| JEOPOLİTİK
ve JEOSTRATEJİK KONUMUNUN TÜRKİYE'YE YÖNELTTİĞİ TEHDİTLER |
|
DOÇ.
DR. ÖZCAN YENİÇERİ
|
Üzerinde
yaşadığımız dünyada kaynaklar eşit dağıtılmamıştır. Kaynaklar
varlığın, dirliğin ve iriliğin ölçüsüdür. Bu sebeple stratejik
kaynaklara sahip olmak ülkelerin varlık ya da yokluk sorunu
olarak değerlendirilmektedir. Kapitalizm ve sosyalizmi kaynakları
elde etmenin ideolojik formasyonu olarak ortaya koyarsak,
emperyalizmi de bu formasyonun dış boyutu olarak değerlendirmek
mümkündür.
Dikkat edilirse dünyada çatışma, kriz vuruşma ya da diplomatik
bir lisanla ifade edersek istikrarsızlığın yoğun olarak yaşandığı
yöreler; aynı zamanda da stratejik kaynaklar bakımından da
zengin olan bölgelerdir. Bu niçin böyledir? Dünyada insani,
dinî ya da ahlâki adalet neden gerçekleşmemektedir? İnsan,
insanın kurdu olmasının nedenleri nelerdir? Acaba sorun yanlış
yerde yanlış zamanda bulunmaktan mı kaynaklanmaktadır? Bütün
bu soruların tabiî ki tek cevabı yoktur. Herkes kendine göre
bir bahane, bir sebep ya da faktör bulabilir, ancak dünya
düzeni, iletişim, ulaşım ve medyasını kontrol eden güçler
gerçeklerin istedikleri yanını, istedikleri kadar gösterdikleri
için olgunun karanlıkta kalan bir çok yönü her zaman vardı.
Bireyler için olduğundan daha çok toplumlar ve miletler için
üzerine bastıkları zemin, yaşadıkları zaman ve kullandıkları
teknolojinin önemi vardır. Zamana, zemine ve teknolojiye yeterli
önemi vermeyen milletler başkalarının avı olmaya mahkûmdur.
Biz burada çoğu defa gözden kaçırılan iki önemli unsur üzerinde
duracağız. Bunlar politik yerinin ve stratejik konumunun ülkemize
yönelttiği tehditler nelerdir? Boyutu, yakın veya uzak tehlike
yaratıp yaratmadığı hususlarını tartışıp, açığa kavuşturmaya
çalışacağız. Geçmiş geleceğin en önemli pusulası olması sebebiyle
geçmiş olayları ve tarihi verileri de kullanaağız.
Bu
konuya geçmeden üç temel tespitimiz var onları ifade edeceğiz.
1. Siyaset ya da reel politik "mümkün olanı yapma
sanatıdır." Siyasetin gayesi de başarılıdır. Siyasetin
ahlâkı yoktur, ancak ahlâkın siyaseti vardır. Bu anlamda teorik,
ütopik ya da idealist düşünmek tuzaktır.
2. Dünyada ahlâk ve inanç politikleşince insanlık çarmıha
gerilmiş oldu. Sain Augustinus'un aksine Tanrı'nın Cennetini
dünyaya getirmenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Eşitsiz
ahlâksız ve insani ölçüsü olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Geleceğin
dünyası da böyle olacaktır. Yani gücün her türlü ahlâki, dinî,
insanî ya da kültürel normun tayin edicisi olduğu bir dünya.
3. Kaynakları sınırlı bir dünyada her millet bu değerlerin
ancak bir kısmını kontrol edebilmektedir. Bu nedenle uluslararası
ilişkiler "kaybet ki kazanayım" paradoksu üzerine
kuruludur. Türkiye'nin kaybı Yunanistan'ın kazancı demekse;
Yunanistan Türkiye'nin kaybetmesi ve dolayısıyla kendisinin
kazanması için her şeyi yapacaktır.
Yukarıda ifade edilen sorulara yeterli cevabın verilebilmesi
her şeyden önce jeopolitik ve jeostratejik konumun çok iyi
bilinmesine bağlıdır. Toplumların üzerinde yaşadıkları toprakların
politik veya stratejik değeri; onların değişme, ilerleme,
ihtilaf, çatışma, zenginlik veya yoksulluk durumlarını tayin
eden en önemli faktörler arasındadır.
Jeopolitik Nedir?
İsveçli bir coğrafyacı olan R. Kjellen "coğrafi teşekkül
veya yer içinde, ilmî olarak devletin araştırılması"
olarak jeopolitiği tanımlamaktadır. Bir başka deyişle
devlet varlığının tabiat kanunları ve insanların davranışları
açısından araştırma ve değerlendirilmesine jeopolitik olarak
ifade etmiştir. Bir ülkenin arz üzerinde işgal ettiği konum
dolayısıyla sahip olduğu askerî, siyasî ve ekonomik önemi
jeopolitik olarak tanımlayanlar da vardır. C.Haushofer ise
jeopolitiği "coğrafî bölgenin ve tarihî gelişmelerin
etkisi altında devletin üzerinde yaşadığı yer ile ilişkisi"
olarak ifade etmiştir. Yine Haushofer'e göre jeopolitik; yeryüzü
ilişkilerinin siyasî gelişmelerle olan bağlantısının ilmi'dir.
