| TÜRK
MODERNLEŞME MODELİ |
|
PROF.
DR. ORHAN TÜRKDOĞAN
|
E.
Kennedy'nin 1962 yılında Dallas'da bir suikasta kurban gitmesi
üzerine hükümet bir komisyon kurdurmuş, "Ne oldu? Niçin
oldu? Ne yapabiliriz? Gibi sorular üzerinde yoğunlaşan bir
soruşturma açtırmıştır. Komisyonda ele alınan hususlar uzun
süren bir araştırma sonucu tartışılmış ve neticede şu görüşe
varılmıştır." "Kennedy'nin öldürülmesinde Amerikan
toplum yapısı sorumludur." Bu hüküm, her şeyden önce
bir cumhurbaşkanının katledilmesi olayını, basit ve münferit
bir olay değil, arka planda toplum yapısından kaynaklanan
dinamiklerin sorumluluklarına işaret etmektedir.
Türk
toplumunda da, son yıllarda giderek artan modernleşme batılılaşma
tartışmaları da alt yapıdan kaynaklanan sosyo-psikolojik gerilimlerin
bir patlaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, sosyal
yapı dinamikleri Türk aydınları arasında, bu kavramların arka
planında yatan temel felsefelerin, düşünce kalıplarının yeniden
irdelenmesi hususunu gündeme getirmektedir.
Türk
sosyoloji geleneğinde, bu kavramın ayrıntılı bir biçimde ele
alınış dönemi, Tanzimat sonrası yenileşme hareketlerinde rastlanan
Batıyla yakın ilişkilerimizin başlangıç safhasıdır. Ancak,
"Osmanlı İmparatorluğu, Batı uygarlığı adını verebileceğimiz
kültür bütünüyle hiçbir zaman ilişkisini k.esmemiştir"
(Mardin, 1991: 11,12). Gerçekte, konunun edebiyata yansıyan
yönü üzerinde yapılan araştırmalar göstermektedir ki, Orta
Çağ Avrupa medeniyetinde ve 2. Haçlı seferiyle ilgili edebiyatta
Türklere temaslara geniş yer verilmektedir (Bilgegil, 1973:8-20).
Özellikle, 15. Ve 16. Yüzyıl Avrupa'sı; Türk devletinin azametini,
Türk adetlerinin inhirafsızlığını, Türk maliyesinin ideal
seviyede bulunuşunu, Türk hükümetinin dayanışmasını, Türk
padişahının halk sevgisini, Türk milletinin intizamperver,
kanaatkar, merhametli oluşunu anlatan bir edebiyata sahiptir.
Yine bu yüzyıllarda, İtalyan tarihçisi Spanduagino Fatih'in
bir çok Hıristiyan kitapları okuduğunu; Sezar ve İskender'le
ilgili Frenk kitaplarının Türkçeye çevirisini emrettiğini
bildirir. Bütün bu bakış açıları bir noktada toplanırsa, 15.
Ve 16. Yüzyıllarda Batıyla temasta, daha ziyade Osmanlı toplumunun
Batıyı cezbeden yönleri belirtilmeye çalışılmıştır. Bu hususta
(1522-1592) yıllarında yaşayan Avusturya elçisi Ogier G. Busbeck'in
(1555-1560) yılları arasında kaleme almış olduğu mektupları
dikkat çekici olsa gerek. Osmanlı bürokrasisinde yeteneğe
dayalı kadrolaşmadan tutunuz da askeri disiplin, temizlik,
ordunun sükunete dayalı yapısı, güçlü harp oyunları, üste
itaat gibi bir çok nitelikleri veciz bir şekilde kaleme alınmıştır.
Busbeck, bununla da kalmamış, izlenimlerini Türk sosyal hayatının
öteki alanlarına da aktarmıştır. Türk halkının döştük ifadesi
etrafında birleşen özellikleri, yüksek karakter ve kişilik
yapılan en ince ayrıntılarına kadar bu mektupta yer almıştır.
Avusturya elçisinin Türklerde gördüğü konukseverlik, cömertlik
gibi hasletleri yanında, "Selim'in İran hükümdarı İsmail'e
ait meşhur muharebesinin mozaikle yapılmış pek canlı bir resminden
de" söz açmaktadır. "Türkler", diyor, Busbeck
"gül yapraklarını da yere düşmesine hiç meydan vermezler.
Çünkü itikatlarınca gül Hz. Muhammed'in terinden peyda olmuştur."
Türkler'in dini yaşantılarındaki sadelik, ticari alandaki
tasarrufa dayalı tutumları estetik bir hayat hamlesi içinde
açıklanır: "Her şey öylesine ucuzdur ki bizim memlekette
bir adamın bir günlük geçinme masrafı bir Türk'ün on günlük
masrafından ziyadedir diyebilirim." Büyük Elçinin, öteki
yabancı gözlemcilerde gördüğümüz gibi, Türk ailesi hakkındaki
yargıları hiç de şaşırtıcı değildir: "Şimdi Türk kadınlarındaki
yüksek ahlak seviyesinden bahsedeceğim. Türklerin karılarının
iffetine öteki milletlerin hepsinden ziyade ehemmiyet verdiklerini
biliyoruz!" Örtünme hususunda da Busbeck Türk kadını
hakkındaki takdirleri son derece olumludur. Kısacası büyük
elçi; "Türk devletinin azameti, Türk ordusunun disiplini,
Türk hayatının düzeni hususunda büyük saygı duymuş; hatta
bu durum karşısında Avrupa'nın akıbeti için endişeye düşmüştür"
(Bügegil, 164)
Bu
yüzyıllarda Türklerin Avrupa içindeki nüfuzu arttıkça, İslam'a
olan tutumlarda da değişmeler başlamıştır. Luther, Türklere
karşı korunabilmek için onları tanımanın lüzumuna inanıyordu.
Halka bu yönde telkin ve öneride bulunması bir çok kişinin
müslüman olmasına da yol açmıştır. Luther'in nezaretinde Hümanistlerden
Buchmann Kur'an'ın Latince çevirisinden yararlanarak basımına
çaba gösterdiler. Calvin de maddi katkıda bulundu. Hatta bu
faaliyet o zamanlar sahte prensiplerin yayılmasına sebep olur"
diye bazı kimseler tarafından iyi karşılanmamıştı. Alman ıslahatçılarının
vaazları ve hemşehrileri arasındaki Türk muhabbetini aksettirmeleri
bakımından anlıyoruz ki, o devrin basit halkı içinde Türklerin
gelmesini ve memleketi idare etmesini isteyen bir çok insan
vardı. "Nitekim, Luther, 1541'de bu konu ile ilgili daha
belirgin açıklamalarda bulunuyor: "Öğreniyoruz ki Alman
halkı Türklere açıkça azizler nazarıyla bakmaktadır. Türkler
kuvvetli ve daima muzafferdir, onların kudreti tamamıyla artıyor.
Bu hali insanlar şuurlu bir şekilde izahtan çekinerek, her
şeyi, Türklerin kutsiliğine atfediyor ve hem onlara ait dinin,
hem de hayat tarzının Allah indinde mergup olduğuna inanıyorlar"
(Bilgegil, 177)
Avrupa'nın
15. Ve 16. Yüzyıldaki Türklere olan tutumu bu tip kaynak çalışmalarla
daha da zenginleştirebiliriz. Gerçek o'dur ki, devlet büyük
olduğu vakit gücü çevreyi etkileyebilmektedir. Aslında, bu
antropolojik dilde bir akütürasyon vetiresini ortaya koymaktadır.
Hakim kültür zayıf kültürü tesir sahasında tutabilmektedir.
Avrupa'nın
Türk toplumunu tanıması, aydınlarının, militarist kadronun,
din adamlarının, politik temsilcilerinin, seyyahlarının Osmanlı
toplumu ile yakın temasları, bu yüzyıllar için hiç de küçümsenecek
değer yargıları taşıdığı iddia edilemez. Bu durum, daha sonraları
Batıda Türkleri (Turquerie) hareketinin doğmasına neden olacaktır.
