Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
JEOPOLİTİK ve JEOSTRATEJİK KONUMUNUN TÜRKİYE'YE YÖNELTTİĞİ TEHDİTLER
DOÇ. DR. ÖZCAN YENİÇERİ

 

Üzerinde yaşadığımız dünyada kaynaklar eşit dağıtılmamıştır. Kaynaklar varlığın, dirliğin ve iriliğin ölçüsüdür. Bu sebeple stratejik kaynaklara sahip olmak ülkelerin varlık ya da yokluk sorunu olarak değerlendirilmektedir. Kapitalizm ve sosyalizmi kaynakları elde etmenin ideolojik formasyonu olarak ortaya koyarsak, emperyalizmi de bu formasyonun dış boyutu olarak değerlendirmek mümkündür.

Dikkat edilirse dünyada çatışma, kriz vuruşma ya da diplomatik bir lisanla ifade edersek istikrarsızlığın yoğun olarak yaşandığı yöreler; aynı zamanda da stratejik kaynaklar bakımından da zengin olan bölgelerdir. Bu niçin böyledir? Dünyada insani, dinî ya da ahlâki adalet neden gerçekleşmemektedir? İnsan, insanın kurdu olmasının nedenleri nelerdir? Acaba sorun yanlış yerde yanlış zamanda bulunmaktan mı kaynaklanmaktadır? Bütün bu soruların tabiî ki tek cevabı yoktur. Herkes kendine göre bir bahane, bir sebep ya da faktör bulabilir, ancak dünya düzeni, iletişim, ulaşım ve medyasını kontrol eden güçler gerçeklerin istedikleri yanını, istedikleri kadar gösterdikleri için olgunun karanlıkta kalan bir çok yönü her zaman vardı.

Bireyler için olduğundan daha çok toplumlar ve miletler için üzerine bastıkları zemin, yaşadıkları zaman ve kullandıkları teknolojinin önemi vardır. Zamana, zemine ve teknolojiye yeterli önemi vermeyen milletler başkalarının avı olmaya mahkûmdur.

Biz burada çoğu defa gözden kaçırılan iki önemli unsur üzerinde duracağız. Bunlar politik yerinin ve stratejik konumunun ülkemize yönelttiği tehditler nelerdir? Boyutu, yakın veya uzak tehlike yaratıp yaratmadığı hususlarını tartışıp, açığa kavuşturmaya çalışacağız. Geçmiş geleceğin en önemli pusulası olması sebebiyle geçmiş olayları ve tarihi verileri de kullanaağız.

Bu konuya geçmeden üç temel tespitimiz var onları ifade edeceğiz.

1. Siyaset ya da reel politik "mümkün olanı yapma sanatıdır." Siyasetin gayesi de başarılıdır. Siyasetin ahlâkı yoktur, ancak ahlâkın siyaseti vardır. Bu anlamda teorik, ütopik ya da idealist düşünmek tuzaktır.

2. Dünyada ahlâk ve inanç politikleşince insanlık çarmıha gerilmiş oldu. Sain Augustinus'un aksine Tanrı'nın Cennetini dünyaya getirmenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Eşitsiz ahlâksız ve insani ölçüsü olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Geleceğin dünyası da böyle olacaktır. Yani gücün her türlü ahlâki, dinî, insanî ya da kültürel normun tayin edicisi olduğu bir dünya.

3. Kaynakları sınırlı bir dünyada her millet bu değerlerin ancak bir kısmını kontrol edebilmektedir. Bu nedenle uluslararası ilişkiler "kaybet ki kazanayım" paradoksu üzerine kuruludur. Türkiye'nin kaybı Yunanistan'ın kazancı demekse; Yunanistan Türkiye'nin kaybetmesi ve dolayısıyla kendisinin kazanması için her şeyi yapacaktır.
Yukarıda ifade edilen sorulara yeterli cevabın verilebilmesi her şeyden önce jeopolitik ve jeostratejik konumun çok iyi bilinmesine bağlıdır. Toplumların üzerinde yaşadıkları toprakların politik veya stratejik değeri; onların değişme, ilerleme, ihtilaf, çatışma, zenginlik veya yoksulluk durumlarını tayin eden en önemli faktörler arasındadır.

Jeopolitik Nedir?

İsveçli bir coğrafyacı olan R. Kjellen "coğrafi teşekkül veya yer içinde, ilmî olarak devletin araştırılması" olarak jeopolitiği tanımlamaktadır. Bir başka deyişle devlet varlığının tabiat kanunları ve insanların davranışları açısından araştırma ve değerlendirilmesine jeopolitik olarak ifade etmiştir. Bir ülkenin arz üzerinde işgal ettiği konum dolayısıyla sahip olduğu askerî, siyasî ve ekonomik önemi jeopolitik olarak tanımlayanlar da vardır. C.Haushofer ise jeopolitiği "coğrafî bölgenin ve tarihî gelişmelerin etkisi altında devletin üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisi" olarak ifade etmiştir. Yine Haushofer'e göre jeopolitik; yeryüzü ilişkilerinin siyasî gelişmelerle olan bağlantısının ilmi'dir.

