mensur hikâye olarak anlatmaları imkânsızdı. Büyük göçebe boylardan kurulan birliklerin uzun mensur hikâyeler dinlemeye tahammülleri yoktu. Reşidüddin Tabib'in büyük tarihindeki "Tarih-i Oğuz ve Türkân ve Hikâyât-i Cihangir-i O" başlığını taşıyan bölüm, işte bu manzum Oğuz destanının Moğol istilasından sonra Farsçaya çevrilmiş parçasıdır. Bu çevirmede ara sıra rastlanan Türkçe kelime ve cümleler "Ata atlu, as donlu" bu destanın Oğuz boyuna mensup bir destancı şairden alındığına şüphe bırakmıyor. Reşidüddin bu destanın çevirmesinden, ihtimal ki, ancak "tarih" mahiyetindeki parçalarını almış, görenek, inanış, efsaneleri anlatan kısmını atmış olabilir. Bu destanda eski Oğuz hakanlarından birinin adı olarak Tümen (Tuman) adı geçmektedir. Dikkate değer ki, Çin yıllıklarına göre, büyük Hun hakanı Mete'nin babasının adı da Çinliler'e göre, Tümen (ölümü M.Ö. 209) ve Gök Türk İmparatorluğunu kuran İlhan'ın adı da Tumın (Bumın: 535 - 553) idi. Oğuz destanı bu büyük hakanların adını mı muhafaza ediyordu.

Mahmud Kâşgarî ile Yusuf Has Hacib'in haber verdikleri Alp Er Tonga destanı hakkında başka hiçbir bilgimiz yoktur. Kâşgarî'deki Alp Er Tonga'nın ölümü üzerine söylenen ağıt, şüphesizdir ki, destanın bir parçasından ibarettir. Bu destan üzerine fazla bir mütalâada bulunmak güçtür.

Bugün elimizde bulunan destanların en önemlisinin, "Oğuz destanı" olduğu şüphesizdir. Bu destanda eski Türk boylarının hepsinde müşterek bir millhi destan olduğunu gösteren birçok deliller bulunmaktadır. Bu destanın Oğuzlar hâkimiyeti devrinde değil, İlhanlılar devrinde tesbit edilmesi de dikkate değer. Yani bu destan Oğuzlar arasında söylendiği gibi XI-XIII. asırlarda Moğolistan'daki Türkler ve Moğollar arasında da söyleniyordu. Bang ve R. Rahmeti Arat tarafından neşredilen Oğuz Kağan Destanı da Moğollar hakimiyeti devrinde Uygur bahşıları tarafından tesbit edilmiştir. Bu destanda Oğuz Kağan halka yayımladığı tebliğde, "Ben Uygur Kağanıyım" dedi. (Uşbu bildirgülük bildirmiş irdi kim; men uygurların kağanı bolamen). Oğuz destanında birçok Türk boylarının adı geçmektedir: Kıpçak, Kanglı, kalaç, Yağma, Karluk, Uygur, Başkurt... gibi.

Oğuz destanı eski devirlerde muhakkak ki mahzumdu. Merkezî ve Orta Asyada göçebe hayatı yaşayan miletlerin uzun mensur hikâyelere tahammülleri yoktu. Türk halk edebiyatında nesir karışık destan ve hikâyeler Türklerin yerleşik hayat yaşayan boylarında görülmüştür. Bugün elimizde bulunan Oğuz destanı da herhalde ancak XII - XIV. asırlarda nesre çevrilmiş olacaktır. Oğuz destanının ayrı ayrı vakaları olan Dede Korkut hikâyelerinde bu eski manzum şeklinin izlerine rastlamak mümkündü. Ebulgazi'nin şecere-i Terakime'sinde de bu eski manzum destanın izleri bulunmaktadır.

Oğuz destanı Türk toplumunun dikkatini daima çekmiş olacak ki en çok kaleme alınan bu destan olmuştur. Bu destan Moğollar devrinde tekrar nazma çekmey teşebbüs edilmiştir.

