| KÜLTÜR
DEĞİŞMESİ |
|
NEŞİDE
YILDIRIM
|
A.
Kültürün Tanımı ve Mahiyeti
Kültür, Latince bir kelimedir ve "toprağı verimlendirmek
için çalışma" demektir. Daha sonraları, Avrupa dillerindeki
"yüksek umumî bilgi" mânâsı ile dilimize
de girmiştir. Nitekim, bizde de ilim, edebiyat, sanat alanlarında
fikirleri ileri sürenlere "kültürlü insan" demek
âdet olmuştur.
Türkçe'ye, Farsçadaki "culture" kelimesinden
geçmiş olup, önce Ziya Gökalp'in bulduğu "hars"
kelimesi ile ifade edilmiş, sonra kültür şeklinde kabul görerek
yaygınlaşmıştır. Günlük hayatta yukarıdaki manada kullanılarak,
genel bilgi sahibi ve görgülü kimseler atfedilmektedir.
Biyoloji'de bakterilerin sun'i olarak üretilmesine de kültür
(mikrop kültürü) denilmektedir. Fakat, bu kelimenin en çok
kullanıldığı yer, sosyal ilimler ve özellikle de Sosyolojidir.
Bu son manada kültür, bir insan topluluğunun nesilden nesile
aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder.
İbrahim Kafesoğlu, kültür kelimesinin hususileştirilerek şu
tabirlerde kullanıldığını belirtmektedir; iptidai kültür-ileri
kültür, yerleşik kültür-aşirete ait kültür, tabiat kavimleri-kültür
kavimleri, teknik-beşeri kültür(1)...
Kültürün bir nevi sınıflandırılması olan bu ifadelerde kültür,
tam manasıyla hüviyetini bulmuş sayılmaz. Çünkü, medeniyet
(civillisation, kültür) tabiri kültürün yerine kullanılmıştır.
Oysa ilmi olarak kültür ile medeniyet arsında önemli farklar
olduğu bilinmektedir.
C.Wissler'e göre kültür, bir topluluğun yaşama tarzıdır. E.Sapir
ise, kültürü atalardan devralınan maddî ve manevî değerlerin
yekünü olarak tanımlamaktadır. A.Young kültürü insanın, tarihi
boyunca tabiatı ve kendisi idare usulünü öğrenmek suretiyle
bizzat meydana getirdiği eserler olarak ifade etmektedir(2).
Tanınmış Alman antropoloji bilgini R. Thurnwald'a göre kültür,
tavırlardan, davranış tarzlarından, örf ve adetlerden, düşüncelerden,
ifade şekillerinden, kıymet biçimlerinden, tesislerden ve
teşkilâttan mürekkep öyle bir sistemdir ki, tarihli bir mahsul
olmak üzere teşekkül etmiş, ananeye bağlı bir cemiyet içinde,
onun medeni teçhizatı ve vasıtaları ile karşılıklı tesirler
neticesinden meydana çıkmış ve bütün unsurlarının zamanla
diğerine kaynaşması sayesinde ahenkli bir bütün haline gelmiştir.
Buna mukabil medeniyet, birikmiş bir bilgiye ve teknik vasıtalarına
sahip olmayı ifade eder(3).
Diğer bir tanımı da Mac Iver yapmıştır. Ona göre kültür, yaşayış
ve düşünüş tarzımızda, günlük münasebetlerimizde, sanatta,
edebiyatta, dinde, sevinç ve eğlencelerimizde, tabiatımızın
kendisini ifade etmektedir(4).
Görüldüğü gibi, bu düşüncelerin tariflerinde dikkati çeken
orta nokta, kültürün her topluma mahsus bir yaşayış ve davranış
tarzı olması ve tarihilik vasfını taşımasıdır. Nitekim, ona
göre kültür, "bilgiyi, imanı, sanatı, ahlakı, örf ve
adetleri, ferdin mensup olduğu cemiyetin bir uzuv olması itibariyle
kazandığı itiyatlarını ve bütün diğer maharetlerini ihtiva
eden gayet grift bir bütündür"(5).