Batının Türklere her alanda yaklaşımı ve yakından tanımaları
anlamına gelen bir akımın ilk filizleri bu yüzyıllarda böylece
atılmış oluyordu. Antropolojik dilde bu yaklaşım, yenilik
(innovation) kavramını ilk kez algılama ve onunla yakından
ilgilenme diye belirlenebilir. Farkına varmak (awarereness)
süreci her hangi bir iletişim yoluyla, ortaya çıkmaktadır.
Bu da, bizzat yeni bir şeyi görerek farkına varması, duyması
veya öğrenmesi yoluyla gerçekleşir. 15. Ve 16. Yüzyıllarda
Türklerin Viyana'ya kadar dayanmalarım militarist alanda teması
yoğunlaştırmıştır. Buna ek olarak elçiler, seyyahlar ve benzeri
yollarla yürütülen kültürel temaslar yeniliklerin farkına
varılması sürecini başlatmış olabilir. Bu husus, tamamıyla
bir zihinsel yönelim biçimidir. Daha sonraki safha, alakalanma
veya iletişimin devreye girmiş olmasıdır. Bu durum daha ziyade
yeni olarak algılanan o nesneler üzerinde daha fazla zihinsel
yorumda bulunma ve onu yakından tanıma gibi önemli zihinsel
değerlendirmeyi gerektirir. Türkleri tanımada, kültür ve değerler
sistemi, sosyal norm ve inançları hakkında Batıya bilgi aktaranlar
genellikle bizzat Osmanlı toplum yapısı içinde görev alan
aydın kişilerin rolü büyük olmuştur. Turquerie hareketi böyle
başlamıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, yeniliğin benimsenmesi
ve yayılması (diffusion of innovation) sürecinde daima farklı
iki kültürün karşılaşması ve birinin diğerinden daha fazla
şeyleri alabilecek eksikliği hissetmesi gibi bir psikolojik
kimliğin ortaya çıkması gerekir. Çünkü, yeniliğin kabulünü
kolaylaştıran bir çok faktörlerden biri de o şeyin değeri
veya fiyatıdır. Biz, 15. Ve 16. Yüzyılda Batılı insanın Türk
kültür ve değerlerine yaklaşımını analiz ederken, bugün bu
tür bir zihinsel süreci yaşamış olabilecekleri kanısındayız.
Türkleri hareketi bu ihtiyaçtan doğmuştur. Batının doğuya
yaklaşımı, bir batılı için önemli bir algı alanını teşkil
etmektedir. Bu da temelde bir ihtiyaçtan doğmaktadır. İhtiyatlılık
yenilik için itici gücü oluşturmaktadır. Daha sonraları Türkleri
hareketi bir çeşit Türk hayranlığına dönüşecek ve Lale Devri
(1715- 1730) boyunca bu yenilik hareketi yoğunluk kazanacak
ve iki kültür arası etkileşimi hızlandıracaktır.
Sosyal
antropoloji bize açıklamaktadır ki, her kültürün bir sert
(hard) bir de yumuşak (soft) yönü vardır. Değişme süreci içinde
ortaya çıkan tutum ve davranışlar kültürün bu niteliklerini
belirler. Batıda Rönesans, farklı uygarlık alanlarının uzun
tarihi süreç içinde oluşumudur. Bu sebeple, 15. Ve 16. Yüzyıllar
arasında meyvelerini veren yenileme hareketleri bu Rönesans
olgusunun başlangıcını teşkil eder. Bu nedenle Batı kültür
biçimi ile yayılan, arayan ve yeniliğe açık Herodian bir özelliğe
sahiptir.
Rönesans,
bazı tarih felsefecilerine göre, Orta Çağ ile Yeni Çağ arasında
bir geçit dönemidir (Gökberg, 1979:37). Bir anlamda Rönesansta
yeni bir biçimde, yeni bir birleşimi ortaya koymuşlardır.
Rönesans dil ve edebiyattaki gelişmeler göz önüne alınırsa
ondördüncü yüzyılda başlamıştır denilebilir. Çünkü, bu yüzyıldaki
bir takım gelişmeler, Batı ve Orta Avrupa toplumlarını Orta
Çağ düzeninden artık yavaş yavaş ayırmaya başlamıştır. Bu
süreç, 15. Ve 16. Yüzyılda doruk noktasına ulaşacaktır. Rönesans
kültürü, kendisini en olgun biçimi ile bu yüzyıllarda gösterecektir.
Aynı şekilde, Nef de düşünce hareketlerinin 1570-1660 civarında
oluştuğunu ileri sürmektedir (Nef, 1-8) Dil ve edebiyata dayalı
gelişmelerin ardında, dini reform hareketlerinin izlenilmesi
geniş çapta düşünce çağının gündeme gelmesi demektir. Bu düşünce
biçiminin temelinde reform hareketlerinin özellikle Luther
ve Calvin'le başlatılan Püritan gelişiminin büyük etkisi olmuştur.
Artık, fert Tanrı ile kendisi arasında bir üçüncü kişiye ihtiyaç
duymaksızın Tanrısıyla baş başa kalabilmektedir. Böylece,
reform ferdi tanrı karşısında özgür kılmıştır. Ferdi sorumluluk,
ferdi özgürlüğün gelişimini sağlamıştır. Bu özgürlük anlayışı,
giderek "millet" dediğimiz sosyal ferdiyetin oluşumunu
da etkilemiştir. Millet olgusunun belirlenmesiyle, felsefesi
sistemlerde milli özellikler kendini göstermeye başlamıştır.
Bu arada Orta Çağın tek kültür dili olan Latince yerine milli
diller (İtalyanca, Fransızca İngilizce vb.) kültür dilleri
olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu da, Batının deyim yerindeyse,
"ümmet"ten (bir dinin mensubu olmaktan) "millet'e
geçiş sürecini oluşturuyordu.
Kanuni'nin
Protestan politikası bu dönemde ortaya çıkmaktadır. Luther'e
bu amaçla mektup yollamış olabilir. Batı ile Türk toplumu
arasında karşılıklı bir yaklaşım var. Ancak, Batı başlatmış
olduğu yenileşme süreci içinde Zilotoist olmaktan ziyade Herodian
bir kimliğe dönüşmüş bulunuyordu. Bu kimlik değişimi, temelde,
milletleşme ve pürtianizmin ortaya çıkarmış olduğu zihniyet
farklılaşmasının, yeni danışma çerçevesi (frame of referanca)
kazanmasının bir yansımasıdır. Dil ve düşüncede beliren bu
yenileşme, aslında Antik Çağı canlandırmak için özgür kişiliğin
bir girişimidir.
Böylece, Batı, askeri fetih gücüne sahip, üstelik Haçlı Seferleri
gibi uzun süren dini savaşların da acı deneyiminden esinlererek,
Osmanlı toplum yapısını anlamaya, tanımaya çalışıyordu. Tutumlarda
beliren bu zihniyet değişimi, Doğu kültürünün bir uzantısı
olan Osmanlı toplumunun yakından tanınması, sert ve yumuşak
kültür unsurlarının tespitini de başlatmış bulunuyordu. Bu
eğilim, kuşkusuz Batı toplumunda yenileşme olgusunun arka
planını oluşturmaktadır.
15. ve 16. Yüzyıl, bir yanda Osmanlı toplumunun gelişme ve
yükseliş çağıdır, öte yandan ise batının 12. Ve 13. Yüzyıldan
beri başlattığı Doğu ve İslam kültürü ile yoğun temasları
dönemidir. Bu bir holistik (bütüncül) görüş açısının ürünüdür.
Bir bakıma, Haçlı seferleri süresince Batının, zaaf noktalarını
anlaması ve askeri alanda güçlenmenin şartlarının ancak İslamla
temasın sağlanması sonucu mümkün olabileceğini idrak etmesidir.
Bu durum bir çelişki olarak tüm kalkınma modellerinin niteliğini
ortaya koyar.