Suat İlhan jeopolitiği; "coğrafyanın bütün türleri ve verileri ile aktifleşmesi" olarak tanımladıktan sonra sürecin, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve politik amaç ilişkisinin coğrafî gücü esas alarak incelenmesini kapsadığını ifade etmektedir. Burada coğrafî platform üzerinde güç merkezlerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmek esastır. Böylece politik düzeyde güç ve hedef ilişkisi kurulur. Devletlerin güvenlik, gelişme ve kalkınma politikası da bu zemin üzerine oturtulur.

Strateji Nedir

Strateji daha çok askerî bir kavram olarak bilinir. Ancak günümüz dünyasında disiplinler arası ilişkilerin yoğunluğu ve sistem anlayışı stratejiden hemen hemen her alanda yararlanma imkânını doğurmuştur. Askerî bir kavram olarak stratejiyi şöyle tanımlayabiliriz: "Düşman kuvvetlerinin niyetleri ve araçlarının bir kısmının bilindiği farzedilerek, savaşın cereyan edeceği arazinin durumunu dikkate alıp, askerî birliklerin ve araçların genel kullanım ve görev planını belirleyerek, yapılacak hareketleri ve manevraları zaman içinde düzenlemekten ibaret savaş san'atıdır". Askeri kuvvetlerin ekonomik biçimde kullanılmasından tutun da, yapılacak hareketlerin ve manevraların zaman içindeki hiyerarşisini düzenlemeye kadar her şey stratejiyle ilgilendirilmiştir.

Askerî strateji, askerî konularda hareket tarzı üretilmesi, üretilen hareket tarzları arasından seçim yapılması ve seçilen hareket tarzının uygulanmasını içerir. Politika, politik hareket tarzı üretilmesi, üretilen hareket tarzları arasından seçim yapılması ve seçilen hareket tarzının uygulanmasıyla ilgilenir ve stratejiye göre bir üst hareket tarzıdır. Jeopolitik ise, politikanın bu işlevi yerine getirebilmesi için gerekli yol ve yöntemi belirler, verileri değerlendirerek bilimsel bir zemin oluşturur. Askerî stratejistlerin jeopolitikle ilgileri politikanın, bunun doğal sonucu olarak da askerî stratejinin dünya politikasını kapsayacak kadar genişlemesinden kaynaklanır. Bir askerî stratejinin düşünce ve uygulama sınırı, her çağda, askerî birliklerin hareket yetenekleri ve o gün kullanılan silahların etkili menzillerine bağlı olmuştur.

Jeopolitik ve Jeostratejik Önem

Jeopolitik, geliştirilecek her türden dış ilişkide bilimsel ve vazgeçilmiş bir unsur hüviyetindedir. Millî, evrensel ya da bölgsel olarak üretilecek her türden politikanın jeopolitik temellere dayandırılması şarttır. Nasıl ki zemini olmayan bir binanın geleceği olmazsa, jeopolitik duyarlılığı bulunmayan bir politikanın da geçerliliği olmayacaktır.

Sosyal bilimlerde stratejik konum (coğrafya) ile toplum arasında yakın bir ilişkinin bulunduğu çok eski zamanlardan bu yana ileri sürülmektedir. Bazı düşünürler; her konumun orada oturan insan topluluklarını "iyi ve fena" kılmak hususunda eşit olmadığını ileri sürerler. Diğer yandan toprakların çölleşmesi, ormanların yok olması, madenlerin ükenmesi, ticaret yollarının değişmesi; toplumların kaderleri üzerinde hayatî derecede önemli değişiklikler meydana getirdiğini tarihler yazmaktadır.

Eflatun "Kanunlar" adlı eserinde stratejik konumun felsefî faaliyete bile etki ettiğini savunmaktadır.

İbn-i Haldun bütün dünyanın yedi iklime ayrıldığını ve her iklimin kendine has bir insan topluluğu olduğunu belirtmiştir.

Le Play ise, coğrafî faktörün aile ve ekonomik faaliyet şekline etkisinin büyük olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim Le Play'e göre, Asya steplerinde yaşayan insan topluluklarının aşiret hayatı ve cemaat şeklinde örgütlenmeleri ve geniş aile tipine sahip olmaları coğrafî faktörlere bağlıdır. Diğer yandan Norveç sahillerinde yaşayan insan toplulukları ise, coğrafyanın tesiri ile faydacı, fertçi davranış tarzına sahiptirler ve çekirdek aile şeklinde yaşamaktadırlar. Norveç sahillerinde aile hususiyetçidir. Asya ailesinin cemaatçiliği gibi kuzey ailesinin fertçiliği de coğrafi çevrenin eseridir.

Le Play ekolüne bağlı Prens Sabahattin de Osmanlı devletinde yönetim değişikliğinin, meşruti ya da monarşik yapının değiştirilmesinin sorunu çözemeyeceğini asıl sorunun, fiyort, sahil bölgesinde göçebe kültürüne sahip bir halkın oturmasından kaynaklandığını yani, Türk milleti ile üzerinde yaşadığı coğrafyanın birbirine uymadığını ileri sürecektir.

Konuyu jeopolitik bir içerikle kavramlaştırarak açıklayan düşünürlerin görüş ve teorileri bu noktada değinmek oldukça yararlı olacaktır.

