| YENİ
DÜNYA KARŞISINDA ALTERNATİF BİR İSLAM MEDENİYETİ
KURMAK MÜMKÜN MÜ ? |
|
SÖNMEZ
KUTLU
|
|
|
GİRİŞ
İnsanlık tarihi boyunca mahallî ve evrensel pek çok medeniyet
doğmuş, büyümüş, zirvesine ulaşmış ve sonunda çökmüş, İbn
Haldun'un deyimiyle ölmüştür. Mahallî olanları bir kenara
bırakacak olursak, evrensel olanlar arasında Yunan medeniyeti,
İslâm medeniyeti ve içinde yaşadığımız çağa hakim olan, bilimsel
ve teknolojik gelişmelere damgasını vuran ve temeini Hıristiyan
kültürünün oluşturduğu Batı medeniyeti olmak üzere üç büyük
medeniyetten söz etmek mümkündür. Son yıllarda yaşanan hızlı
değişmelerin sonucunda komünizmin siyasî bir nizam olarak
iflas etmesi ve Berlin duvarının yıkılması ile birlikte Rusya'nın
önderliğindeki doğu bloku ve Amerika'nın başını çektiği batı
dünyası arasında yaşanan soğuk savaş dönemi sona ermiş bulunmaktadır.
Rusya'nın çöküşüyle birlikte, iki başlı bir dünya hakimiyeti
yerine Amerika'nın başkanlığında tek başlı bir dünya hakimiyeti
dönemi başlamıştır.
Batılı bazı yazarlar, bütün bu değişmeleri, batı medeniyetinin
bir zaferi kabul ederek, insanlık tarihinde ideolojiler savaşının
sonu ve beşerî yönetim biçiminin son evresi olan batılı liberal
demokrasinin evrenselleşmesi şeklinde değerlendirmekte hatta
daha da ileri giderek bu gelişmeler "Tarihin sonu"
olarak görülmektedir(1).
Tarihin sonu tezi, ilk önce Fransız İhtilâlinin başarıya ulaşması
neticesinde, hürriyet ve eşitlik esaslarına dayanan devlet
anlayışının bütün dünya ülkeleri tarafından benimsenmeye başlanması
üzerine 1806'da Hegel tarafından ortaya atılmıştır(2).
Batılı bilim adamları arasında, sanayi devrimini Hıristiyanlığın
bir zaferi olarak görmek isteyenler de çıkmıştı. Acaba Fukuyama'nın
da dediği gibi, ideolojik gelişme tamamlandı mı, gerçekten
tarihin sonuna geldik mi? Homojen devlet anlayışı bütün dünyada
zafere ulaşacak mı? İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu ekonomik
ve siyasî bunalımı, silahlanma, çevre ve benzeri sorunları
çözmede artık liberalizme rekabet edecek başka ideolojilerin
arlığından söz edilemez mi? Böyle bir alternatiften bahsedilecekse
bunun İslâm olduğu söylenemez mi?
a) Yeni Dünya Düzeni Nedir?
Farklı dünya görüşlerini savunan bütün büyük medeniyetler,
zirvede oldukları dönemlerde, bu tip ülkü ve idealler ortaya
atmışlardır. Bu geçmişte Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu,
Sovyet İmparatorluğu, bugün ise batı medeniyetinin temsilcisi
kabul edilen Amerika tarafından benimsenen bir ülkü ve idealdir.
Osmanlı, buna "Nizam-ı Âlem" ülküsü adıın verirken
bugün Amerika buna "Yeni Dünya Düzeni" demektedir.
Rusya'nın yıkılmasıyla birlikte, İslâm dünyasının ikinci bir
süper güç olarak ortaya çıkması endişesi, batı dünyasının,böyle
bir fikri ortaya atmasının başlıca sebeplerinden birisidir.