Batı,
Haçlı seferleriyle, aynı zamanda büyük bir çeviricilik kampanyası
içine girmek suretiyle, hem İslama hem de Greko-Latin kültürüne
ait mevcut eserleri toplumuna mal ediyordu. Böylece, sistemler
arası yaklaşımın (paradigma) ilk örnekleri veriliyordu. Doğu-Batı
sentezini gerçekleştiren İslam, Bağdat'ta ilk fabrikasını
800 yılında kurmuştur. Batı, kağıdı Araplardan ancak dört
yüz yıl sonra öğrenecektir. O sırada kütüphaneler bütün Arap
dünyasına yayılmış bulunuyordu. Halife el Mem'un 815'te Bağdat'da
"Dar'ül Hekme" adlı kurduğu kültür yuvasının kitaplığında
bir milyon kadar kitap mevcuttu. Meraga Rasathanesinin müdürü
Nasreddin Tusi 400 bin ciltlik bir kütüphane meydana getirmiştir.
Müslüman İspanya'da ise (Kurtuba) Halife el Hakem X. Yüzyılda
400 bin ciltlik bir koleksiyonu bir araya getirmişti (Türkdoğan
51-91). Cundişapur, Bağdat ve Kurtuba önemli bilim merkezlerini
oluşturuyordu. Çoğu Süryani, Nesturi ve Monofıst olan ve Hem
Arapça hem de Yunanca-latince bilen çeviriler yoluyla Antik
kültürünün bütün miraslarına İslam sahip olmuş bulunuyordu.
Böylece, İslam eğitim modeli Afrika'dan Endülüse kadar yayılıyordu.
Modern bilimin, temelde yeni olmakla beraber Batılı olduğu
tezi savunulamaz. Bu bir anlamda: "Doğu ile Batıyı birleşebilecekleri
tek noktaya, (Güneşin doğduğu yere de battığı yere de nisbeti
olmayan) noktaya eriştiriyordu."
Hıristiyan
dünyası, Haçlı politikası (sonucu) gerçekleştirdiği çeviricilik
yoluyla doğu kültürünü batıya aktarırken Endülüs, Sicilya
ve Güney İtalya'da kurulan İslam medresesiyle de yakın temas
sağlama imkanını elde ediyordu. O kadar ki, Yahudi ve Hıristiyan
öğrencilerle müslüman çocukları buralarda birlikte okumak
suretiyle eğitimlerini sürdürüyorlardı. Nitekim, İspanya'nın
müslüman üniversitelerinde öğrenimini tamamlayan Roger Bacon,
"Opus Majos" adlı perspektif çalışmasının V. Bölümünü
İbn Haytam'ın "Optik"ini kopya etmek suretiyle tamamlamıştır.
Bacon'u Batıda deneysel bilimin öncüsü ve modern bilimin yaratıcısı
olarak tanıtan eseri işte bu kitaptır. Roger Bacon'un kendisi
dahi, en az felsefe dalında yaptığı alıntıları itiraf etmekten
çekinmemektedir: "Felsefe Arabistan'dan getirilmiştir.
Bu kitapların çevrildiği dili bilmeyen hiçbir Latin, bilgelik
(hikmet) ve felsefeyi gereği gibi öğrenemez" diyordu
(Garaudy, 120). Bazı bilim tarihçilerine göre, "12. Yüzyıl
bir geçiş yüzyılıdır. İslam, Hıristiyan ve Yahudi dünyaları
Akdeniz'de, önceki yüzyıllara oranla çok daha sıkı bir ilişki
kurmuşlardır. Bunların içinde en önde olanı İslam dünyası
idi; diğerleri sürekli olarak onu sömürmeye ve bu taze bilgileri
kendi bünyeleri içinde sindirmeye çabalıyorlardı. Bütün bu
uğraşılar öylesine canlıdır ki, bilim tarihçileri 12. Yüzyıl
rönesansından söz ederler. Bu Batı dünyasının zaferi, Yunan-İslam
dünyası biliminin Batıya geçişidir. Doğu kültürü ile Batı
kültürünün karşı karşıya gelişi yeni bir Avrupa'nın doğmasının
nedeni olmuştur" (Tekeli, 41).
Böylece,
Goethe'nin Westöslichet'de dile getirdiği gibi, Bilen adam
o'dur ki, kendisini ve ötekilerini tanımanın ötesinde şunu
da bilir: Bundan böyle Doğuyu Batıdan, Batıyı Doğudan görmek
suretiyle de olsa, ikisinin ayrılmazlığı yanında birbirlerini
sadece tamamladıkları noktadan öteye gidilemeyecektir."
"İslamın
etkisiyle ortaya çıkan 12. Yüzyıl rönesansı (Sarton, 115)
Batıda modern bilimin temelini oluşturmuştur. İtalyan rönesansı
sanat, dil ve edebiyata yönelirken, öteki Avrupa rönesansı
bilime ağırlık vermişti. Her iki koldan yürütülen sistematik
Doğu kültür ile temaslar Batı toplumunun öğrenme anlama ve
yeni sentezler oluşturmak suretiyle güç kazanma güdüsünün
devreye gitmesi, her şeyden önce kazanılmış yeni bir dünya
görüşünün eseridir. Bu bir kültürel yumuşama, Apolonian (barışçıl)
bir yaklaşımdır. Doğunun yükselişi, niteliğe dayalı kültür
yapısı karşısında Batının hayranlığı ve çabalama güdüsüdür.
Hunkenin yerinde teşhisiyle; "... Doğu ile Batı arasında
düzenli ilişkilerin kesilmesi, vahim ve meşum sonuçlar doğurmuştur.
İslam dünyasına karşı zihnen kendi içine kapanma, Avrupa'nın
ekonomik ve kültürel gelişmesini yüzyıllarca gerilere atmıştır."
Yasaklara ve resmi husumetlere rağmen Batı, İslam Dünyasına
ve "Doğu ticaretine" açıldığı ilk andan itibaren
ekonomik gelişmesine başlamıştır. Bu esnada Batı teknik, sağlık,
hijyen ve devlet organizasyonu bakımından İslam Medeniyetinin
genel kültür varlıklarına yakınlık peyda etmiştir. Yavaş yavaş
onun zihinsel mirasını eline geçirmiştir. Bu sayede yüzyıllarca
süren bir uyuklama ve uyuşukluk devresinden kurtularak, nihayet
kendi kanatlarıyla emsalsiz bir yükselişe doğru harekete başlamıştır"
(Hunke, 475)
Kısacası,
Batıda yenileşme hem akılcı hem de psikolojik eğilimlerin
sonucu ortaya çıkan kültürel yumuşamanın, tutum ve davranışlardaki
olumlu yansımanın bir ürünüdür. Batıda kalkınmanın temelleri
rasyonalizasyona, hesaplama tekniğine ve metoda dayanmaktadır.
Doğu ve İslam mirasını temsil eden Osmanlı toplumu 16. Yüzyılda
Avrupa'nın içindedir. Rönesans ve dinde reform hareketleri,
temelleri 12. Yüzyılda atılan kültür değişmesi süreciyle güç
kazanan Batı toplumuna yeni bir direnç ve atılım sağlamak
içinde. Bunda da başarı elde edildi. Turhan'ın "serbest
kültür değişmeleri" başlığı altında topladığı olaylar
bu çizgide gelişmiştir. Turhan'ın kültür değişmeleri yenileşme
hareketlerine farklı bir bilim adamı bakışıdır. Bunun için
de metodoloji bakımından biricikliğini korumaktadır. O, iki
uygarlık veya kültür karşılaşmalarını, kötüleyen bir reddi
miras olarak ele almakta, aksine olguların temelinde yatan
nedenlerin tahlilini yapmaktadır. Turhan, lale devrinde İkinci
Mahmut dönemine kadar (1808) geçen süreyi serbest kültür değişmeleri
adı altında toplamaktadır. II. Mahmut döneminden sonra Cumhuriyete
kadar sürüp giden merhaleyi de mecburi kültür değişmeleri
arasında kalan III. Selim dönemini de (1789-1807) geçiş dönemi
olarak belirtmektedir. (Turhan, 138)
Görülüyor
ki, Turhan, Lale Devriyle başlattığı yenileşme hareketini
sosyal antropolojinin konusunu teşkil eden "kültür değişmesi"
olgusu çerçevesinde incelemektedir. Bu alanda artık klasikleşmiş
bulunan Linton, Kardiner, Ogbum, Herskovits, Barlett, Thumuald,
Malinouski ve Rivers gibi ünlü antropologlara temas etmektedir.