Jeopolitik Teoriler

Kara Hakimiyeti Teorisi: İlk jeopolitik teori olan kara hakimiyeti teorisi tahmin edilebileceği gibi İngilizler taarfından ortaya atılmıştır. İngiliz, H. Mackinder; 1904'te Tarihin Coğrafi esasları isimli bir eser yazarak burada "kara hakimiyeti" ile ilgili görüşlerini ileri sürmüştür. Mackinder Asya, Afrika ve Avrupa'yı Dünya Adası olrak niteler. Batıda Volga, doğuda Sibirya, güneyde Himalayalar, kuzeyde Buz Denizi arasındaki bölgeyi merkezi bölge olarak kabul etmiştir. Sonraları da Avrupa Rusya'sının tamamını merkez bölgesi içerisine dahil etmiştir. Kara Hakimiyet Teorisi, "Doğu Avrupa'ya hakim olan merkez bölgesini kontrol eder; merkez bölgesine hakim olan Dünya Adasını kontrol eder; Dünya adasına hakim olan da dünyayı kontrol eder" şeklinde özetlenebilir.

Mackinder, merkez bölgesi çevresinde bir iç kenar ay (Almanya, Avusturya, Balkanlar, Türkiye, Hindistan ve Çin) ile dış kenar ay (İngiltere, Afrika, Avustralya, Japonya, ABD) bulunduğu görüşündedir.

Kara hakimiyet teorisi, bu teoriye uygun olarak merkez bölgesinde dünyayı kontrol etmeye yeterli bir güç olursa gerçekleşebilir. Bu bölgelere hakim olan güç yetersizse veya dünyanın başka bir bölgesinde önemli bir başka güç oluşmuşsa, teoriler geçersizleşebilir.

Deniz Hakimiyeti Teorisi: Deniz Hakimiyet Teorisi ise Amerikalı Amiral Alfred Mahan tarafından ortaya atılmıştır. Amiral Mahan, deniz hakimiyetinin dünya hakimiyetinin anahtarı olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bu teori de denize hakim olanların dünyaya hakim olacağını ileri sürer.

Kenar Kuşak Teorisi: Mackinder'in kara hakimiyet teorisinin verilerine dayanan Spykman, Dünya Adasına hakimiyeti, merkez bölgesini çeviren, kaynak ve imkânları daha geniş olan kenar kuşağa hakimiyet ile mümkün olacağını ifade eder. Bu dış kuşak: Avrupa, Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Kore ve Doğu Sibirya'dır.

Hava Hakimiyeti Teorisi: Bu teori yukarıdaki diğer teori ve görüşlerin gerçekleşmesinin hava hakimiyetine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir.

Diğer yandan jeopolitik doktrinini hazırlayan F. Ratzel'e göre, bütün sosyal hayat coğrafî unsurlara bağlıdır. Sosyal hayatı şekillendiren kuvvet coğrafî faktördür. 19. yüzyılda milletlerin kaderini ve politikasını çevre etkisine bağlı gören incelemelere öncülük etmiştir. Bu çalışmalarda devletin büyüme gücünü çevre şartlarına bağlamıştır. F.Ratzel, coğrafyası uygun olmayan ve yayılma alanı bulunmayan milletlerin cüce kalacaklarını ileri sürmüştür.

Türkiye'nin Jeopolitik ve Jeostratejik Durumu

Türkiye soy, din, ekonomi, ideoloji, dil ve tarihi idealleri bakımından birbirinden farklı çok sayıda ülkeyle sınırlıdır. Türkiye'nin sınır olduğu her ülkeyle tarihten gelen "alacak-verecek" sorunu vardır. Çok komşusu, çok ihtilafı, çok farklılığı olması ülkemizin en önemli jeopolitiğidir. Türkiye'nin hiç bir komşusu yoktur ki diğerinin toprağında gözü olmasın. Bütün komşu ülkelerin ortak özelliği de hepsinin Türkiye toprakları üzerinde hak iddia etmeleridir.

Diğer yandan Türkiye; İslâmiyet ve Hıristiyanlığın, doğu kültürü ile batı kültürünün, Asya ile Avrupa'nın, tek partili sistemlerle çok partili sistemlerin; serbest pazar ekonomisi ile kontrollü, devletçi sistemlerin sınırındadır ve bu durumun sıkıntılarını derinden hissetmektedir.

Türkiye'nin bulunduğu coğrafya dikkatlice incelenirse Türkiye'nin komşusu olan bütün ülkelerin hemen hemen hepsinde Türk ve Müslüman toplulukların yoğunluğu dikkati çeker. Bu topluluklar bazen sınırımız yakınında, bazen de bizimle nüfuz mücadelesi vermekte olan ülkelerin sınırına yakın bölgelerdedir.

Bu toplulukları stratejik olarak değerlendirdiğimizde ise bir dış bir de iç güvenlik çemberi oluştuğunu görürüz.Dış güvenlik çemberi Bosna'dan başlayıp Çeçenistan üzerinden Orta Asya'ya kadar uzanmaktadır.

İç güvenlik çemberi ise Batı Trakya, Bulgaristan, Dobruca, Gagavuz, Kırım Türkleri, Abhazya, Acaristan Müslümanları, Batı Azerbaycan, Kuzey Irak, Halep, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak şekillenmektedir.