Suat İlhan jeopolitiği; "coğrafyanın bütün türleri ve
verileri ile aktifleşmesi" olarak tanımladıktan sonra
sürecin, bugünkü ve gelecekteki politik güç ve politik amaç
ilişkisinin coğrafî gücü esas alarak incelenmesini kapsadığını
ifade etmektedir. Burada coğrafî platform üzerinde güç merkezlerini
karşılaştırmalı olarak değerlendirmek esastır. Böylece politik
düzeyde güç ve hedef ilişkisi kurulur. Devletlerin güvenlik,
gelişme ve kalkınma politikası da bu zemin üzerine oturtulur.
Strateji Nedir
Strateji daha çok askerî bir kavram olarak bilinir. Ancak
günümüz dünyasında disiplinler arası ilişkilerin yoğunluğu
ve sistem anlayışı stratejiden hemen hemen her alanda yararlanma
imkânını doğurmuştur. Askerî bir kavram olarak stratejiyi
şöyle tanımlayabiliriz: "Düşman kuvvetlerinin niyetleri
ve araçlarının bir kısmının bilindiği farzedilerek, savaşın
cereyan edeceği arazinin durumunu dikkate alıp, askerî birliklerin
ve araçların genel kullanım ve görev planını belirleyerek,
yapılacak hareketleri ve manevraları zaman içinde düzenlemekten
ibaret savaş san'atıdır". Askeri kuvvetlerin ekonomik
biçimde kullanılmasından tutun da, yapılacak hareketlerin
ve manevraların zaman içindeki hiyerarşisini düzenlemeye kadar
her şey stratejiyle ilgilendirilmiştir.
Askerî strateji, askerî konularda hareket tarzı üretilmesi,
üretilen hareket tarzları arasından seçim yapılması ve seçilen
hareket tarzının uygulanmasını içerir. Politika, politik hareket
tarzı üretilmesi, üretilen hareket tarzları arasından seçim
yapılması ve seçilen hareket tarzının uygulanmasıyla ilgilenir
ve stratejiye göre bir üst hareket tarzıdır. Jeopolitik ise,
politikanın bu işlevi yerine getirebilmesi için gerekli yol
ve yöntemi belirler, verileri değerlendirerek bilimsel bir
zemin oluşturur. Askerî stratejistlerin jeopolitikle ilgileri
politikanın, bunun doğal sonucu olarak da askerî stratejinin
dünya politikasını kapsayacak kadar genişlemesinden kaynaklanır.
Bir askerî stratejinin düşünce ve uygulama sınırı, her çağda,
askerî birliklerin hareket yetenekleri ve o gün kullanılan
silahların etkili menzillerine bağlı olmuştur.
Jeopolitik ve Jeostratejik Önem
Jeopolitik, geliştirilecek her türden dış ilişkide bilimsel
ve vazgeçilmiş bir unsur hüviyetindedir. Millî, evrensel ya
da bölgsel olarak üretilecek her türden politikanın jeopolitik
temellere dayandırılması şarttır. Nasıl ki zemini olmayan
bir binanın geleceği olmazsa, jeopolitik duyarlılığı bulunmayan
bir politikanın da geçerliliği olmayacaktır.
Sosyal bilimlerde stratejik konum (coğrafya) ile toplum arasında
yakın bir ilişkinin bulunduğu çok eski zamanlardan bu yana
ileri sürülmektedir. Bazı düşünürler; her konumun orada oturan
insan topluluklarını "iyi ve fena" kılmak hususunda
eşit olmadığını ileri sürerler. Diğer yandan toprakların çölleşmesi,
ormanların yok olması, madenlerin ükenmesi, ticaret yollarının
değişmesi; toplumların kaderleri üzerinde hayatî derecede
önemli değişiklikler meydana getirdiğini tarihler yazmaktadır.
Eflatun "Kanunlar" adlı eserinde stratejik konumun
felsefî faaliyete bile etki ettiğini savunmaktadır.
İbn-i Haldun bütün dünyanın yedi iklime ayrıldığını ve her
iklimin kendine has bir insan topluluğu olduğunu belirtmiştir.
Le Play ise, coğrafî faktörün aile ve ekonomik faaliyet şekline
etkisinin büyük olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim Le Play'e
göre, Asya steplerinde yaşayan insan topluluklarının aşiret
hayatı ve cemaat şeklinde örgütlenmeleri ve geniş aile tipine
sahip olmaları coğrafî faktörlere bağlıdır. Diğer yandan Norveç
sahillerinde yaşayan insan toplulukları ise, coğrafyanın tesiri
ile faydacı, fertçi davranış tarzına sahiptirler ve çekirdek
aile şeklinde yaşamaktadırlar. Norveç sahillerinde aile hususiyetçidir.
Asya ailesinin cemaatçiliği gibi kuzey ailesinin fertçiliği
de coğrafi çevrenin eseridir.
Le Play ekolüne bağlı Prens Sabahattin de Osmanlı devletinde
yönetim değişikliğinin, meşruti ya da monarşik yapının değiştirilmesinin
sorunu çözemeyeceğini asıl sorunun, fiyort, sahil bölgesinde
göçebe kültürüne sahip bir halkın oturmasından kaynaklandığını
yani, Türk milleti ile üzerinde yaşadığı coğrafyanın birbirine
uymadığını ileri sürecektir.
Konuyu jeopolitik bir içerikle kavramlaştırarak açıklayan
düşünürlerin görüş ve teorileri bu noktada değinmek oldukça
yararlı olacaktır.