Ancak onların böyle bir şeyi ortaya atmalarının bir başka
sebebi de, Müslümanların şu anda güçlü olduklarından veya
batının İslâmla ilgili korkularından çok, "batı medeniyetinin
kavgacı bir temel üzerine kurulmuş olmasından"(3)
kaynaklanmaktadır. Yani batı medeniyeti bir başkasını nefyetmeden
veya dışlamadan yaşayamaz. Başka bir kimliğe ve kendilerinin
başkası tarafından köle olarak kullanılmasına engel olacak
ilahi bir kitaba ve düşünceye sahip tek güç Müslümanlar ve
İslâmdır. Bu özelliği ile onlar batı medeniyeti karşısında
bir başkası olarak kabul edilmişlerdir.
Batı, İslâm dünyasını, zayıf, güçsüz ve acizliğine rağmen
batı için tehlike ve düşman ilân ederek Rusya'dan sonra kendisine
rakip olabilecek potansiyel bir güç ve düşman olarak görmektedir.
Bu sebeple Yeni Dünya Düzeni adıyla ortaya atılan bu görüşün
gerçekleşmesi, batı tarafından veya Hıristiyan dünyası tarafından
İslâm dünyasının ikinci defa işgal edilmek istenmesinden başka
bir şey değildir. Böylece, fiilî sömürgecilik döneminin sona
ermesiyle bağımsızlıklarını kazanan İslâm ülkelerindeki gelişmeler,
kontrol altına alınabilecektir.
Batı, kurulacak böyle bir sistemin içine bizleri dahil ederek,
İslâm ülkelerinde filizlenmeye başlanan veya doğum sancısı
çeken Müslüman Türk dünyasının liderliğinde yeni bir İslâm
medeniyetini doğmadan öldürmek istemektedir. Hıristiyan batının
bu yeni sömürgecilik plânının gerçekleşmesini kolaylaştırmak
için onun evrensel ahlâkı yazılmaya çalışılmaktadır. Bu yüzden
Yeni Dünya Düzenine batı sömürgeciliğini güzel göstermek için
giydirilmiş yeni bir maske olarak bakılabilir. O halde İslâm
dünyasının önünde iki seçenek vardır, ya böyle bir sistemin
parçası olacak veya kendi kimliğinin bilincinde olarak Kur'ân
merkezli yeni bir İslâm medeniyeti kurmak zorunda kalacak.
b) Yeni Bir İslâm Medeniyetine Niçin İhtiyaç Vardır?
1. Tarihî bir sorumluluktur
Osmanlı devletinin zayıfladığı ve çökmeye başladığını gören
Batı dünyası, onu, "hasta adam" ilan ederek bu devletin
hakimiyeti altındaki torakları paylaşmaya yönelik işgâl planları
ve sömürülmesini kolaylaştıracak pek çok projeler ortaya attı.
Bu bölgelerde sınırlarını kendilerinin cetvelle çizdikleri
yeni İslâm devletleri oluşturarak, bunları birbirine düşman
hale getirdiler. Uzun süre işgal altında kalan bu ülkeler,
1940'lardan sonra bağımsızlıklarını elde edememişlerdir. Soyvetler'in
çökmesiyle Müslüman Türk dünyası kendi bağımsız devletlerini
kurarken, Filistin, Keşmi, Bosna-Hersek ve diğer bölgelerde
Müslümanlar henüz bağımsız devletlerini kuramamışlardır. Bağımsızlığını
kazananların ise, ekonomik ve siyasî pek çok konuda batıya
bağımlılığı devam etmektedir. Çünkü Müslümanlar, kendi teknolojilerini
ve gelişmeyi sağlayacak diğer kurum ve kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş
değildirler.
Diğer taraftan, bağımsızlığını yeni kazanan devletlerde ortaya
çıkan İslâm medeniyetine mensubiyet şuurundan rahatsızlık
duyan batı dünyası, bunu silebilmek için Osmanlı kültürünü
ve sanat eserlerini yıkma çabalarına tekrar hız vermiştir.Bunun
en bariz örneği ve uygulaması bugün Bosna ve Hersek'te yaşanmaktadır.