Dış güvenlik çemberleri Türkiye ile Avrupa ve Rusya arasında tampon bölge, iç güvenlik çemberleri ise komşularla arada tampon bölge işlevi görmektedir.

Osmanlı İmparatorluğunu iyice analiz ettiğimizde de dış güvenlik çemberi konusunda benzer bir politika izlendiğini görürüz. Güney ve doğu sınırlarımızda ise buradaki ülkelerden çok İngiltere, Fransa gibi batılı emperyalist güçlerin bu çemberi kırarak Türkiye'yi yok etmeye çalıştıklarını görürüz.

Strateji uzmanlarına göre Türkiye için nihaî güvenlik hattı ise üç tarafını çevreleyen denizlerle Kafkasya ve Güneydoğu Anadolu'nun sarp dağlarıdır.

19. yüzyılın başlarından itibaren önce dış güvenlik çemberi, ardından da iç güvenlik çemberi aşılınca işgal orduları Anadolu'ya ulaşabildi.

21. yüzyıla girerken benzer oyunlar sergileniyor. Ancak bu defa Türkiye'nin elinde çok daha güçlü kozlar var. Türkiye ayrıca güç olarak da 19. yüzyıldan mukayese edilmeyecek kadar güçlüdür.

Balkanlar'da neredeyse beş kişiden biri Müslüman, Türklerin nüfusu ise iki milyonu aşıyor.

Müslümanların yerleşik olduğu iki kuşak dikkati çekiyor. Edirne'den Rodoplar üzerinden Makedonya'nın Yunan sınırı hattından Arnavutluk'a oradan da Adriyatik'e ulaşıyoruz. Bu hatta ezici yoğunluk Müslüman nüfusudur. Yunan Antenna televizyonu 24 Mayıs 1993 tarihli Aktüel programında; Kuzeydeki Hilal adlı bir bölümde şöyle bir değerlendirme yapmıştır. Türkiye'nin Balkanlar'daki Türk ve Müslümanlara ağırlık vererek Yunanistan'ı kuzeyden kuşattığını ileri sürmektedir. Emekli Yunan Büyükelçi Viron Theodoropulos da Yunanistan'ın Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk ağıyla kuzeyden kuşatılarak Ortodoks ittifakının güneybatı ayağının koparıldığına dikkati çekiyor. Yine bu uzmanın değerlendirmesine göre; Makedonya'dan kuzeye Kosova,Sancak, Bosna hattına kadar uzanan Müslüman kuşağı Ortodoks aleminin kalbine saplanan bir hançerdir.

Yaklaşık bin yıllık Türk hakimiyeti altında olan Anadolu, askerî, ekonomik, siyasî ve sosyal kültürel yönden (sui generis) nev-i şahsına münhasır bir coğrafya parçasıdır.
Üzerinde yaşadığımız topraklar, ister Mc. Kinder'in kara, isterse Muntington'un deniz teorisi alınarak değerlendirilsin, jeopolitik ve jeostratejik yönden dünyanın en önemli coğrafya parçalarından birisidir.

Dünya hakimiyeti açısından ya birinci derecede olan kara parçaları arasındadır, ya da hemen bu özelliği taşıyan bölgelere komşudur. Bu sebepledir ki Anadolu değişik dönemlerde büyük güçlerin nüfuz mücadelelerine sahne olmutur.

Anadolu ve Boğazlar tarih boyunca ticaretin kavşak yolu olmuştur. Anadolu'ya hakim olanlar dünya ticaretinin büyük bölümünü de kontrol altında tutmuşlardır. Tarihi "İpek Yolu" Anadolu üzerinden Asya ile Avrupa'yı ticari yönden birleştirmiştir.
Anadolu ticaret yolları açısından Kuzey-Güney trafiği üzerinde bulunmaktadır. 20. asrın başlarından bu yana komünist rejimle yönetilen SSCB dağılmış, Anadolu'nun kuzeyinde Türkiye ve dünya ile ekonomik sistem yönünden eskiye oranla daha yoğun ekonomik ilişkiler kurma potansiyeli olan devletler ortaya çıkmıştır. Bakir ekonomik kaynağı ve potansiyeli bulunan Karadeniz ülkeleri boğazlar yoluyla Akdeniz'e açılabilecektir. Bu kuzey güney trafiği Türkiye'nin kontrolü altındadır.

Üzerinde yaşadığımız topraklar dünya açısından son derece önemli olan ekonomik havza ve alanlarla doğrudan ilişki kurabilecek konumdadır. Körfez ve İran petrollerine komşuyuz. Büyük ekonomik güç olan Rusya ile Akdeniz havzası arasında yer almaktayız. Avrupa birliği ile Ortadoğu ilişkisi büyük ölçüde Türkiye üzerinden kurtulabilecektir.

Dünyanın gelecekteki en stratejik maddesi olacak olan su kaynaklarının damarları Anadolu'dadır. Ortadoğu ülkelerinin tamamının gelecekte Türkiye'den doğan suya ihtiyaç duyacakları bir gerçektir.

Kafkas ve Orta Asya petrol ve doğal gazının Anadolu üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılması Anadolu üzerinden gerçekleştirilirse, Anadolu coğrafyasının önemi tahmin edilemeyecek kadar artacaktır.

