Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi


KÜLTÜR ve TEŞKİLAT
PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
Sayfa 1 2 3 4 5 6 7


Bozkır Kültürü

Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha ziyade "Eurasia"nın bozkırlar bölgesinde cereyan etmiştir.Bilhassa insanın tabiat kuvvetlerine hakim olmadığı eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindeki etkileri düşünülürse, bozkır ikliminin de, çeşitli bakımlardan eski Türk yaşayış, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü ve geleneklerine, kısaca "kültür"üne yön verici etkiler yapacağı tabiîdir. Ancak bir kültürün teşekkülünde, coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır. Son araşıtrmalar fertlerin bazı kültür unsurlarını yaratmak ve geliştirmekte başlıca âmil olduğunu göstermiştir. Bununla beraber, belirli ruhî karakter taşıyan toplulukların ortaya konan kültür değerlerini kontrol kabiliyeti de unutulmamak gerekir. Yani cemiyet, kendi içinde görünen her kültür belirtisini kabul etmemekte, ancak umumi telâkkisi, düşünce tarzı ve yaşayışına uygun düşenleri benimsemektedir. Şu halde her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: coğrafî çevre, insan unsuru, cemiyet. Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karaktere sahip insan guruplarının meydana getirdiği cemiyetlere has olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre, 3500 yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine özgü bir kültür tipine sahip olacağı tabiî karşılanmalıdır. Biz buna, doğuş ve gelişme sahasından dolayı "Bozkır kültür" diyoruz. Bozkır kütürüne tarihin seyri içinde, bozkırlar bölgesi kıyılarında yaşamış olan bazı yabancı toplulukların da dahil olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ Hind- Arupalılardan bazı kollar (İranîler, yine bu kökten çeşitli gurupların meydana getirdiği İskitler vb.) ve Moğollar gibi. Fakat kültürün üç ana dayanağından biri olan insan faktörü Bozkır kültürünün eski Türkler tarafından ortaya konan temel unsurlarını bu yabancıların Türkden farklı insan unsuru ve cemiyet hususiyetlerinin belirlediği kültür katkılarından ayırmaktadır. Bu itibarla bozkır kültürünü en saf şekli ile bir Türk kültürü olarak kabul etmekte hata yoktur.

Bozkırlar coğrafyasında binlere yıl hayatiyetini devam etiren ve Çin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının, yine binlerce yıl içinde, etki ve baskısını hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarınca az-çok tanınmakta idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak "Atlı göçebe kültürü" demekte bir mahzur görmemişlerdir.

Halbuki, bozkır kültürü "at" üzerine kurulmuş olmakla beraber, prensipleri yalnız "at"tan ibaret değildir. Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile de donatılmış bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğuna göre de, din, düşünce, ahlâk yönlerinden de tamamlanarak bir bütün teşkil etmiş olması icap eder. Çünkü herhangi bir kültürde ekonomi kültürün bütününü değil, sadece bir cephesini meydana getirir. Bu itibarla, çöllerde değil fakat rutubet derecesi oldukça yüksek yaylalarda gelişen bozkır kültürüne, sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarak göçebelik atfetmek yanlıştır. Mahiyeti ilmi yoldan iyi açıklanmamış olan ve Batılı ilim adamlarının, kendi kültür anlayışlarının haricinde kaldığı için, üzerine lâyıkı ile eğilemedikleri göçebeliğin düşünce, vatan telâkkisi, dinî tutum, ahlâki davranış bakımlarından özelliklerini henüz bilmiyoruz. Şimdilik, şunu söyleyelim ki, bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerin hayatında birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradan girmiş bir ekonomi vasıtasıdır (Moğollar aslında at'ı bilmiyorlardı, Arabistan'da ve Kuzey Afrika'da at ancak M.Ö. 1200'lerde görülmektedir. Kuzey Kafaslar'da ve İran'da at ile ilgili ilk buluntular M.Ö. 900-500 yıllarına aittir.)