Osmanlının izlerini silme yıkımı, eski projenin bir devamı
olarak, halâ devam etmektedir. Bütün dünyanın gözleri önünde
ve sözde insan haklarının beşiği Avrupa'nın göbeğinde binlerce
Müslüman, katledilmekte, işkenceyle öldürülmekte, kadınlara
ve kız çocuklarına tecavüz edilmektedir. Bu yüzden Fukuyama'nın
tarihin sonu iddiası ve diğer bazı batılı yazarların artık
savaşların sona ereceği fikri, daha şimdiden iflâs etmiştir.
Çünkü Yeni Dünya düzeninden bahsedilmeye başlandığından itibaren
yaşanan savaşlar, soğuk savaş döneminde yaşanan savaşların
yüz katına çıkmıştır. Bosna'da ve başka bölgelerde yaşanan
etnik ve dinî kıyımlar Hitler'in son kıyımını gölgede bırakmıştır.
Batı Avrupa'nın kalbinde bir İslham devleti istemediğinden,
başarıya ulaşabilmek için, geçmişteki haç-hilal kavgasını
tekrar bir medeniyetler çatışmasına dönüştürmüştür. Sırplar
işgal ettikleri yerlerde kadınlara, "gelin kilisede Hıristiyan
olun size hiçbir şey yapmayalım!" diyerek, niçin savaştıklarını
açıkça ortaya koymuşlardır. Ayrıca ele geçirdikleri stratejik
bir tepenin üzerinde camiyi dozerle yıkarak yrine kilise yapmaktadırlar.
Batı kendisine rakip olabilecek ve gelecekte karşısında zorlanacağı
bir medeniyetin doğuşunu engellemek için, demokrasiyi ve insan
haklarına saygıyı bir tarafa bırakmıştır. Teknolojik ve bilimsel
gelişmelere sahip olmayan bir İslâm medeniyetinin kalıntıları
ile bu batı vahşeti karşısına çıkabilmek oldukça zordur. Eğer
bu medeniyetler savaşında İslâm dünyası galip gelmek istiyorsa,
İslâm medeniyetinin yeniden inşası ve Müslümanların öz benliklerine
dönmesi şarttır. Bir başka ifadeyle, Müslümanların, dinî,
ahlakî, bilimsel ve felsefî düşünce bakımından yenilenmesi
gerekmektedir.
2. Dinî bir yükümlülüktür
Alah insanlara en son mesajı Kur'ân'ı gönderdiğine göre, artık
vahiy kapısı kapanmış ve yeni bir vahiy beklemenin imkânı
ortadan kalkmıştır. O halde Müslümanlar, bu ilâhî mesajdan
çıkaracakları ilkelerle yaşamak ve insanlığa ışık tutmak zorundadır.
Bu dinin son bulmasından bahsedilemeyeceğine göre, o zaman
bu din, Hamdi Yazır'ın ifadesiyle, "tekâmül safhasında
kalacak ilkel bir olgu değil, her tekâmülü içeren Rabbanî
ve Rahmanî bir hususiyettir"(4).
Biz burada, dinde yenilenmenin ilâhi bir emir olduğu fikrini
son asrımızın büyük müfessirlerinden Hamdi Yazır'ın fikirleriyle
izah etmeye çalışacağız. O bu düşüncesini, "Biliniz ki
Allah, ölen toprağı diriltir". Hadîd suresi 17. âyetine
getirdiği oldukça enteresan bir yorumla şu şekilde izah etmektedir.
Burada Allah şunu demek istemiştir: "Ey Müminler, biliniz
ki Cenab-ı Allah'a yalnız aklen değil, aklen ve hissen bağlı
olan insanlar için zaman aşımı korkusu yoktur. Onlar eskidikçe
yenilenme imkânını bilmeli, ardarda gelen yeni şevkler içinde
sonsuza dek devam etmelidirler. Bu din sınırlı bir tekamül
safhasında durmak için inmiş özel bir din değil, sonsuza tekamül
devrelerini idare için indirilmiş Hakk'ın ilkelerini içeren
evrensel bir dindir."