Anadolu çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır. Özellikle Yunan - Helen -Roma ve Hıristiyan medeniyetine ait bir çok yer ve anıt Anadolu'da bulunmaktadır. Anadolu'yu ziyaret eden Hıristiyan ve batılılar bu coğrafyanın üzerinde özenle korunan eski uygarlıklara ait unsurlara bakarak derin derin iç çekmektedir. Bu toprakların Türklerce işgal edildiğini ve kurtarılması gerektiğini bilinçaltlarındaki en önemli argüman olarak saklamaktadırlar.

Türkler'in Anadolu ve Avrupa'daki hakimiyeti hiç bir zaman batılılar tarafından kabul edilmemiştir. Onlar bu çok önemli toprak, deniz ve hava kaynaklarının "Kafir Türkler"in elinde bulunmasını hazmedememişlerdir. Hele hele Bizans'ın muhteşem başkentinin, Patrikhane'nin, Ayasofya'nın Türklerin elinde olması kabul edilemez bir şeydir. Mesela Papa 2. Pius "Türklerin İstanbul'da olması demek, Avrupa'da hatta evimizin içinde kendi mülkümüzde olması demektir." şeklinde konuşmuştur. İtalyan şairi Ludovico Ariosto, "Bitli Türklerin dünyanın en güzide yeri olan İstanbul'u işgal etmesini lânetle andığı bilinmektedir". Ruslar ve batılı ortakları Osmanlı döneminde Ortodokslar üzerinde koruyuculuk yapıyorlardı. O dönemde sık sık Hıristiyan tebaayı bahane ederek iç işlerimize müdahale etmeleri bundandı. Tanzimat fermanları, Islahat fermanları, Meşrutiyetler, Teşkilat-ı Esasiyelerin hepsi batıyı memnun etmek amacına yönelik uygulamalardı. Bugün benzer ıslahat istekleri Avrupa Konseyinde karar altına alınmaktadır.

Sorun; bu kadar haçlı seferi, askerî hareket, oryantalist gayret ve kaynak kaybanı rağmen Anadolu corafyasından Türklerin sökülüp atılmamasıdır. Halbuki Jornowski'nin sözleriyle Türkler Orta Asya'ya aittir. Oraya döndürülmelidir. Mesela Türkler için Taşkent-Buhara arasında bir yer bulunabilir.

Bu konuda Rusya'nın geleneksel politikasına bir bakalım, Rusya'nın politikasında güneye sarkma ve sıcak denizlere çıkma değişmez stratejidir. Bu prensip Sovyetler Birliği Rusya'sında da aynen devam etmiştir. Bugün de güneye sarkmanın Doğu Anadolu, Balkanlar ve Boğazlar üzerinden gerçekleşmesi hedefleri canlılığını korumaktadır.

"Akdeniz'e, sıcak denizlere çıkmak, bir Rus hükümeti için geçici bir hedef değildir, olamaz. Bu esaslı problemi onun karşısına her an çıkaran coğrafî şartlardır. Boğazlara sahip olmayan bir Rusya evinin anahtarına sahip değil,demektir." diyen Profesör Pierre Renouvin'in görüşlerinin aksini iddia etmek mümkün değildir.

Türkiye'nin jeostratejik ve jeopolitik önemini vurgulayan Rus politik yaklaşımını ifade ettikten sonra Fransa'da bir araştırmadan söz etmek yararlı olacaktır.

"Türkiye'nin Jeostratejik Rolü" adlı araştırmada aynen şunlar ifade edilmiştir: Uzmanlar Türkiye'nin batılı standard kriterler çerçevesinde yargılandığı, halbuki Avrupa Birliği yetkili organlarınca Türkiye'nin aslında batılı bir ülke olmadığı kabul edilmektedir ve Türkiye'nin AB'ye üyelik durumunun geciktirilmesinin altında "Hıristiyan Birliği Kulübü"nde Müslüman bir ülkenin yerinin olmayışının yattığı vurgulanmakla birlikte, aynı araştırmada Türkiye'nin Türkçe konuşan ülkeler, İslâm alemi ve komşu ülkeleri ile olabilecek ilişkileri kastedilerek, Türkiye elinde dünyanın geleceğinin bir parçasını tutuyorsa, o zaman Avrupa da elinde Türkiye'nin geleceğinin önemli bir parçasını tutuyor olmalı denerek, Türkiye'nin ihmal edilemeyeceği açıklanmaktadır.

Avrupa Birliği tartışmalarıyla ilgili olarak bir batılı bilim adamı şöyle söylemektedir: Genişlemiş Avrupa'nın gerçekleşmesi Türkiye'nin de Avrupa'da kalmasını sağlayacaktır. Türkiye'yi Avrupa'nın bir parçası olarak tutmak Türkiye, Orta Asya ve Ortadoğu için büyük anlam ve öneme sahiptir. Gelecekte tarihi biçimlendirecek az sayıda olaydan biri, Türkiye'nin Avrupa eğilimli politikasının bir yönünü bulmaktır.
Şimdi düşünelim Türkler Orta Afrika'da ya da yalnız haritalarda bulunan steplerde yaşasaydı bu kadar saldırı ve hakarete uğrarlar mıydı? Şüphesiz hayır. Dünyanın en kritik kaynaklarının bulunduğu bir yörede, bir açıdan enerji terminali bir başka açıdan ticari kavşak diğer bir yönden dinî ve millî farklılık arz eden güçlü bir alternatif teşkil eden bir millet olarak yaşamak demek sayılamayacak kadar düşmana sahip olmak demektir.

