|
| KÜLTÜR
ve TEŞKİLAT |
|
PROF.
DR. İBRAHİM KAFESOĞLU
|
|
|
Bozkır
Kültürü
Şimdiye kadar görüldüğü üzere, Türk tarihinin bu safhası daha
ziyade "Eurasia"nın bozkırlar bölgesinde cereyan
etmiştir.Bilhassa insanın tabiat kuvvetlerine hakim olmadığı
eski çağlarda coğrafyanın insan hayatı üzerindeki etkileri
düşünülürse, bozkır ikliminin de, çeşitli bakımlardan eski
Türk yaşayış, düşünce tarzı, inancı ve dünya görüşü, örfü
ve geleneklerine, kısaca "kültür"üne yön verici
etkiler yapacağı tabiîdir. Ancak bir kültürün teşekkülünde,
coğrafî şartların yanında bizzat insan unsuru da rol oynamaktadır.
Son araşıtrmalar fertlerin bazı kültür unsurlarını yaratmak
ve geliştirmekte başlıca âmil olduğunu göstermiştir. Bununla
beraber, belirli ruhî karakter taşıyan toplulukların ortaya
konan kültür değerlerini kontrol kabiliyeti de unutulmamak
gerekir. Yani cemiyet, kendi içinde görünen her kültür belirtisini
kabul etmemekte, ancak umumi telâkkisi, düşünce tarzı ve yaşayışına
uygun düşenleri benimsemektedir. Şu halde her kültürün üç
temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: coğrafî çevre, insan
unsuru, cemiyet. Ayrı coğrafi çevrelerde belirli karaktere
sahip insan guruplarının meydana getirdiği cemiyetlere has
olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağına göre,
3500 yıllık hayatı bozkır coğrafî şartları içinde geçen Türk
topluluğunun da kendine özgü bir kültür tipine sahip olacağı
tabiî karşılanmalıdır. Biz buna, doğuş ve gelişme sahasından
dolayı "Bozkır kültür" diyoruz. Bozkır kütürüne
tarihin seyri içinde, bozkırlar bölgesi kıyılarında yaşamış
olan bazı yabancı toplulukların da dahil olduğu anlaşılmaktadır.
Meselâ Hind- Arupalılardan bazı kollar (İranîler, yine bu
kökten çeşitli gurupların meydana getirdiği İskitler vb.)
ve Moğollar gibi. Fakat kültürün üç ana dayanağından biri
olan insan faktörü Bozkır kültürünün eski Türkler tarafından
ortaya konan temel unsurlarını bu yabancıların Türkden farklı
insan unsuru ve cemiyet hususiyetlerinin belirlediği kültür
katkılarından ayırmaktadır. Bu itibarla bozkır kültürünü en
saf şekli ile bir Türk kültürü olarak kabul etmekte hata yoktur.
Bozkırlar coğrafyasında binlere yıl hayatiyetini devam etiren
ve Çin, Hind, Akdeniz ve Avrupa gibi yerleşik kültür mensuplarının,
yine binlerce yıl içinde, etki ve baskısını hissettikleri
bu kültür eskiden beri ilim adamlarınca az-çok tanınmakta
idi. Uzmanlardan bazıları bu kültüre eksik olarak "Atlı
göçebe kültürü" demekte bir mahzur görmemişlerdir.
Halbuki, bozkır kültürü "at" üzerine kurulmuş olmakla
beraber, prensipleri yalnız "at"tan ibaret değildir.
Bunun yanında demir de vardır ve ayrı bir hukuk anlayışı ile
de donatılmış bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi
olduğuna göre de, din, düşünce, ahlâk yönlerinden de tamamlanarak
bir bütün teşkil etmiş olması icap eder. Çünkü herhangi bir
kültürde ekonomi kültürün bütününü değil, sadece bir cephesini
meydana getirir. Bu itibarla, çöllerde değil fakat rutubet
derecesi oldukça yüksek yaylalarda gelişen bozkır kültürüne,
sırf çoban hayat tarzına dıştan bakarak göçebelik atfetmek
yanlıştır. Mahiyeti ilmi yoldan iyi açıklanmamış olan ve Batılı
ilim adamlarının, kendi kültür anlayışlarının haricinde kaldığı
için, üzerine lâyıkı ile eğilemedikleri göçebeliğin düşünce,
vatan telâkkisi, dinî tutum, ahlâki davranış bakımlarından
özelliklerini henüz bilmiyoruz. Şimdilik, şunu söyleyelim
ki, bozkır kültüründe temel olan at, göçebelerin hayatında
birinci plânda görülmez. At göçebe kavimlerin kültürüne sonradan
girmiş bir ekonomi vasıtasıdır (Moğollar aslında at'ı bilmiyorlardı,
Arabistan'da ve Kuzey Afrika'da at ancak M.Ö. 1200'lerde görülmektedir.