Yazır, bu âyetten çıkardığı dinde yenilenme ve tekamülün sürdürülmesi
ilkesini "Cenab-ı Allah şüphesiz her yüz sene başında
yani her asırda bu ümmete dinini yenileyecek adam veya adamar
gönderecektir." hadisine getirdiği yorumlarla da desteklemektedir.
1- Hadiste geçen gönderme "ba's" kavramı bir yenileyici
vadetmektedir.
2- Dinî yenilemenin "tecdidin" gerekliliği uyarısına
ve bunun asır ile sınırlandırılmasına işaret vardır.
3- İman yoluyla ümmet her asrın başında yenilenmeye sevk ve
bunu kabul etmeye teşvik ediliyor.
4- Bu ümmet ibaresi yenilenmede ümmetin kimliğinin korunması
gerektiğinde ve yenilenmenin başkalaşım değil, bu kimlik ve
hüviyeti doğrulayıp devam ettirmesi lüzumunda kesin emir ifade
etmektedir.
5- Dini yenileyecek olanın belirli bir şahıs olacağına işaret
vardır.
O halde zaman aşımına uğramamanın yolu, bu ilkeye bağlı kalmaktan
geçtiğini bizzat bu dinin Peygamberi haber vermiştir. Ancak
bu sayede Nübüvvet nurundan uzaklaştıkça, biz ona yaklaşacak
ve hassasiyetimizi koruyarak neşeden neşeye koşacağız. Yazır,
dinde yenilenmenin ayet ve hadisle temellendirilmesini yaptıktan
sonra şu sonuca varmaktadır: "Demek ki her asrın başında
dinimizin yenilenmesini beklemek hakkımızdır. Bu yenilenmeyi
gerçekleştirecek yenileyiciyi yetiştirmek için çalışmak vazifemizdir."(6)
3. Sosyal ve psikolojik bir zorunluluktur
Kültürel ve sosyal değişme olgusu tarihin her döneminde insanlığın
yaşamak zorunda olduğu bir olgudur. Kur'ân'ı Kerim'in inzali
ve İslâm toplumunun oluşumu 610 yılından itibaren başlamıştır.
"O tarihten bu yana ondört asır geçmiştir. Günümüzün
tarihi, siyâsî, ekonomik ve sosyal yapısındaki şartlar önemli
bazı açılardan Hz. Peygamber'in zamanındaki duruma hiçbir
şekilde benzememektedir. En azından toplum yapısı değişmiş
ve değişmeye devam etmektedir"(7).
Ancak daha önceleri oldukça yavaş görülen bu değişme, sanayi
devriminden sonra, insanların düşüncelerini ve hayat tarzlarını
değiştirecek kadar ani ve hızlı değişiklikler haline gelmiştir.
Bu değişikliklerden etkilenmeyen hiçbir dünya görüşü yoktur(8).
Diğer yandan İslâm medeniyeti, birinci asırdan itibaren Hint,
Yunan, Sasanî, Hıristiyan, Mecusî ve Yahudi kültürleriyle
yakın temasta bulunmuştur. Bu sebeple İslamın hassas noktası
olan tevhid inancına bu kültürlerden bazı yanlış ve bozuk
inançlar ve hurafeler girmiştir. Bugün Müslümanlar tarafından
bu gibi telakkiler din gibi kutsal kabul edilerek yaşanmaya
devam edilmektedir. Bu yüzden de, İslâmın bin yıl önce yapılan
yorumu ve İslâmi sanılan bu değerler ve ortaya atılan görüşler
sosyal, ekonomik ve siyâsî değişmeler sonucu meydana gelen
ihtiyaçlara cevap verememektedir. Veya her devrin kendine
has şartlarının ürünü olan alimlerin görüşleriyle, yeni yeni
ortaya çıkan bu sosyal, ekonomik ve asrî problemlere çözüm
getirmek oldukça güçleşmiştir. Mirza Beşirüddin Mahmut Ahmed'in
de ifade ettiği gibi, "Hz. Peygamber zamanında kabul
edilen bir sistemin ve İslâmiyetteki içtimaî ve iktisadî prensipleri
gerçekleştirmek üzere ilk dört halife döneminde tatbik olunan
projelerin, bugün kifayet etmeyeceği aşikârdır. Şu halde,
bu asırda İslâmî sisteme amelî bir şekil vermek lâzımdır...