Kültürün bu tanımında belirtilen bütün unsurlar, önceki nesillerin
sonraki nesillere bıraktığı mirasa dayalıdır. Esasen insanın
kendisi, insanlık dediğimiz bir çevreyi meydana getirir ki,
bu onun kültürüdür. O da, yüzyıllar ötesine dayanan insan
bilgisi, insan sanatı, insan kuralları ve insanın mensubu
bulunduğu cemiyetin bir benzeri olması özelliğidir.
Z.Gökalp, kültürü, medeniyetten farklı kabul ederek, şu şekilde
tanımlamıştır; "Kültür (hars), bir milletin dini, ahlâki,
hukukî, muakelevi, bediî, lisanî, iktisadî ve topluluğun fenni
hayatlarının ahenkli mecmuasıdır"(6).
O halde denilebilir ki, kültür, bir insan topluluğunun nesilden
nesile aktardığı inanç, bilgi ve uygulamaları ifade eder.
Bu sebeple insanlar ne yapacaklarını, hangi konuda neye inanacaklarını
büyüklerinden, arkadaşlarından, okudukları kitap ve dergilerden,
seyrettikleri televizyon, film vb. gibi şeylerden öğrenirler.
Elbette bu bilgi ve davranış tarzına zamanla insanın bizzat
kendi tecrübeleri de katılmaktadır. Demek oluyor ki, bir toplumdaki
fertler, kendi toplumunun kural, bilgi ve inançlarına kendi
tecrübelerini de katarak, bunları, kendilerinden sonra gelenlere
devredeler. Çünkü insan, içinde yetiştiği cemiyetin ve kendisini
saran kültürün mahsulüdür. Bu kültür unsurları, "sosyal
kontrol" denen vasıtayla yeni nesillere aktarılır(7).
Bugün yaşayan bir insan, kendinden önce yaşamış insanların
binlerce yıllık tecrübelerinden faydalanabilmektedir. Bu da,
insanların bir özelliği olan dil (lisan) sayesinde olmaktadır.
Her doğan insanların, bir özelliği olan kalksaydı, kısa ömrüne
hiç bir şey sığdırmazdı. Sözlü veya yazılı dille, birçok şeyleri
hazır bulup öğreniyoruz. Bu yüzden dil, kültürün hem bir parçası,
hem de kültürü meydana getiren en önemli araçtır. Şu halde,
kültürün iki önemli karakteri olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan
birisi, onun tarihi bir özellik taşıması; diğeri de bu tarihi
verasetin dil ile nesilden nesile intikalidir. Gökalp'in dili,
kültürün temel unsuru sayması da bundan ileri gelmektedir.
Ona göre, bir milletin dil ile ifade ettiği sözlü yazılı her
şey kültür kavramına girmektedir(8).
Dil, aynı zamanda çeşitli kültürleri birbirinden ayıran en
önemli unsurdur. Çünkü dil, ifade tarzı, kavramları, söz hazinesi
hatta gramer ve sinatksı ile, temsil ettiği toplumun maneviyatına
kaynak vazifesini gören düşünce sistemini adeta sarmaktadır(9).
Belirli bir topluluğa ait sosyal ve teknik müesseseler kültür
meydana getirir. Halbuki zaman zaman kültür kelimesi yerine
kullanılan medeniyette, bir millete mahsus olma karakteri
yoktur. Daha ziyade milletlerarası sosyal ve teknik müesseseler
medeniyeti meydana getirir. Aynı zamanda tahirilikte mevcut
değildir. Hangi millet olursa olsun hangi medeniyete dahil
bulunursa bulunsun, mutlaka kendine has bir kültüre sahip
olması gerekiyor. Mesela, batı medeniyeti dairesi içerisinde
yer alan batılı milletler, aynı medeniyete mensup oldukları
için, zihni faaliyet sahasında aynı anlayış içinde bulunmakta
ve tekniği yaratma ve ondan faydalanmada birbirine yakın yollar
takip etmektedirler. Fakat, her birinin ayrı kültürü vardır.