Kuzey Kafaslar'da ve İran'da at ile ilgili ilk buluntular
M.Ö. 900-500 yıllarına aittir.)
1- BOZKIR KÜLTÜRÜNÜN MENŞEİ MESELESİ
a) İskit Nazariyesi
I. Zichy tarafından ortaya atılan bu görüşe göre, bizim "Bozkır
kültürü" diye ifade ettiğimiz kültür tipi, "atlı
göçebelik"ten ibaret olup, merkezinde at yetiştirmek
ve çobanlık yer almakta ve bu gibi faaliyetler için, Karadeniz'in
kuzey düzlüklerindeki İskit sahası en elverişli bölge bulunmaktadır.
Bir göçebe san'at türü olan "hayvan üslûbu" da burada
doğup gelişmiş, Eurasia'ya yayılmıştır. Yine bu nazariyeye
göre atlı göçebe kültürü, M.Ö. 4. asırda teşekküle başlamıştır.
Bu nazariye taraflarına karşı itirazlar oldu ve "Eurasia"
bozkırlarında daha M.Ö. 2. bin ortalarında atlı göçebe kavimlerin
yaşadığı hatırlatıldı ve İskitler'deki bu kültür belirtilerinin
Türk unsurunun nüfuzu neticesi olabileceği üzerine dikkat
çekild. Ayrıca İskit kültürü ile aynı durumdaki Altay buluntuları
arasındaki benzerlikte -"Kırali İskitler" doğudan
geldiklerin göre- temelin doğuda aranması gerektiği belirtildi.
b) İndo-Germen Nazariyesi
Batıda çok yaygın olan ve eski "Aryanizm" tesirinin
bir devamı sayılması mümkün görünen bu nazariye Hind, Avrupalıları
tâ Baykal gölüne kadar bütün Asya'ya yerleştirmekte ve onların
da aslında "göçebe" (bozkırlı!) oldularını ileri
sürerek, at'ın ilk defa onlar tarafından ehlileştirildiğini
ve dünyanın ata binme san'atını onlardan öğrendiğini iddia
etmektedir. Batılıların at üzerinde bu kadar durması, şüphesiz
bu hayvanı ehli hâle getirip binmenin insanlık kültürü tarihinde
muazzam bir hamle teşkil etmesinden ileri gelir ki, bozkırlarda
gelişen kültürü de İndo-Germenlere bağlamak böylece mümkün
olacaktır. Burada ehli atın menşei olarak kalıntıları Cungaryâ'da
ortaya çıkarılan "Equus Przewalsky" gösterilmiştir.
İndo-Germen nazariyesine karşı, eski çağlarda bir değil birçok
at cinslerinin bulunduğunu (meselâ Çin'de Ordos bölgesinde;
'neolitique' devirden 'hipparion' ve 'equus caballus' cinsleri)
ve atın tek bir yerde değil, çeşitli yerlerde başka başka
kavimler tarafından ehlileştirilmesi mümkün olduğunu hatırlattıktan
sonra, bozkır kültüründeki savaşçı çobanlar tarafından binek
at olarak kullanılan atın Przewalsky cinsi değil, "küçük
bedenli, kısa başlı, geniş alınlı" batı bozkırları cinsi
olduğunu belirtelim. Hun süvarilerinin seferlerde bindikleri
bu bozkır muharebe atının ilk kalıntılarına rastlandığı Afanasyevo
kültürü (M.Ö. 2000-1700) eski Türk Altay kültürüne bağlı bulunmaktadır.
Diğer taraftan S.V. Kiselev'in tesbit ettiği üzere "savaşçı
bir kavme ait olan Andronovo kültürü (M.Ö. 1700-1200)'nün
yavaş yavaş Orta Asya'ya hâkim olmaya başladığı devir"
ile bu buluntular zaman bakımından dikkate değer bir uygunluk
gösterir. Çok daha eski tarihlerde Poltavka ve Tripolje kültüründe
"at" iskeleti kalıntılarının mevcut olduğu iddiası
doğru olsa bile, buna büyük bir değer vermekte isabet yoktur.