Jeopolitik Teoriler
Kara Hakimiyeti Teorisi: İlk jeopolitik teori olan
kara hakimiyeti teorisi tahmin edilebileceği gibi İngilizler
taarfından ortaya atılmıştır. İngiliz, H. Mackinder; 1904'te
Tarihin Coğrafi esasları isimli bir eser yazarak burada "kara
hakimiyeti" ile ilgili görüşlerini ileri sürmüştür. Mackinder
Asya, Afrika ve Avrupa'yı Dünya Adası olrak niteler. Batıda
Volga, doğuda Sibirya, güneyde Himalayalar, kuzeyde Buz Denizi
arasındaki bölgeyi merkezi bölge olarak kabul etmiştir. Sonraları
da Avrupa Rusya'sının tamamını merkez bölgesi içerisine dahil
etmiştir. Kara Hakimiyet Teorisi, "Doğu Avrupa'ya hakim
olan merkez bölgesini kontrol eder; merkez bölgesine hakim
olan Dünya Adasını kontrol eder; Dünya adasına hakim olan
da dünyayı kontrol eder" şeklinde özetlenebilir.
Mackinder, merkez bölgesi çevresinde bir iç kenar ay (Almanya,
Avusturya, Balkanlar, Türkiye, Hindistan ve Çin) ile dış kenar
ay (İngiltere, Afrika, Avustralya, Japonya, ABD) bulunduğu
görüşündedir.
Kara hakimiyet teorisi, bu teoriye uygun olarak merkez bölgesinde
dünyayı kontrol etmeye yeterli bir güç olursa gerçekleşebilir.
Bu bölgelere hakim olan güç yetersizse veya dünyanın başka
bir bölgesinde önemli bir başka güç oluşmuşsa, teoriler geçersizleşebilir.
Deniz Hakimiyeti Teorisi: Deniz Hakimiyet Teorisi ise
Amerikalı Amiral Alfred Mahan tarafından ortaya atılmıştır.
Amiral Mahan, deniz hakimiyetinin dünya hakimiyetinin anahtarı
olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bu teori de denize hakim
olanların dünyaya hakim olacağını ileri sürer.
Kenar Kuşak Teorisi: Mackinder'in kara hakimiyet teorisinin
verilerine dayanan Spykman, Dünya Adasına hakimiyeti, merkez
bölgesini çeviren, kaynak ve imkânları daha geniş olan kenar
kuşağa hakimiyet ile mümkün olacağını ifade eder. Bu dış kuşak:
Avrupa, Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan,
Çin, Kore ve Doğu Sibirya'dır.
Hava Hakimiyeti Teorisi: Bu teori yukarıdaki diğer
teori ve görüşlerin gerçekleşmesinin hava hakimiyetine bağlı
olduğunu iddia etmişlerdir.
Diğer yandan jeopolitik doktrinini hazırlayan F. Ratzel'e
göre, bütün sosyal hayat coğrafî unsurlara bağlıdır. Sosyal
hayatı şekillendiren kuvvet coğrafî faktördür. 19. yüzyılda
milletlerin kaderini ve politikasını çevre etkisine bağlı
gören incelemelere öncülük etmiştir. Bu çalışmalarda devletin
büyüme gücünü çevre şartlarına bağlamıştır. F.Ratzel, coğrafyası
uygun olmayan ve yayılma alanı bulunmayan milletlerin cüce
kalacaklarını ileri sürmüştür.
Türkiye'nin Jeopolitik ve Jeostratejik Durumu
Türkiye soy, din, ekonomi, ideoloji, dil ve tarihi idealleri
bakımından birbirinden farklı çok sayıda ülkeyle sınırlıdır.
Türkiye'nin sınır olduğu her ülkeyle tarihten gelen "alacak-verecek"
sorunu vardır. Çok komşusu, çok ihtilafı, çok farklılığı olması
ülkemizin en önemli jeopolitiğidir. Türkiye'nin hiç bir komşusu
yoktur ki diğerinin toprağında gözü olmasın. Bütün komşu ülkelerin
ortak özelliği de hepsinin Türkiye toprakları üzerinde hak
iddia etmeleridir.
Diğer yandan Türkiye; İslâmiyet ve Hıristiyanlığın, doğu kültürü
ile batı kültürünün, Asya ile Avrupa'nın, tek partili sistemlerle
çok partili sistemlerin; serbest pazar ekonomisi ile kontrollü,
devletçi sistemlerin sınırındadır ve bu durumun sıkıntılarını
derinden hissetmektedir.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya dikkatlice incelenirse Türkiye'nin
komşusu olan bütün ülkelerin hemen hemen hepsinde Türk ve
Müslüman toplulukların yoğunluğu dikkati çeker. Bu topluluklar
bazen sınırımız yakınında, bazen de bizimle nüfuz mücadelesi
vermekte olan ülkelerin sınırına yakın bölgelerdedir.
Bu toplulukları stratejik olarak değerlendirdiğimizde ise
bir dış bir de iç güvenlik çemberi oluştuğunu görürüz.Dış
güvenlik çemberi Bosna'dan başlayıp Çeçenistan üzerinden Orta
Asya'ya kadar uzanmaktadır.
İç güvenlik çemberi ise Batı Trakya, Bulgaristan, Dobruca,
Gagavuz, Kırım Türkleri, Abhazya, Acaristan Müslümanları,
Batı Azerbaycan, Kuzey Irak, Halep, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
olarak şekillenmektedir.