Herbiri başka başka diller konuşurlar, örf ve adetleri, ahlâk
telakkileri, güzel sanatları ve edebiyatları birbirinden farklıdır.
Hepsi de Hıristiyanlıkla yoğrulmuş olmalarına rağmen, din
karşısındaki tutumları bir ve aynı değildir. Tıpkı Müslüman
olan milletlerin aynı dine mensup olmalarına rağmen, din karşısındaki
tutumlarının farklı olmaları gibi. İşte, bu çeşitli telakki,
temayül, davranış ve bakış tarzları her milletin milli kültür
unsurlarını teşkil eder. Dilsiz, örf ve adetsiz, ahlâksız,
inançsız cemiyet tasavvur edilemeyeceğine, yani toplumlar
mutlaka birer kültüre sahip olacaklarına göre, her kültür
bir milleti temsil ediyor demektir. Dil, örf ve adetler, inançlar
geçmiş yüzyıllardan akıp gelen sosyal değerlerdir. O halde,
kültür kadim (eski) olmak vasfına haizdir. Bu, kültürün tarihiliğinin
gerektirdiği bir karakterdi. Cemiyetler kadar eski olan kültür
unsurları nesilden nesile intikal eder. Gözlerini dünyaya
açan her çocuk, kendi dilini, ahlâk kaidelerini, inancını,
örf ve adetlerini çevresinde hazır bulur, onları alır ve sonraları
yeni doğanlara aktarır. Kültürün diğer karakteri olan devamlılık
böylece ortaya çıkar(10).
Bu ise, dil sayesinde meydana gelmektedir. Bu özellikte, kültür
nakletmede dilin önemini belirten ikinci faktördür.
Kültür muhtevasını bedeni, ruhî ve içtimaî olmak üzere ihtiyaç
gruplarına göre tasnif edenler bulunduğu gibi, maddi ve manevi
kültür şeklinde ayırmak suretiyle bu tasnifi basitleştirerek
izah edenler de mevcuttur(11).
Amiran Kurtkan Bilisen "Genel Sosyoloji" adlı eserinde
kültürü şu şekilde ele almıştır. "Kültür, insanın insan
tarafından tesis edilmiş ve yaratılmış olan çevresini ifade
eder. Maddi ve manevi olmak üzere iki veçhesi vardır. Bazı
sosyologların aynı zamanda medeniyet ismini verdikleri maddi
kültür, yapılarımız, tekniklerimiz, yollarımız, istihsal ve
ulaştırma vasıtalarımız gibi gözle görülür maddi unsurlardan
ibaret ve kendi eserimiz olan çevre şartlarımızdır."(12).
Kurtkan'a göre manevi kültürün yıpratılması, kendine has değerleri
kaybederek başka değerlerle şahsiyetsiz hale getirilmesi,
20. asırda geniş ölçüde cereyan etmekte olan kültür emperyalizminin
konusunu teşkil etmektedir.
B) Kültür Değişmesi
Kültür değişmesi, denilince anlaşılan nedir, akla ne geliyor?
Bunu Malinowski'nin tanımına dayanarak izah etmeye çalışacağız.
Malinowski, kültür değişmesini şu şekilde açıklıyor:
"Bir cemiyetin mevcut nizamını, yani içtimai, maddi ve
manevi medeniyetini bir tipten başka bir tipe kalbeden bir
prosestir. Kültür değişmesi, bir cemiyetin siyasi yapısında,
idari müesseselerinde, bilgi sisteminde, terbiye cihazında
kanunlarında, maddi alet ve vasıtalarında bunların kullanılmasında...,
tüketim maddelerinin sarfında az çok husule gelen tahavvülleri
ihtiva eder"(13)
Kültür, her nesilde bir takım değişmelere uğrar; çünkü her
nesil kendi hayat tecrübesiyle, eskilerden işe yaramayan bazı
şeyler atar, kendi bulduklarını kültüre katar bu sayede cemiyette
ilerleme sağlanabilir. Dünya yüzünde, en ilkel kabileler dahil,
kültürü değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Çünkü her toplum,
sürekli dengesizlik durumlarıyla, yani problemlerle karşılaşır.