Çünkü bu, av hayvanı yabani bir at da olabileceği gibi, şurada,
burada at iskeletine rastlamak da önemli değildir. Önemli
olan, atın belirli bir kültür bütünü içinde değer kazanmış
olmasıdır. Atın ehlileştirilmesi için önce buna ihtiyaç duyulması
gerekir ki bu ihtiyaç şüphesiz ilk olarak bozkırlı hayvan
besleyici kavimlerde hissedilmişti. Bu itibarla atın insanlar
tarafından kullanılması bile -bu husus başlangıç noktası olmakla
beraber -tâli bir keyfiyet sayılabilir. Esas olan, atın binek
hayvanı haline getirilmesidir. Bozkır kültüründe rol oynayan
baş aksiyon da biniciliktir. At gibi bir vasıtaya ihtiyacın,
'yerleşik' topluluklardan ziyade, çok geniş sahalarda, hayatın
zarurî kıldığı sür'atle dolaşmak mecburiyetinden doğduğu aşikârdır.
Bozkır savaş atı doğuya doğru uzanmış ve Çin'de muharebe atı
yetiştiriciliğinin ilk sahası olan Şansi bölgesinde görülmüştür.
Çinliler ata binmeyi ancak M.Ö. 300'lerde Asya Hunlarından
öğrenmişlerdir.
c) Altaylı Nazariyesi
Bozkır kültürünün Altay yaylalarında Proto-Türkler (Türklerin
ataları) tarafından ortaya konduğu hususu, bir kültür çevresi
(Kulturkrais) olarak bozkırlar üzerine dikkati çeken W. Schmidt,
O. Menghin, W. Koppers, F. Flor gibi tanınmış kültür tarihçilerinin
temsil ettiği "Viyana ekolü" tarafından ileri sürülmüştür.
O. Menghin'e göre atın ehlileştirilmesi ve genelikle hayvan
yetiştiricilik gibi medeniyet tarihinin çok önemli bir safhası
Türklerin ataları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bozkırlar
bölgesinde üç kültür devresi (kemik kültürü, hayvan besleme
kültürü, at yetiştirme kültürü) tesbit eden Menghin'e göre,
bunun son merhalesinden yeni bir netice olarak, merkezinde
atın bulunduğu, "Savaşçı çobanlar" ("Hirtenkrieger")
kültürü doğmuştur ki, bu, bozkır kültürünün, bilhassa Proto-Türkler
için karakteristik olan en yüksek derecesini gösterir.
W. Koppers de şöyle demektedir: "Atın ehlileştirilmesi
ve atlı çoban kültürünün yaratılması ilk Türklere bağlanabilir.
İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı kavimlerin ve başka
kültürlerin gelişmesinde fevkalâde sonuçlar doğurmuştur. Tarihî
bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli
şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir". Atın binek
hayvanı olarak kullanılmasını, ziraat kültürünün ve ona bağlı
hayvancılığın çok üstünde ve dünya tarihinin pek önemli bir
kültür merhalesi olduğunu belirten F. Flor'a göre, hayvan
terbiyesinde önce geyik, sonra ren geyiği (Samoyedler tarafından),
nihayet Türklerin ataları tarafıdan at ehlileştirilerek insanlık
hizmetine sokulmuştur. W. Schmidt de araştırmalarında aynı
neticeye vamıştır: "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir
zamanda avcılık hayatından hayvanları ehlileştirmeye geçen
tek kavim Türkler olmuştur. At, Türkler tarafından ehlileştirilmiştir
ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedirler".
Orta Asya bozkırlar bölgesinin kültür tarihi yönünden taşıdığı
önem W. Ruben, L. P. Zambotti ve jeopolitikçi Mc Kinder tarafından
iyice belirtilmiştir.
Esasen yeryüzünde ekonomi bakımından başlıca üç temel kaynak
vardır: Orman, tarım, hayvan yetiştirme. İnsanlar yaşadıları
çevrenin bu imkânlarını değerlendirerek hayatlarını sürdürebilmişlerdir.
Tarihte ilk kültürler de şüphesiz doğduları bölgenin tabii
şartları içinde öz kazanacaklarından, orman kavimleri "asalak"
kültüre (avcılık, devşiricilik), ziraate elverişli yerlerde
oturanlar "köylü" kültüre (çiftçilik) bağlanmışlar,
bozkırdakiler "çoban" kültürünü (besicilik) meydana
getirmişlerdir. Bu itibarla, aslında orman kavmi veya köylü
değil, fakat bozkırlı olan Türklerin kültürü de doğuş, gelişme
ve muhteva bakımından bütün diğer toplulukların kültürlerinden
farklılık gösterir.