1- BOZKIR KÜLTÜRÜNÜN MENŞEİ MESELESİ

a) İskit Nazariyesi

I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim "Bozkır kültürü" diye ifade ettiğimiz kültür tipi, "atlı göçebelik"ten ibaret olup, merkezinde at yetiştirmek ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz'in kuzey düzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge bulunmaktadır. Bir göçebe san'at türü olan "hayvan üslûbu" da burada doğup gelişmiş, Eurasia'ya yayılmıştır. Yine bu nazariyeye göre atlı göçebe kültürü, M.Ö. 4. asırda teşekküle başlamıştır. Bu nazariye taraflarına karşı itirazlar oldu ve "Eurasia" bozkırlarında daha M.Ö. 2. bin ortalarında atlı göçebe kavimlerin yaşadığı hatırlatıldı ve İskitler'deki bu kültür belirtilerinin Türk unsurunun nüfuzu neticesi olabileceği üzerine dikkat çekild. Ayrıca İskit kültürü ile aynı durumdaki Altay buluntuları arasındaki benzerlikte -"Kırali İskitler" doğudan geldiklerin göre- temelin doğuda aranması gerektiği belirtildi.

b) İndo-Germen Nazariyesi

Batıda çok yaygın olan ve eski "Aryanizm" tesirinin bir devamı sayılması mümkün görünen bu nazariye Hind, Avrupalıları tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya'ya yerleştirmekte ve onların da aslında "göçebe" (bozkırlı!) oldularını ileri sürerek, at'ın ilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini ve dünyanın ata binme san'atını onlardan öğrendiğini iddia etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması, şüphesiz bu hayvanı ehli hâle getirip binmenin insanlık kültürü tarihinde muazzam bir hamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda gelişen kültürü de İndo-Germenlere bağlamak böylece mümkün olacaktır. Burada ehli atın menşei olarak kalıntıları Cungaryâ'da ortaya çıkarılan "Equus Przewalsky" gösterilmiştir. İndo-Germen nazariyesine karşı, eski çağlarda bir değil birçok at cinslerinin bulunduğunu (meselâ Çin'de Ordos bölgesinde; 'neolitique' devirden 'hipparion' ve 'equus caballus' cinsleri) ve atın tek bir yerde değil, çeşitli yerlerde başka başka kavimler tarafından ehlileştirilmesi mümkün olduğunu hatırlattıktan sonra, bozkır kültüründeki savaşçı çobanlar tarafından binek at olarak kullanılan atın Przewalsky cinsi değil, "küçük bedenli, kısa başlı, geniş alınlı" batı bozkırları cinsi olduğunu belirtelim. Hun süvarilerinin seferlerde bindikleri bu bozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2000-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır. Diğer taraftan S.V. Kiselev'in tesbit ettiği üzere "savaşçı bir kavme ait olan Andronovo kültürü (M.Ö. 1700-1200)'nün yavaş yavaş Orta Asya'ya hâkim olmaya başladığı devir" ile bu buluntular zaman bakımından dikkate değer bir uygunluk gösterir. Çok daha eski tarihlerde Poltavka ve Tripolje kültüründe "at" iskeleti kalıntılarının mevcut olduğu iddiası doğru olsa bile, buna büyük bir değer vermekte isabet yoktur. Çünkü bu, av hayvanı yabani bir at da olabileceği gibi, şurada, burada at iskeletine rastlamak da önemli değildir. Önemli olan, atın belirli bir kültür bütünü içinde değer kazanmış olmasıdır. Atın ehlileştirilmesi için önce buna ihtiyaç duyulması gerekir ki bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarak bozkırlı hayvan besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlar tarafından kullanılması bile -bu husus başlangıç noktası olmakla beraber -tâli bir keyfiyet sayılabilir. Esas olan, atın binek hayvanı haline getirilmesidir. Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir. At gibi bir vasıtaya ihtiyacın, 'yerleşik' topluluklardan ziyade, çok geniş sahalarda, hayatın zarurî kıldığı sür'atle dolaşmak mecburiyetinden doğduğu aşikârdır. Bozkır savaş atı doğuya doğru uzanmış ve Çin'de muharebe atı yetiştiriciliğinin ilk sahası olan Şansi bölgesinde görülmüştür. Çinliler ata binmeyi ancak M.Ö. 300'lerde Asya Hunlarından öğrenmişlerdir.

c) Altaylı Nazariyesi

Bozkır kültürünün Altay yaylalarında Proto-Türkler (Türklerin ataları) tarafından ortaya konduğu hususu, bir kültür çevresi (Kulturkrais) olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken W. Schmidt, O. Menghin, W. Koppers, F. Flor gibi tanınmış kültür tarihçilerinin temsil ettiği "Viyana ekolü" tarafından ileri sürülmüştür. O. Menghin'e göre atın ehlileştirilmesi ve genelikle hayvan yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok önemli bir safhası Türklerin ataları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bozkırlar bölgesinde üç kültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme kültürü, at yetiştirme kültürü) tesbit eden Menghin'e göre, bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde atın bulunduğu, "Savaşçı çobanlar" ("Hirtenkrieger") kültürü doğmuştur ki, bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler için karakteristik olan en yüksek derecesini gösterir.