Halifeler, İslâmiyetin bu hususa ait prensiplerini, kendi
zamanlarındaki ihtiyaca göre tefsir ederek amelî bir şekle
sokmuşlardır."(9)
Eğer günümüz Müslümanı, içinde yaşadığı toplumun bu tür ihtiyaçlarını
karşılayamaz ve ona yön veremezse, kendi kendine yön vermek
üzere başka kültürlerin ve dünya görüşlerini çözümlerini yardıma
çağıracak ve İslâmın evrensel mesajı hayatın dışına itilecektir.
O halde sosyal şartların değişmesi neticesinde ortaya çıkan
problemlere İslâmın evrensel ilkeleri doğrultusunda günümüz
insanına çözüm üretebilmek her asırda olduğu gibi bu gün de
sosyal bir ihtiyaçtır. Hülâsa halifeler İslâmî prensipleri
kendi zamanlarına göre tatbik etmişlerdi. Bugün insan hayatı
ve cemiyeti çok daha kompleks olduğundan, o prensipleri gerçekleştirebilmek
için yeni bir sisteme ihtiyaç vardır(10).
Yüce bir dinin ve medeniyetin mensubu olan günümüz Müslümanı,
batı medeniyeti karşısında, ekonomik, siyasî, askerî ve teknolojik
sahalarda, güçsüz ve aciz duruma düşmesini nefsine ve gururuna
yedirememektedir. Bu yüzden batı medeniyeti karşısında aşağılık
kompleksine düşmektedir. Bu ise, insanımız üzerinde davranış
bozukluğuna ve kimlik krizine sebep olmaktadır. Çünkü o, hayatında
bazan asıl kimliğini, bazan benimsemediği kimliği kullanmak
zorunda kalmakta, yani birbirine zıd iki rolü oynamaktadır.
Bu da, Müslümanları bazan ya tamamen yanlışıyla doğrusuyla
geleneğe bağlanarak batı düşmanı olmak veya ona teslim olmak
gibi iki seçenek arasında güç durumda bırakmaktadır. Neticede
kimlik krizi içerisine düşmüş insanların başvurduğu şiddet,
huzur ve güvenin garantisi olan İslam'a mâledilerek karalanmasına
sebep olmaktadır. Günümüz Müslümanlarının, Allah'ın kendisine
vermiş olduğu seçilmiş bir tolum olma misyonunu(11)
yerine getirebilmesi için Allah'ın evrensel ilkelerini hayata
geçirebilmek için Kur'ân'ı yeniden yorumlayarak yeni bir İslâm
medeniyetinin inşâsı sosyal ve psikolojik bir zorunluluk haline
gelmiştir.
4. Batı Medeniyeti İnsanlığın Problemlerini Çözmede Zorlanmaktadır.
Teknolojik ve bilimsel bilgide üstünlüğü inkâr edilemeyen
batı medeniyeti, insanlığa refahla beraber yıllar boyu çözülemeyecek
sorunları ve korkuları da beraberinde getirerek mevcut bazı
problemleri daha çözülmez hâle getirdi, hatta onlara yenilerini
ekledi(12). Genetik mühendisliği,
silah, ekolojik meseleler ve benzeri alanlarda yürütülen bilimsel
faaliyetler, insan olmanın en belirgin şartı olan, ahlâkın
temel ilkelerinin yol göstericiliğine sırt çevirmiştir(13).
Bugün dünyamız, kendisini birkaç defa yok edebilecek güçte
nükleer silahlarla doldurulmuş, sanayi artıklarıyla kirletilmiştir.
Maddeci ve ferdiyetçi bir anlayış üzerine kurulan bu medeniyet
artık günümüz insanının manevi dünyasını tatmin edememektedir.
Toplumun çekirdeğini oluşturan aile hayatı çözülmeye başlamıştır.