"Altay-Türk atlı çoban kültürü" Türklerin atalarını
diğer topluluklardan, farklı bir dünya görüşüne ve hayat tarzına
götürmüştür ki, bu insanlığın mazisinde ilk defa müşahade
edilen insan zeka ve iradesini tabiata hakim kılma azmidir.
At terbiyesi, otlaklar etrafında cereyan eden mücadeleler
bozkırlıyı metanet ve cengâverlikle bezemiş, onu teşkilatçılık
melekesine sahip kılmış ve eski Türkler herşeylerini borçlu
oldukları ata kutluluk derecesinde değer vermişlerdir.
At vasıtası ile insanlığa bahşedilen diğer önemli bir değer
de sür'at mefhumudur ki, bu eski iptidaî kavimlerin zihni
durgunluğun tenbelliğinden kurtararak canlı bir faaliyete
yönelmiş ve insan iradesinin ufkunda sonsuz imkânlar açılmasına
neden olmuştur. Yine at sayesinde bozkır kültürünün ortaya
koyduğu başka üniversal bir değer hukuk fikridir. Bu da, atlı
muharip çobanların, insanların cemiyet halinde yaşayabilmelerini
sağlayan karşılıklı saygı esasından hareketle, toplulukları
bir üst idare nizamına bağlama yolunda ulaşılan devlet kurma
düşüncesinin mahsulüdür. At üzerinde, kalabalık hayvan sürülerini
sevk ve idare etmek mecburiyeti eski Türklerin, atın sür'ati
ve demir madeni sayesinde hâkimiyet altına aldıkları insanları
idare plânında başarılarını mümkün kılmıştır. Bu nedenle yeryüzünde
ilk siyasî kadrolar, yine ilk kanun koyucu durumunda olan
Türklerin ataları tarafından tesis ve teşkil edilmiş görünmektedir.
Menghin'e göre, bozkırlarda gelişen eski Türk kültürünün dünya
tarihinde iki bakımdan kesin etkisi olmuştur. Bunlardan biri,
hayvan besleyiciliği geliştirmek ve yaymak suretiyle iktisadî;
öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile içtimaidir. Birinci nokta
önemlidir; zira bu, avcılık ve devşiricilik gibi, yalnız alarak
karşılığında birşey vermeyen parazit (asalak) ekonomi yerine,
insanları üretici (müstahsil) durumuna sokmak suretiyle, çok
faydalı bir iktisadî hamlenin işaretidir. Fakat ikinci nokta
daha da önemlidir, çünkü insanlığı basit yığınlar olmaktan
çıkarıp sosyal nizamlara bağlamak gibi, iktisadî faaliyetin
de devamını mümkün kılan, bir beşeri değer ancak bu yol ile
husule gelmiştir. Bu bakımdan Ural-Altaylı kavimlerin dünya
tarihindeki bu çok önemli rolünü belirten Menghin şöyle demiştir:
"En eski yüksek medeniyetler dahi, daha çalışkan ve ziraatçi
olmakla beraber, devlet kurmakta kifayetsiz kavimlerin yerleşik
halde bulunduğu büyük nehir vadilerine savaşçı atlı çobanların
müdahalesinden sonra doğmuştu." W. Koppers Hind-Avrupalılar
açısından meseleyi daha kesin bir şekilde açıklamaktadır.
Ona göre, Hind-Avrupalı kavimlerin (bugünkü Avrupalıların
ataları) teşkilâtçılık ve siyasetteki başarılar ancak bu bozkırlı
unsurların onlarla karışması ile izah edilebilir. Onlar M.Ö.
2. bin yıllarında Aral gölü havalisinde bozkır kültürü ile
temasa geçerek bu kabiliyeti elde etmişlerdir. Bu, diğer bölgelerde
de böyleydi. Nitekim Doğu Asya'ya ilk devlet teşkilâtı eski
Türkler tarafından konulmuş, Ön-Asya kavimleri bakımından
da benzer sonuca varılmıştır.
ç) Bozkır Kültürünün Teşekkül Çağı
Bu kültürün menşi hakkında nazariyeler ona aşağı yukarı bir
mazi tayin etmek imkânını sağlamaktadır. Viyana ekolüne göre
bu tarih M.Ö. 2 bin başları olmalıdır. Şüphesiz ata binicilik
temel unsur olmak üzere siyasî, iktisadî, dinî vb. cepheleri
ile kültür gelişinceye kadar belirli bir zamanın geçmesi gerekecektir.