Turhan, toplumların değişmesi sürecini "kültüre ait değişme"
kategorisi içinde düşünmektedir. Onun için temel hareket noktası
kültür değişmesidir. Değişme de; "... Birbirinden farklı
iki kültürü temsil eden ilk grupların karşılaşmasıdır"
(Turhan, 9).
Kültür değişmesi, ister acculturation (Culture transfer) veya
sosyal kültür karışması (Social cultural diffusion), hatta
kültür alıntısı (cultural borrovving) türünde olsun, sürekli
olarak iki farklı toplumun maddi ve manevi olmayan kültürlerindeki
farklılaşmayı ortaya koyarlar. Bu anlamda, serbest kültür
değişmesinden Turhan'a göre;"... Bir sosyal grup veya
toplumun, yabancı bir kültüre sahip grup veya toplumla temasa
geldiğinde hiçbir iç veya dış baskının altında kalmaksızın
münferit unsurlar veya o kültürün belirli bir kısmını alıp
benimsemesi sonucunda yapısında ortaya çıkan dönüşümler"
kast olunmaktadır. Günümüzde bu olgu, modernleşme/çağdaşlaşma
çizgisinde izlenebilir ve yorumlanabilir. Ancak, Batıyla temas,
doğu-batı karşılaşmasında dengeli gitmiyor. İlkin, Batının
Doğuya olan hayranlığı diye belirleyebileceğimiz 12. Yüzyıldan
itibaren başlayan çeviricilik anlama, algılama ve özümleme
dönemi. Nihayet Greko-Latin uygarlık çevresiyle İslam'dan
etkilenen kültür değerlerinin sentezini sembolleştiren rönesans
çağı... Batı, bu noktaya kabuğuna çekilerek bir Zilotoist
(Zealotoist) kültür kimliği ile gelmemiştir. Aksine, Doğu
kültürünü savaş ticaret, siyasi temaslar ve sosyo ekonomik
yaklaşımlarla algılamaya çalışmıştır. İlk tohumlan 15. Ve
16. Yüzyıllarda filizlenmeye başlayan Batının Doğuya yaklaşımı,
Lale Devriyle dengelenmeye hatta zaman zaman Osmanlının tersine
bir hayranlığa dönüşmektedir. Bu yüzden Lale Devri, Osmanlı
toplumu için bir uyanma çağı olarak kabul edilir. Türkeri
dediğimiz hareketin sınırları kalın çizgileriyle daha da belirlenmiş
olmaktadır. Damat İbrahim Paşa döneminden Avrupa'ya gönderilen
elçiler, Paris ve Viyana gibi Batı kültürünün en duyarlı merkezlerinden
sağlanan bir çok yeniliklerin, Osmanlı elitleri tarafından
ülkeye transferine neden olmuştur. Özellikle Sadabad kasırlarının
inşasında rastlanılan Fransız zevk ve üslubunun görünmesi
bu kültürel temasların ilk örneklerini teşkil eder. Viyana
bozgunu (1683)'ndan Lale Devrine kadar olan dönemde Osmanlı
toplumu, Turhan'ın ifadesiyle bir "bocalama" durumuna
girmiştir. Devletin kuruluşundan bugüne kadar Batı karşısında
sürekli zaferler peşinde koşan Osmanlı toplumu, bu defa önemli
bir yenilgi ile karşılaşmaktadır. Lahbabi'nin ifadesiyle Doğu
toplumu ilerleyen bilime (akli bilimlere) yöneleceği yerde,
kazanılmış bilgilerle (nakli bilgilerle) yetinmek zorunda
kalıyordu. Bu, Batının karşısında Doğunun/İslamın gerileyişidir.
Batının
sistematik Doğuyu anlama, algılama ve özümleme yapma gibi
bir planizasyona dayalı yöneliş biçimlerine karşılık, Osmanlı
toplumu ile temasa bir plan bir sistem aramak beyhudedir.
Bunlar tamamıyla gelişi güzel rastlantılara bağlı olarak meydana
gelecektir. Bu durum, Babıali'nin (idare-i maslahatçılık)
ve (vaziyeti kurtarma) namıyla meşhur karakteristik siyasetinin
başlangıcıdır..." Bir aşağılık duygusu biçiminde ortaya
çıkan bu psikolojik durum, Osmanlı toplum yapısında anlama,
algılama, tanıma ve sindirme diye belirlenen bir zihinsel
süre yerine taklit mekanizmasını ortaya çıkarmıştır. Türk
toplumunun batılılaşma karşısındaki bu tutumu, daha sonraki
kültür değişmelerinde de yaratıcılık yerine taklitçiliğin
sürdürülmesine neden olmuştur. Lale devriyle Fransız zevk
ve üslubunun taklit edildiğine tanık olmaktayız. Fransızların
yaşayış tarzı, tezyin, tefriş biçimine olan eğilim özellikle
saray ve yüksek tabaka arasında taklit eğilimlerini şiddetlendirmiştir.
Bu
tablo, Toynbee'nin teşhisiyle Zeâlotluk-tan Herodianlığa geçiştir.
Böylece kendisinden hünerli ve daha iyi silahlanmış olan biriyle
karşılaştığında geleneksel savaş tekniğini unutarak düşmanın
taktik ve silahıyla savaşmayı öğrenen insan Herodiandır. Toynbee'ye
göre: "Herodianlığın iki zayıflığı kendini ele veriyor.
Birincisi, Herodianlığın yaratıcı değil de taklitçi olması...
Bu yüzden bir başarıya ulaşsa bile, insani bir yaratıcılığı
geliştirmek yerine taklit ettiği toplumun makine yapımı maddelerini
geliştirmeye mahkum. İkincisi, Herodianlığın bu yolu seçenlerden
ancak bir azınlığı kurtuluşa erdirebileceği gerçeğidir. Çoğunluk,
taklit edilen bir toplumun yönetici sınıfının emrine girmeyi
göze alamaz. Bunların kaderi, taklit ettikleri toplumun işçi
sınıfını arttırmaktan ibaret... Herodianlığın etkisiyle bu
insanlar ülkelerini batının milli devletlerinden biri haline
getirip, Batılı kardeşleriyle aynı derecede eşit, özgür ülkeler
haline gelseler bile bir şey değişmeyecektir" (Toynbee,
190)
Batılılaşma
karşısındaki bu psikolojik teslimiyet, bu defa toplum yapısı
içinde karşıt güçlerin başkaldırmasına da neden olacaktır.
İslamcı Zealot'un ilk örnekleri bu aşamada ortaya çıkacaktır.
Dış zorlama ile, eski değerlerin diriltilmesi biçiminde belirleyebileceğimiz
bu girişimler daha sonraki çağlarda ilerici gerici sağ-sol
farklılaşmaların odak noktasını oluşturacaktır. Toynbee'ye
göre "Zealot", artık ölmüş bir medeniyetin fosili
haline gelirken, "Herodian" kaybolmaktan kurtulup
taklit ettiği toplumun içinde erimektedir. İki grup da içine
girdikleri medeniyete yeni bir şey eklememe durumundadırlar.
"Bir çeşit Proleter milletler haline dönüşmektedirler.
Ülkemizde, İslamcı Zealotlar ile Batıcı Herodianların karşılaşmasının
köklerini bu noktalarda aramak gerekir.
"Batı
medeniyetinin, bütün insanlığın büyük bir toplum halinde birleştirilmesini
ve modern Batı tekniği sayesinde kullanabildiğimiz yerdeki,
gökteki, denizdeki her şeyin kontrolünü isteyen büyük tutkusunun
bir parçası olduğu" tezini algılama, tanıma ve anlama
süreci içine giremeyen Osmanlı toplumu, Batının sadece askeri
tekniğini benimseyen San'a İmamı Seyyit Yahya'nın durumuna
düşeceği kanısındadır. Toynbee (Türk-doğan, 1988: 98-100).
