Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
 
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
YENİ DÜNYA KARŞISINDA ALTERNATİF BİR İSLAM MEDENİYETİ KURMAK MÜMKÜN MÜ ?
SÖNMEZ KUTLU
Sayfa 1 2

GİRİŞ

İnsanlık tarihi boyunca mahallî ve evrensel pek çok medeniyet doğmuş, büyümüş, zirvesine ulaşmış ve sonunda çökmüş, İbn Haldun'un deyimiyle ölmüştür. Mahallî olanları bir kenara bırakacak olursak, evrensel olanlar arasında Yunan medeniyeti, İslâm medeniyeti ve içinde yaşadığımız çağa hakim olan, bilimsel ve teknolojik gelişmelere damgasını vuran ve temeini Hıristiyan kültürünün oluşturduğu Batı medeniyeti olmak üzere üç büyük medeniyetten söz etmek mümkündür. Son yıllarda yaşanan hızlı değişmelerin sonucunda komünizmin siyasî bir nizam olarak iflas etmesi ve Berlin duvarının yıkılması ile birlikte Rusya'nın önderliğindeki doğu bloku ve Amerika'nın başını çektiği batı dünyası arasında yaşanan soğuk savaş dönemi sona ermiş bulunmaktadır. Rusya'nın çöküşüyle birlikte, iki başlı bir dünya hakimiyeti yerine Amerika'nın başkanlığında tek başlı bir dünya hakimiyeti dönemi başlamıştır.

Batılı bazı yazarlar, bütün bu değişmeleri, batı medeniyetinin bir zaferi kabul ederek, insanlık tarihinde ideolojiler savaşının sonu ve beşerî yönetim biçiminin son evresi olan batılı liberal demokrasinin evrenselleşmesi şeklinde değerlendirmekte hatta daha da ileri giderek bu gelişmeler "Tarihin sonu" olarak görülmektedir(1). Tarihin sonu tezi, ilk önce Fransız İhtilâlinin başarıya ulaşması neticesinde, hürriyet ve eşitlik esaslarına dayanan devlet anlayışının bütün dünya ülkeleri tarafından benimsenmeye başlanması üzerine 1806'da Hegel tarafından ortaya atılmıştır(2). Batılı bilim adamları arasında, sanayi devrimini Hıristiyanlığın bir zaferi olarak görmek isteyenler de çıkmıştı. Acaba Fukuyama'nın da dediği gibi, ideolojik gelişme tamamlandı mı, gerçekten tarihin sonuna geldik mi? Homojen devlet anlayışı bütün dünyada zafere ulaşacak mı? İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve siyasî bunalımı, silahlanma, çevre ve benzeri sorunları çözmede artık liberalizme rekabet edecek başka ideolojilerin arlığından söz edilemez mi? Böyle bir alternatiften bahsedilecekse bunun İslâm olduğu söylenemez mi?

a) Yeni Dünya Düzeni Nedir?


Farklı dünya görüşlerini savunan bütün büyük medeniyetler, zirvede oldukları dönemlerde, bu tip ülkü ve idealler ortaya atmışlardır. Bu geçmişte Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Sovyet İmparatorluğu, bugün ise batı medeniyetinin temsilcisi kabul edilen Amerika tarafından benimsenen bir ülkü ve idealdir. Osmanlı, buna "Nizam-ı Âlem" ülküsü adıın verirken bugün Amerika buna "Yeni Dünya Düzeni" demektedir. Rusya'nın yıkılmasıyla birlikte, İslâm dünyasının ikinci bir süper güç olarak ortaya çıkması endişesi, batı dünyasının,böyle bir fikri ortaya atmasının başlıca sebeplerinden birisidir. Ancak onların böyle bir şeyi ortaya atmalarının bir başka sebebi de, Müslümanların şu anda güçlü olduklarından veya batının İslâmla ilgili korkularından çok, "batı medeniyetinin kavgacı bir temel üzerine kurulmuş olmasından"(3) kaynaklanmaktadır. Yani batı medeniyeti bir başkasını nefyetmeden veya dışlamadan yaşayamaz. Başka bir kimliğe ve kendilerinin başkası tarafından köle olarak kullanılmasına engel olacak ilahi bir kitaba ve düşünceye sahip tek güç Müslümanlar ve İslâmdır. Bu özelliği ile onlar batı medeniyeti karşısında bir başkası olarak kabul edilmişlerdir.