Uzunköprü'de bulunup H.N. Orkun tarafından yayımlanan manzum Oğuz destanı, diline bakılırsa, Harezm'de yahut Saray'da (yine Harezmli birinin kalemiyle) yazılmış olsa gerektir. Bu destan Reşidüddin Tabib rivayetinin küçük bir parçasının nazma çekilmesinden ibarettir. Bu manzumede Oğuz Hanın Müslüman olmasına çok önem verilmiştir. Moğollarla Merkezî Asya'dan gelen Türkler, bilhassa budist Uygurlar arasında İslâm propagandası yapmak amaciyle yazılmış olmalıdır.

Oğuz destanı Türkler Müslüman olduktan sonra yavaş yavaş İslâmlaştırılmıştır. Oğuz'un, babası Kara Han ile din için savaşı, kadınlarını İslâma daveti, Dede Korkut hikâyeleri kahramanlarının "sası dinlü kâfirlele" savaşları gibi... Eski destanda bozkurt bir totem niteliğini ifade ettiği halde, Reşidüddin ve Ebulgazi'de ancak bir şahıs adı (Moğolca "Börte Çino", "Bozkurt") olarak geçmektedir.

Moğol istilâsından sonra eski Türk destanlarının parçaları Cengiz Han adı çevresinde toplanarak, Cingizname adıyle Kıpçak boyları içinde teşekkül eder. Bu destan XVI. asırda Başkurtlar arasında tesbit ediliyor. Eserde Çingiz Hanın tarihî hayatı ile ilgili hiçbir olay yoktur ve destan eski Türk destanının kalıntılarının Çingiz adı çevresinde toplanmasından meydana gelmiştir.
Bu destanî hikâye şöyle başlar:

"Yafes'e Ebulca Han derler. Ebulca Han oğlu Bakır Han, Bakır Han oğlu Ovuz Han, onun oğlu Gök Han, onun oğlu Güz Han, onun oğlu Karak Han, onun oğlu Künü Mergen, onun oğlu Ucam Buğrıl, onun oğlu Sam Savcı, onun oğlu Serke Burun, onun oğlu Kaçu Mergen, onun oğlu Kaçuman, onun oğlu Karavman, onun oğlu Tumavul Mergen, onun oğlu Duyun Bayan, onun oğlu Çingiz Han."

Bu şecerede tarih kitaplarının hiç bir tesiri görülmüyor. Bu destanı bir destancıdan tesbit eden adam gûya, giriş olarak, Çingiz'in şeceresini veriyor. Bu şecerede dikkati çeken adlar Ovuz Han ve oğlu Gök Handır. Destancı Çingiz Hanı Oğuz'un oğlu Gök Hanın neslinden saymaktadır.

Ebulgazi Bahadır Han da Şecere-i Terakime'de Moğol ve Tatar kavimlerini Oğuz soyundan saymıştır. "Oğuz Han yetmiş iki yıl Moğol ve Tatarlarla savaştı. Bunlar onun öz soyundan (süngekinden = kemiğinden) idiler" diyor.

XIII. asrın büyük hadiselerinin kahramanı olan Çingiz Han Orta Asya ve İdil-Ural Türklerinin destanlarında eski Oğuz Hanın yerini almıştır. En eski Türk destanındaki birçok unsurlar ve olaylar Çingiz adı çevresinde toplanmıştır. Çingizname, Çingiz'in ve atalarının da bozkurt soyundan olduklarını hikâye ediyor. Bu destanî hikâyede eski Hun - Uygur menşeli menkıbeleri İslâm kaynaklarındaki gibi değil, Çin kaynaklarında olduğu gibi anlatılmaktadır. Meselâ, Çingiz'in atalarından Tumavul Mergen'in karısı Ülemelik'e dair şu menkıbe naklolunuyor.

