| KÜLTÜR
ve TEŞKİLAT |
|
PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
|
|
|
Mamafih Türkler zamanın zor şartları içinde dahi yiyecek ve
malzeme ikmâllerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı.
Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevketmek
zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi
ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya
çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor
ve bazı Lâtin yazarlarının Hunlar'ın çiğ et yediklerinden
bahsetmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş
et konservesini tanımamalarından ileri geliyordu.
Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahları ile donatılan
Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da "görülmemiş savaş
aletleri", Kumanlar'da, neft atan yangın mermili mancınıklar)
başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde sür'atli
ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan
asvaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan
gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli
ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitliydi. Bunlar arasında
da, Hunlar'ın yaptığı ve ilk defo Mo-tun zamanında kullanıldığı
bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi.
Türkler dört nala giden at üzerinde dört yönde ok atmakta
usta idiler.
Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler
iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı,
mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine
göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk
bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı
ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi.
Ayrıca türlü bayraklar vardı.
Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli
kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin İmparatoru
Kao-ti'yi kuşatan Mo-tun'un savaş nizamı böyle idi). Bunun
dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür.
g) "Turan Taktiği"
Okçu süvarilerden kurulu Türk savaş birlikleri at dolayısiyle
sağladıkları sürat sayesinde, (Türk ordularının "fırtına
sür'ati" M.Ö. Çin yıllığı Shi-ki'de, Lâtin yazarı - IV.
asır 2. yarısı - A. Marcellinus, Bizans tarihçisi Priskos
ve Ermeni tarihçisi Urfalı Mateos'da belirtilmiştir), sıkı
saflar teşkil eden, ağır hareketli ve kütle savaşı yapan yabancı
ordular karşısında daima üstünlük sağlamakta idiler. Türk
birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarna göre, aldıkları
emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik
içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş
şeklini bilmeyenlere "nizamsız ve telaşlı" gibi
görünen (Mesl. A. marcellinus) bu akıcılık Türk ordularının
en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır
muharebe usulünün iki önemli özelliği vardı: Sahte ric'at
ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere
almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne,
Türk yurdunun kadîm adından dolayı "Turan taktiği"
denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda
bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda
bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526
Mohaç vb.).
Fertleri bir askerlik havas içinde yetiştiren bozkır, Türk
halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan
biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor
hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabiî meşgalelerindendi.
At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı
kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirdi. Kadınların
da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve
polo'ya benzer nevileri) Hunlar'dan beri Türkler arasında
oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat
Türklerin en önemli sporu avcılıktı. Bilhassa binlerce vahşi
ve zararlı hayvanın itlâfı ile sonuçlanan sürek avları gerçek
bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu. Çin kaynaklarına
göre M.Ö. 6 yılında Hun hükümdarının idaresinde düzenlenen
böyle bir sürek avın 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir
sürek avında 700 li (aş. yk. 350 kilometre) lik bir çevre
kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık,
bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarafa yayılmıştır.
Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları
yabancılar atrafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi
olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şihuang-ti'nin inşa
ve ikmâl ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin seddi maksada yeterli
gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce Chou kralının
enerjik kumandanı Limu, 20 yıl uğraşarak, Hun usûlünde 163
bin kişilik bir ordu hazırlamayı başardığı gibi, Şi-huang-ti
zamanında ise general Mung-t'ien de 300 bin kişiyi Hun usulünde
yetiştirerek Türklere karşı mukavemete girişti. Çin'de Turan
taktiğini ilk tatbik eden de general Ho k'ü-ping (ölm.115)
idi. Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır
Türk süvari elbisesi olan ceket, pantolon ve Hun başlığı ile
çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeye başladı
ve bu ıslahat ve taktikler Gök-Türkler çağında da devam etti.
Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türklerinkine uydurmaya
çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş
silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalıların
Hun tarzında yay imalâthanesi). Bu suretle ceket, pantolon
da ilk defa batıda göründü ve sonra yayıldı. Romalılar gömlek
giymesini de o sırada Türklerden öğrenmişlerdi. Türk süvariliği
ve techizatı en çok tesirini Bizans'da gösterdi. Orada yalnız
taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta
eserler de yazılmıştı. Ordusunda Türk usulüne göre geniş ıslahat
yapan İmparator Herakleios (ölm. 641)'un "Tactica"
adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan
"Strategikon" adlı esere, diğer imparator Leon Phylosophos
(ölm. 912)'un yine "Tactica" adını taşıyan kitabında
Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları,
techizatı, savaş usülleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda
ıslahat lüzumu belirtilmektedir. Üzengi de Avrupa'da ilk defa
Avarlar'da görülmüştür.
Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek
ve Kuman etkisinde, Balkan İslavları, Tuna Bulgarları aracılığı
ile hem eğitim, hem techizat yönlerinden Türk tarzında askerî
güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da 1206'da "han"
ilânın müteakip devletini teşkilâtlandırırken, önce ordusunu
Türk usulünde düzenlemiş, yani rütbe hiyerarşisi yerine kabile
üniteis ve hizmetin çeşidine göre kuvvet mevcudu değişen eski
Moğol adetini terkederek, on-başısından tümen beyine kadar
kendi kabilesi (Monghol = Moğol) noyanlarından ve nökörlerinden
tayin ettiği 10'lu sistem üzere büyük ve disiplinli ordusunu
kurmuştur.
Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki: Özel mülkiyet,
serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizmaya dayanmakla
birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımnî anlaşma (kanunî
meşrhuiyet), askerî karakter,besicilik ve imperium Bozkır
devletinin özellikleridir. Bu devlete en önemli mesele, il'in
bütünlüğünü korumak için zaruri kanun mevzuatının, gelişmiş
hürriyet eğilimi ile bir ahenk içinde tutulmasını sağlamaktı.
Bu son derecede güç bir işti. Töre sınırlamaları ile şahıs
hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal
düzeni yürütebilmek yüsek idare kabiliyeti isteyen bir husustu.
Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında
tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle "hakim"
olması da gerekiyordu. tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Tük
ülkelerinde genellikle daima yeni şartlara göre düzenlenen
törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda
ise cemiyette halkı tedirgin etmeyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların
muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan
kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hakim bulunmadığı
yerde Türk İl'i dağılıyor, diğer taraftan İl-hâkanlıkların
çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı
kütleler birer cemiyet bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı.
"Hakîm" tâbiri eski Türkçenin köklü kelimelerinden
olan "bilge" sözü ile karşılanmıştır. Türk il'inde
başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta
hatunlara "bilge" sıfatının verilmesi, bilgeliğin
Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir.
Türkler uzun bir tarihi hayatın tecrübeleri ile kazandıkları
bu güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilâtlar
kurmayı başarmışlardır. Başarınn sırrı, Türk bozkır siyaset
anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini
koruma prensibinden ibaret bu "bilgelik" kavramında
aranmalıdır. İşaret edilen prensip, aynı zamanda, "Türkler'de
devlet toprakları hükümdar ailesinin ortak malıdır" şeklindeki
kanaatın yanlışlığını da ortaya koyar. Bu tarz, tipik Moğol
devlet anlayışıdır ki, Türk ile Moğol'u birbirinden ayırmayan
bazı araştırıcılar tarafından Türklere yakıştırılmış ve yaygınlaşmıştır.
Türk devletindeki, açıklamaya çalıştığımız ülke kavramı ve
meşrûiyet telâkkisi (kut) karşısında, hanedan mensuplarının
çeşitli bölgelere tayinleri, yurtu şahsî mülk sayarak bölüşüm
değil, idarî sorumluluğu ortaklaşa yüklenme olarak kabul edilmek
gerekir.
4. DİN
Bozkır Türk halkının, sosyal muhteva bakımından daha ziyade
siyasî karakterde bir topluluk teşkil ettiğini ve din adamlarının,
yerleşik kültürdekilerden, çöl ve orman kavimlerinde görünenin
aksine olarak, Türkler arasında önemli rol oynamadığını belirtmiştik.