Batı, İslâm dünyasını, zayıf, güçsüz ve acizliğine rağmen batı için tehlike ve düşman ilân ederek Rusya'dan sonra kendisine rakip olabilecek potansiyel bir güç ve düşman olarak görmektedir. Bu sebeple Yeni Dünya Düzeni adıyla ortaya atılan bu görüşün gerçekleşmesi, batı tarafından veya Hıristiyan dünyası tarafından İslâm dünyasının ikinci defa işgal edilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Böylece, fiilî sömürgecilik döneminin sona ermesiyle bağımsızlıklarını kazanan İslâm ülkelerindeki gelişmeler, kontrol altına alınabilecektir.

Batı, kurulacak böyle bir sistemin içine bizleri dahil ederek, İslâm ülkelerinde filizlenmeye başlanan veya doğum sancısı çeken Müslüman Türk dünyasının liderliğinde yeni bir İslâm medeniyetini doğmadan öldürmek istemektedir. Hıristiyan batının bu yeni sömürgecilik plânının gerçekleşmesini kolaylaştırmak için onun evrensel ahlâkı yazılmaya çalışılmaktadır. Bu yüzden Yeni Dünya Düzenine batı sömürgeciliğini güzel göstermek için giydirilmiş yeni bir maske olarak bakılabilir. O halde İslâm dünyasının önünde iki seçenek vardır, ya böyle bir sistemin parçası olacak veya kendi kimliğinin bilincinde olarak Kur'ân merkezli yeni bir İslâm medeniyeti kurmak zorunda kalacak.

b) Yeni Bir İslâm Medeniyetine Niçin İhtiyaç Vardır?


1. Tarihî bir sorumluluktur

Osmanlı devletinin zayıfladığı ve çökmeye başladığını gören Batı dünyası, onu, "hasta adam" ilan ederek bu devletin hakimiyeti altındaki torakları paylaşmaya yönelik işgâl planları ve sömürülmesini kolaylaştıracak pek çok projeler ortaya attı. Bu bölgelerde sınırlarını kendilerinin cetvelle çizdikleri yeni İslâm devletleri oluşturarak, bunları birbirine düşman hale getirdiler. Uzun süre işgal altında kalan bu ülkeler, 1940'lardan sonra bağımsızlıklarını elde edememişlerdir. Soyvetler'in çökmesiyle Müslüman Türk dünyası kendi bağımsız devletlerini kurarken, Filistin, Keşmi, Bosna-Hersek ve diğer bölgelerde Müslümanlar henüz bağımsız devletlerini kuramamışlardır. Bağımsızlığını kazananların ise, ekonomik ve siyasî pek çok konuda batıya bağımlılığı devam etmektedir. Çünkü Müslümanlar, kendi teknolojilerini ve gelişmeyi sağlayacak diğer kurum ve kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş değildirler.