"Evvel zamanda Akdeniz'de Malta denilen bir şehir vardı. Bu şehrin hanı Altın Han idi, hatununun adı Kürlevüç idi. Bunlardan bir kız dünyaya geldi. Bu kıza Ülemelik adını verdiler. Bu kız çok güzeldi. Kırk kulaç taş saraya kapadılar... Yanında Orduhan adlı dayısı vardı. Bir gün dayısına sordu: "Bu dünyadan başka dünya var mı?" dedi. Dayısı: "Dünya dışarıdadır. Güneş ve ay vardır" dedi. Kız pencereyi açıp baktı ve güneşin ışığından bayıldı ve ışıktan gebe oldu. Altın han bunu duyduktan sonra Ülemelik'i bir gemiye koyup deryaya salıverdi. Bur gemiyi Çingiz'in atalarından Tumavul Mergen ele geçirdi ve kızla evlendi. Bu kızdan, ışıktan peyda olan çocuk dünyaya geldi. Ona Duyın Bayan adını verdiler. Çingiz'in babası budur."

Bu menkıbe, Çin kaynaklarındaki Hun-Uygur menkıbesine çok benzemektedir. Çin rivayetinde menkıbe şöyledir:

""Hun hakanının olağanüstü güzel iki kız vardı. Hun büyükleri bu kızları tanrı sayarlardı. Hakan, "Bu kadar güzel kızları kişi oğlu ile evlendiremem. Ben onlar tanrıya bağışlayacağım" dedi. Başkent'in kuzeyinde büyük bir saray yaptırdı ve kızlarını o saraya kapattı. "Tanrım, bu kızları kabul et" diye Tanrıya yalvardı... Bir süre sonra saray çevresinde bir kurt peyda oldu. Küçük kız bu kurdla evlendi ve bir çocuk doğurdu... Uygur sülâlesi bu çocuktan türedi." (Hyacmth, 1, 248-249).

Çingizname'deki menkıbe ile Çin kaynağındaki menkıbe arasında önemli fark kurd unsurudur. Fakat Çingizname'de bu kurd motifini Çingiz'in anası Alangua menkıbesinde görüyoruz. Alangua kocasının ölümünden sonra "gök yeleli boz kurt" şeklinde gelen ışıktan gebe olup Çingiz'i doğurdu.

Alangua ve Ülemelik menkıbelerine İslâm ve budist Moğol kaynaklarında rastlanmıyor. Çok eski bir Çin kaynağında bulunan bir Türk menkıbesinin Ural dağlarındaki bir destancıdan tesbit edilmesi gösteriyor ki eski Türk destanının bazı parçaları onbeş asır boyunca unutulmuyor...

Çingizname'ye göre Çingiz Han Türk boylarına damga, kuş, ağaç, uran (parola) verdi. meselâ, "Kıyat beye dedi: Senin ağacın çam, kuşun, şongur, parolan "Arucun", damgan palan olsun!.." Kendisine tabi olan boyların beylerine böylece damga, kuş, ağaç dağıtmıştır.

Bu damga ve kuş unsurları Oğuz destanında da vardır. Boyun, bir belgesi olarak "ağaç" Oğuz destanında geçmiyor ise de Dede Korkut hikâyelerinde Dede Korkut'un dualarında "Kaba ağacın kesilmesün!" denilmektedir. İlk Osmanlılar hakkındaki rivayette de "Kaba ağaç" motifi bulunmaktadır (Neşri tarihi).

"Çingizname'de araba icat edenin adı Baylınoğlu Kaldar Beydir. Oğuzname'ye göre Oğuz Han Altın Han ile savaşıyor; "Çingizname"ye göre Çingiz'in büyük anası Ülemelik'in babası Altın Handır.

W. Bang ve R. Rahmeti Arat Uygur harfleri ile yazılan Oğuz destanındaki Altın Kağan için şu notu veriyorlar:

"Altun kağan Yuçen (Kin)'lerin hükümdarı olsa gerek...Bu sülâle 1234 senesinde Moğollar tarafından kovulmuştur. Müellif Altun Kağan ile Çürçet Kağanın aynı olduğunun farkında olmayarak 'Yüçen'leri sonradan bir daha 'Çürçet' şeklinde gösteriyor" (s. 40, not 116).

