Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
KÜLTÜR ve TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa 1 2 3 4 5 6 7


Mamafih Türkler zamanın zor şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmâllerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden bahsetmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini tanımamalarından ileri geliyordu.

Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahları ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da "görülmemiş savaş aletleri", Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan asvaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitliydi. Bunlar arasında da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defo Mo-tun zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dört nala giden at üzerinde dört yönde ok atmakta usta idiler.

Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca türlü bayraklar vardı.

Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin İmparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mo-tun'un savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.

g) "Turan Taktiği"

Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at dolayısiyle sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının "fırtına sür'ati" M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı - IV. asır 2. yarısı - A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler. Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarna göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere "nizamsız ve telaşlı" gibi görünen (Mesl. A. marcellinus) bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki önemli özelliği vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı "Turan taktiği" denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb.).

Fertleri bir askerlik havas içinde yetiştiren bozkır, Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabiî meşgalelerindendi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirdi. Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türklerin en önemli sporu avcılıktı. Bilhassa binlerce vahşi ve zararlı hayvanın itlâfı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu. Çin kaynaklarına göre M.Ö. 6 yılında Hun hükümdarının idaresinde düzenlenen böyle bir sürek avın 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li (aş. yk. 350 kilometre) lik bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarafa yayılmıştır.

Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar atrafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şihuang-ti'nin inşa ve ikmâl ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin seddi maksada yeterli gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce Chou kralının enerjik kumandanı Limu, 20 yıl uğraşarak, Hun usûlünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlamayı başardığı gibi, Şi-huang-ti zamanında ise general Mung-t'ien de 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirerek Türklere karşı mukavemete girişti. Çin'de Turan taktiğini ilk tatbik eden de general Ho k'ü-ping (ölm.115) idi. Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantolon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeye başladı ve bu ıslahat ve taktikler Gök-Türkler çağında da devam etti.

Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türklerinkine uydurmaya çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalıların Hun tarzında yay imalâthanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa batıda göründü ve sonra yayıldı. Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türklerden öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve techizatı en çok tesirini Bizans'da gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı. Ordusunda Türk usulüne göre geniş ıslahat yapan İmparator Herakleios (ölm. 641)'un "Tactica" adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan "Strategikon" adlı esere, diğer imparator Leon Phylosophos (ölm. 912)'un yine "Tactica" adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, techizatı, savaş usülleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda ıslahat lüzumu belirtilmektedir. Üzengi de Avrupa'da ilk defa Avarlar'da görülmüştür.

Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman etkisinde, Balkan İslavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem techizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da 1206'da "han" ilânın müteakip devletini teşkilâtlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile üniteis ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski Moğol adetini terkederek, on-başısından tümen beyine kadar kendi kabilesi (Monghol = Moğol) noyanlarından ve nökörlerinden tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu kurmuştur.

Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet, serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizmaya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî meşrhuiyet), askerî karakter,besicilik ve imperium Bozkır devletinin özellikleridir. Bu devlete en önemli mesele, il'in bütünlüğünü korumak için zaruri kanun mevzuatının, gelişmiş hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı. Bu son derecede güç bir işti. Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüsek idare kabiliyeti isteyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle "hakim" olması da gerekiyordu. tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Tük ülkelerinde genellikle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise cemiyette halkı tedirgin etmeyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı yerde Türk İl'i dağılıyor, diğer taraftan İl-hâkanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer cemiyet bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı. "Hakîm" tâbiri eski Türkçenin köklü kelimelerinden olan "bilge" sözü ile karşılanmıştır. Türk il'inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hatunlara "bilge" sıfatının verilmesi, bilgeliğin Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir. Türkler uzun bir tarihi hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilâtlar kurmayı başarmışlardır. Başarınn sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu "bilgelik" kavramında aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, "Türkler'de devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır" şeklindeki kanaatın yanlışlığını da ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol'u birbirinden ayırmayan bazı araştırıcılar tarafından Türklere yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır. Türk devletindeki, açıklamaya çalıştığımız ülke kavramı ve meşrûiyet telâkkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının çeşitli bölgelere tayinleri, yurtu şahsî mülk sayarak bölüşüm değil, idarî sorumluluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek gerekir.