Tanzimatın da hatası, hatta Turhan'ın deyimi ile kabahati,
bugünkü zihniyetle cezri hareket etmemesinde değildi; gerektiği
gibi hazırlıklı, planlı ve sistemli bir şekilde belirli bir
gayeye göre faaliyetlerini düzenleyememesinde ve tasavvur
ettiği şeyleri yapacak bunları tahakkuk ettirecek insanları
yetiştiremeden teşebbüs etmesindeydi" (Turhan, ).
Batılılaşma
tezi, aslında Turhan'a göre bir kültür değişmesi sürecidir.
Ancak, bu sürecin kuralları bilimsel olarak tesbit edilmiş
değildir. Bunun da nedeni: a) Görüş darlığı, b) cehalet ve
c) her şeyden önce Batı medeniyetini anlayamamaktan, onun
esas unsurlarını kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Bu bir
metodoloji meselesidir, Yoksa, "yarım yamalak Fransızca
öğrenerek gençlerin Batıyı gülünç bir tarzda taklit etme hevesi
değildir. O zamanın adınca alafrangalık/sivilize olmak hiç
değildir. (Levend, 9). Alafrangalık/veya sivilize olmak barbarlıktan
kurtulmak, batılı gibi davranmak oluyordu. 19. Yüzyılın ilk
yarısında Osmanlılara yönelik bütün savaşların anlamı, barbarlığa
karşı insanlık ve sivilizasyonun savaşıdır (Baykara, 9). Nitekim,
1828-29 Rus-Türk savaşı sonucu "Rus elçisi artık hapsedilmedi,
hatta harp esirleri de tersane zindanına konmadı. Üstelik
Osmanlı ordusu, savaşa artık mehter marşıyla değil, Mozart
ve Rossini'den parçalarla gitti. "
Bütün
bu çabalar Osmanlıların artık bir barbar olmadığı noktasında
toplanıyordu. Batılı gibi davranmak, değerler sistemini batıya
göre ayarlamak bir çeşit alafrangalık veya sivilize olmak
anlamına geliyordu. İşte Tanzimat da sivilizasyon yolunda
atılan ilk adım oluyordu. Bu bir taklit mekanizması idi. Oysa,
"bir kültür değişmesinde esas mesele, eskinin yanında
yani o tamamıyla yakılmadan yeninin kurulmasında değil, yeninin
hakikaten bütün şartlara uygun düşecek bir şekilde tam olarak
alınmamasındadır..." Çünkü, taklit yolu ile Batıdan aktarılan
yeniliklerin batı medeniyetiyle olan alaka ve ilişkileri ne
kesin bir biçimde belirlenebilmiş, ne de ona göre hareket
edilebilmiştir
Bu
tür kültür iktibaslarının tehlikeli sonuçlarına bizzat Batılı
düşünürler de dikkatlerimizi çekmişlerdir. "Fakat bugün
hemen herkesçe bilinen bir gerçektir ki, bir uygarlık tarafından
bir diğerinin uygulamalarından yapılan iktibas sınırlı ve
tercih edilmiş olamaz; dışardan alınan her unsur, bir dizi
sonucu da beraber getirir" (Levvis, 7). Bazen, "maskeyi
insan, kabuğu da meyve diye alabiliriz. Çünkü, batılılaşmayı
yönlendiren mihrak noktalarının planlı ve hedefli oldukları
hususunda Levvis kesin kararlı idi. Böylece, reformlar, Avrupa
kaynaklı uygulama ve yöntemlerin, Avrupa devletlerinin ısrarıyla
değilse bile, teşvikiyle ve Avrupalı uzman ve danışmanların
yardımıyla, müslüman bir ülkeye zorla kabul ettirilmesi idi
(Levvis, 127). Çünkü, Tanzimat öncesi sonrası Batıya yönelirken,
medeniyet ve kültür değerlerimizi oluşturan İslami ve doğulu
bir bakış açısıyla yenileşme hareketlerini açıklamaya çalışacağımız
yerde, kendi kültür ve değerler sistemimizin oluşturduğu zihni
kategori ve düşünce kalıplarımızı Batı standart norm ve değerlerine
indirgemek suretiyle bir başka medeniyetin zihin kategori
ve düşünce kalıplarına uyarlama yoluna gitmişizdir. Böyle
bir metodoloji biçimi, kendi düşünce özelliklerimizin Batılı
kalıplara dökülerek imaline izin verdiği için yaratıcılığım
yitirmiş, taklitçi bir duruma düşmüştür. Oysa kendi bakış
açımız ve değer inanç sistemlerimizin oluşturduğu bir metodoloji,
olayları yorumlamada daha isabetli sonuçlar doğurabilirdi.
Doğurabilirdi ne demek? Bizi bizde bulan, yerlilik kimliği
yüksek bir milli kalkınma politikası gerçekleştirebilirdik
(Türkdoğan, 1911: 148-149). Bu gerçeği Tanzimatın yeni aydınlarından
İslamcı akım temsilcisi Şehbenderzadede görüyoruz. O şöyle
diyordu: "Eğer biz tarihi ve irsi hallerimizi ve milli
fikirlerimizi hiç nazarı dikkate almadan Avrupa'yı körü körüne
taklite kalkışırsak, sosyolojinin katı kanunlarıyla çatışacağımız
için muvaffak olacağımız son derece meşkuk olmakla beraber
şayet muvaffak olursak, milli ve manevi simamızı kaybetmemiz
diğer bir şekle isithale etmemiz icabeder. (Şekben-derzade,
15-26).
Şehbenderzade'de
Tasladığımız, bir toplumu ötekinden farklı olan tarih, irsi
ve milli türünden kavramlar günümüz sosyal psikolojisinde
fertlerde algı alanlarını oluşturan danışma çevreleri (frame
of reference)dir. Bu davranış çerçevesi, bir toplumun inanç
norm ve kültür önermelerinin ürünü olması sebebiyle, aynı
zamanda olayları anlamlı bir biçimde kavramamızı da etkiler.
Oysa, biraz önce açıkladığımız gibi, Batı metod ve tekniklerinin
geliştirdiği model, Batı toplumlarının ihtiyaçları için üretilmiş
ve büyük ölçüde Hıristiyan değerleriyle yüklü normları taşır.
Batı sınıf olgusuna dayalıdır; buna karşılık Doğu-İslam toplum
yapısı, özellikle Osmanlı toplumu kişilik ilişkilerini yansıtmaktadır.
Kültür
değişmesi olgusunun 19. Yüzyılda Batıda uygarlık çevresinde
ağırlık kazanması, sosyoloji çalışmalarının izlenmesi neticesi
kimliğine kavuşmuştur. İlkel kabileler üzerindeki antropolijik
ve etnolojik incelemeler din, aile, evlenme, mülkiyet ve benzeri
kurumların belirli teoriler altında yorumlanmalarına imkan
sağlamıştır. Bizde antropolojik ve etnolojik çalışmalar ise
1924'te gündeme gelmiştir (Magnarella ve Türkdoğan, 1976:
263-273). Bu sebeple, bu alanda gerekli bilgi ve deneyimi
bulunmayan ve Batının yayılma politikasına yabancı kalan imparatorluk,
uzun süren bir bocalama dönemi geçirmiştir. Batı, özellikle
Fransa Turquerie denilen "Türk hayranlığı" ideolojisini
15. ve 16. Yüzyılda başlayan biçimi ile bırakmamış, her yüzyıl
pekiştirerek bütüncül (holistik) yayılma stratejisine uygun
bir biçimde kullanmaya başlamıştır. Bu, Türkoloji gibi bilimsel
görümün de ötesinde, bir Oryantalizm ruhu içinde yönlendirilmiştir.