Bugün için, ehlileştirilmiş ata binme çağı, Afanasyevo kültürü
verilerine göre M.Ö. 2500 yılları olduğuna ve Andronovo kültürüne
(M.Ö. 1700) bağlı savaşçı atlı bir kavimin etrafa etkisini
göstermeye başladığı ifade edildiğine göre, Bozkır kültürünün
M.Ö. 2500 ile 1700 arasında oldukça belirgin bir vasıf kazanmış
olduğu kabul edilebilir. Bu tahmin bir yandan Viyana ekolünün
vardığı sonuçlara, diğer yandan da arkeolojik belgelere uygun
düşmektedir.
2. SOSYAL YAPI
a) Eski Türk cemiyetinin sosyal yapısı hakkında şimdiye kadar
yapılan tasnifler hem bünye, hem de isimlendirmeler bakımından
birbirini tutmamaktadır. Bunun nedeninin, her araştırıcının
kendi meşgul olduğu zaman içinde kalması ve yine meşgul olduğu
belirli Türk zümresini esas alması olduğu anlaşılıyor. Türklerin
çeşitli devirlerde, çeşitli bölgelerde bazı bünye değişikliklerine
uğradıkları ve bununla ilgili olarak başka başka tabirler
kullandıkları şüphesizdir. Fakat Bozkır kültürü dediğimiz,
aslına en yakın Türk kültürü içinde cemiyet yapısını tesbit
etmek bakımından bazı imkânlara da sahibiz. Bu hususta Gök-Türk
topluluğu sosyal bünyesi herhalde hareket noktası görevini
görebilecektir. Ana kaynağımız Orhun kitabelerinde geçen,
konu ile ilgili tabirler meseleye ışık tutacak durumdadır.
Orhun kitabelerine göre Türk bozkır cemiyetinin yapısını şöyle
tesbit etmek mümkündür:
Oguş - âile (?)
Urug - soy, (aile ?)
Bod - boy, kabile
Ok - kabile (bir siyasî teşkilâta bağlı)
Bodun - boylar birliği (siyasî yönden müstakil veya değil)
İl-Müstakil topluluk, devlet, imparatorluk.
Eski Türk cemiyetinde ilk sosyal yapı olan aile, bütün içtimaî
bünyenin çekirdeği durumunda idi. Kan akrabalığı esasına dayanıyordu.
Eski türk ailesi tip olarak "geniş aile" şeklinde
görünmekte (geçen asrın 2. yarısında, bütün dış etkilere rağmen,
başka bölgelerdeki Türk zümrelerine nisbetle en az tesir almış
olmaları gereken Altaylılar'da "soy" ve Yakutlarda
"usa" Kırgızlarda "aul") ise de, aslında
Türk ailesinin "Küçük aile" tipinde kurulu bulunması
daha akla yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi esk Yunan'daki
(genose), Roma'daki (gens) ve İslavlardaki (zadruga)'dan farklı
olup, ortaklık yalnız otlak ve hayvan sürülerine inhisar eder.
Türkçede izdivaç için kullanılan "evlenme" veya
"evlendirme", (Gök-Türk kitâbelerinde: able +) tabirleri,
evlenen erkek veya kızın baba ocağından ayrılarak ayrı bir
(aile) meydana getirdiğine delâlet eder. Genellikle, bilindiği
gibi dıştan evlenme (exogamie)'nin esas ve baba hukukunun
hakim olduğu Türk ailesinde evlenen oğullar, hisselerin alıp,
yeni bir aile kurmak üzere, çıkarlar, baba evi ise en küçük
oğula kalırdı. Türklerde "leviratus" (ölen erkek
kardeşin dul kalan zevcesi ile ve çocuksuz genç dul üvey anne
ile evlenme şekli) mevcuttur ve genellikle tek zevcelik (monogamie)
görülür.
Orhon yazıtlarında ancak bir yerde geçen "uruğ"
tâbiri, Uygurca metinlerde, Kaşgarlıda, birçok modern şivelerde
çok kullanılan ve "tohum, akraba, nesil" mânalarına
gelen bir söz olup, Moğolcada da "yat, cat" (yabancı)
tabirinin zıddı olarak "akraba" anlamında kullanılır.