Konu geliyor, jeopolitik ve jeostratejiye dayanıp kalıyor.

Başarının temeli uygun yer, uygun zaman, uygun kaynak üçlüsü üzerine kuruludur. Bu üç faktör uygun politikalarla birleşince zafer üretir. Bu bakımdan bir ülkenin politik yeri ya da stratejik konumu o ülkeyi emperyalist arzuların hedefi yapar ya da önemsiz kılar. Özetle bir ülkenin jeopolitiği ve jeostratejik yeri o ülkenin hem en büyük avantajı hem de başının belası olabilir.

Ülkemiz jeopolitik ve jeostratejik yönden son derece önemli bir mevkii işgal etmektedir. İşte bu yüzdendir ki Türkiye'nin bulunduğu topraklar üzerinde hak iddia etmeyen komşusu yok gibidir. Türkiye üzerinde en radikal ve açıkça talebi olan üç komşumuz vardır. Bunlar önelikle Ermenistan, Yunanistan ve Suriye'dir. Diğer komşularımızın tarihi politika ve emellerine yukarıda temas etmiştik şimdi de bu üç küçük ülkenin büyük hedeflerini kısaca özetlemekde yarar vardır.

Ermenistan Doğu Anadolu'yu kendi toprakları olarak görmekte, Ağrı dağını Ararat olarak kendi sınırları içinde göstermekte ve Türkiye aleyhine olacak her türden eyleme destek vermektedirler. Ermeniler hayallerindeki Büyük Ermenistan'ı kurabilmek için Türkiye'yi güçsüz düşürmek ve parçalamak histerisine tutulmuşlardır.

Yunanistan'ın Türkiye'den yüzelli bini Ege ve Marmara'da, altmış bini Karadeniz'de olmak üzere iki yüz bin kilometre karelik bir toprak talei vardır. Bu küçük devletin de hedefi Büyük Yunanistan'ı kurmak. Megalo ideası budur. Yunanistan'ın bu hain emelleri boşa çıkacaktır. Ancak Yunanistan yayılma ve büyüme amacında oldukça büyük mesafeler katettiğini de burada açıklamak zorundayız. Yunanistan 1826 yılında 23 bin kilometrekarelik bir toprak üzerinde kurulmuş iken bugün 131.900 kilometrekarelik bir toprağa sahip bulunmaktadır. Yunanistan sürekli yayılmış ve genişlemiştir.

Suriye kendi varlığını Türkiye aleyhtarlığı üzerine oturtmuş bir ülkedir. Özellikle Hatay'ın anavatana iltihakını hazmedememiş, açık açık topraklarımız üzerinde hak iddia etmektedir. Suriye haritalarında sınırlarını Güneydoğu Toros eteklerine kadar uzatmakta ve toplam 90 bin kilometre karelik bir toprak talebinde bulunmaktadır. Suriye'nin son yıllarda ülkesini Türkiye aleyhtarı terör kampı haline getirmesinde ve Türk suları üzerinde de hak iddia etmesinin bilinç altında hep bu amaç vardır.

Bir ülkenin jeopolitiğinin ve stratejik öneminin ölçüsü olarak uğradığı saldırıları göstermek mümkündür.

Türkiye ve Türk milleti uğradığı dış saldırılar bakımından tarihi rekoru elinde bulunduruyor dersek fazlaca abartma yapmış olmayız. Örneğin son üçyüz yıllık Türk tarihine bir bakacak olursak; ikili-çok yönlü ve organize ittifak halinde ülkemize yönelik yaklaşık otuzun üzerinde büyük saldırı olduğunu görürüz. Haçlı seferleriyle başlayan Türk varlığını Önasya topraklarında yok etme saldırıları kesintisiz sürmektedir. Türkiye'nin stratejik ve politik konumu saldırılarda en önemli rolü oynayan faktörler arasında yer almaktadır. Bu sebeple Türkiye'ye karşı yürütülen iç ve dış, açık ve kapalı, sıcak ve soğuk savaşın bilinç altını ve tarihi sebeplerini çok iyi anlamak gerekir. O halde biraz tarihe dönüp bakalım. Türkiye jeopolitiği ve stratejisinden rahatsız olan güçlerin bugün uyguladıkları bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin geçmişte uyguladıklarından hiçbir farkı olmadığı ortadadır. Uygulanan yöntem şuydu; önce ülkede yaşayan azınlıklar çeşitli bahanelerle isyan ettirilerek düzenli ordu birliklerinin bunlarla meşgul olarak yıpranması sağlanıyor,ardından Balkanlar'dan ve Kafkaslar'dan saldırıya geçiyorlardı. Düşman iç ve dış müttefik bulmadan hiçbir zaman Türkiye'ye saldırmaya stratejik ve taktik açıdan uygun görmemiştir, tarih bunun en yakın şahididir.