Diğer taraftan, bağımsızlığını yeni kazanan devletlerde ortaya çıkan İslâm medeniyetine mensubiyet şuurundan rahatsızlık duyan batı dünyası, bunu silebilmek için Osmanlı kültürünü ve sanat eserlerini yıkma çabalarına tekrar hız vermiştir.Bunun en bariz örneği ve uygulaması bugün Bosna ve Hersek'te yaşanmaktadır. Osmanlının izlerini silme yıkımı, eski projenin bir devamı olarak, halâ devam etmektedir. Bütün dünyanın gözleri önünde ve sözde insan haklarının beşiği Avrupa'nın göbeğinde binlerce Müslüman, katledilmekte, işkenceyle öldürülmekte, kadınlara ve kız çocuklarına tecavüz edilmektedir. Bu yüzden Fukuyama'nın tarihin sonu iddiası ve diğer bazı batılı yazarların artık savaşların sona ereceği fikri, daha şimdiden iflâs etmiştir. Çünkü Yeni Dünya düzeninden bahsedilmeye başlandığından itibaren yaşanan savaşlar, soğuk savaş döneminde yaşanan savaşların yüz katına çıkmıştır. Bosna'da ve başka bölgelerde yaşanan etnik ve dinî kıyımlar Hitler'in son kıyımını gölgede bırakmıştır. Batı Avrupa'nın kalbinde bir İslham devleti istemediğinden, başarıya ulaşabilmek için, geçmişteki haç-hilal kavgasını tekrar bir medeniyetler çatışmasına dönüştürmüştür. Sırplar işgal ettikleri yerlerde kadınlara, "gelin kilisede Hıristiyan olun size hiçbir şey yapmayalım!" diyerek, niçin savaştıklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Ayrıca ele geçirdikleri stratejik bir tepenin üzerinde camiyi dozerle yıkarak yrine kilise yapmaktadırlar. Batı kendisine rakip olabilecek ve gelecekte karşısında zorlanacağı bir medeniyetin doğuşunu engellemek için, demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı bir tarafa bırakmıştır. Teknolojik ve bilimsel gelişmelere sahip olmayan bir İslâm medeniyetinin kalıntıları ile bu batı vahşeti karşısına çıkabilmek oldukça zordur. Eğer bu medeniyetler savaşında İslâm dünyası galip gelmek istiyorsa, İslâm medeniyetinin yeniden inşası ve Müslümanların öz benliklerine dönmesi şarttır. Bir başka ifadeyle, Müslümanların, dinî, ahlakî, bilimsel ve felsefî düşünce bakımından yenilenmesi gerekmektedir.

2. Dinî bir yükümlülüktür


Alah insanlara en son mesajı Kur'ân'ı gönderdiğine göre, artık vahiy kapısı kapanmış ve yeni bir vahiy beklemenin imkânı ortadan kalkmıştır. O halde Müslümanlar, bu ilâhî mesajdan çıkaracakları ilkelerle yaşamak ve insanlığa ışık tutmak zorundadır. Bu dinin son bulmasından bahsedilemeyeceğine göre, o zaman bu din, Hamdi Yazır'ın ifadesiyle, "tekâmül safhasında kalacak ilkel bir olgu değil, her tekâmülü içeren Rabbanî ve Rahmanî bir hususiyettir"(4). Biz burada, dinde yenilenmenin ilâhi bir emir olduğu fikrini son asrımızın büyük müfessirlerinden Hamdi Yazır'ın fikirleriyle izah etmeye çalışacağız. O bu düşüncesini, "Biliniz ki Allah, ölen toprağı diriltir". Hadîd suresi 17. âyetine getirdiği oldukça enteresan bir yorumla şu şekilde izah etmektedir. Burada Allah şunu demek istemiştir: "Ey Müminler, biliniz ki Cenab-ı Allah'a yalnız aklen değil, aklen ve hissen bağlı olan insanlar için zaman aşımı korkusu yoktur. Onlar eskidikçe yenilenme imkânını bilmeli, ardarda gelen yeni şevkler içinde sonsuza dek devam etmelidirler. Bu din sınırlı bir tekamül safhasında durmak için inmiş özel bir din değil, sonsuza tekamül devrelerini idare için indirilmiş Hakk'ın ilkelerini içeren evrensel bir dindir."