İnsanlar tek tek veya grup halinde, kendi durumlarını daha
iyi bir şekle koyabilmek için, mevcut kültürün şurasında veya
burasında değişiklik yapmaya kalkarlar. Bu değişiklik bazen
tekniklerle de olur. Yeni bir tohumla daha iyi ürün alma yoluna
gidilir. El yazısı yerine matbaanın kullanılması gibi. Bazen
de manevi kültüre değişmeler olur. İnsanlar yeni görüşleri
benimserler. Bu değişmeler içeriden olabileceği gibi, dışardan
gelen tesirlerle de olabilir.
Kültür değişmesi, dediğimiz olay daha çok başka kültürlerle
temas sonucunda ortaya çıkmaktadır. Değişiklik kaçınılmaz
olmakla birlikte, sonuçları her zaman istendiği gibi olmamaktadır.
Bunun, M. Kaplan'ın bir ülkede kültür değişikliğinin nasıl
meydana geldiği hususunda yaptığı şu açıklamada görmek mümkündür:
"Medeniyet veya kültür değişmesi, toplumların hayatında
çeşitli meseleler doğuruyor. Önce yüksek tabaka, idare eden
sınıf, yabancı tesir altında kalan aydını dinine, memleketine
ihanet etmiş sayıyor. Aydın tabaka, halkı, onun dinini, örf
ve adetlerini beğenmiyor. Ona zorla kendisinin değer verdiği
kültür ve medeniyeti kabul ettirmeye kalkıyor. Bunun neticesinde,
aydınla halk arasında gerginlik, anlaşmazlıklar, çatışmalar
oluyor."(14)
Aristotales, bundan yaklaşık iki bin yıl önce şöyle sesleniyordu:
"En bedbaht olan millet, kaleleri ayakta durupta, ahlâkı
harabe olan millettir"(15).
Bugün Macaristan'da, Yugoslavya'da, Viyana'da kalelerimiz
ayakta durmak için direniyor, ama kendi ülkemizde ahlâkımızı
çöküntüye uğratmaya, bizi "parçala ve böl" politikasına
hizmet edip, manevi yönden çökertmeye çalışan güçlere yardımcı
olunmakta, onların işleri kolaylaştırılmaktadır.
İngiliz tarih felsefecisi A. Toynbee'nin ortaya attığı "Tarihi
yapan yaratıcı azınlıktır" tezi, yine kendisi tarafından
"Aydının halkla bütünleşemediği vakit, bu tez tehlikeye
düşebilir" şekliyle izah edilmiştir(16).
Geri kalmış ülkelerin çoğunda olduğu gibi, memleketimizde
de aydınlar kalkınmanın ancak teknik ilerleme ile mümkün olacağına
inanmaktadırlar. Bu inanış şüphesiz ki doğrudur, fakat, teknik
ilerlemenin kültür gelişmesi ihmal olunarak gerçekleştirilmesi
vahim sonuçlar yaratacak davranıştır(17).
Nitekim, M. Eröz'ün de belirttiği gibi, iptidai cemiyetlerde,
kültür ile medeniyet birbirine bağlıdır; ayrılmalarına imkan
yoktur. Bu ahenk yabancı bir teknolojinin ithali ile tamamen
yıkılır. Sonunda kültür çözülmesi ile nüfuz azalması ve dağılmalar
görülür. Modern cemiyetlerde ise, inanç ve ideoloji çatışmaları
görülür(18).