Diğer yandan Türkler'e karşı uygulanan batı politikaları sürekli iki yüzlü ve çifte standardlı olmuştur. Bundan sonra da sürekli böylece olacaktır. Batılılar için Türkler istenmeyen komşulardır. Onlar bizi "zorunlu fena" olarak gördüklerinden zaman zaman işbirliği ve barış ortamı içinde birlikte yaşama lafları etmektedirler. Gerçek niyetleri ve amaçları tarihte saklıdır. Bugün bu şartlar aynen devam etmektedir. Çok tipik bir örnek olması sebebiyle 1912 Balkan savaşına kısaca değinmekte yarar vardır. Sırp, Bulgar, Yunan ve Karadağ'ın efendileri olan Osmanlılara saldırmasıyla bu savaş başlar. Bu saldırı sırasında Avrupa devletlerinin gerçekte karakteri ve niyetleri çok iyi anlaşılıyor. Avrupa devletleri "dört küçük devletin" Osmanlı kuvvetleri karşısında yenilgisini kesin olarak gördüğünden; kim kazanırsa kazansın, hiçbir toprak değişikliğine razı olmayacaklarını açıklarlar. Böylece Balkan devletlerinin toprak bütünlüğünü garanti altına almış oluyorlardı. Osmanlı devleti yenilince verilen bu sözler derhal unutulur!

Yine batılı devletlerin zamanla verdikleri sözler ve taahhütlerin kuvvet karşısında ya da Türkler'le ilgili konularda nasıl değiştiğinin bir örneğini kutsal ittifak adıyla anılan toplantılardaki kararlara karşı olan tavırlarından anlamak mümkündür.

Kutsal İttifak "İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya" arasında kutsal ittifak yapılıyor. Krallara, monarşik yönetimlere karşı vuku bulacak isyan Avrupa'nın neresinde çıkarsa onu ortak hareketle bastıracaklardır.

Yunanistan isyanında Türklere karşı isyan eden aileler desteklenerek iki yüzlü bir mantıkla hareket ettikleri anlaşılmış oldu.

Günümüzde bu çifte standard örneğini Avrupa Gümrük Birliği ile yeniden yaşadık. Avrupa ülkeleri ile yapılan Ankara Andlaşması gereği, işgücünün serbest dolaşımı hakkı karara bağlanmıştır. Gümrük Birliği anlaşması sırasında bu altına imza attıkları konudan söz edilince Avrupalı delegeler "Ankara Andlaşmasının mantığını gündeme getirirseniz bu bizim gençlik hatamızdı" deriz demişlerdir.

Bütün bu olgular göstermektedir ki, Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik durumu batının, kuzey komşumuzun ve diğerlerinin hırsını, kıskançlığını, kinini ve daha çok da iştahını kabartıyor. Gobi çölünün ya da Göranland adasının kime ait olduğu pek fazla önemsenmiyor. Ama adeta dünyada yalnız "bir devlet olsa şüphesiz başkenti İstanbul olurdu" denilen bir medeniyet yoğun bölgeye sahipseniz, dünyanın bilinen enstratejik kaynağı olan Kafkas ve Ortadoğu petrolünü kontrol edebilecek konumdaysanız; batının şuur altında alternatif olarak gördüğü İslâm doğu kültürünün son temsilcisiyseniz; elbette düşmanlarınız sizi rahat bırakmayacaktır. Kısacası Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik durumunun önemi bütün önemli güçlerin ülkemiz üzerine hesaplar yapması sonucunu doğuruyor.

1992 yılında Pentagon tarafından hazırlanmış Amiral Jerimah raporunda Almanya'nın bölgesel hegemonyalar kurmaya girişmek yoluyla dünyadaki istikrarı bozabileceği endişeleri ifade edilmiştir. Zira bölgenin ve daha geniş bir halkanın umut vaad eden gücü Türkiye'nin istikrarını önce ekonomik olarak bozabilmenin en ucuz, en verimli ve en kestirme yolu, Türkiye'yi kendi içinden, istikrarsız ve terör ihraç eden ülkelerle birlikte başa çıkmasını gerektirecek bir faktörle rahatsız etmektir. Bu da bugün için PKK'dır şeklinde yazmaktadır.

Türkiye'de bazı entel geçinen yazar-çizer takımı zannetmektedir ki ülkede demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü ve fikir özgürlüğünün yeterli olmaması bir takım güçlerin Türkiye aleyhtarı politika izlemelerine neden olmaktadır. Bu tümüyle gaflet ve ahmaklıktan ibaret bir anlayıştır. Suudlunun, Kuveytlinin, Cezayirlinin vb. insan haklarının olup olmaması yahut da demokrasi ile yönetilip yönetilmemeleri onları nasıl hiç ilgilendirmiyorsa; Türk halkının aç olması, açıkta kalması ya da kötü yönetilmesi onları ilgilendirmemektedir! Türkiye'yi hedef yapan stratejik ve politik konumunun önemidir.

Türkiye'de kerameti kendinden menkul bir takım güç odakları ülkenin millî, dinî ve tarihî değerlerinden taviz verdiği oranda batılı olacağını ve batılılar tarafından kabul göreceğini savunmaktadır. Dostluk, barış ve kardeşlik gibi afyonla uyuşturulan gençlik bugün millî, tarihî ve kültürel değerleri konusunda bilgisiz ve cahil kalmıştır. Üniversite bitiren gençlerimizin büyük bir çoğunluğu bugün Sırpların, Kosova, Ermenilerin tehcir, Yunanlıların Megalo Idea, Irak'ın Musul-Kerkük, Ukraynalıların Kırım konusundaki suçlamalarına cevap verecek değildir.