Yazır, bu âyetten çıkardığı dinde yenilenme ve tekamülün sürdürülmesi ilkesini "Cenab-ı Allah şüphesiz her yüz sene başında yani her asırda bu ümmete dinini yenileyecek adam veya adamar gönderecektir." hadisine getirdiği yorumlarla da desteklemektedir.

1- Hadiste geçen gönderme "ba's" kavramı bir yenileyici vadetmektedir.
2- Dinî yenilemenin "tecdidin" gerekliliği uyarısına ve bunun asır ile sınırlandırılmasına işaret vardır.
3- İman yoluyla ümmet her asrın başında yenilenmeye sevk ve bunu kabul etmeye teşvik ediliyor.
4- Bu ümmet ibaresi yenilenmede ümmetin kimliğinin korunması gerektiğinde ve yenilenmenin başkalaşım değil, bu kimlik ve hüviyeti doğrulayıp devam ettirmesi lüzumunda kesin emir ifade etmektedir.
5- Dini yenileyecek olanın belirli bir şahıs olacağına işaret vardır.

O halde zaman aşımına uğramamanın yolu, bu ilkeye bağlı kalmaktan geçtiğini bizzat bu dinin Peygamberi haber vermiştir. Ancak bu sayede Nübüvvet nurundan uzaklaştıkça, biz ona yaklaşacak ve hassasiyetimizi koruyarak neşeden neşeye koşacağız. Yazır, dinde yenilenmenin ayet ve hadisle temellendirilmesini yaptıktan sonra şu sonuca varmaktadır: "Demek ki her asrın başında dinimizin yenilenmesini beklemek hakkımızdır. Bu yenilenmeyi gerçekleştirecek yenileyiciyi yetiştirmek için çalışmak vazifemizdir."(6)

3. Sosyal ve psikolojik bir zorunluluktur

Kültürel ve sosyal değişme olgusu tarihin her döneminde insanlığın yaşamak zorunda olduğu bir olgudur. Kur'ân'ı Kerim'in inzali ve İslâm toplumunun oluşumu 610 yılından itibaren başlamıştır. "O tarihten bu yana ondört asır geçmiştir. Günümüzün tarihi, siyâsî, ekonomik ve sosyal yapısındaki şartlar önemli bazı açılardan Hz. Peygamber'in zamanındaki duruma hiçbir şekilde benzememektedir. En azından toplum yapısı değişmiş ve değişmeye devam etmektedir"(7). Ancak daha önceleri oldukça yavaş görülen bu değişme, sanayi devriminden sonra, insanların düşüncelerini ve hayat tarzlarını değiştirecek kadar ani ve hızlı değişiklikler haline gelmiştir. Bu değişikliklerden etkilenmeyen hiçbir dünya görüşü yoktur(8). Diğer yandan İslâm medeniyeti, birinci asırdan itibaren Hint, Yunan, Sasanî, Hıristiyan, Mecusî ve Yahudi kültürleriyle yakın temasta bulunmuştur. Bu sebeple İslamın hassas noktası olan tevhid inancına bu kültürlerden bazı yanlış ve bozuk inançlar ve hurafeler girmiştir. Bugün Müslümanlar tarafından bu gibi telakkiler din gibi kutsal kabul edilerek yaşanmaya devam edilmektedir. Bu yüzden de, İslâmın bin yıl önce yapılan yorumu ve İslâmi sanılan bu değerler ve ortaya atılan görüşler sosyal, ekonomik ve siyâsî değişmeler sonucu meydana gelen ihtiyaçlara cevap verememektedir. Veya her devrin kendine has şartlarının ürünü olan alimlerin görüşleriyle, yeni yeni ortaya çıkan bu sosyal, ekonomik ve asrî problemlere çözüm getirmek oldukça güçleşmiştir. Mirza Beşirüddin Mahmut Ahmed'in de ifade ettiği gibi, "Hz. Peygamber zamanında kabul edilen bir sistemin ve İslâmiyetteki içtimaî ve iktisadî prensipleri gerçekleştirmek üzere ilk dört halife döneminde tatbik olunan projelerin, bugün kifayet etmeyeceği aşikârdır. Şu halde, bu asırda İslâmî sisteme amelî bir şekil vermek lâzımdır... Halifeler, İslâmiyetin bu hususa ait prensiplerini, kendi zamanlarındaki ihtiyaca göre tefsir ederek amelî bir şekle sokmuşlardır."(9)