Türk aydınının, uzun bir tarihi süreç içinde milli değerlerine
yabancılaşması, kozmopolit bir aydın türünün ortaya çıkmasına
sebep olmuştur. Batı değerlerine şartlandırılmış olan bu aydın
türü, ne doğu ne de batı kültüründen nasibini alamamış, iki
kültür arasında bocalamış kalmıştır. Çünkü, Batıda aydın,
genellikle bu milli değerleri ile, dini ve manevi atmosfer
içinde yetiştiği için, çoğu defa ülkelerinde, kültür sistemlerine
karşı yürütülen herhangi bir ideolojik veya sosyal gerginlik
halinde gümrük duvarlarının bekçisi olmuştur. Oysa ülkemizde,
Türk toplumunun milli değerlerine, inanç ve kültür sistemlerine
bağlı kalan aydınlar, sürekli olarak bu kozmopolit aydınlar
tarafından "gerici" ve "tutucu" şekliyle
karalanmaya çalışılmıştır(19).
M. Kaplan, kültür değişmesini, bir milletin kendi kültürünü
bırakarak yabancı bir kültürü alması şeklinde değerlendirmek
gerektiğini belirmektedir. Ona göre, "kültürün özünü
teşkil eden değerler, esas itibariyle değişmezler. Onlar,
tohum gibidir, tohum kendisi gibi varlıklarına şekil verecek
olan genleri ihtiva eder."(20)
Kaplan'ın kültürün özü olarak belirttiği şey, A.Kurtkan Bilgiseven'in
manevi kültür dediği unsurdan başkası değildir. Bilgiseven,
kültür değişmesini daha ziyade emperyalizm olarak açıklamakta
ve yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişiklik yapılması ona
göre iki aşamada gerçekleşmektedir ki, bunlardan birincisine
"alıştırma", ikincisine de "telkin" adını
veriyor(21).
Bunlardan telkin vetiresi, alıştırma prosesini kolaylıkla
takip edebilecek karakterdedir. Yabancı kültür unsurlarının
hissettirilmeden açılandığı alıştırma prossesi başarıyla kapandığı
taktirde aleni tedbirlerle yeni bir kültürün aşılanması için,
gerekli bütün şartlarını yerine getirildiği telkin vetiresine
geçilebilir. Maddi ve manevi kültürdeki değişmeler aynı zamanda
birlikte meydana gelmeyebilir. Değişme, ya maddi kültürde
başlayıp, hızla ilerlerken, manevî alanda meydana gelen değişme
onu aynı hızda izleyememekte veya tersi olmaktadır. Böylece
iki kültür unsuru arasında bir gecikme meydana gelmektedir.
Bu da, sosyal gerginliklere, anomik davranışlara sebep olmaktadır(22).
Buraya kadar açıkladığımız hususlardan anlaşıldığı kadarıyla,
kültür değişikliğinin genellikle iki şekilde meydana geldiği
görülmektedir. Birinci şekil, bir toplumdaki kültürün, çeşitli
şartlar sonucunda kendiliğinde değişme göstermesidir. İkincisi
ise, bir toplumdaki kültürün zorla veya mecburi olarak bir
başka toplumun kültürünü aşılamak şekliyle değiştirilmesidir.
Bu iki şekildeki değişikliğin ayrı ayrı sonuçlar meydana getirmesi
kaçınılmazdır.
1. Serbest Kültür Değişmesi
Bu tür değişmede toplumun bütünü veya onun içinde herhangi
bir grup veya eldeki vasıtaların ihtiyaçlarını yeterince karşılayamadığını
düşünür ve daha iyi vasıtalar elde etmenin yollarını arar.
Mesela, çiftçiler ektikleri bitkinin az ürün verdiğini görünce,
daha çok ürün verecek bir başka cins bitki yetiştirme isterler.
İsteyen eski cins ekine devam eder, isteyen onu değişebilir.