Bu hesaplar ve baskılar sonucunda Türkiye dinini, tarihini ve kültürünü taşıyamaz hale gelmiştir.

Bu ülkenin aydını, siyasetçisi, yöneticisi velhasıl aklı selim sahibi herkes şunu bilmelidir ki dünyanın en stratejik toprakları üzerinde yaşamaktalar ve bu topraklara sahip olmanın da bir bedeli vardır.Bu ülke Ermeni, Rum ve Siyonist odakların, bölme-parçalama ve ele geçirme politikaları süreklilik arzetmektedir.Bunun en kolay yolu ülkeyi içinden vurmaktır. Bunun için etnik ya da mezhep farklılıkları uygun bir vasıtadır. Karşımızda kuzu postuna bürünmüş beşinci kol faaliyetleri vardır. Bu faaliyetler her memnuniyetsizliği anında çatışmaya, vuruşmaya ve yakıp-yıkmaya yönelik olarak kışkırtmakta ve tahrik edilmektedir. Aydınımız şikayetini kendi içine, memnuniyetini dışarıya gösterecek kadar basiretli olmalıdır. Gençler ise tarihine, kültürüne, bayrağına velhasıl geleceğine sahip çıkmalıdır. Çevrenize bakın toprağı hem de kıraç toprağı vatan yapmak için Bosna,Çeçenya nasıl bir bedel ödüyor? Sırplar sağcı Müslüman, solcu Müslüman, alevi-sünni, Hırvat demeden vuruyor. Bunun anlamını iyi bilmeli, oyuna gelinmemelidir.

Türk insanı bugününü kurtarma yarışına girdiğinden, dününü ve yarınını bir kenara bırakmıştır. Halbuki dün bugünün anasıdır.Biraz önce biz tarihimizi taşıyamıyoruz dedim. Bunun doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum. Rusya ve Yunanistan Bizans'ı diriltme sevdasına girmiş. Ermeniler 1915 yılındaki kendi marifetleri olan olayları 1995'lerde hesabı arıyorlar. Sırplar Kosova savaşının intikamından söz ediyorlar. Biz Osmanlı mirasını reddederek kendi kalemize gol atmamalıyız. Ancak büyük devlet kurmak kolay olmadığı gibi, bu devletlerin miraslarını reddetmekte o kadar kolay değildir. Nitekim biz ne kadar vazgeçtik desek de, düşmanlarımız çıkarlarına geldiğinden mirasçı olarak faturayı bize ödettiriyorlar. Hiç bir gayretimiz olmamasına, hatta her türlü engeli çıkarmamamıza rağmen, tarih kendi tabii seyri içinde yürüyor. Türkiye istemese de Bosna ile Azarbeycan ile yeniden ilgilenmek zorunda kalıyor. O halde şu Osmanlı olmasaydı, Bosna falan da olmazdı, bizde dışişlerini çok kolay idare ederdik demek durumundan kurtulmalıyız! Büyük davaların küçük takipçisi olmaz.

Diğer yandan kültürel sınırların siyasi sınırlardan daha önemli olduğu unutulmamalıdır. Balkan ülkeleri siyasî egemenliğini reddettikleri Türklerin hayat tarzını ve kültürünü tamamen reddedememişlerdir.

Yine biz İslâm kimliğimizi şu veya bu ideoloji ya da devletin şerrinden uzak kalmak için saklamamalıyız. Bütün ilişkilerimizde tarihimize, kimliğimize ve uzak değerlerimize öncelik vermeliyiz. Zira kendisine saygısı olmayan bir toplumun başkalarından saygı beklemesi en azından zeka özürüdür.

Sonuç

Türkiye, dünyanın yeniden yapılanması sürecinde kendisine ikinci veya üçüncü sınıf bir yer aramamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti birinci sınıf bir devlet olmanın şartlarına ve sorumluluklarına kendini hazırlamalıdır. Buna mahkûmdur. Bu mahkûmiyet jeopolitik ve jeostratejik durumundan kaynaklanmaktadır. Türk milletinin üzerinde yaşadığı toprakların jeopolitiği bu topraklar üzerinde yaşadığı toprakların jeopolitiği bu topraklar üzerinde ikinci sınıf bir devletin istiklal ve istikbalini muhafaza etmesini imkansız kılmaktadır. Türk topluluklarının üzerinde yaşadığı hinterlanddaki tarihi geçmişi, düşmanlıkların süreklilik arzetmesine sebep olmaktadır. Tarihi göz ardı ederek yaşamaya çalışan uluslar, milletler mezarlığında kendisine yer aramalıdır. Atasından kendisine miras kalan antikanın değerini bilmeyene evlat onu nasıl çok ucuza elinden çıkarırsa, üzerinde yaşadığı toprağın stratejik ve politik değerini bilmeyen nesillerde onu korumada gafil davranabilirler. Üzerinde yaşadığımız toprakların antik değeri arzın hiçbir yerinde ebed-müddet yaşamak durumundaysa tarihin kendisine yönelttiği tehditleri karşılayacak şuurda kadrolar yetiştirmelidir.

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...