İki ad taşıyan aynı ülkenin veya şahıs ve sülâlenin ayrı ayrı şeyler olarak geçmesi destanlarda, hatta tarih kitaplarında bile, olağan şeylerdir. Bununla beraber, Altun Kağan adı veya ünvanı Türkler ve Orta Asyada yaşamış başka milletler arasında Kin sülâlesinden çok önce dahi, destanî bir ad olarak, yayılmış olsa gerektir. Kâşgarlı Mahmut, İskender zamanına ait bir hadiseyi tasvir eden hikayede Altın kan adlı bir dağdan bahsetmektedir. XVI. yüzyılda Güney Moğolistan'da Tümet ulusu tarafından kurulan kuvvetli bir hanlığın hanı An-di (1532-1585) "Altun Han" ünvanını almıştı. Özbek Hanı Şeybanî Muhammed'in bir muammasında Altun Kağan adı geçmektedir.
Oğuz han destanlariyle Çingiznâme'nin karşılaştırmalarından anlaşılıyor ki XII - XIV. yüzyıllarda Kıpçak Bozkırlarında ve eski Uygurlar bölgesinde yaşayan Türk boyları arasında çok eski bir destan kalıntıları dağınık halde bulunmuş; sonra Çingiz adı çevresinde toplanıp Çingiznâme'yi meydana getirmiştir. Dikkate değer ki, Oğuz Han gibi Çingiz de Müslüman kahramanı oluvermiştir.

Bu destanî hikâyede Çingiz şöyle tarif ediliyor: "Gök atlı, ak donlu, altın külahlı, er suratlı, Cebrail gibi körklü (güzel) Reşîdeddîn'in Moğol rivayeti diye naklettiği Ergenekon hikâyesi de Oğuz destanının bir menkıbesinden ibarettir.

Bu menkıbenin kısaltması şöyledir: "Moğollara İlhan hakan olmuştu. Tatarların hanı da Sevinç Han idi. Moğollardan çok dayak yiyen Sevinç Han, Kırgız hanın ve başkalarını kandırıp hep birden Moğollara saldırdılar. Moğollar mağlûp oldular. İlhan'ın Kıyan adı ile bir oğlu ile yeğeni Nüküz kurtulup kaçtılar ve Ergenekon adlı bir vadiye gelip yerleştiler. Burası çok güzel ve bereketli yerdi. Bu iki adamdan birçok nesil türedi. Tam dörtyüz yıl bunlar Ergenekon'da kaldılar. Nihayet buraya sığamayacaklarını anlayıp buradan çıkmaya karar verdiler. Fakat yol bulamıyorlardı. Nihayet bir demirci "Burada demirden bir dağ var. Onu eritelim" dedi. Hemen dağın geniş bir yerine kat kat odun bir kat kömür koydular. Yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yerden körüklediler. Yüklü deve çıkacak bir yol açıldı. Çıktılar ve Tatarlardan intikam aldılar. Bu sırada hanları Börte Çine (yani Boz Kurt) idi."

