| SÖZDE
ERMENİ SOYKIRIMI İDDİALARI |
|
SİNAN
DEMİRTÜRK
|
Son
dönemlerin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturan
"Ermeni soykırımı" idiaları, pek çok tarihî, ekonomik
ve siyasî amilin bir neticesi olarak karşımızda durmaktadır.
Türk milletine ve ülkemize düşmanlkların türlü vesilelerle
ortaya koyan batılı devletler, etnik ve dini ayrımcılığı desteklemek
suretiyle Türkiye'nin büyümesine ve varlığına kasteden her
türlü yıkıcı, bölücü unsurun arkasında yer almışlardır.
Bu yazının sınırlarını fazla genişletmemek amacıyla, sözde
soykırım idialarına mesned teşkil eden ve hiçbir ilmî, ahlâkî
temele dayanmayan yalanlar silsilesine göz atacak olursak,
karşımıza şunlar çıkmaktadır: Osmanlı toplum yapısı içinde
huzur ve güven içerisinde yaşayan Ermeniler, devlet idaresinde
diğer azınlıkların gelemediği noktalara kadar yükselebilmişlerdir.
Osmanlı devletinin bünyesinde yaşayan Ermeniler, Müslüman
Türk unsuru ile en yakın münasebetlerde bulunan azınlık olma
özelliğini göstermiştir. Klasik Osmanlı kaynaklarında ve resmî
literatürde Ermeni toplumu için "Millet-i Sadıka"
tabiri kullanılmaktadır. Bu tarihi gerçek, pek çok batılı
ve Türk tarihçi tarafından vurgulanmış olmasın rağmen, bugün
ortaya atılan soykırım iddialarında, Ermeni azınlığın Osmanlı
devlet düzeni içerisinde kültürel ve dinî imtiyazları elinden
alınmış olarak yaşadıkları ifade edilmektedir.
Ermeni soykırımı bezirganlarının ısrar ettikleri yalanlarının
başında, Osmanlı devrinde Türklerin Ermenileri plânlı ve uzun
vadeli bir soykırıma tabii tuttukları gelmektedir. I. Cihan
harbi öncesinde ve daha sonraki yıllarda ölen Ermenilerin
sayısının 1.5 milyonun üstünde olduğu savunularak, Osmanlı
cihan devletinin büyük bir katliamın müsebbibi olduğu konusunda
dünya kamuoyu yönlendirilmek istenmektedir.
1877-78 Osmanlı-Rus harbinin ardından, başta Rusya olmak üzere,
pek çok devletin Ermenileri isyana teşvik ettikleri görülmektedir.
1890 - 1915 yılları arasında gerçekleştirilen pek çok Ermeni
isyanı dikkatlerimizi çekmektedir. Erzurum (20 Haziran 1890),
Kayseri, Yozgat ve Çorum civarlarında çıkartılan isyanlar
1892-93 yıları arasına denk gelmektedi. Zeytun (1896-1915),
Van, Kars, Bitlis ilh. pek çok Anadolu şehrinde Ermenilerin
başlattıkları isyanlar, pek çok Müslüman Türk vatandaşının
da ölümüne neden olmuştur.
Ermeniler, İstanbul'da Sultan II. Abdülhamid hana suikast
tertip edecek kadar ileri gitmişlerdir. Osmanlı devleti, I.
Dünya Savaşına gireceğimiz günlerde hem iç güvenliğini müdafaa
etmek hem de Ermenilerin savaş boyunca can güvenliklerini
muhafaza etmek amacıyla Suriye ve Irak civarında Ermenileri
iskâna tabi tutmuştur. Bu zorunlu tehcir sırasında milyonlarca
Ermeninin Türkler tarafından katledildiğini iddia eden bir
kısım tarihçiler, pek çok resmhi belgede -ki bunlara Rus,
İngiliz kayıtlar da dahildir- tehcir sırasında ölenlerin toplam
sayısının 250 bini geçmeyeceği gerçeği karşısında nasıl bir
cevap verecekelrdir sorusunun bu çevrelere ısrarla sorulması
gerekmektedir. Hiçbir tarihi ve bilimsel dayanağı olmayan
bu iddiaların arkasında yer almayı, insan hakları ve demokrasi
savunuculuğu yapan pek çok devletin göze almış olması çok
büyük bir çelişkiye de işaret etmektedir.