4. DİN

Bozkır Türk halkının, sosyal muhteva bakımından daha ziyade siyasî karakterde bir topluluk teşkil ettiğini ve din adamlarının, yerleşik kültürdekilerden, çöl ve orman kavimlerinde görünenin aksine olarak, Türkler arasında önemli rol oynamadığını belirtmiştik. Ancak bu durum eski Türk içtimaî hayatında dinin mevcut olmadığı gibi bir garip mânaya alınmamalıdır.

a) Totemcilik Meselesi

Eski Türklerde totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da kurt'un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında tesbit edilen "ata"larla ilgili ve totemcilikteki "şuringa"yı andıran put-fetişler (Altaylılar'da töz'ler, Yukatlar'da tangaralar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunlarında totemcilik izleri, "altun put", Gök-Türklerde keçeden kesilmiş tanrı tasvirleri), Reşîd'üd-din, Câmi üt-Tavarih adlı eserinde (14. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken, her dört kabile için bir kuşu "ongon" (Türkçe uğur ifade eden ong sözünden, totem manasına) olarak belirtmektedir. Ancak bütün bunları eski Türklerde totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek zordur. Çünkü totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir.

Totemcilikte "ana hukuku" câri iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı "pederi" karekterde idi. Bir klân dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde, Türklerde özel mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem inancında aynı toteme bağlı olanlar bibirleri ile akraba sayılır. Halbuki Türklerde kan akrabalığı vardır. Totemci klânda "asalak" ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiriciliği ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemci topluluklarda her klanın ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur. Türklerde ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcutur. Totemcilikte, ayrıca yalnız hayvanlar değil, meselâ bir taş parçası, yağmur suyu vb. totem olabilir. Türklerde kurtun saygı görmesi ise, 100 binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde dinî bir tasavvur keşfetmek zordur. Kurt efsanesinin toplayıcı bir vasfa sahip bulunması, klânları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyan totemcilik anlayışna aykırı düşmektedir. Klanda her fert totemin adını taşır. Türklerde her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır. Eski Türklerde "kurt-ata"nın yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek geleneği, kurtun vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmış eski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet klân, totemcilikte ruhun ölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı bile ruhlar dünyası olarak bilen eski Türklerde dinhi inancın temellerinden birini ruhun ebedîliği teşkil eder ve bu nedenle ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Yukarıda bahsettiğimiz töz (tös)ler de, ataların timsalleridir.

"Ongon" tabirine gelince, bunda Moğol etkisini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında "asalak" ekonomiye bağlı, ailede "ana hukuku"nun hakim olduğu, aynı zamanda, "totem" telâkkisi içinde yaşayan bir topluluk idi. "Ongon" sözünün kökü ong Türkçe olsa bile, tâbir olarak "ongon" Türkçe değildir ve gerçekten de Moğollardan önceki Türk dili belgelerinin hiç birinde (Kitâbeler, Uygurca metinler, DLT) geçmemektedir. Câmi'üt-Tavârih'te Oğuz boylarının "ongon"ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud'un eserinde (burada Reşid'üddin'deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur. (Ongon kuşların yer aldığı Ebû'l-Gazi (17. asır)'nin Şecere-i Terâkime'sinde, Yazıcıoğlu 515. asır)'nun Tarih-i âl-i Selçuk'un da, Reşîd'ül-dîn'den faydalanılıdğı mâlumdur.

Bununla beraber, eski Türklerde "kartal" inancının önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asyada M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir kartal pençesine rastlanmış, Kül-tegin'in bütünde serpuşun ön tarafında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitli Asya Türk topluluklarında da kartalın önemli yeri dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünde bulunması, on bir kutsallık izafesine neden teşkil etmiş olabilir ve belki de bu nedenden, ilk ve orta çağlardan itibaren çok yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde, Bizans'da, Batı devlelerinde) ve doğu menşeli olduğu kabul edilen, hakimiyetin timsali kartalın Türk asıldan geldiği ileri sürülmüştür.

b) Şamanlık Meselesi

Bozkırlar sahasındaki dini inançların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının şamanlık olduğu kanaati geçen asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten bilhassa Yakutlarla Altaylılar daha uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiçbiri Türklerin kendi düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin birbirlerine karışmasından meydana çıkmış bir taasvvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere, Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Âdem - Havva ve yasak meyve hikayesini andıran motifler, bazı tâbirler (mesi, tamu = cehennem), kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Mütehassıslarınca belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahûdî efsaneleri ile, belki eski Türk telâkkilerinden bazı kırıntıların da katıldığı, Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine girmesinden teşekül emiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türkün dinî düşüncesini bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.

Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin hepsinde "icracı" durumunda olmadığı, birçok törenlere, mesela Tanrı'ya kurbanlar sunuluşunda şamanların katılmadığı, hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî dinî hayat şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın da "şaman" sayılmadığını ve şamanlıkta hastalara şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her "medecinman"ın "şaman"lıkla vasıflandırılamayacağını belirttikten sonra, şamanlığı kısaca "extase" (vecd ve istiğrak) tekniği diye tarif eder. Bununla beraber, yine ona öre, dinler tarihinde ve din etnolojisinde görülen çeşitli "extase" hallerinin hepsi de şamanist "extase"a dahil değildir. Şaman, her şeyden önce, kendi özel usulleri vasıtası ile kazandığı "extase" hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını hisseden bir "trans" (aşkın) ustasıdır. bu sırada bir alet durumuna düşmekten uzk, aksine kendisi ruhları hükmü altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmaya muvaffak olur. Hastalanan (ruhları çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararların önlemesi, insanların dert ve dileklerini arzetmek üzere gökteki ve yer atındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu hususiyetler ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran şaman, "insan ruhunun mütehassısı" olarak halk kütlesinin maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhnî itikadların temsilcileri ölçüsünde şümullü değildir. Ruhun vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması), ölüm veya bir talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban törenind herhangi bir "extase" tekniğinin (göğe veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde şaman'a iş düşmez (Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimler ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey Asya Türk ülkelerine sonradan Asya'nın güney bölgelerinden gelmiştir).

Görülüyor ki, dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan şamanlığın tarihi Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz Tanrı ve "yer-su" inançları ile bir ilgisi mevcut değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran, Türk din adamı manasındaki "kam" ile "şaman" kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat "şaman" tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak, Türk inancı ile şamanlık arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa Türklerdeki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurbanını "şamanik" vasıf kazanmasında dikkati çekmiştir. Esasen şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği bölge halkının ruh alemine bürünme kaabiliyetidir: "Extase", ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda, eski Türk topluluğunun tabiate atfettiği gizli kuvvetleri istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek, bütün bir maneviyat alemini belili bir kadro içine almayı başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din tarihçilerine göre, her dinde bu nev'iden tesirler, birleşmeler yenilenmeler görülmektedir.


c) tabiat Kuvvetlerine İnanma

Eski Türkler tabiatte bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vâdi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürütüsü, şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki guruba ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında birde "Umay" denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat arıza ve hadiselerinin böyle telâkki edilmesi ("Halk inleri") eski Yunan ve roma dahil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta hayat arzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde önem taşırlar (bu inançların Animizm = ruhçuluk ve Naturizm = tabiatçılık olarak izah tecrübeleri vardır). Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi. Hükümdar Tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun aya tâzim ederdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlarda da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki "taş-ev" içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. Gök-Türkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi. Avrupa Hunlarında, çoktan kaybolmuş "savaş tanrısı"nın kılıcı bulunarak Atilla'ya teslim edilmiş ve bu, Hun hükümdarınnı dünya hakimiyetine alamet sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtıır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere "yoğ" deniyordu.

Bizans kaynaklarnını kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnız Gök-Türkler zamanında ve hatta sadece Batı Gök -Türk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi'nin (Zerdüşt'lüğün) tesiri olup henüz Türkler arasında yayılmış değildi.

Tabiat ruhlarına Gök-Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su ("yisub")lar deniyordu. Bu tabir "yer-suv" şekliyle Uygurlar'da da vardı. Yer-su'lar kutsal ("ıduk") sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki Yer-su'nun adı zikredilmiştir: "Idux Ötükän" ve "Tamıg ıduq baş".

 
Sayfa 1 2 3 4 5 6 7
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...