Batıda din kendine sığınak olarak kiliseleri seçmiş ve sosyal
hayatta geniş nesil için fazla bir önemi kalmamıştır. Bundan
dolayı "Avrupa medeniyeti zihniyet ve hassasiyeti birbirinden
ayrı çatlak bir medeniyettir. İlim ile duygu arasındaki bu
çatlaklık Avrupa'yı insan olma üstünlüğünden yoksun bırakan
ve bir gün gelip mevcut bünyesini yıkacak olan en büyük çıkmazdır."(14)
Burada batı medeniyetinin yıkılmak üzere olduğunu(15)
ve İslâm medeniyetinin onun yıkılması neticesinde inşâsının
başlayacağını iddia etmiyorum. Açıkça belirtmek istediğim
husus batı medeniyetinin yozlaşmaya başladığı ve insanlığın
manevî problemlerine cevap veremediğidir. Onun batı milletlerine
temin ettiği saadet, ilim ve sanayide kendilerinden aşağıda
bulunan Müslüman veya diğer üçüncü dünya ülkelerinin felâketleri
üzerine kurulmuştur. O halde insanlığa, Allah'ın halifesi(16)
misyonunu gerçekleştirebileceği bir yeni İslâm medeniyetinin
inşası şarttır.
Yeni Bir İslâm Medeniyetinin Kurulabilmesinin Ön Koşulları
Nelerdir?
a) mezhep taassubu son bulmalıdır
İslâm tarihinde Hz. Peygamber'in ölümünden otuz yıl sonra
Müslümanların kendi aralarında cemel ve Sıffîn gibi oldukça
acı olaylar yaşadıkları ve bu olaylar neticesinde, bugün de
halâ yaşayan bazı siyasî kamplara ayrıldıklarını görmekteyiz.
Maalesef günümüze kadar halâ bu olayların neticeleri tartışılmış
ve tartışılmaya devam edilmektedir. Ben burada onlar üzerinde
ayrı ayrı durmak yerine, siyasî alandan iktisadî ve dinî alana
taşınan bu görüşlerin sanki dinin akîde esaslarıymış gibi
kabul edilmelerinin doğurduğu bazı tehlikelerden bahsetmek
istiyorum.
İslâmda pek çok fikir akımının, felsefî ekolün ve amelî mezhebin
ortaya çıkmış olması her Müslümanın övünç kaynağı bir konudur.
Ancak bu mezheplerin görüşlerinin daha sonraları şaşmaz doğrular
haline veya din haline getirilmesi İslamın bu zengin ve münbit
fikir dünyasının kısırlaşmasına sebep olmuştur. Çünkü her
mezhep kendi görüşünün savunucusu ve mutaassıbı kesilerek
kaarşı görüşlere hayat hakkı tanımamaya ve birbirlerini tekfir
etmeye başlamışlardır. Mu'tezile'nin siyasî iktidarı da kullanarak,
Kur'an'ın yaratılmış olduğu fikrinin diğer kimselere zorla
kabul ettirmeye çalışmasını bu konuda örnek verebiliriz. Daha
sonra onların karşısında yer alan Ahmed B. Hanbel'in taraftarları,
kendileri için yapılan baskıların aynısını bu defa onlar Mu'tezile
için yapmıştır. Hatta bir Mu'tezile ve heva ehlinden diğer
bir mezhep mensubunun Ehl-i Sünnet'ten birisine varis olamayacağı,
kestiğinin yenilemeyeceği ve Müslüman kadınların onlarla evliliğinin
caiz olmadığı ileri sürülmüştür(17).
Bağdat'ta, camilerde, çarşılarda ve medreselerde Hanbelilerle
Eşariler arasında hoş olmayan olaylar olmuştur(18).
Hanbeliler, kelâmcılara ve felsefecilere saldırmış ve Kindî'nin
kütüphanesini tahrip etmişlerdir(19).
Bu da yeni fikirlerin ortaya atılmasını engelleyerek, daima
geçmişin tartışılmasına ve onun kutsallaştırılmasına sebep
olmuştur.