Yahut, bir ülkede dergiler, gazeteler, kitaplar, radyo ve
televizyon gibi basın yayın vasıtaları, turistik hareketler,
okullarda edinilen bilgiler gibi çeşitli tesirler sonucunda,
insanların zevkleri ve adetleri yavaş yavaş değişebilir:
Eskiden sadece halk türkülerini dinleyen kimseler klasik müzikten
de hoşlanmaya başlarlar; sigara ve içki alışkanlıkları değişir,
günlük hayatlarındaki birçok şeyleri değişik yollardan yapmaya
başlarlar. Demek oluyor ki, M. Turhan'ın da belirttiği gibi,
bir cemiyet veya grup içinde kültür değişmesinin meydana gelebilmesi
için, ya muhitinde coğrafi veya içtimai değişmenin vuku bulması,
bu taktirde mevcut sistemin yeni şartlara intibak edememesi
yahut başka kültürlerle temasa geçilmesi, veyahut bütün bunların
hep birden olması icap ediyor(23).
Şu halde, serbest kültür değişmelerinde halkın kendi ihtiyaçlarını
birtakım yeniliklerle karşılayabilmesi söz konusudur. M. Turhan'a
göre, değişen şartlar karşısında umumi çareler bulma ve onlara
intibak etme hususunda her kültür aynı derecede hazırlıklı
olmadığı gibi, eşit bir kapasiteye de sahip değildir. Bir
cemiyetin muhitinde değişiklikler olduğu zaman, bazı fertlerin
veya grupları arzu ve ihtiyaçları kendi kültürleri tarafından
ancak bir dereceye kadar tatmin olunabilmektedir. Arzuların
yerine getirilemediği, ihtiyaçları iyi tatmin olunamadığı
böyle zamanlarda ve bilhassa daha iyi hazır gibi görünen yabancı
bir kültürle temasa gelindiği vakit, cemiyette memnuniyetsizlik,
huzursuzluk doğabilir. İşte bu nevi hoşnutsuzluk zamanlarında
eğer cemiyet mensupları kendi kültürünün zaafını hissetmeye
başlar veya temasa gelinen medeniyet veya kültürün doğruda
doğruya veya vasıtalı bir şekilde tazyikine maruz kalırlarsa,
kültürlerinde esaslı değişmeler meydana gelir(24).
Serbest kültür değişmelerinde, temas olmadan da değişmeler
olabileceği belirtilmektedir. Tekniğin bir hayli ilerlemiş
olduğu çağımızda, bu tür değişmelerin daha fazla ve kolay
olduğunu söylemek mümkündür. Malinowski'ye göre, temasın bulunmadığı
bu tip kültür değişmesinde, içten gelen ve tekamüle benzeyen
bir değişme görülmektedir(25).
Bu tür değişmeler, her kültürün daimi bir değişiklik içersinde
bulunabileceğini göstermektedir. Ancak toplumlar arasında
kültürlerde meydana gelen değişikliklerin farklılık gösterebileceğini,
hatta aynı kültürün çeşitli devirleri ve kısımları arasında
farklar olabileceği dikkate alınmalıdır. Antropoloji bilginlerine
göre, ne kadar ilkel olursa olsun, iç bir kültür tekamülü
ait bu değişme prosesinden istisna edilemez(26).
2.
Mecburi Kültür Değişmeleri
Mecburi veya empoze kültür değişmesi ile, birbirleriyle karşılaşılan
muhtelif kültür veya medeniyeti temsil eden iki cemiyetten
birinin, diğerinin kültürüne faal bir şekilde ve hususi bir
maksatla müdahalesi neticesinde meydana gelen değişmeler kastolunmaktadır(27).
Mecburi kültür değişmeleri çoğunlukla, bir ülkeyi işgal eden
bir başka devlet tarafından uygulanmaktadır. Mesela, Kuzey
Afrika'daki Müslüman ülkeleri işgal eden Fransa, Hindistan'ı
işgal eden İngiltere, onlarda kendi istediklerini zorla yaptırma
yoluna gittiler. Bazen de demokratik idaresi olmayan ülkelerde,
iktidarı elde tutanlar kendilerine göre doğru olduğuna inandıkları
her şeyi, bütün halka kabul ettirmek isterler. Şu halde, serbest
kültür değişmelerinde ve halkın kendi ihtiyaçlarının karşılanması
söz konusu iken, mecburi kültür değişmelerinde daha çok iktidar
sahiplerinin ihtiyaçları veya istekleri karşılanmış olur.