Bu menkıbe hakkında Profesör Dr. Fuat Köprülü şu mütalâada bulunmaktadır: "İslâmiyeti kabul eden Gazan Han zamanında yazılmış olan Reşîdeddîn'in Câmiü't-tevarih'inde bu menkıbe 'Ergene Kon' namı altında ilk şeklinden biraz farklı bir surete münderictir. Orada, İslâmiyet tesiri altında kurttan doğan çocuklar başka şekle ifrağ edilmiş ve Çingiz'e çıkarılan silsilename bunu tabiatiyle Moğollara atıf ve isnat edilmesine sebebiyet vermiştir. Esasen Gök-Türklerin bir parçası -ki Çinliler bunlara Şato Türkleri namı verirler- Milâdî 840 vekayii neticesinde şimali şarkiye muhaceret ederek Moğol kabileleri arasına karışmış, fakat eski Türk hakanları sülâlesinden olmak itibariyle Göktürk ananelerini muhafaza etmişti; işte Çingiz'in ecdadı bu Türklere mensup olduğundan, bu suretle Göktürk ananesi Moğollar arasına girmiş ve muahheren teşekkül eden Çingiz menkıbesi de tabiatiyle Göktürk destanının bir istitalesi şeklinde meydana gelmiştir. İşte bu nokta-î nazardan Reşid-ed-din ve Ebulgazi'deki Ergene Kon menkıbesinde zikredilen Moğollar, şüphesiz, Oğuzlar'dır; Çin menbalarındaki şekil ile bu muahhar şekil arasındaki ayniyet de bunu katî olarak gösterir." Ergene Kon menkıbesinin aynı olduğu tahmin edilen Çin rivayeti şöyledir:
"Türklerin ilk atası batı denizinin batısında bulunuyordu. Bunun ulusu Hunlar'ın bir bölümü olup Aşine adını taşıyordu. Bu Aşine kabilesi komşu kabilelerden biri tarafından yok edildi; bu kabileden ancak bir oğlan kaldı. On yaşındaki bu oğlana acıdılar. Ayağını, kolunu kesip bir kamışlıkta bıraktılar. Bu çocuğu dişi kurt besledi. Düşman han çocuğun yaşadığını işitip öldürmek için adamlarını gönderdi. Kurt çocuğu alıp Altay dağlarının ortasına geldi. Her tarafı dağlarla kapalı bir mağarada on çocuk doğurdu. Bu çocuklar evlendiler; herbirinden bir boy türedi. Bunlardan biri âşine boyu idi. Aşine'nin boyu büyüdü. Bir süre geçtikten sonra Aşine boyu Asın-çe denilen birinin idaresinde bu mağaradan çıktı." Çin kaynağı bu rivayeti, şüphesiz, Türklerin destanlarından almıştır. Bununla beraber şu gerçek tarihî vak'a-yı da kaydediyor: "536 yılında İlhan Tumın, Türk devletini kurduktan sonra, Cücen hanının kızını istedi. Cücen hanı Türk elçisine hakaret etti. "Türkler benim demircilerimdir. Kızımı istemeye nasıl cesaret ediyorsunuz?" dedi. Türkler bir süre önce Cücenlere tabi olup onlar için Altay dağlarında demircilik yapıyorlardı.

Reşîdeddîn Tabib'in tesbit ettiği Oğuznâme'nin, Oğuzların Müslüman olduktan sonra söyledikleri destandan alınmış olduğuna şüphe yoktur. Eski Oğuz destanında bulunduğuna şüphe olmayan Boz Kurt efsanesi Reş^deddîn Tabib'te yoktur. Hatta Ergene Kon efsanesindeki Börte Çine'yi bir şahıs adı saymıştır. Halbuki Börte Çine Moğolca Boz Kurt demektir. Eski Türk ve Moğol rivayet ve geleneklerini iyi bilen Ebülgazi Bahadır Han gerek Şecere-i Türk'de gerek Şecere-i Terâkime'de Boz Kurt efsanesinden bahsetmiyor; ona göre de Börte Çine bir kişi adıdır. Dikkate değer ki, İslâm tesirine hiç rastlanmayan Oğuz Kağan destanında dahi Boz Kurt ata değildir, ancak Oğuz Kağan'a yol gösteren kılavuz, arkadaştır.

Çin yıllıklarındaki, İslâm tarihçilerinin eserlerinde Türklere ait rivayetlerin çoğu Moğol istilâsından sonra yaşayan tarihî kahramanların destanlarına kadar sokulmuştur. Meselâ XV - XVI. yüzyıllarda Altun Ordu ve Çağatay hanlıklarında gelip geçen Ediğe, Toktamış, Çora Batır gibi tarihî kahramanların destanlarında bile eski destanların kalıntıları çoktur.

Destanlar eski görenekleri, gelenekleri, geçmiş ataların dünya görüşlerini, tıpkı ayna gibi, aksettirirler; Müslüman Türklerin gazi - kahramanlarının kâfirlele savaşlarını, yaşayışlarını tasvir een destanlarda bile evlenme, doğum, ad verme, ölüleri gömme, yas törenleri, askerlik, savaş, barış, av, töre ve yasalarını anlatan kısımları İslâmdan çok önceki devirlerin izlerini taşıyorlar. Eski Türk-Oğuz destanının kalıntılarından başka birşey olmayan Dede Korkut hikayelerinde tasvir edilen Oğuz gazilerinin inanışları, dünya göüşleri İslâmdan önceki

 
Sayfa12

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...