Mezhepler, ortaya çıktıkları siyasî, içtimaî ve ekonomik şartların
ürünüdürler ve doğdukları dönemin fikir akımıdırlar. Yani
her mezhep önce doğduğu dönemin düşünce kalıbı veya o döneme
mahsus İslâm'ın anlaşılma biçimleridir(20).
Bir mezhebin esaslarını gelecek zamanlar için de geçerli olduğunu
kabul etmek, onun evrenselliğini kabul etmek demektir. Kur'an'ın
dışındaki bütün görüşler beşer ürünü olduğu için evrensel
olamayacağından, hiçbir mezhep, siyasî parti ve hiçbir tarikat
evrensel bir din olan İslâmın bütün boyutlarıyla temsil ettiğini
iddia edemez. Müslüman için Şiî, Sünnî veya benzeri ikinci
bir etikete gerek yoktur. En büyük şeref herkesin göğsünü
gere gere Müslümanım demesidir. Bu yüzden ortaya çıkan fikir
ekolleri kendilerini bu dinin yegâne temsilcisi veya savunucusu
kabul ederek fikirlerini başkalarına kabul ettirme sevdasından
vaz geçmelidirler. Her fikrin yeri ve zamanı geldikçe ifade
edilmesine hiç kimsenin karşı çıkmaya hakkı yoktur. Kavga
etmeden, insan gibi, yani bir anlayış ve hoşgörü içerisinde
olmak şartıyla, her şeyin doğrusunu öğrenmemiz gerekir(21).
İslâm dünyası yeni fikirlerin ifadesine tahammül etmedikçe
doğruları öğrenemeyecek ve bulunduğu seviyeden değil ileri
gitmek yerine geri gidecektir. Tarihin belli bir dönemini
ilgilendiren hadiseler ve bunlar üzerine kurulmuş siyasî teoriler
dinin veya imanın bir parçası olmayacağı gibi günümüz Müslümanının
beklentilerine de cevap vermekten uzaktır. Meselâ ne çürük
esaslar üzerine kurulmuş Şiî imamet nazariyesi ne de buna
tepki olarak doğmuş Sünnî hilafet nazariyesi bugün için siyasî
düşüncedeki bunalımı çözecek niteliğe sahiptir. Artık siyasî
meselelerin çözümünün insana bırakıldığı gerçeğini kabul etmemizin
zamanı gelmiştir. Günümüz Müslümanı hangi mezhepten ve görüşten
olursa olsun, kendi problemlerine geçmişten değil günümüzden
çare aramalıdır. Bunun da tek yolu ortak payda Kur'an'da birleşmekten
geçmektedir. Bizi Hz. Ebû Bekir'in, Ömer'in, Osman'ın veya
Ali'nin gelip kurtaracak hâli yoktur. Onların yaptıklarından
bizim sorumlu tutulamayacağımız gibi, bizim yaptıklarımızdan
da onlar hesaba çekilmeyecektir.
Meseleleri konuşarak tartışarak halletm yerine, çok eskiden
beri zaman zaman başvurulan şiddet, geçmişte olduğu gibi bugün
de bizim baş belâmızdır. Şiddetin başladığı yerde fikir hürriyeti
sona erer. Bu yüzden günümüz Müslümanı fikir üretememektedir.
Bunun en bariz örneğini Afganistan'da şu anda yaşamaktayız.
İslâm dünyası bu ülkenin Sovyet işgalinden kurtulması için
elinden gelen bütün imkanları seferber etti. Pek çok insan
Allah uğrunda şehit düştü ve sakat kaldı. Savaşın bitmesi
üzerine orada meydana gelen hadiseler, oraya canını ve malını
feda eden insanları utandırmaktadır. Çünkü daha dün Uhud'u
yaşayan aynı Müslümanlar bugün Afganistan'da Cemel ve Sıffin'i
yaşamaktadır. Müslümanların yeni bir İslâm medeniyeti kurabilmeleri
için bu kronik hastalıklarına son vererek Allah'ın bütün
|