Afganistan'da meydana getirilmek istene zoraki siyasi ve kültür
değişmeleri gibi.
Mecburi kültür değişikliği, önceki sayfalarda da belirttiğimiz
gibi, mevcut kültüre başka bir kültürün aşılanması veya bir
sistemden başka bir sisteme döndürülmesi, alıştırma ve telkin
yolarıyla da yapılabilmektedir. A.K. Bilgeseven'e göre, alıştırma
aşaması halkın, içinde yaşadığı sosyal muhite ve onun sinsice
değiştirilen değer hükümlerine, farkına varılmaksızın uydurulması,
intibak ettirilmesidir(28).
Alıştırmanın uygulanmakta olduğu ülkeler, müstemleke veya
peyk durumuna henüz girmemiş ülkelerdir. Bu vetirede, çok
defa milli değer hükümleri kötülenir, milli kahramanlara ait
komik hikayeler uydurulur, milli değerlerin hor görülmesi
temayülü sanat ve edebiyat kudretiyle halka hissettirilmeden
aşılanır. Sosyal miras (manevi kültür) olarak mevcut bütün
değerler yıpratılır, lisan bozulur, örf ve adetler alay konusu
yapılır(29).
Telkin aşamasında ise, sadakatler, kanaatler ve inançlar aşık
bir şekilde zorla kabul ettirilmeye çalışır. Bulgaristan'da
yaşayan Türklere 1980'li yıllardan bu yana sadakatler, kanaatler
ve inançlarda açık bir şekilde zorla meydana getirilmek istenen
değişiklikler, oradaki Türklere uygulanan zoraki kültür değişikliğinin
(kültür emperyalizmi) alıştırma aşamasını geçerek, telkin
aşamasına geldiğinin bir göstergesi sayılabilir.
Şu halde anlaşılıyor ki, her toplumun kültüründe kendiliğinden
meydana gelebilecek değişiklikler bulunmaktadır. Ancak bu
değişiklikler, toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği gibi,
aynı toplumun çeşitli yerleşim birimlerinde de farklılıklar
göstermektedir. Z.Gökalp'e göre bu değişiklikler medeniyetin
gelişmesiyle zıtlıklar göstermektedir. Medeniyetin gelişmesi,
kültürün bozulmasına yol açmaktadır. Ona göre, "medeniyetçe
aşağı, fakat kültürce yüksek olan bir kavim; medeniyetçe yüksek,
fakat kültürü bozulmaya başlamış olan devletlere üstün gelir"(30).
Eğer bir millet sağlam olmak istiyorsa, hem kültürünü hem
de medeniyetini dengeli bir şekilde geliştirmeli veya kültürünü
çevresindeki medeniyetle kaynaştırarak, aradaki farkı en aza
indirebilmelidir.
Kültür değişmelerinin en canlı ve hızlı görüldüğü yerleşim
alanları hiç şüphesiz kültürel temasların en yoğun, milli
iradenin en zayıf olduğu fertler ve yörelerdir. Ülkemiz için
örnek vermemiz gerekirse, değişikliğin kültürel temas sonucu
en hızlı olduğu bölgeler Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleridir.
Bu bölgelerinde diğer kültürlerle temasa açık olan kıyı kesimleri
veya büyük şehir merkezleri, değişmelerin en hızlı olduğu
yerleşim birimleri olarak kabul edilebilir.
Kültür değişmeler, kendiliğinden de olsa, bir ülkeye neler
getirip neler götüreceği konusunda bir tahminde bulunmak oldukça
zordur. Bu sebeple, toplum başlangıçta değişmeye genellikle
karşı koyar. Çünkü her değişme bir çeşit düzen bozulmasıdır
ve toplumlar kendi düzenlerinin bozulmasını istemezler. Toplumlar
yeni şeylere hiç direnme göstermeyip sürekli değişiklik içinde
bulunmuş olsalardı, ayakta kalmaları aynı devamlılık göstermeleri
mümkün olmazdır. Be sebeple, her toplum yerine göre muhafazakarlık
da göstermek durumundadır. Bunun içindir ki, toplumlar değişmeleri
yavaş yavaş, deneme yoluyla ve sindire sindire almaları ve
mümkün olduğu kadar az sarsıntı ile değişmeye çalışmalıdırlar.