W. Koppers de şöyle demektedir: "Atın ehlileştirilmesi ve atlı çoban kültürünün yaratılması ilk Türklere bağlanabilir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başka kültürlerin gelişmesinde fevkalâde sonuçlar doğurmuştur. Tarihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir". Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı hayvancılığın çok üstünde ve dünya tarihinin pek önemli bir kültür merhalesi olduğunu belirten F. Flor'a göre, hayvan terbiyesinde önce geyik, sonra ren geyiği (Samoyedler tarafından), nihayet Türklerin ataları tarafıdan at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. W. Schmidt de araştırmalarında aynı neticeye vamıştır: "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanları ehlileştirmeye geçen tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafından ehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler". Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı önem W. Ruben, L. P. Zambotti ve jeopolitikçi Mc Kinder tarafından iyice belirtilmiştir.

Esasen yeryüzünde ekonomi bakımından başlıca üç temel kaynak vardır: Orman, tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıları çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Tarihte ilk kültürler de şüphesiz doğduları bölgenin tabii şartları içinde öz kazanacaklarından, orman kavimleri "asalak" kültüre (avcılık, devşiricilik), ziraate elverişli yerlerde oturanlar "köylü" kültüre (çiftçilik) bağlanmışlar, bozkırdakiler "çoban" kültürünü (besicilik) meydana getirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü değil, fakat bozkırlı olan Türklerin kültürü de doğuş, gelişme ve muhteva bakımından bütün diğer toplulukların kültürlerinden farklılık gösterir.

"Altay-Türk atlı çoban kültürü" Türklerin atalarını diğer topluluklardan, farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına götürmüştür ki, bu insanlığın mazisinde ilk defa müşahade edilen insan zeka ve iradesini tabiata hakim kılma azmidir. At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan eden mücadeleler bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilatçılık melekesine sahip kılmış ve eski Türkler herşeylerini borçlu oldukları ata kutluluk derecesinde değer vermişlerdir.

At vasıtası ile insanlığa bahşedilen diğer önemli bir değer de sür'at mefhumudur ki, bu eski iptidaî kavimlerin zihni durgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyete yönelmiş ve insan iradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına neden olmuştur. Yine at sayesinde bozkır kültürünün ortaya koyduğu başka üniversal bir değer hukuk fikridir. Bu da, atlı muharip çobanların, insanların cemiyet halinde yaşayabilmelerini sağlayan karşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları bir üst idare nizamına bağlama yolunda ulaşılan devlet kurma düşüncesinin mahsulüdür. At üzerinde, kalabalık hayvan sürülerini sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türklerin, atın sür'ati ve demir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları idare plânında başarılarını mümkün kılmıştır. Bu nedenle yeryüzünde ilk siyasî kadrolar, yine ilk kanun koyucu durumunda olan Türklerin ataları tarafından tesis ve teşkil edilmiş görünmektedir.

Menghin'e göre, bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki bakımdan kesin etkisi olmuştur. Bunlardan biri, hayvan besleyiciliği geliştirmek ve yaymak suretiyle iktisadî; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile içtimaidir. Birinci nokta önemlidir; zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak karşılığında birşey vermeyen parazit (asalak) ekonomi yerine, insanları üretici (müstahsil) durumuna sokmak suretiyle, çok faydalı bir iktisadî hamlenin işaretidir. Fakat ikinci nokta daha da önemlidir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktan çıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin de devamını mümkün kılan, bir beşeri değer ancak bu yol ile husule gelmiştir. Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya tarihindeki bu çok önemli rolünü belirten Menghin şöyle demiştir: "En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi olmakla beraber, devlet kurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik halde bulunduğu büyük nehir vadilerine savaşçı atlı çobanların müdahalesinden sonra doğmuştu." W. Koppers Hind-Avrupalılar açısından meseleyi daha kesin bir şekilde açıklamaktadır. Ona göre, Hind-Avrupalı kavimlerin (bugünkü Avrupalıların ataları) teşkilâtçılık ve siyasetteki başarılar ancak bu bozkırlı unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir. Onlar M.Ö. 2. bin yıllarında Aral gölü havalisinde bozkır kültürü ile temasa geçerek bu kabiliyeti elde etmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde de böyleydi. Nitekim Doğu Asya'ya ilk devlet teşkilâtı eski Türkler tarafından konulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından da benzer sonuca varılmıştır.