Ancak bu durum eski Türk içtimaî hayatında dinin mevcut olmadığı
gibi bir garip mânaya alınmamalıdır.
a) Totemcilik Meselesi
Eski Türklerde totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil
olarak da kurt'un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması
başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri
arasında tesbit edilen "ata"larla ilgili ve totemcilikteki
"şuringa"yı andıran put-fetişler (Altaylılar'da
töz'ler, Yukatlar'da tangaralar) vb. gösterilmiştir. (Asya
Hunlarında totemcilik izleri, "altun put", Gök-Türklerde
keçeden kesilmiş tanrı tasvirleri), Reşîd'üd-din, Câmi üt-Tavarih
adlı eserinde (14. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken,
her dört kabile için bir kuşu "ongon" (Türkçe uğur
ifade eden ong sözünden, totem manasına) olarak belirtmektedir.
Ancak bütün bunları eski Türklerde totemcilik inancının mevcut
olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek zordur. Çünkü
totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir.
Bir inanç sistemi olarak onun içtimaî ve hukukî cepheleri
de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması
gerekir.
Totemcilikte "ana hukuku" câri iken, Türk ailesi
esasta, baba hukukunun ağır bastığı "pederi" karekterde
idi. Bir klân dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu
halde, Türklerde özel mülkiyet büyük rol oynuyordu. Totem
inancında aynı toteme bağlı olanlar bibirleri ile akraba sayılır.
Halbuki Türklerde kan akrabalığı vardır. Totemci klânda "asalak"
ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan
yetiştiriciliği ve ziraat üzerine kurulu idi. Totemci topluluklarda
her klanın ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur. Türklerde
ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcutur. Totemcilikte,
ayrıca yalnız hayvanlar değil, meselâ bir taş parçası, yağmur
suyu vb. totem olabilir. Türklerde kurtun saygı görmesi ise,
100 binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı
olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde
dinî bir tasavvur keşfetmek zordur. Kurt efsanesinin toplayıcı
bir vasfa sahip bulunması, klânları birbirinden ayıran ve
onları karşı karşıya koyan totemcilik anlayışna aykırı düşmektedir.
Klanda her fert totemin adını taşır. Türklerde her ferdin,
her ailenin ayrı adı vardır. Eski Türklerde "kurt-ata"nın
yaşadığı yer kabul edilen mağarada belirli törenler tertiplemek
geleneği, kurtun vücudu ile değil, mazisi karanlıklara karışmış
eski bir hatıranın canlandırılması ile ilgilidir. Nihayet
klân, totemcilikte ruhun ölmezliğine inanılmadığı halde, kainatı
bile ruhlar dünyası olarak bilen eski Türklerde dinhi inancın
temellerinden birini ruhun ebedîliği teşkil eder ve bu nedenle
ataların ruhlarına adaklar adanır, kurbanlar kesilir. Yukarıda
bahsettiğimiz töz (tös)ler de, ataların timsalleridir.
"Ongon" tabirine gelince, bunda Moğol etkisini sezmek
mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında "asalak"
ekonomiye bağlı, ailede "ana hukuku"nun hakim olduğu,
aynı zamanda, "totem" telâkkisi içinde yaşayan bir
topluluk idi. "Ongon" sözünün kökü ong Türkçe olsa
bile, tâbir olarak "ongon" Türkçe değildir ve gerçekten
de Moğollardan önceki Türk dili belgelerinin hiç birinde (Kitâbeler,
Uygurca metinler, DLT) geçmemektedir. Câmi'üt-Tavârih'te Oğuz
boylarının "ongon"ları olarak gösterilen kuşlar
da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini
veren Kaşgarlı Mahmud'un eserinde (burada Reşid'üddin'deki
damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur. (Ongon kuşların
yer aldığı Ebû'l-Gazi (17. asır)'nin Şecere-i Terâkime'sinde,
Yazıcıoğlu 515. asır)'nun Tarih-i âl-i Selçuk'un da, Reşîd'ül-dîn'den
faydalanılıdğı mâlumdur.