Eğer günümüz Müslümanı, içinde yaşadığı toplumun bu tür ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ona yön veremezse, kendi kendine yön vermek üzere başka kültürlerin ve dünya görüşlerini çözümlerini yardıma çağıracak ve İslâmın evrensel mesajı hayatın dışına itilecektir. O halde sosyal şartların değişmesi neticesinde ortaya çıkan problemlere İslâmın evrensel ilkeleri doğrultusunda günümüz insanına çözüm üretebilmek her asırda olduğu gibi bu gün de sosyal bir ihtiyaçtır. Hülâsa halifeler İslâmî prensipleri kendi zamanlarına göre tatbik etmişlerdi. Bugün insan hayatı ve cemiyeti çok daha kompleks olduğundan, o prensipleri gerçekleştirebilmek için yeni bir sisteme ihtiyaç vardır(10).

Yüce bir dinin ve medeniyetin mensubu olan günümüz Müslümanı, batı medeniyeti karşısında, ekonomik, siyasî, askerî ve teknolojik sahalarda, güçsüz ve aciz duruma düşmesini nefsine ve gururuna yedirememektedir. Bu yüzden batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksine düşmektedir. Bu ise, insanımız üzerinde davranış bozukluğuna ve kimlik krizine sebep olmaktadır. Çünkü o, hayatında bazan asıl kimliğini, bazan benimsemediği kimliği kullanmak zorunda kalmakta, yani birbirine zıd iki rolü oynamaktadır. Bu da, Müslümanları bazan ya tamamen yanlışıyla doğrusuyla geleneğe bağlanarak batı düşmanı olmak veya ona teslim olmak gibi iki seçenek arasında güç durumda bırakmaktadır. Neticede kimlik krizi içerisine düşmüş insanların başvurduğu şiddet, huzur ve güvenin garantisi olan İslam'a mâledilerek karalanmasına sebep olmaktadır. Günümüz Müslümanlarının, Allah'ın kendisine vermiş olduğu seçilmiş bir tolum olma misyonunu(11) yerine getirebilmesi için Allah'ın evrensel ilkelerini hayata geçirebilmek için Kur'ân'ı yeniden yorumlayarak yeni bir İslâm medeniyetinin inşâsı sosyal ve psikolojik bir zorunluluk haline gelmiştir.

4. Batı Medeniyeti İnsanlığın Problemlerini Çözmede Zorlanmaktadır.

Teknolojik ve bilimsel bilgide üstünlüğü inkâr edilemeyen batı medeniyeti, insanlığa refahla beraber yıllar boyu çözülemeyecek sorunları ve korkuları da beraberinde getirerek mevcut bazı problemleri daha çözülmez hâle getirdi, hatta onlara yenilerini ekledi(12). Genetik mühendisliği, silah, ekolojik meseleler ve benzeri alanlarda yürütülen bilimsel faaliyetler, insan olmanın en belirgin şartı olan, ahlâkın temel ilkelerinin yol göstericiliğine sırt çevirmiştir(13). Bugün dünyamız, kendisini birkaç defa yok edebilecek güçte nükleer silahlarla doldurulmuş, sanayi artıklarıyla kirletilmiştir. Maddeci ve ferdiyetçi bir anlayış üzerine kurulan bu medeniyet artık günümüz insanının manevi dünyasını tatmin edememektedir. Toplumun çekirdeğini oluşturan aile hayatı çözülmeye başlamıştır. Batıda din kendine sığınak olarak kiliseleri seçmiş ve sosyal hayatta geniş nesil için fazla bir önemi kalmamıştır. Bundan dolayı "Avrupa medeniyeti zihniyet ve hassasiyeti birbirinden ayrı çatlak bir medeniyettir. İlim ile duygu arasındaki bu çatlaklık Avrupa'yı insan olma üstünlüğünden yoksun bırakan ve bir gün gelip mevcut bünyesini yıkacak olan en büyük çıkmazdır."(14)