Dış güvenlik çemberleri Türkiye ile Avrupa ve Rusya arasında
tampon bölge, iç güvenlik çemberleri ise komşularla arada
tampon bölge işlevi görmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunu iyice analiz ettiğimizde de dış güvenlik
çemberi konusunda benzer bir politika izlendiğini görürüz.
Güney ve doğu sınırlarımızda ise buradaki ülkelerden çok İngiltere,
Fransa gibi batılı emperyalist güçlerin bu çemberi kırarak
Türkiye'yi yok etmeye çalıştıklarını görürüz.
Strateji uzmanlarına göre Türkiye için nihaî güvenlik hattı
ise üç tarafını çevreleyen denizlerle Kafkasya ve Güneydoğu
Anadolu'nun sarp dağlarıdır.
19.
yüzyılın başlarından itibaren önce dış güvenlik çemberi, ardından
da iç güvenlik çemberi aşılınca işgal orduları Anadolu'ya
ulaşabildi.
21.
yüzyıla girerken benzer oyunlar sergileniyor. Ancak bu defa
Türkiye'nin elinde çok daha güçlü kozlar var. Türkiye ayrıca
güç olarak da 19. yüzyıldan mukayese edilmeyecek kadar güçlüdür.
Balkanlar'da neredeyse beş kişiden biri Müslüman, Türklerin
nüfusu ise iki milyonu aşıyor.
Müslümanların yerleşik olduğu iki kuşak dikkati çekiyor. Edirne'den
Rodoplar üzerinden Makedonya'nın Yunan sınırı hattından Arnavutluk'a
oradan da Adriyatik'e ulaşıyoruz. Bu hatta ezici yoğunluk
Müslüman nüfusudur. Yunan Antenna televizyonu 24 Mayıs 1993
tarihli Aktüel programında; Kuzeydeki Hilal adlı bir bölümde
şöyle bir değerlendirme yapmıştır. Türkiye'nin Balkanlar'daki
Türk ve Müslümanlara ağırlık vererek Yunanistan'ı kuzeyden
kuşattığını ileri sürmektedir. Emekli Yunan Büyükelçi Viron
Theodoropulos da Yunanistan'ın Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk
ağıyla kuzeyden kuşatılarak Ortodoks ittifakının güneybatı
ayağının koparıldığına dikkati çekiyor. Yine bu uzmanın değerlendirmesine
göre; Makedonya'dan kuzeye Kosova,Sancak, Bosna hattına kadar
uzanan Müslüman kuşağı Ortodoks aleminin kalbine saplanan
bir hançerdir.
Yaklaşık bin yıllık Türk hakimiyeti altında olan Anadolu,
askerî, ekonomik, siyasî ve sosyal kültürel yönden (sui generis)
nev-i şahsına münhasır bir coğrafya parçasıdır.
Üzerinde yaşadığımız topraklar, ister Mc. Kinder'in kara,
isterse Muntington'un deniz teorisi alınarak değerlendirilsin,
jeopolitik ve jeostratejik yönden dünyanın en önemli coğrafya
parçalarından birisidir.
Dünya hakimiyeti açısından ya birinci derecede olan kara parçaları
arasındadır, ya da hemen bu özelliği taşıyan bölgelere komşudur.
Bu sebepledir ki Anadolu değişik dönemlerde büyük güçlerin
nüfuz mücadelelerine sahne olmutur.
Anadolu ve Boğazlar tarih boyunca ticaretin kavşak yolu olmuştur.
Anadolu'ya hakim olanlar dünya ticaretinin büyük bölümünü
de kontrol altında tutmuşlardır. Tarihi "İpek Yolu"
Anadolu üzerinden Asya ile Avrupa'yı ticari yönden birleştirmiştir.
Anadolu ticaret yolları açısından Kuzey-Güney trafiği üzerinde
bulunmaktadır. 20. asrın başlarından bu yana komünist rejimle
yönetilen SSCB dağılmış, Anadolu'nun kuzeyinde Türkiye ve
dünya ile ekonomik sistem yönünden eskiye oranla daha yoğun
ekonomik ilişkiler kurma potansiyeli olan devletler ortaya
çıkmıştır. Bakir ekonomik kaynağı ve potansiyeli bulunan Karadeniz
ülkeleri boğazlar yoluyla Akdeniz'e açılabilecektir. Bu kuzey
güney trafiği Türkiye'nin kontrolü altındadır.
Üzerinde yaşadığımız topraklar dünya açısından son derece
önemli olan ekonomik havza ve alanlarla doğrudan ilişki kurabilecek
konumdadır. Körfez ve İran petrollerine komşuyuz. Büyük ekonomik
güç olan Rusya ile Akdeniz havzası arasında yer almaktayız.
Avrupa birliği ile Ortadoğu ilişkisi büyük ölçüde Türkiye
üzerinden kurtulabilecektir.
Dünyanın gelecekteki en stratejik maddesi olacak olan su kaynaklarının
damarları Anadolu'dadır. Ortadoğu ülkelerinin tamamının gelecekte
Türkiye'den doğan suya ihtiyaç duyacakları bir gerçektir.
Kafkas
ve Orta Asya petrol ve doğal gazının Anadolu üzerinden dünya
pazarlarına ulaştırılması Anadolu üzerinden gerçekleştirilirse,
Anadolu coğrafyasının önemi tahmin edilemeyecek kadar artacaktır.