Bununla beraber, eski Türklerde "kartal" inancının
önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asyada M.Ö. 2. bin
başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir kartal
pençesine rastlanmış, Kül-tegin'in bütünde serpuşun ön tarafında
kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü
çeşitli Asya Türk topluluklarında da kartalın önemli yeri
dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok
yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünde
bulunması, on bir kutsallık izafesine neden teşkil etmiş olabilir
ve belki de bu nedenden, ilk ve orta çağlardan itibaren çok
yaygın görünen (eski doğu kavimlerinde, İslav devletlerinde,
Bizans'da, Batı devlelerinde) ve doğu menşeli olduğu kabul
edilen, hakimiyetin timsali kartalın Türk asıldan geldiği
ileri sürülmüştür.
b) Şamanlık Meselesi
Bozkırlar sahasındaki dini inançların Şamanlığa bağlanması
adet haline gelmiştir. Eski Türk inancının şamanlık olduğu
kanaati geçen asrın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında
yapılan araştırmalar neticesinde iyice yerleşmiştir. Gerçekten
bilhassa Yakutlarla Altaylılar daha uzun zamandan beri bu
inanca bağlı görünmektedir. Ancak buralarda dünyanın ve insanın
yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiçbiri Türklerin kendi
düşünce mahsulleri olmayıp, çeşitli dinlerden gelen tesirlerin
birbirlerine karışmasından meydana çıkmış bir taasvvurlar
örgüsüdür. Mesela rivayetlerde zikredilen has isimler, birkaçı
dışında, hepsi yabancıdır. Kuday, Kurbustan, Körmüs, Maytere,
Mangdaşire, Burkan, Matmas vb. Âdem - Havva ve yasak meyve
hikayesini andıran motifler, bazı tâbirler (mesi, tamu = cehennem),
kıyamet, tufan rivayetleri de hep böyledir. Mütehassıslarınca
belirtildiği üzere, bu Orta Asya dinî gelenekleri başta Budizm
olmak üzere Hind, İran, Yunan, Yahûdî efsaneleri ile, belki
eski Türk telâkkilerinden bazı kırıntıların da katıldığı,
Moğol devrinde peydahlanan bir takım hikayelerin birbiri içine
girmesinden teşekül emiş olduğu için bunlardan Altay, Yakut
şamanlığındaki asıl tasavvuru, yani Şaman Türkün dinî düşüncesini
bulup çıkarmak hemen hemen imkansız görünmektedir.
Şamanlık inancı üzerinde en derin araştırmayı yapmış olan
M. Eliade, bütün orta ve kuzey Asya topluluklarında dinî faaliyetlerin
hepsinde "icracı" durumunda olmadığı, birçok törenlere,
mesela Tanrı'ya kurbanlar sunuluşunda şamanların katılmadığı,
hatta her aile reisinin bu işi yapabildiğini, ayrıca, sıhrî
dinî hayat şamanlıktan ibaret olmadığından, her sihirbazın
da "şaman" sayılmadığını ve şamanlıkta hastalara
şifa vericilik esas unsurlardan olmakla beraber, her "medecinman"ın
"şaman"lıkla vasıflandırılamayacağını belirttikten
sonra, şamanlığı kısaca "extase" (vecd ve istiğrak)
tekniği diye tarif eder. Bununla beraber, yine ona öre, dinler
tarihinde ve din etnolojisinde görülen çeşitli "extase"
hallerinin hepsi de şamanist "extase"a dahil değildir.
Şaman, her şeyden önce, kendi özel usulleri vasıtası ile kazandığı
"extase" hali içinde, ruhunun, göklere yükselmek
veya yer altına inmek ve oralarda gezip dolaşmak üzere, bedeninden
ayrıldığını hisseden bir "trans" (aşkın) ustasıdır.
bu sırada bir alet durumuna düşmekten uzk, aksine kendisi
ruhları hükmü altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve
perilerle irtibat kurmaya muvaffak olur. Hastalanan (ruhları
çalınan) kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine
getirerek zararların önlemesi, insanların dert ve dileklerini
arzetmek üzere gökteki ve yer atındaki tanrıların yanına giderek
aracılık yapabilmesi böyle mümkün olmaktadır. Bu hususiyetler
ile iptidaî topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran şaman,
"insan ruhunun mütehassısı" olarak halk kütlesinin
maneviyatına nezaret eder. Fakat fonksiyonu, diğer umumî dinî-sıhnî
itikadların temsilcileri ölçüsünde şümullü değildir. Ruhun
vasıtasız olarak müdahale etmediği hastalık (ruhun kaybolması),
ölüm veya bir talihsizlik bahis konusu olmadığı veya bir kurban
törenind herhangi bir "extase" tekniğinin (göğe
veya yeraltına seyahat) yer almadığı hallerde şaman'a iş düşmez
(Şamanlık dünyanın her yerinde, eski çağların bütün kavimler
ile iptidaî topluluklarda mevcut bulunmuş ve orta ve kuzey
Asya Türk ülkelerine sonradan Asya'nın güney bölgelerinden
gelmiştir).