ç) Bozkır Kültürünün Teşekkül Çağı

Bu kültürün menşi hakkında nazariyeler ona aşağı yukarı bir mazi tayin etmek imkânını sağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih M.Ö. 2 bin başları olmalıdır. Şüphesiz ata binicilik temel unsur olmak üzere siyasî, iktisadî, dinî vb. cepheleri ile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir. Bugün için, ehlileştirilmiş ata binme çağı, Afanasyevo kültürü verilerine göre M.Ö. 2500 yılları olduğuna ve Andronovo kültürüne (M.Ö. 1700) bağlı savaşçı atlı bir kavimin etrafa etkisini göstermeye başladığı ifade edildiğine göre, Bozkır kültürünün M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin bir vasıf kazanmış olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolünün vardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik belgelere uygun düşmektedir.

2. SOSYAL YAPI

a) Eski Türk cemiyetinin sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar yapılan tasnifler hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından birbirini tutmamaktadır. Bunun nedeninin, her araştırıcının kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğu belirli Türk zümresini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı bünye değişikliklerine uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tabirler kullandıkları şüphesizdir. Fakat Bozkır kültürü dediğimiz, aslına en yakın Türk kültürü içinde cemiyet yapısını tesbit etmek bakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk topluluğu sosyal bünyesi herhalde hareket noktası görevini görebilecektir. Ana kaynağımız Orhun kitabelerinde geçen, konu ile ilgili tabirler meseleye ışık tutacak durumdadır.

Orhun kitabelerine göre Türk bozkır cemiyetinin yapısını şöyle tesbit etmek mümkündür:
Oguş - âile (?)
Urug - soy, (aile ?)
Bod - boy, kabile
Ok - kabile (bir siyasî teşkilâta bağlı)
Bodun - boylar birliği (siyasî yönden müstakil veya değil)
İl-Müstakil topluluk, devlet, imparatorluk.

Eski Türk cemiyetinde ilk sosyal yapı olan aile, bütün içtimaî bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kan akrabalığı esasına dayanıyordu.

Eski türk ailesi tip olarak "geniş aile" şeklinde görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütün dış etkilere rağmen, başka bölgelerdeki Türk zümrelerine nisbetle en az tesir almış olmaları gereken Altaylılar'da "soy" ve Yakutlarda "usa" Kırgızlarda "aul") ise de, aslında Türk ailesinin "Küçük aile" tipinde kurulu bulunması daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi esk Yunan'daki (genose), Roma'daki (gens) ve İslavlardaki (zadruga)'dan farklı olup, ortaklık yalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder. Türkçede izdivaç için kullanılan "evlenme" veya "evlendirme", (Gök-Türk kitâbelerinde: able +) tabirleri, evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir (aile) meydana getirdiğine delâlet eder. Genellikle, bilindiği gibi dıştan evlenme (exogamie)'nin esas ve baba hukukunun hakim olduğu Türk ailesinde evlenen oğullar, hisselerin alıp, yeni bir aile kurmak üzere, çıkarlar, baba evi ise en küçük oğula kalırdı. Türklerde "leviratus" (ölen erkek kardeşin dul kalan zevcesi ile ve çocuksuz genç dul üvey anne ile evlenme şekli) mevcuttur ve genellikle tek zevcelik (monogamie) görülür.

Orhon yazıtlarında ancak bir yerde geçen "uruğ" tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlıda, birçok modern şivelerde çok kullanılan ve "tohum, akraba, nesil" mânalarına gelen bir söz olup, Moğolcada da "yat, cat" (yabancı) tabirinin zıddı olarak "akraba" anlamında kullanılır.