Anadolu
çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır. Özellikle
Yunan - Helen -Roma ve Hıristiyan medeniyetine ait bir çok
yer ve anıt Anadolu'da bulunmaktadır. Anadolu'yu ziyaret eden
Hıristiyan ve batılılar bu coğrafyanın üzerinde özenle korunan
eski uygarlıklara ait unsurlara bakarak derin derin iç çekmektedir.
Bu toprakların Türklerce işgal edildiğini ve kurtarılması
gerektiğini bilinçaltlarındaki en önemli argüman olarak saklamaktadırlar.
Türkler'in Anadolu ve Avrupa'daki hakimiyeti hiç bir zaman
batılılar tarafından kabul edilmemiştir. Onlar bu çok önemli
toprak, deniz ve hava kaynaklarının "Kafir Türkler"in
elinde bulunmasını hazmedememişlerdir. Hele hele Bizans'ın
muhteşem başkentinin, Patrikhane'nin, Ayasofya'nın Türklerin
elinde olması kabul edilemez bir şeydir. Mesela Papa 2. Pius
"Türklerin İstanbul'da olması demek, Avrupa'da hatta
evimizin içinde kendi mülkümüzde olması demektir." şeklinde
konuşmuştur. İtalyan şairi Ludovico Ariosto, "Bitli Türklerin
dünyanın en güzide yeri olan İstanbul'u işgal etmesini lânetle
andığı bilinmektedir". Ruslar ve batılı ortakları Osmanlı
döneminde Ortodokslar üzerinde koruyuculuk yapıyorlardı. O
dönemde sık sık Hıristiyan tebaayı bahane ederek iç işlerimize
müdahale etmeleri bundandı. Tanzimat fermanları, Islahat fermanları,
Meşrutiyetler, Teşkilat-ı Esasiyelerin hepsi batıyı memnun
etmek amacına yönelik uygulamalardı. Bugün benzer ıslahat
istekleri Avrupa Konseyinde karar altına alınmaktadır.
Sorun; bu kadar haçlı seferi, askerî hareket, oryantalist
gayret ve kaynak kaybanı rağmen Anadolu corafyasından Türklerin
sökülüp atılmamasıdır. Halbuki Jornowski'nin sözleriyle Türkler
Orta Asya'ya aittir. Oraya döndürülmelidir. Mesela Türkler
için Taşkent-Buhara arasında bir yer bulunabilir.
Bu konuda Rusya'nın geleneksel politikasına bir bakalım, Rusya'nın
politikasında güneye sarkma ve sıcak denizlere çıkma değişmez
stratejidir. Bu prensip Sovyetler Birliği Rusya'sında da aynen
devam etmiştir. Bugün de güneye sarkmanın Doğu Anadolu, Balkanlar
ve Boğazlar üzerinden gerçekleşmesi hedefleri canlılığını
korumaktadır.
"Akdeniz'e, sıcak denizlere çıkmak, bir Rus hükümeti
için geçici bir hedef değildir, olamaz. Bu esaslı problemi
onun karşısına her an çıkaran coğrafî şartlardır. Boğazlara
sahip olmayan bir Rusya evinin anahtarına sahip değil,demektir."
diyen Profesör Pierre Renouvin'in görüşlerinin aksini iddia
etmek mümkün değildir.
Türkiye'nin jeostratejik ve jeopolitik önemini vurgulayan
Rus politik yaklaşımını ifade ettikten sonra Fransa'da bir
araştırmadan söz etmek yararlı olacaktır.
"Türkiye'nin Jeostratejik Rolü" adlı araştırmada
aynen şunlar ifade edilmiştir: Uzmanlar Türkiye'nin batılı
standard kriterler çerçevesinde yargılandığı, halbuki Avrupa
Birliği yetkili organlarınca Türkiye'nin aslında batılı bir
ülke olmadığı kabul edilmektedir ve Türkiye'nin AB'ye üyelik
durumunun geciktirilmesinin altında "Hıristiyan Birliği
Kulübü"nde Müslüman bir ülkenin yerinin olmayışının yattığı
vurgulanmakla birlikte, aynı araştırmada Türkiye'nin Türkçe
konuşan ülkeler, İslâm alemi ve komşu ülkeleri ile olabilecek
ilişkileri kastedilerek, Türkiye elinde dünyanın geleceğinin
bir parçasını tutuyorsa, o zaman Avrupa da elinde Türkiye'nin
geleceğinin önemli bir parçasını tutuyor olmalı denerek, Türkiye'nin
ihmal edilemeyeceği açıklanmaktadır.
Avrupa Birliği tartışmalarıyla ilgili olarak bir batılı bilim
adamı şöyle söylemektedir: Genişlemiş Avrupa'nın gerçekleşmesi
Türkiye'nin de Avrupa'da kalmasını sağlayacaktır. Türkiye'yi
Avrupa'nın bir parçası olarak tutmak Türkiye, Orta Asya ve
Ortadoğu için büyük anlam ve öneme sahiptir. Gelecekte tarihi
biçimlendirecek az sayıda olaydan biri, Türkiye'nin Avrupa
eğilimli politikasının bir yönünü bulmaktır.
Şimdi düşünelim Türkler Orta Afrika'da ya da yalnız haritalarda
bulunan steplerde yaşasaydı bu kadar saldırı ve hakarete uğrarlar
mıydı? Şüphesiz hayır. Dünyanın en kritik kaynaklarının bulunduğu
bir yörede, bir açıdan enerji terminali bir başka açıdan ticari
kavşak diğer bir yönden dinî ve millî farklılık arz eden güçlü
bir alternatif teşkil eden bir millet olarak yaşamak demek
sayılamayacak kadar düşmana sahip olmak demektir.