Görülüyor ki, dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan
ve esasen bir bozkır inanç sistemi olmayan şamanlığın tarihi
Türk topluluklarında görülen ve aşağıda bahis konusu edeceğimiz
Tanrı ve "yer-su" inançları ile bir ilgisi mevcut
değildir. Bu ilginin var olabileceği intibaını uyandıran,
Türk din adamı manasındaki "kam" ile "şaman"
kelimesinin aynı olduğu yolundaki eski bir iddia da, bizzat
"şaman" tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi
ile geçerliliğini kaybetmiştir. Ancak, Türk inancı ile şamanlık
arasında hayret edilecek bir intibak hasıl olmuş ve bu bilhassa
Türklerdeki atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin
ve at kurbanını "şamanik" vasıf kazanmasında dikkati
çekmiştir. Esasen şamanlığın en büyük hususiyeti nüfuz ettiği
bölge halkının ruh alemine bürünme kaabiliyetidir: "Extase",
ruhun gezip dolaşması, tanrılarla irtibat kurması mevzuunda,
eski Türk topluluğunun tabiate atfettiği gizli kuvvetleri
istismar etmiş, yavaş yavaş gelişerek, ona yeni unsurlar ekleyerek,
bütün bir maneviyat alemini belili bir kadro içine almayı
başararak, adeta bir din sağlamlığı kazanmıştır. Mamafih bu
dıştan tesir yalnız eski Türk dinine mahsus değildir. Din
tarihçilerine göre, her dinde bu nev'iden tesirler, birleşmeler
yenilenmeler görülmektedir.
c) tabiat Kuvvetlerine İnanma
Eski Türkler tabiatte bir takım gizli kuvvetlerin varlığına
inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vâdi, ırmak, su kaynağı, ağaç,
orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer
ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürütüsü,
şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü,
yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki guruba
ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında birde "Umay"
denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat arıza
ve hadiselerinin böyle telâkki edilmesi ("Halk inleri")
eski Yunan ve roma dahil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta
hayat arzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar,
çeşitli topluluklarda değişik şekilde önem taşırlar (bu inançların
Animizm = ruhçuluk ve Naturizm = tabiatçılık olarak izah tecrübeleri
vardır). Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde
ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi.
Hükümdar Tan-hu, gündüz güneşe, gece tolun aya tâzim ederdi.
Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın
ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlarda
da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki
"taş-ev" içinde kesilen kurbandan sonra, civara
kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana
gelirdi. Gök-Türkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara
kurban takdim ederlerdi. Avrupa Hunlarında, çoktan kaybolmuş
"savaş tanrısı"nın kılıcı bulunarak Atilla'ya teslim
edilmiş ve bu, Hun hükümdarınnı dünya hakimiyetine alamet
sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise,
ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır,
yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtıır, ayrıca yemek verilirdi.
Bu törenlere "yoğ" deniyordu.
Bizans kaynaklarnını kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim
etmekte idiler. Fakat bunun yalnız Gök-Türkler zamanında ve
hatta sadece Batı Gök -Türk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor
ki, bu, İran Mazdeizmi'nin (Zerdüşt'lüğün) tesiri olup henüz
Türkler arasında yayılmış değildi.
Tabiat ruhlarına Gök-Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi,
Yer-su ("yisub")lar deniyordu. Bu tabir "yer-suv"
şekliyle Uygurlar'da da vardı. Yer-su'lar kutsal ("ıduk")
sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki Yer-su'nun adı zikredilmiştir:
"Idux Ötükän" ve "Tamıg ıduq baş".
|