Aileler veya soylar bir araya geldiği zaman "boy" teşekkül ediyordu ve başında görevi, boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde silahlı kuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bag, beg, bi) bulunuyordu. Buna göre boy, siyasî mahiyette bir birlik idi. Belirli arazisi ve muharip kuvveti vardı. Mülk ve hayvan sürüleri başka zümrelerinkinden ayırdedilmekte idi (24 Oğuz boyundan her boy özel bir damgaya sahipti). Roma'da, eski Yunan'da ve Câhiliye devri Araplarında, benzer kuruluşlar başındaki sorumlu şahıslar aynı zamanda dinî reis olduları halde, beyin böyle bir fonksiyonu yoktu.

Eski türk boylarının adları boyun bu siyasî ve içtimaî hususiyetlerini meydana koymaktadır. Bu adlar şöyle sınıflandırılmıştır:

a) Askerî teşkilât ve idarî kuruluşla ilgili olanlar (mesela; Çur, Yula, Kapan, Külbey, Yabagu, Yeney, Çepni, Tryan,İğdir, Köbök, vb.).
b) Askerî - siyasî olayların etkisinde meydana gelenler (mesela; Hazar = Kazar, Sabar, Kabar, Kesi, blgar vb.).
c) Büyük, şöhretli, zengin manâlarında olanlar (mesela; Bayındır, Bayat, Çavuldur, Tabgaç, vb.)
d) Hâl ve tavır veya hava hadisesini bildirenler (mesela; Argu, Argın, Çuva, Karluk,Yağlakar, Boran, Kürt vb.)
e) Kuvvet, sağlamlık, cesaret, fazilet ifade edenler (mesela; Türk, Kayı, kangar, Karan Gyormati, Ertim = erdem, Kınık vb.).
f) Boylar birliğine katılanların sayısına göre adlandırmalar (mesela; On-ok, Dokuz-oğuz, On-Uygur, Üç-karluk, Utur-gur = Otuz Ogur, vb.).
Oğuz adı da (Ok+z= Ok'lar) belirli bir siyasî teşkilât kurmuş Türk boyları manasındadır.

Görüldüğü üzere Türk boyları ve genellikle Türk siyasî kuruluşları şahıs adları ile anılmıyorlar Selçuklu, Osmanlı gibi devlet veya, meselâ, Hacılu, Kızıl Ahmedlu, Caferlu vb. gibi küçük topluluk adları ve sonu + oğlu ile biten Aydın-oğlu, İsfendiyar-oğlu vb. adlar, aslında Türk kültürü mahsulü olmayıp, Arap ve Fars tesiri ile sonradan ortaya çıkmış isimlendirmelerdir.

Boy beyleri cesareti, malî kudreti ve doğruluğu ile anınmış urug ve oguşların reisleri arasında seçim yolu ile iş başına gelirlerdi. Seçici heyet herhalde boyu meydana getiren aile ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu heyet eski Türk devletlerinde mevcut "meclis" (Danışma kurulu)'lerin küçük çapta bir ilk tipi olarak görünmektedir.

Boylar birliğine "bodun" deniyordu. Bodunun başında "bey", han (kaan) bulunur ve topluluk siyaseten müstakil veya bir il'e tâbi durumda olabilirdi. Bodunlar çoğunlukla soy ve dil birliğine sahip boylardan meydana geldiği için, bodun kelimesi "kavim" mânasını verebilir. Kitabelerde yalnız bir defa geçen "Ulus" sözünün eski devirdeki mânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: 1. Millet, 2.Memleket, 3. Devlet karşılığı olarak daha geniş anlamlarla karşımıza çıkmaktadır.

b) İl

Eski Türk cemiyetinde siyasî teşkilatlanmanın en üst kademesini teşkil eden "il" V. Thomsen'e göre "siyasî bakımdan müstakil, muntazam teşkilâtlı millet" demektir. A.V. Gabain'e göre "ülke, imparatorluk = Reich, iktidar veya hükümet", R. Giraud'ya göre eski Türk "il"i, toprağı ile, halkı ile, idarî ve hukukî nizamları ile, görevi yurdu ve ahaliyi korumak ve sağlam bir sosyal bünyeye sahip olmasına çalşmak olan bir siyasî kuruluştur. Türk "il"ini
tanıyabilmek için onun, devletin şartları yönünden,

 
Sayfa 1 2 3 4 5 6 7

 

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...