Burada batı medeniyetinin yıkılmak üzere olduğunu(15) ve İslâm medeniyetinin onun yıkılması neticesinde inşâsının başlayacağını iddia etmiyorum. Açıkça belirtmek istediğim husus batı medeniyetinin yozlaşmaya başladığı ve insanlığın manevî problemlerine cevap veremediğidir. Onun batı milletlerine temin ettiği saadet, ilim ve sanayide kendilerinden aşağıda bulunan Müslüman veya diğer üçüncü dünya ülkelerinin felâketleri üzerine kurulmuştur. O halde insanlığa, Allah'ın halifesi(16) misyonunu gerçekleştirebileceği bir yeni İslâm medeniyetinin inşası şarttır.

Yeni Bir İslâm Medeniyetinin Kurulabilmesinin Ön Koşulları Nelerdir?

a) mezhep taassubu son bulmalıdır

İslâm tarihinde Hz. Peygamber'in ölümünden otuz yıl sonra Müslümanların kendi aralarında cemel ve Sıffîn gibi oldukça acı olaylar yaşadıkları ve bu olaylar neticesinde, bugün de halâ yaşayan bazı siyasî kamplara ayrıldıklarını görmekteyiz. Maalesef günümüze kadar halâ bu olayların neticeleri tartışılmış ve tartışılmaya devam edilmektedir. Ben burada onlar üzerinde ayrı ayrı durmak yerine, siyasî alandan iktisadî ve dinî alana taşınan bu görüşlerin sanki dinin akîde esaslarıymış gibi kabul edilmelerinin doğurduğu bazı tehlikelerden bahsetmek istiyorum.

İslâmda pek çok fikir akımının, felsefî ekolün ve amelî mezhebin ortaya çıkmış olması her Müslümanın övünç kaynağı bir konudur. Ancak bu mezheplerin görüşlerinin daha sonraları şaşmaz doğrular haline veya din haline getirilmesi İslamın bu zengin ve münbit fikir dünyasının kısırlaşmasına sebep olmuştur. Çünkü her mezhep kendi görüşünün savunucusu ve mutaassıbı kesilerek kaarşı görüşlere hayat hakkı tanımamaya ve birbirlerini tekfir etmeye başlamışlardır. Mu'tezile'nin siyasî iktidarı da kullanarak, Kur'an'ın yaratılmış olduğu fikrinin diğer kimselere zorla kabul ettirmeye çalışmasını bu konuda örnek verebiliriz. Daha sonra onların karşısında yer alan Ahmed B. Hanbel'in taraftarları, kendileri için yapılan baskıların aynısını bu defa onlar Mu'tezile için yapmıştır. Hatta bir Mu'tezile ve heva ehlinden diğer bir mezhep mensubunun Ehl-i Sünnet'ten birisine varis olamayacağı, kestiğinin yenilemeyeceği ve Müslüman kadınların onlarla evliliğinin caiz olmadığı ileri sürülmüştür(17).

Bağdat'ta, camilerde, çarşılarda ve medreselerde Hanbelilerle Eşariler arasında hoş olmayan olaylar olmuştur(18). Hanbeliler, kelâmcılara ve felsefecilere saldırmış ve Kindî'nin kütüphanesini tahrip etmişlerdir(19). Bu da yeni fikirlerin ortaya atılmasını engelleyerek, daima geçmişin tartışılmasına ve onun kutsallaştırılmasına sebep olmuştur.