Konu geliyor, jeopolitik ve jeostratejiye dayanıp kalıyor.
Başarının temeli uygun yer, uygun zaman, uygun kaynak üçlüsü
üzerine kuruludur. Bu üç faktör uygun politikalarla birleşince
zafer üretir. Bu bakımdan bir ülkenin politik yeri ya da stratejik
konumu o ülkeyi emperyalist arzuların hedefi yapar ya da önemsiz
kılar. Özetle bir ülkenin jeopolitiği ve jeostratejik yeri
o ülkenin hem en büyük avantajı hem de başının belası olabilir.
Ülkemiz jeopolitik ve jeostratejik yönden son derece önemli
bir mevkii işgal etmektedir. İşte bu yüzdendir ki Türkiye'nin
bulunduğu topraklar üzerinde hak iddia etmeyen komşusu yok
gibidir. Türkiye üzerinde en radikal ve açıkça talebi olan
üç komşumuz vardır. Bunlar önelikle Ermenistan, Yunanistan
ve Suriye'dir. Diğer komşularımızın tarihi politika ve emellerine
yukarıda temas etmiştik şimdi de bu üç küçük ülkenin büyük
hedeflerini kısaca özetlemekde yarar vardır.
Ermenistan Doğu Anadolu'yu kendi toprakları olarak görmekte,
Ağrı dağını Ararat olarak kendi sınırları içinde göstermekte
ve Türkiye aleyhine olacak her türden eyleme destek vermektedirler.
Ermeniler hayallerindeki Büyük Ermenistan'ı kurabilmek için
Türkiye'yi güçsüz düşürmek ve parçalamak histerisine tutulmuşlardır.
Yunanistan'ın Türkiye'den yüzelli bini Ege ve Marmara'da,
altmış bini Karadeniz'de olmak üzere iki yüz bin kilometre
karelik bir toprak talei vardır. Bu küçük devletin de hedefi
Büyük Yunanistan'ı kurmak. Megalo ideası budur. Yunanistan'ın
bu hain emelleri boşa çıkacaktır. Ancak Yunanistan yayılma
ve büyüme amacında oldukça büyük mesafeler katettiğini de
burada açıklamak zorundayız. Yunanistan 1826 yılında 23 bin
kilometrekarelik bir toprak üzerinde kurulmuş iken bugün 131.900
kilometrekarelik bir toprağa sahip bulunmaktadır. Yunanistan
sürekli yayılmış ve genişlemiştir.
Suriye kendi varlığını Türkiye aleyhtarlığı üzerine oturtmuş
bir ülkedir. Özellikle Hatay'ın anavatana iltihakını hazmedememiş,
açık açık topraklarımız üzerinde hak iddia etmektedir. Suriye
haritalarında sınırlarını Güneydoğu Toros eteklerine kadar
uzatmakta ve toplam 90 bin kilometre karelik bir toprak talebinde
bulunmaktadır. Suriye'nin son yıllarda ülkesini Türkiye aleyhtarı
terör kampı haline getirmesinde ve Türk suları üzerinde de
hak iddia etmesinin bilinç altında hep bu amaç vardır.
Bir ülkenin jeopolitiğinin ve stratejik öneminin ölçüsü olarak
uğradığı saldırıları göstermek mümkündür.
Türkiye ve Türk milleti uğradığı dış saldırılar bakımından
tarihi rekoru elinde bulunduruyor dersek fazlaca abartma yapmış
olmayız. Örneğin son üçyüz yıllık Türk tarihine bir bakacak
olursak; ikili-çok yönlü ve organize ittifak halinde ülkemize
yönelik yaklaşık otuzun üzerinde büyük saldırı olduğunu görürüz.
Haçlı seferleriyle başlayan Türk varlığını Önasya topraklarında
yok etme saldırıları kesintisiz sürmektedir. Türkiye'nin stratejik
ve politik konumu saldırılarda en önemli rolü oynayan faktörler
arasında yer almaktadır. Bu sebeple Türkiye'ye karşı yürütülen
iç ve dış, açık ve kapalı, sıcak ve soğuk savaşın bilinç altını
ve tarihi sebeplerini çok iyi anlamak gerekir. O halde biraz
tarihe dönüp bakalım. Türkiye jeopolitiği ve stratejisinden
rahatsız olan güçlerin bugün uyguladıkları bölücü ve yıkıcı
faaliyetlerin geçmişte uyguladıklarından hiçbir farkı olmadığı
ortadadır. Uygulanan yöntem şuydu; önce ülkede yaşayan azınlıklar
çeşitli bahanelerle isyan ettirilerek düzenli ordu birliklerinin
bunlarla meşgul olarak yıpranması sağlanıyor,ardından Balkanlar'dan
ve Kafkaslar'dan saldırıya geçiyorlardı. Düşman iç ve dış
müttefik bulmadan hiçbir zaman Türkiye'ye saldırmaya stratejik
ve taktik açıdan uygun görmemiştir, tarih bunun en yakın şahididir.
Diğer yandan Türkler'e karşı uygulanan batı politikaları sürekli
iki yüzlü ve çifte standardlı olmuştur. Bundan sonra da sürekli
böylece olacaktır. Batılılar için Türkler istenmeyen komşulardır.