Nitekim, Fransız katolikliğinden ayrılıp Protestanlığı tercih
eden De Rochefort'un hazırladığı iktisadi ve sınai kalkınma
projesi ki bu aslında İbrahim Müteferrikanın Risale-i İslamiyesinde
ileri sürülen yeniliklerin temelini oluşturur o zamanki Fransız
elçisi (1716-24) Merquis de Bonnac'ın raporlarından anlıyoruz
ki, kendisi Fransa politikasının bir parçasını teşkil eden
kapitülasyonlar ve katolik misyonerlerin faaliyetlerini durdurmaya
çalışan sadrazam Ali Paşa'yı krala: "Sedarette iki üç
yıl daha kalsaydı belki de bu haklarımızı kaybedecektik"
diye şikayet eder. Aynı raporunda elçi niyetini açık bir şekilde
dile getirmekten çekinmemektedir: "Benim ödevim Yakın
doğu'da katolikliğin yayılması (Ermeniler ve Rumlar arasında)
imkanının sağlanması ve Fransız ticareti için elverişli ortamın
yaratılmasıdır" (Berkes, 46). Görülüyor ki, Oryantalizm
sadece sömürgeciliğin yasallığı anlamını taşımıyor, aynı zamanda
Batının Doğuyu kucağına alması ve onu oryantalize etmesidir
de (Sait, 72). Ancak, unutmamak gerekir ki, oryantalizm, Batının
Doğuya bakış açısının bir parçası, hatta iç dinamiğidir. Bu
nedenle, Oryantalizm Turquerie ve Türkoloji hareketleri gibi
19. Yüzyıldan önceki iki yüz yıl içinde ortaya çıkmamıştır.
Hıristiyan Batıda oryantalizmin resmi varlığı 1312'de Viyana
Kilise Konseyinin Paris, Oxford, Bolonya, Avinyon Salamaka'da
Arapça, Yunanca, İbranice süryanice hakkındaki bir dizi kürsü
kurulmasına ilişkin kararı ile ortaya çıkmıştır (Soither,
72). Bu oluşuma dikkatleri çekmek isterim. Batının doğuya
bakışı, bir temaşa ve hayranlık değil onun da ötesinde sistematik
bir planizasyon ve yönlendirmenin ürünüdür. Edward Said'e
göre: "Oryantalizmin daha geniş bir anlamı vardı, oda
Doğu ile Batı arasındaki ontolojik, epistemolojik ayrıma dayalı
bir düşünce biçimidir. Günümüzde ise Yeni Oryantalizmin hedefi
kültür düşmanlığı yapmaktadır. Bu eğilim, Amerikan sosyal
Bilimler çerçevesine kadar uzanmıştır. İngilterenin doğu deneyiminin
bakım felsefesi ise, liberalizm ve kilise kalıntılarına eklenmiş
faydacılıktır. Bu faydacılık, oryantalist müessese ve muhtevadaki
ilerleme devresi ki Avrupanın misli görülmemiş genişleme devresiyle
çakışır olan 1815'ten 1914'e kadar Avrupa'nın sömürge hakimiyetini
yeryüzü karalarının %35'inden % 85'ine çıkarmıştır" (Said,
72 Magdoff, 893-9417)
Kısacası,
Batıda Oryantalizmin hedefi, "Batı bilgisi ve gücü ile
Doğuyu abluka altına almaktır." Doğunın istila edilici
de öyle yıllar süren çalışmaların sonucu değil tersine çok
uzun süre örgütleşmesi 1312Viyana Kilise Konseyine dayanabilir
devam eden bir iktisabdır (sadece 1800-1950 yılları arasında
Doğu ile ilgili olarak 60 bin kadar kitap yayınlanmıştır).
Batıda, doğuya yönelik her eylem bu plana göre yürütülür.
Nitekim, I. Dünya Savaşından önce ve sonra Anadolunun paylaştırılması,
İngiltere ve Fransa arasındaki ortak bir projeye dayanır.
Sırf bu gaye ile 1914'de Paris'de muazzam bir basın kampanyası
başlatılmıştır. Böylece, örtülü oryantalizm zamanla açık oryantalizme
dönüşmüştür. (Nevakivi, 13).
Görülüyor
ki, Osmanlı toplumunun Batıyla olan kültür temaslarının arka
planında 1312 Viyana kilise konseyinin kuruluşundan beri oryantalizm
ideolojisinin izlerine raslamak mümkündür. Gerek Tanzimat
öncesi, gerekse Tanzimat sonrası girişilen kültürel iktibas
veya kültürleştirme (acculturation) esnasında "verici"
toplumun "alıcı" toplumun tutum ve zihniyetini etkileyici
istikamette değişmeyi yönlendirdiği tezi ileri sürülebilir.
Tanzimat Fermanının ilanıyla daha o zaman Le Temps Gazetesi:
"...Müslüman milletinin siyasi ve sosyal rejimini, Batı
devletlerinin istinat ettiği esaslar üzerine bina ettiğini"
ve bu fermanın: "Büyük Avrupa ailesinin bir nevi katılma
delili" olduğunu yazıyordu. (Siyavuşgil, 752). Aynı şekilde
Le Siecle gazetesi 9, Kasım, 1839 tarihli sayısında Tanzimatın
"Batı Medeniyetinin zaferi olduğunu ileri sürüyordu.
Netice
olarak, modernleşme tezi Türk toplumunda yaklaşık iki yüzyıldan
beri tartışılmasına rağmen henüz belirli standartlara ulaşılmış
değildir. Bunun nedeni, konuya bakış açımızda ulaşılmış değildir.
Bunun nedeni, konuya bakış açımızda değişiklik yapılmasıdır.
Tarihi antropolijik, askeri, politik açılardan getirilecek
yorumların bir bütüncül görüş içinde yorumlanması gerekmektedir.
Bu nedenle; çağdaşlaşma veya Batılı ifadesiyle modernleşmeyi,
yeni dönemin bir ürünü olarak kabul edenler kadar, onu evrensellik,
rasyonalizm ve pozitivzm çerçevesi içinde düşünenler de belirli
bir bakış açısından konuya yaklaşmış olmaları nedeniyle bütüncüllükten
uzaklaşarak Batının oltasına düşmüş sayılabilirler. Çağdaş
Türk eğitimini "Kültür Atatürkçülüğü" biçiminde
yorumlayan görüşler yanında, çağdaşlaşmayı püriten kimliği
ile evrensellik boyutuna oturtan tezler de eleştiriye son
derece açık tutulabilir. Çağdaşlaşmayı (ferdi açıdan tüm yaşantımızdaki
değişme) biçiminde yorumlayan, modernleşmeyi ise toplumun
dönüşümü olarak analiz eden ve bundan toplumun iktisadi ilerleme
paradigmasını savunan görüşler de sonunda "Batının yaşadığını
yaşamak zorunluluğuna" bizi götürmektedir. Bunun gibi,
Batılılaşma modeli üzerinde Greko-latin köklere dönüş biçiminde
özetleyebileceğimiz Türk Hümanizma akımı da son derece radikal
bir kimliği yansıtır. Çünkü, bu teoriye göre: "Tanzimat
Batı kültürünün köklerine inmesini bilmemiştir. Bilseydi işler
düzelirdi. Tanzimat daha ilk gününden batı kültür ve batı
medeniyetine geçmek kararını verecekti" (Ülken, 41).
Yeryüzünde "tek medeniyet ve tek kültür vardır"
diyen bu görüş taraftarları, İslamcılar ve Türkçüler gibi
Batının tekniğini ve somut kuruluşlarını kabul etmekle yetinmeyip,
onun iç evrenini de, içeriğini de benimsemekle mümkündür"
tezini savunuyorlardı.
Oysa,
adı ne olursa olsun yenileme, Turquerie, sivilizasyon, Alafranga,
Tanzimat ıslahat, medeniyet, modernleşe, çağdaşlaşma gibi
dönem dönem toplum yaşantımızda yer alan bu kavramlar, temelde
Doğu ve Batı karşılaşması sonucu ortaya çıkan kültürel temasların
dalgalanmalarıdır. Nasıl ki, Mezopotamya uygarlığı Sümer,
Eti, Asur ve Akad gibi yörede yaşayan milletlerin etkileşimi
sonucu ortaya çıkmışsa, çağdaşlaşma gibi oluşumlar da iki
uygarlığın karşılaşmasının bir ürünüdür. Ancak, bu etkileşimde
Batının payı doğuya nazaran "asla payı" olmuş ve
Doğu kültürü üzerindeki etkinliğini korumuş, hatta onu biçimlendirmiştir.