Aileler veya soylar bir araya geldiği zaman "boy"
teşekkül ediyordu ve başında görevi, boydaki iç dayanışmayı
muhafaza etmek, hak ve adaleti düzenlemek ve gerektiğinde
silahlı kuvvetlerce boyun menfaatlerini korumak olan bey (bag,
beg, bi) bulunuyordu. Buna göre boy, siyasî mahiyette bir
birlik idi. Belirli arazisi ve muharip kuvveti vardı. Mülk
ve hayvan sürüleri başka zümrelerinkinden ayırdedilmekte idi
(24 Oğuz boyundan her boy özel bir damgaya sahipti). Roma'da,
eski Yunan'da ve Câhiliye devri Araplarında, benzer kuruluşlar
başındaki sorumlu şahıslar aynı zamanda dinî reis olduları
halde, beyin böyle bir fonksiyonu yoktu.
Eski türk boylarının adları boyun bu siyasî ve içtimaî hususiyetlerini
meydana koymaktadır. Bu adlar şöyle sınıflandırılmıştır:
a) Askerî teşkilât ve idarî kuruluşla ilgili olanlar
(mesela; Çur, Yula, Kapan, Külbey, Yabagu, Yeney, Çepni, Tryan,İğdir,
Köbök, vb.).
b) Askerî - siyasî olayların etkisinde meydana gelenler
(mesela; Hazar = Kazar, Sabar, Kabar, Kesi, blgar vb.).
c) Büyük, şöhretli, zengin manâlarında olanlar (mesela;
Bayındır, Bayat, Çavuldur, Tabgaç, vb.)
d) Hâl ve tavır veya hava hadisesini bildirenler (mesela;
Argu, Argın, Çuva, Karluk,Yağlakar, Boran, Kürt vb.)
e) Kuvvet, sağlamlık, cesaret, fazilet ifade edenler
(mesela; Türk, Kayı, kangar, Karan Gyormati, Ertim = erdem,
Kınık vb.).
f) Boylar birliğine katılanların sayısına göre adlandırmalar
(mesela; On-ok, Dokuz-oğuz, On-Uygur, Üç-karluk, Utur-gur
= Otuz Ogur, vb.).
Oğuz adı da (Ok+z= Ok'lar) belirli bir siyasî teşkilât kurmuş
Türk boyları manasındadır.
Görüldüğü üzere Türk boyları ve genellikle Türk siyasî kuruluşları
şahıs adları ile anılmıyorlar Selçuklu, Osmanlı gibi devlet
veya, meselâ, Hacılu, Kızıl Ahmedlu, Caferlu vb. gibi küçük
topluluk adları ve sonu + oğlu ile biten Aydın-oğlu, İsfendiyar-oğlu
vb. adlar, aslında Türk kültürü mahsulü olmayıp, Arap ve Fars
tesiri ile sonradan ortaya çıkmış isimlendirmelerdir.
Boy beyleri cesareti, malî kudreti ve doğruluğu ile anınmış
urug ve oguşların reisleri arasında seçim yolu ile iş başına
gelirlerdi. Seçici heyet herhalde boyu meydana getiren aile
ve soyların temsilcilerinden kurulu olmalıdır. Bu heyet eski
Türk devletlerinde mevcut "meclis" (Danışma kurulu)'lerin
küçük çapta bir ilk tipi olarak görünmektedir.
Boylar birliğine "bodun" deniyordu. Bodunun başında
"bey", han (kaan) bulunur ve topluluk siyaseten
müstakil veya bir il'e tâbi durumda olabilirdi. Bodunlar çoğunlukla
soy ve dil birliğine sahip boylardan meydana geldiği için,
bodun kelimesi "kavim" mânasını verebilir. Kitabelerde
yalnız bir defa geçen "Ulus" sözünün eski devirdeki
mânası açık değil ise de, bu söz, Türk-Moğol devrinde: 1.
Millet, 2.Memleket, 3. Devlet karşılığı olarak daha geniş
anlamlarla karşımıza çıkmaktadır.
b)
İl
Eski Türk cemiyetinde siyasî teşkilatlanmanın en üst kademesini
teşkil eden "il" V. Thomsen'e göre "siyasî
bakımdan müstakil, muntazam teşkilâtlı millet" demektir.
A.V. Gabain'e göre "ülke, imparatorluk = Reich, iktidar
veya hükümet", R. Giraud'ya göre eski Türk "il"i,
toprağı ile, halkı ile, idarî ve hukukî nizamları ile, görevi
yurdu ve ahaliyi korumak ve sağlam bir sosyal bünyeye sahip
olmasına çalşmak olan bir siyasî kuruluştur. Türk "il"ini
tanıyabilmek
için onun, devletin şartları yönünden,
|