Onlar bizi "zorunlu fena" olarak gördüklerinden
zaman zaman işbirliği ve barış ortamı içinde birlikte yaşama
lafları etmektedirler. Gerçek niyetleri ve amaçları tarihte
saklıdır. Bugün bu şartlar aynen devam etmektedir. Çok tipik
bir örnek olması sebebiyle 1912 Balkan savaşına kısaca değinmekte
yarar vardır. Sırp, Bulgar, Yunan ve Karadağ'ın efendileri
olan Osmanlılara saldırmasıyla bu savaş başlar. Bu saldırı
sırasında Avrupa devletlerinin gerçekte karakteri ve niyetleri
çok iyi anlaşılıyor. Avrupa devletleri "dört küçük devletin"
Osmanlı kuvvetleri karşısında yenilgisini kesin olarak gördüğünden;
kim kazanırsa kazansın, hiçbir toprak değişikliğine razı olmayacaklarını
açıklarlar. Böylece Balkan devletlerinin toprak bütünlüğünü
garanti altına almış oluyorlardı. Osmanlı devleti yenilince
verilen bu sözler derhal unutulur!
Yine batılı devletlerin zamanla verdikleri sözler ve taahhütlerin
kuvvet karşısında ya da Türkler'le ilgili konularda nasıl
değiştiğinin bir örneğini kutsal ittifak adıyla anılan toplantılardaki
kararlara karşı olan tavırlarından anlamak mümkündür.
Kutsal
İttifak "İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya"
arasında kutsal ittifak yapılıyor. Krallara, monarşik yönetimlere
karşı vuku bulacak isyan Avrupa'nın neresinde çıkarsa onu
ortak hareketle bastıracaklardır.
Yunanistan isyanında Türklere karşı isyan eden aileler desteklenerek
iki yüzlü bir mantıkla hareket ettikleri anlaşılmış oldu.
Günümüzde bu çifte standard örneğini Avrupa Gümrük Birliği
ile yeniden yaşadık. Avrupa ülkeleri ile yapılan Ankara Andlaşması
gereği, işgücünün serbest dolaşımı hakkı karara bağlanmıştır.
Gümrük Birliği anlaşması sırasında bu altına imza attıkları
konudan söz edilince Avrupalı delegeler "Ankara Andlaşmasının
mantığını gündeme getirirseniz bu bizim gençlik hatamızdı"
deriz demişlerdir.
Bütün bu olgular göstermektedir ki, Türkiye'nin jeopolitik
ve jeostratejik durumu batının, kuzey komşumuzun ve diğerlerinin
hırsını, kıskançlığını, kinini ve daha çok da iştahını kabartıyor.
Gobi çölünün ya da Göranland adasının kime ait olduğu pek
fazla önemsenmiyor. Ama adeta dünyada yalnız "bir devlet
olsa şüphesiz başkenti İstanbul olurdu" denilen bir medeniyet
yoğun bölgeye sahipseniz, dünyanın bilinen enstratejik kaynağı
olan Kafkas ve Ortadoğu petrolünü kontrol edebilecek konumdaysanız;
batının şuur altında alternatif olarak gördüğü İslâm doğu
kültürünün son temsilcisiyseniz; elbette düşmanlarınız sizi
rahat bırakmayacaktır. Kısacası Türkiye'nin jeopolitik ve
jeostratejik durumunun önemi bütün önemli güçlerin ülkemiz
üzerine hesaplar yapması sonucunu doğuruyor.
1992 yılında Pentagon tarafından hazırlanmış Amiral Jerimah
raporunda Almanya'nın bölgesel hegemonyalar kurmaya girişmek
yoluyla dünyadaki istikrarı bozabileceği endişeleri ifade
edilmiştir. Zira bölgenin ve daha geniş bir halkanın umut
vaad eden gücü Türkiye'nin istikrarını önce ekonomik olarak
bozabilmenin en ucuz, en verimli ve en kestirme yolu, Türkiye'yi
kendi içinden, istikrarsız ve terör ihraç eden ülkelerle birlikte
başa çıkmasını gerektirecek bir faktörle rahatsız etmektir.
Bu da bugün için PKK'dır şeklinde yazmaktadır.
Türkiye'de bazı entel geçinen yazar-çizer takımı zannetmektedir
ki ülkede demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü
ve fikir özgürlüğünün yeterli olmaması bir takım güçlerin
Türkiye aleyhtarı politika izlemelerine neden olmaktadır.
Bu tümüyle gaflet ve ahmaklıktan ibaret bir anlayıştır. Suudlunun,
Kuveytlinin, Cezayirlinin vb. insan haklarının olup olmaması
yahut da demokrasi ile yönetilip yönetilmemeleri onları nasıl
hiç ilgilendirmiyorsa; Türk halkının aç olması, açıkta kalması
ya da kötü yönetilmesi onları ilgilendirmemektedir! Türkiye'yi
hedef yapan stratejik ve politik konumunun önemidir.
Türkiye'de kerameti kendinden menkul bir takım güç odakları
ülkenin millî, dinî ve tarihî değerlerinden taviz verdiği
oranda batılı olacağını ve batılılar tarafından kabul göreceğini
savunmaktadır. Dostluk, barış ve kardeşlik gibi afyonla uyuşturulan
gençlik bugün millî, tarihî ve kültürel değerleri konusunda
bilgisiz ve cahil kalmıştır. Üniversite bitiren gençlerimizin
büyük bir çoğunluğu bugün Sırpların, Kosova, Ermenilerin tehcir,
Yunanlıların Megalo Idea, Irak'ın Musul-Kerkük, Ukraynalıların
Kırım konusundaki suçlamalarına cevap verecek değildir.