Batı toplumları, Orta Çağ boyunca doğu kültürünü anlamaya,
tanımaya ve kavramaya çalışmışlar. Bunun için de planizasyon
ve akılcılık yolunu izlemişlerdir. Kilisenin öncülüğünde İslamın
Batıdaki en yakın odak noktaları olan Endülüs, kuzey Afrika
ve Osmanlı İmparatorluklarıyla geniş çapta bir çeviricilik
kampanyası başlatmışlardır. Bu çeviricilik Batıda bilimsel
araştırmanın ilk çözüm yollarını ortaya koyacaktır. Batı Greko-Latin
köklere inerek, İslamdan aldıkları malzemeleri birleştirmiş,
yeni sentezlere ulaşmıştır. Dinde reform, özgür insanın tabiatı
araştırmayı hedeflemesinde rol oynamıştır. Hepsinin üzerinde
Rönesans ve Reformun sağladığı ortam insanı hareket merkezi
haline getirmiştir. Bu da dilde ve edebiyatta, estetikte milli
benliklerin tanınması gerçeğini desteklemiştir. Milli devletler
hümanizma, rönesans ve reform ile başlatılan üçgenin içindedir.
Milletleşme veya millet kimliğine kavuşma aynı zamanda Batının
bütünleşmesine giden yolu açmıştır. Modern bilimin doğuşu,
demokrasinin ortaya çıkışı, insan hakları hepsi batıda gelişmiş
bulunmaktadır. Max Weber Protestan ahlakı ve kapitalizmin
ruhu adlı 1905'de yayınlanan eserinde bu unsurların özellikle
Protestanlığın malı olduğu tezini ileri sürüyordu. Bu görüşlere
günümüzde R. Merton da katılmıştır. O da bilimin Pietizmin
esiri olduğunu iddia ediyordu. Bunun gibi Evrensel kültür
ve hümanizma da Batının malı oluyordu. Batıda dünyayı Avrupalılaştırırken
aynı zamanda Avrupalılığı da evrenselleştirmektedir (Morin
130). Edgar Morin, bu tezini güçlendiren görüşlerini şu şekilde
özetliyordu. Ve yine belirtilmesi gereken bir başka nokta
da, Avrupanın tek evrensellik olmadığıdır. Hıristiyanlık gibi
Buzdizm ve İslam da, dünyanın neresinde olursa olsunlar bütün
insanlara seslenen evrensel dinlerdir. Ama yalnız Avrupa dünyaya
din dışı bir evrensellik verebilmiştir ve hümanizmin içinde
gerçekten de ne enternasyonellerin ne de dünya çapında başka
hareketlerin tam olarak yakalayabildikleri gizli bir evrensel
din saklıdır(Morin 132). Böylece, Morin'e göre, Avrupanın
ürettiği kadar orijinal şey varsa bugün bunların hepsi iyisiyle
kötüsüyle evrenselleşmiştir... Bu da bir çeşit Avokrasi yani
Avrupa damgalı yönetim modelidir. Aynı şekilde Armand: "Dünyanın
her yerini çıldırmış Avrupa düşünceleri sarmıştır" diyordu,
"hümanizma, akılcılık, bilim, teknik, millet, özgürlük,
demokrasi, halkların hakları, yeryüzünde kurtuluşu vaadeden
din, evren çapında girişilen kültür hareketi, önce kapitalist,
sonra sosyalist sömürü bunların hepsi dünyaya Avrupadan yayılan
düşünceler ve çılgınlıklardır." Eliot da, Büyük Avrupalı
idealini şöyle belirliyordu: "Bir şair büyük bir şair
olmadıkça Büyük Avrupalı da olamaz" (Eliot, 230-31).
Her şeyin fiyatı Batıya göredir. Bu ünlü düşünür ve şair hümanizmi
de eleştiriyordu: "Hümanist dünya görüşünün tek başına
kurduğu hiçbir değer ve alışkanlık yoktur. Hümanizm, ya dinin
yerini alacak bir sistem olmuş veya her hangi bir dinin desteğinde
varlığını sürdürmüştür. Bu nedenle hümanizm, geleneksiz, yani
dine dayalı bir gelenek olmaksızın yaşayamaz. Dinsiz hümanizm
yıkıcı olmuştur. Hümanizm ve din, birbirinin eşliğinde gelişmiş
iki olgudur" (Eliot, 58-61)
Kısacası,
evrensel kültür gibi hümanizma kavramı da Batının malıdır.
Batı değer ve kurumlarının bir ürünüdür. Dinin yerini alması,
aşırı laikliği pompaladığı, hedonistik kültür ve pozitivizmi
desteklediği için günümüzde Avokrasi diye ifade edilen batı
merkezli düşüncenin de eleştirisine uğramaktadır. Bugün, bazı
çevrelerin dillerden düşürmediği evrensel kültür ve hümanizma,
görüldüğü üzere, batının egosantrik düşüncesinin bir ürünüdür.
Kari Marx da bu gerçeği şu şekilde dile getiriyordu: "Bunlar,
yani Doğulular kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri
gerekir." Bu bir çeşit oryantalizmdir, yani sömürgeciliğin
beşinci koludur, "batının doğuyu kucağına alması ve onu
sömürmesidir."
Buraya
kadar ileri sürülen görüşleri bir noktada toplamak gerekirse,
yaptığımız şey Batının kendi açısından doğuya bakışıdır. Yoksa
batıya ait bir serzeniş değildir. Şerif Mardin'in "Çağdaşlaşma"
adlı eserinden ötürü Berkese yöneltmiş olduğu "Batı Emperyalizmden
önce ve sonra hunhar ve küstah Batıdır" türünden bir
serzenişe burada yer verilmiş değildir. Batının ego-santrizmi;
Batının inanç sistemi, kültür ve değerler normu kadar tarihi
gelişimin de bir ürünüdür. Bu oluşumda, İslam-doğu kültürü
karşısında 12. ve 13. Yüzyıllardan itibaren bozulan medeniyet
dengelerini yeniden düzenleme gibi planlı, anlamaya dayalı
akılcı sistematik, parçadan ziyade bütüncüllüğü (holistik)
amaçlayan bir zihniyet hakimdir.
Bunu
çeviricilik, kültürel taşıyıcılık gibi yollarla ülkelerine
nakletmişler, yeni kültür merkezleri oluşturmak suretiyle
yeni sentezler meydana getirmişlerdir. Rönesans, Reform hareketleri
bu sistemli çalışmanın bir yansımasıdır. Sosyal antropoloji
diliyle bu süreç bir akültürasyon olayıdır. Hakim olan doğu
kültürüne ait yenilikler ülkelerine aktarılmak suretiyle bilimde
Gazali şüpheciliği deney ve gözlem metodları yolu ile modern
bilimin ilk sentezleri oluşturulmuştur.