Fakat buna rağmen, yine de sosyal bünyeyi temelden saracak
ani değişikliklerin zaman zaman ortaya çıkması da kaçınılmaz
gibidir. Nitekim, bu konudaki en açık örnek, 1789 yılındaki
Fransız İhtilali'dir. Bu ihtilal ile ülkedeki siyasi ve sosyal
yapı kanlı bir şekilde değişmiştir. Çok daha yakın tarihimizde
(Aralık 1989) vuku bulan Romanya Halk İhtilali de bunun açık
bir örneğidir. Yine doğu Bloku'ndaki diğer çözülmeler de bu
tür ani değişikliklere misal verilebilir.
Sonuç olarak denilebilir ki, zaman zaman kültürlerde uzun
veya kısa sürelerde değişikliklerin meydana gelmesi kaçınılmazdır.
Fakat, geleneklerimiz, inançlarımız, alışkanlıklarımız, örf
ve adetlerimiz, kıymet takdirlerimiz, müesseselerimiz ve sosyal
münasebetlerimiz arasında sıkı bir bağın bulunduğu hiçbir
zaman unutulmamalıdır. Çünkü sosyal ve kültürel değerler içiçe
girmiştir ve bu sebepten dolayı, kültür değişmeleri, sosyal
değişmeyi de gerektirmektedir. her iki değişmenin birlikte
ve müspet yönde olması arzulanandır.
DİPNOTLAR
1. T.Ü. Eğitim Fakültesi
2. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55.
3. Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, M.E. Basımevi, İstanbul,
1972, s. 39-40
4. Turhan a.g.e., s. 40-41.
5. Turhan a.g.e., s. 39.
6. Kafesoğlu, a.g.e., s. 55
7. Mehmet Eröz, İktisat Sosyolojisine Başlangıç, Fakülteler
Matbaası, İstanbul, 1977, s. 294.
8. Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil. Dergah Yayınları, İstanbul,
1986, s.186.
9. İbrahim Kafesoğlu, "Türk Kültürünün Özellikleri",
Türk Kültür Dergisi, S: 27, Ankara, 1965, s.181.
10. Kafesoğlu, a.g.e., s. 56.
11. Turhan, a.g.e., s.50.
12. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji, Divan Yayınları,
İstanbul 1982, s.17.
13. Turhan, a.g.e., s.58.
14. Kaplan, a.g.e., s. 32-33.
15. Orhan Türkdoğan, Değişme-Kültür ve Sosyal Çözülme, Türk
Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1988, s.144.
16. Türkdoğan, a.g.e., s.144.
17. Ercümend Kurtan, "Milli Kültür Davamız", Türk
Kültür Dergisi, s.67, Ankara, 1968, s. 407.
18. Eröz, a.g.e., s. 305-306.
19. Türkdoğan, a.g.e., s.103.
20. Kaplan, a.g.e., s.103.
21. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.17.
22. Türkdoğan, a.g.e., s. 65.
23. Turhan, a.g.e., s. 308.
24. Turhan, a.g.e., s. 56 vd.
25. Turhan, a.g.e., s. 56.
26. Turhan, a.g.e., s. 57.
27. Turhan, a.g.e., s.157.
28. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18.
29. Kurtkan Bilgiseven, a.g.e., s.18 Ayr. Bkz. Mustafa Erkal
Sosyal Meselelerimiz ve Sosyal Değişme, Mayaş Yayınları, Ankara,
1984, s. 9.
30. Ziya Gökalp, Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri,
Hazırlayan: Rıza Kardaş, C.I.M.E. Basımevi, İstanbul, 1973,
s.311. Türk Sosyolojisi dergisinden alınmıştır.
|