Bu
hesaplar ve baskılar sonucunda Türkiye dinini, tarihini ve
kültürünü taşıyamaz hale gelmiştir.
Bu ülkenin aydını, siyasetçisi, yöneticisi velhasıl aklı selim
sahibi herkes şunu bilmelidir ki dünyanın en stratejik toprakları
üzerinde yaşamaktalar ve bu topraklara sahip olmanın da bir
bedeli vardır.Bu ülke Ermeni, Rum ve Siyonist odakların, bölme-parçalama
ve ele geçirme politikaları süreklilik arzetmektedir.Bunun
en kolay yolu ülkeyi içinden vurmaktır. Bunun için etnik ya
da mezhep farklılıkları uygun bir vasıtadır. Karşımızda kuzu
postuna bürünmüş beşinci kol faaliyetleri vardır. Bu faaliyetler
her memnuniyetsizliği anında çatışmaya, vuruşmaya ve yakıp-yıkmaya
yönelik olarak kışkırtmakta ve tahrik edilmektedir. Aydınımız
şikayetini kendi içine, memnuniyetini dışarıya gösterecek
kadar basiretli olmalıdır. Gençler ise tarihine, kültürüne,
bayrağına velhasıl geleceğine sahip çıkmalıdır. Çevrenize
bakın toprağı hem de kıraç toprağı vatan yapmak için Bosna,Çeçenya
nasıl bir bedel ödüyor? Sırplar sağcı Müslüman, solcu Müslüman,
alevi-sünni, Hırvat demeden vuruyor. Bunun anlamını iyi bilmeli,
oyuna gelinmemelidir.
Türk insanı bugününü kurtarma yarışına girdiğinden, dününü
ve yarınını bir kenara bırakmıştır. Halbuki dün bugünün anasıdır.Biraz
önce biz tarihimizi taşıyamıyoruz dedim. Bunun doğru bir tespit
olduğunu düşünüyorum. Rusya ve Yunanistan Bizans'ı diriltme
sevdasına girmiş. Ermeniler 1915 yılındaki kendi marifetleri
olan olayları 1995'lerde hesabı arıyorlar. Sırplar Kosova
savaşının intikamından söz ediyorlar. Biz Osmanlı mirasını
reddederek kendi kalemize gol atmamalıyız. Ancak büyük devlet
kurmak kolay olmadığı gibi, bu devletlerin miraslarını reddetmekte
o kadar kolay değildir. Nitekim biz ne kadar vazgeçtik desek
de, düşmanlarımız çıkarlarına geldiğinden mirasçı olarak faturayı
bize ödettiriyorlar. Hiç bir gayretimiz olmamasına, hatta
her türlü engeli çıkarmamamıza rağmen, tarih kendi tabii seyri
içinde yürüyor. Türkiye istemese de Bosna ile Azarbeycan ile
yeniden ilgilenmek zorunda kalıyor. O halde şu Osmanlı olmasaydı,
Bosna falan da olmazdı, bizde dışişlerini çok kolay idare
ederdik demek durumundan kurtulmalıyız! Büyük davaların küçük
takipçisi olmaz.
Diğer yandan kültürel sınırların siyasi sınırlardan daha önemli
olduğu unutulmamalıdır. Balkan ülkeleri siyasî egemenliğini
reddettikleri Türklerin hayat tarzını ve kültürünü tamamen
reddedememişlerdir.
Yine biz İslâm kimliğimizi şu veya bu ideoloji ya da devletin
şerrinden uzak kalmak için saklamamalıyız. Bütün ilişkilerimizde
tarihimize, kimliğimize ve uzak değerlerimize öncelik vermeliyiz.
Zira kendisine saygısı olmayan bir toplumun başkalarından
saygı beklemesi en azından zeka özürüdür.
Sonuç
Türkiye,
dünyanın yeniden yapılanması sürecinde kendisine ikinci veya
üçüncü sınıf bir yer aramamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti
birinci sınıf bir devlet olmanın şartlarına ve sorumluluklarına
kendini hazırlamalıdır. Buna mahkûmdur. Bu mahkûmiyet jeopolitik
ve jeostratejik durumundan kaynaklanmaktadır. Türk milletinin
üzerinde yaşadığı toprakların jeopolitiği bu topraklar üzerinde
yaşadığı toprakların jeopolitiği bu topraklar üzerinde ikinci
sınıf bir devletin istiklal ve istikbalini muhafaza etmesini
imkansız kılmaktadır. Türk topluluklarının üzerinde yaşadığı
hinterlanddaki tarihi geçmişi, düşmanlıkların süreklilik arzetmesine
sebep olmaktadır. Tarihi göz ardı ederek yaşamaya çalışan
uluslar, milletler mezarlığında kendisine yer aramalıdır.
Atasından kendisine miras kalan antikanın değerini bilmeyene
evlat onu nasıl çok ucuza elinden çıkarırsa, üzerinde yaşadığı
toprağın stratejik ve politik değerini bilmeyen nesillerde
onu korumada gafil davranabilirler. Üzerinde yaşadığımız toprakların
antik değeri arzın hiçbir yerinde ebed-müddet yaşamak durumundaysa
tarihin kendisine yönelttiği tehditleri karşılayacak şuurda
kadrolar yetiştirmelidir.
|