Batı,
Bizanstan ziyade İslamın etkisiyle bilimsel gelişmenin yollarını
açmıştır. Rönesans, İslam/Doğu kültürü ile Greko-Latin diye
belirlenen Antik kültür çevrelerinin Batı düşünce ve zihniyetine
göre yoğrularak biçimlendirilmesidir. Rönesansın ilk safhasını
oluşturan dil, edebiyat, sanat ve estetikte meydana getirilen
yeniden doğuş hareketi daha ziyade Katolik dünyasına ait olduğu
halde, daha sonraki bilimsel düşünce ve oluşumun hareket noktası
Protestan dünyası olmuştur. Protestanlığın kilise babalarım
ortadan kaldıran ve ferdi Tanrısı ile baş başa bırakan özgür
ve bağımsız dünya görüşü modern bilimin yaratılmasında en
önemli itici gücü teşkil etmiştir. Aynı şekilde haklar ve
özgürlükler, devlet topraklarının bütünlüğünün sağlanması,
tek bir para birimi, tek bir milli dilin yerel dillere ve
lehçelere üstün kılınması, kentlerin siyasetle uğraşmaları,
feodal imtiyaz sahipleri ile bölgesel hükümdarlar arasındaki
güç dengesinin bölgesel hükümdarlara geçmesi imtiyaz sahiplerinin
bölgesel yönetime katılım şartlarının değişime uğramış olması
ve standestatın ortaya çıkması, sivil toplumun doğması gibi
bir seri değişimler Batıda milletleşme (millet-yapma) sürecini
desteklemiştir. Bütün bunlar, son derece Herodian bir kültürün
ürünüdür. Ve bu kültür Doğu Batı sentezini başarmıştır. Bu
oluşumda dinin rolü unutulmamalıdır. E Hazard'ın belirttiği
gibi, Aydınlanma Çağının başlangıcını oluşturan 17. Yüzyılın
ikinci yansına kadar (1650) "Avrupada eğitim görmüş kişilerin
çoğunun kültürel ufkuna sorgulanamaz. İki otorite kaynağı
hakim olmuştur. Kutsal kitaplar ve klasikler" (Hampson,
15-16). Descartes'in: "Tanrının bildirdiği, başka her
şeyden daha kesindir" sözü modern bilim çağını açıyordu.
Böylece "Felsefenin ilkeleri" adlı eserinin son
sözlerinin ulaştığı her yerde, gerek tarih, gerek felsefe,
gerekse teolojide, İncilin otoritesi mutlaktı. Bu zihniyet,
Batıda "konaklaizm" daha sonraki dönemlerde aydınlanma
çağı ve pozitivizmin doğuşunu hazırlayacaktır. Artık, bağımsız
bilim araştırmaları bilimin güçlülüğü bayrağını yükseltmeye
başlamıştır. J. Locke (1632-1704), aklın bu zaferi için şöyle
diyordu: "Zihnimizde başkalarının fikirlerinin yüzmesiyle
bir milim daha bilgilenmiş sayılamayız. Çünkü önemli olan
onlara bu saygınlığı kazandıran işi, gerçekleri anlamamız
gerekir. Bu da ancak kendi aklınızı kullanmakla mümkündür.
Bilimde herkes kendi anladığı kadar bilir." Aydınlanma
çağının bilime yönelik felsefesi "bilimin güç olduğu"
ilkesine dayanır. Bilim çağını açan Descartes Bacon ve Newton
gibi Lock da görüşlerini Hıristiyanlığa uygun bir çerçeveye
oturtmuştur... Hoşgörü doğal zekanın dışında insanların eşit
olduğu fikri bu çizgide gelişmiştir. Ancak, bütün bu gelişmeler
Viyana Kilise Konseyinin felsefesinden sapmayarak bir ve bütün
Avrupa fikrini oluşturmaya yönelmiştir. Uzun süren din savaşları
ve milli birlik mücadeleleri bu yüzyılın (18. Yüzyıl) ikinci
yarısından sonra Batı Avrupanın birliği düşüncesini de pekiştiriyordu.
Rousseau: "Artık bir Fransa Almanya, İspanya hatta İngiltere
yok, yalnızca Avrupalılar var. Hepsinin zevkleri, heyecanları,
yaşam biçimleri aynı" diyordu. Sterne ise Sentimental
Journey adlı kitabında hemen hemen aynı düşünceleri ele alıyordu.
İslam
da büyük kültür ve uygarlığını Greko Latin ve Doğu kültür
odaklarıyla oluşturduğu sentezle gerçekleştirmiştir. İslam
"ilim müminin yitiğidir, nerede bulursa oradan alır"
ilkesini getirmiştir. Bu büyük bir hoşgörü ve zihniyet meselesidir.
Bu yüzden, Greko Latin kültürle sentez yapabilmiş ve Hunke'nin
deyimiyle "Avrupanın üzerinde doğan güneş" olabilmiştir.
Batının bilimsel düşüncesinin temelinde İslam vardır. İslam,
Kur'an'ın tevrülüyor ki, İslam-Helenistik sentezi, Allah'ın
birliği ilkesinde yeni bir yapı kazanmaktadır. Böylece, Helenistik
kültür islamlaştırılmıştır. Aristo kozmolojisi İbn Sina yoluyla
İslami inançlarda birleştirilmiş ve tamamiyle İslami olan
bir kimliğe dönüştürülmüştür. Böylece Aristo kozmolojisini
Yeni Eflatuncu şekliyle İslami prespektife uyarlamakla İbn
Sina, İslami düşüncelerin temel yapısına kalıcı bir katkıda
bulunabilmiştir (Nasr, 132-133).
Kısacası,
İslam eğitim, bilgi teorisi ve kozmolojisinde tümü ile Helenestik
kültür karşısında dogmatik ve sert bir kültür yaklaşımında
bulunmamış, tamamiyle yumuşak, açık ve yaklaşıma bir akültürasyon
sürecine katılmıştır. Bunun içinde tevhid ilkesinden hareket
eden bir İslami metedoloji geliştirmiştir. Batı da; İslamla
karşılaşmasında hemen hemen aynı ilkelerden hareket etmiş,
Hıristiyanlıkla aklın birleşimine dayalı metodolji ve felsefi
düşüncesini kurmuştur. Helenestik paganizm yerine Hıristiyan
üçleme (trinity) modelini getirmiştir.
Günümüzde
İslamcı görüşlerin bir modernizm anlayışı vardır ki, bunlar
içinde geleneksel metodoloji bize İslamın klasik yapısal dönmenin
kurallarını da açıklamaktadır. Bu yöntem, bizim modernleşme/batılılaşma
tezimize de ışık tutması bakımından zikredilmeye değer. Gelenekçilere
göre: "Gelenek kavramı, hem vahiy yoluyla insana bildirilen
kutsal olanı, hem de insanlık tarihinde bu kutsal mesajın
açılması ve kendini göstermesi anlamında kullanılmaktadır.
Öncelikle gelenek, kavramın tam anlamıyla dini ve onun bütün
yönlerini kapsayan el dindir, olağan anlamında bir gelenek
haline gelen ve ilahi modellere dayanan el sünnettir. Gelenek,
tasavvufta da görüldüğü gibi geleneksel dünyadaki düşünce
ve hayatın her devri, her aşaması ve her asrını asla bağlayan
zincir, yani el silsiledir (Nasr; 14-15). Böyle bir metodoloji,
Nasr'a göre, geleneksel İslami sadece modernizmden değil,
aynı zamanda onu Batılı araştırıcılar tarafından fundamentalist
veya öze dönüşcü İslam olarak adlandırılan his, hareket ve
bazen düşünce spektrumundan da ayrılmasını gerektiren yeni
bir anlayıştır. Görülüyor ki, geleneksel İslam metodolojik
yaklaşım olarak Kur'an-ı Kerim, Allah'ın ezeli ve ebedi kelamının
dünyevi bir açıklamasıdır.
Böylece,
fundamentalizm bir yapay gelenek-ise, hadis ve sünnet geleneksel
olandır.
Gelenekselcilere
göre, İslam bilimi modern bilimden doğası ve özgü itibariyle
farklıdır. Bodern bilim (batı bilimi)in temelini Hıristiyanlık
oluşturur. Eğitim sisteminin İslamileştirilmesi, bilginin
İslamileştirilmesi gibi tezler bu metodolojinin bir parçası
olarak düşünülmelidir. Gellen'e göre günümüzde bu tür İslamcı
akımlar, fundamentalist görüşler ortaya çıkıyorsa, bunun da
nedeni teknolojinin ilerlemesi ve sanayi devriminin etkiliyeci
durumudur. Bunlar, eski toplumun dayanışmacı yapısını yıkarak
yerine kültürü geçiriyordu. Geleneksel-sanayi öncesi toplumlarda
aile tutuyordu. Temenni ederim ki bu yaklaşım biçimleri, İslama
özgü bir metodolojinin sınırlarını çizerken, ülkemizin de |