Ermeni devletinin yakından ısrarcı bir tavırla takip ettiği
uluslararası platformda Türk tarihinin ve Türkiye'nin mahkûm
edilmesi oyununa benzer politik bir manevrayla dünyada hiçbir
devlet karşı karşıya gelmemiştir.
ABD seçimleri öncesinde; Ermeni lobisinin de etkisiyle Amerikan
Parlamentosunda gündeme getirilmeye çalışılan meselenin, ertelenerek
krizin dondurulması elbette Türkiye'nin haklılığı mücadelesinde
bir zaferle neticelenmemiştir. Bu olayı takiben Fransız Parlamentosunda
az bir katılımla da olsa bu düzmece tasarının kabul edilmesi,
Türkiye'nin millhi menfaatlerine ve gelişme stratejisine saldırının
meşru zeminini teşkil etmesi bakımından önem arzetmektedir.
Ermeni patriğinin, Papa'yla yaptığı görüşmeler neticesinde
kabul edilen soykırım iddialarının arkasında Ermeni kilisesinin
olduğu dikkat çekicidir. Zaten tarihi gelişimi içerisinde
Ermeni meselesini ortaya çıkaran kurumun Ermeni kilisesi olduğu
görülmektedir. Uzun yıllar Türklere karşı acımasız cinayetlerin
müsebbibi olan Ermeni terörizmi ile, kilise arasında çok ciddi
bir münasebetin olduğu rahatlıkla görülebilir.
Şimdi de, Avrupa Birliği parlamentosuna tam üye olan Türkiye'ye
karşı Danimarkalı bir kaç milletvekilinin başlattığı kampanya,
Ermeni soykırımı yalanını parlamento gündemine taşımak istemektedir.
İsveçli ve Güney Kıbrıs Rum kesimine mensub milletvekillerinin
desteklediği bu girişimle, Türkiye'nin AB parlamentosundaki
hareket alanının daraltılması hedeflenmektedir. İngiliz Lordlar
Kamarasında da gündeme gelmesi muhtemel bu tasarıyla, uluslararası
kamuoyunda Türkiye mahkûm edilmek istenmektedir.
Batılı dostlarımızın (!) bizlere sık sık kadim müttefiklerimiz
olarak ezberletilmeye çalışılmasından da, ülke çıkarları ve
dış politika esasları adına bir anlam çıkarma imkanı yoktur.
Hadi Hıristiyan batının bu girişimini anladık, ya komşumuz
İran'ın Ermenistan'la olan samimiyetine ne demeliyiz? Diyebileceğimiz
tek şey, güçlü ve müreffeh bir Türkiye'den ilk önce Müslüman
komşularımız çekinmektedir. İran'da eğitim veren Ermeni okullarının
sayısını tesbit etmek bile imkânsızdır. Türk nüfusun varlığını
tanımak istemeyen İran; Ermeni azınlığına karşı çok müsamahakâr
bir taviz izlemektedir. Tabiî, parlamentosunda da bu tasarıyı
gündeme getirmekten geri durmayan İran, Türkiye'nin bölgesindeki
en önemli güvenlik problemlerinden biri olmayı da sürdürmektedir.
Bütün bu asılsız karalama kampanyaları karşısında, milletimizin
hassasiyetlerinin de ne kadar tahrif olmuş olduğu gerçeği
bir kez daha gözler önüne serildi. Bir futbol müsabakasının
ardından sokaklara döküler ve adeta hayatının en önemli meselesi
telakki ettiği bu galibiyet karşısında kendinden geçen Türk
insanı, bu saldırılar karşısında gereken tepkiyi ortaya koyamamaktadır.
Bu iddiaların ortadan kaldırılması için evvel-i emirde; Türkiye'nin
iç siyasetinde tesis ettiği istikrarı dış politikadaki güç
ve etkinliğine yansıtması gerekmektedir. Bu mesele bütün Türk
milletinin karşısında durması gereken bir meseledir. Bu maksatla;
milletimizin her ferdi bilgilendirilmelidir. Yurt içinde yurt
dışında konferanslar, paneller, sempozyumlar organize edilerek
dünya kamuoyunun dikkati çekilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının
bu yöndeki faaliyetleri desteklenerek bu tepkilerin tabanı
genişletilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Avrupa'ya ve tarihi düşmanlarımıza,
kendi tarihlerinin insan hakları, zulümler ve bağnazlıklar
tarihi olduğunu deklere edecek gücünü muhafaza etmelidir.
|