Mezhepler, ortaya çıktıkları siyasî, içtimaî ve ekonomik şartların ürünüdürler ve doğdukları dönemin fikir akımıdırlar. Yani her mezhep önce doğduğu dönemin düşünce kalıbı veya o döneme mahsus İslâm'ın anlaşılma biçimleridir(20). Bir mezhebin esaslarını gelecek zamanlar için de geçerli olduğunu kabul etmek, onun evrenselliğini kabul etmek demektir. Kur'an'ın dışındaki bütün görüşler beşer ürünü olduğu için evrensel olamayacağından, hiçbir mezhep, siyasî parti ve hiçbir tarikat evrensel bir din olan İslâmın bütün boyutlarıyla temsil ettiğini iddia edemez. Müslüman için Şiî, Sünnî veya benzeri ikinci bir etikete gerek yoktur. En büyük şeref herkesin göğsünü gere gere Müslümanım demesidir. Bu yüzden ortaya çıkan fikir ekolleri kendilerini bu dinin yegâne temsilcisi veya savunucusu kabul ederek fikirlerini başkalarına kabul ettirme sevdasından vaz geçmelidirler. Her fikrin yeri ve zamanı geldikçe ifade edilmesine hiç kimsenin karşı çıkmaya hakkı yoktur. Kavga etmeden, insan gibi, yani bir anlayış ve hoşgörü içerisinde olmak şartıyla, her şeyin doğrusunu öğrenmemiz gerekir(21). İslâm dünyası yeni fikirlerin ifadesine tahammül etmedikçe doğruları öğrenemeyecek ve bulunduğu seviyeden değil ileri gitmek yerine geri gidecektir. Tarihin belli bir dönemini ilgilendiren hadiseler ve bunlar üzerine kurulmuş siyasî teoriler dinin veya imanın bir parçası olmayacağı gibi günümüz Müslümanının beklentilerine de cevap vermekten uzaktır. Meselâ ne çürük esaslar üzerine kurulmuş Şiî imamet nazariyesi ne de buna tepki olarak doğmuş Sünnî hilafet nazariyesi bugün için siyasî düşüncedeki bunalımı çözecek niteliğe sahiptir. Artık siyasî meselelerin çözümünün insana bırakıldığı gerçeğini kabul etmemizin zamanı gelmiştir. Günümüz Müslümanı hangi mezhepten ve görüşten olursa olsun, kendi problemlerine geçmişten değil günümüzden çare aramalıdır. Bunun da tek yolu ortak payda Kur'an'da birleşmekten geçmektedir. Bizi Hz. Ebû Bekir'in, Ömer'in, Osman'ın veya Ali'nin gelip kurtaracak hâli yoktur. Onların yaptıklarından bizim sorumlu tutulamayacağımız gibi, bizim yaptıklarımızdan da onlar hesaba çekilmeyecektir.

Meseleleri konuşarak tartışarak halletm yerine, çok eskiden beri zaman zaman başvurulan şiddet, geçmişte olduğu gibi bugün de bizim baş belâmızdır. Şiddetin başladığı yerde fikir hürriyeti sona erer. Bu yüzden günümüz Müslümanı fikir üretememektedir. Bunun en bariz örneğini Afganistan'da şu anda yaşamaktayız. İslâm dünyası bu ülkenin Sovyet işgalinden kurtulması için elinden gelen bütün imkanları seferber etti. Pek çok insan Allah uğrunda şehit düştü ve sakat kaldı. Savaşın bitmesi üzerine orada meydana gelen hadiseler, oraya canını ve malını feda eden insanları utandırmaktadır. Çünkü daha dün Uhud'u yaşayan aynı Müslümanlar bugün Afganistan'da Cemel ve Sıffin'i yaşamaktadır. Müslümanların yeni bir İslâm medeniyeti kurabilmeleri için bu kronik hastalıklarına son vererek Allah'ın bütün

Sayfa 1 2
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...