| YENİ
DÜNYA KARŞISINDA ALTERNATİF BİR İSLAM MEDENİYETİ
KURMAK MÜMKÜN MÜ ? |
|
SÖNMEZ
KUTLU
|
|
|
insanlar için yaptığı fikir hürriyetinin esası şu çağrıya
kulak vermeleri gerekmektedir: "Onlar ki, fikirleri (sözleri)
dinlerler ve onun en güzeline uyarlar, işte onlar Allah'ın
kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar aklı
selim sahipleridir."(22)
Eğer Müslümanlar, geçmişin düşünce kalıplarını kutsallaştırarak,
Kur'an'ı onlar doğrultusunda anlamayı sürdürürse, Kilise babalarının
Hıristiyanlığı, Hahamların Yahudiliği yozlaştırdığı ve bozduğu
gibi, bu zihniyete saip olan da İslamı tahrif edeceler. Müslümanların
Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü duruma düşmemeleri için
Allah'ın şu mesajını daima akıllarında tutmaları gerekmektedir:
"İnananların gönülerinin titreyerek Allah'ı anması ve
ondan gelen gerçeğe içten bağlanması zamanı hâla gelmedi mi?
Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar.
Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı.
Çoğu zaten fasık olmuş durumdadır."(23)
Halbuki İslâmda Hıristiyanlıkta olduğu gibi akide
esası koyabilecek ne bir şahıs, ne de bir mezhep, ne de bir
kurum yoktur. İslamda akîde esası koyacak tek otorite Allah'tır,
dolayısıyla Kur'andır. Hehangi bir mezhebin kendi döneminin
sosyal bunalımlarına dair ortaya attığı görüşlerini ve yorumlarını
akide veya iman esası olarak insanlara dayatmaya kimsenin
yetkisi yoktur.
Ondört asırlık İslâm kültürü hatalarıyla sevaplarıyla bizimdi.
Ancak bunun daha iyi anlaşılması ve daha faydalı hale getirilmes
için Kur'an'a uygunluk açısından tenkide ve tahlile tabi tutulması
şarttır(24). İslâm kültürünün
kaynakları yeniden değerlendirildiği takdirde, geçmiş âlimlerin
görüşleri tabulaştırılmaktan kurtarılacak, yeni oluşum ve
anlayışların doğmasın imkân sağlayacaktır.
b) Kur'an'a dönülmelidir
Kur'an, insan aklına ve düşüncesine Allah tarafından yapılmış
önemli bir katkıdır. O, bir fizik, astronomi, kimya, tıp kitabı
değildir, fakat bütün bu bilimlerin ulaştığı kesin neticelerden
hiç birisiyle de çelişmemektedir. Yirmi üç senede indirilen
bu ilahî kitab, kendine tâbi olan kimseleri daima doğru ve
adaletli davranmaya sevkedecektir. Allah, son din olarak insanlığa
İslâmı seçmiş ve ilkelerini onda açıklamıştır. Allah, insanların
din olarak inanmak zorunda olduğu akide ve inanç esasları
topluca bildirmiş olduğundan ondan sonra hiç kimse böyle bir
esası koyma iddiasında bulunamaz. Ancak geçmişte olduğu gibi
bugün de pek çok kimse Kur'an'ı, mensubu olduğu mezhebin veya
ideolojinin gözlüğünü takarak okumaktadır. Neticede Kur'an'dan
ilkeler değil kendi ilkelerini onda arama yoluna gidilmektedir.
İşte bu yüzden solc İslâm, sosyalist İslâm, Kaddafi islâmı
ve saire adıyla pek çok görüşler ortaya atılmıştır. Halbuki
tek bir İslâm vardır, o da Kur'an'da ortaya konulmuş İslâmdır.
Hiçbir Müslüman Kur'an'ı sadece Arap harfleriyle okumakla
yetinmemeli, günümüz Türkçesiyle yapılmış tercümelerini de
defalarca okumalıdır. Sadece Kur'andan hüküm çıkaracak olan
alimlerin, Arapçayı en iyi bir şekilde bilmesi gerekir. Onların
dışındakilerin Kur'an'dan öğüt almak için Arapça bilmesi şart
değildir. Kur'an, adından da anlaşıldığı gibi okunmak ve anlaşılmak
için indirilmiş bir kitaptır. Onu sırf Arapça okumakla, ona
karşı saygımızı ve sorumluluğumuzu yerine getirmiş olamayız.
Onu kim okursa okusun, herkes kendi kültür seviyesi ve bilgisine
göre, ondan istifade edecektir. Böylece Kur'an bütün Müslümanlarca
en çok okunan kitap olacaktır. Sorulabilir ki, o zaten bugün
de, bütün Müslümanlarca en çok okunan bir kitap değil mi?
Biz bunun aksini iddia etmiyoruz ancak şunu söylüyoruz: Kur'an
bugün bütün Müslümanlar tarafından en çok okunan ancak en
az anlaşılan bir kitap haline gelmiştir. Çünkü dana önce onun
anlaşılmak için okunması ibadet iken şimdi sadece okunması
ibadet kabul edildi. Neticede ölülerin arkasından okunan bir
kitap haline getirildi. Oysaki Allah onu, ölüleri değil "dirileri
uyarmak"(25) için
göndermiştir.
Bazı kimseler onu anlayamayacakları gerekçesiyle, onun yerine
diğer kitapları okumayı şart koşarlar. Halbuki Allah, pek
çok ayette onun ayrıntılı bir kitap olduğunu(26)
ve her şeyin onda açık seçik belirtildiğini(27)
insanların üzerinde düşünmesi, anlaması ve öğüt alması için
kolaylaştırıldığını(28)
"And olsun biz Kur'an'ı öğüt alması (anlaşılması) için
kolaylaştırdık. Öğüt alan(düşünen) yok mudur?" haber
vermektedir. Bu nedenle Kur'an'ın anlaşılması için önüne engeller
koymanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. Kaldı ki Kur'an'ın
anlaşılmasını kolaylaştıracağı iddia edilen kitapların anlaşılması
da sanıldığı kadar kolay değildir. Bu yüce kitabımız, herkes
tarafından okunur ve üzerinde düşünülürse, din olarak duyduğunun
sağlamasını onunla yapacak, ona uygun olmayan görüşleri kabul
etmeyecektir. Böylece Kur'an bütün Müslümanların üzerinde
birleştiği ortak payda olacaktır. Aksi takdirde Kur'an dışında
bazı otoriteler ortaya çıkacak ve kendi görüşlerini din olarak
insanlara sunmaya devam edecektir. Her Müslümanın üzerine
düşen en büyük görev, inandığı şeye bilerek inanmasıdır. Özellikle
itikadî konularda taklide ve kontrolsüz bilgiye yer yoktur.
Taklide, sadece ameli konularda bir öğrenme yolu olarak başvurulabilir.
Kur'an'ın dışında mutlaka başka doğrular vardır, ancak bunlar
insan ürünü olduğundan yanılma payı daima göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu yüzden ilimde bilgide mutlak otorite Allah'tır, ondan başkası
mutlak otorite olamaz.
Günümüz Müslümanı, bugün Kur'an'ı yeniden keşfederek(29),
böylece onun başta sosyal hayatla ilgili olmak üzere hayatın
bütün yönleri için getirdiği esasları kurumlaştırmalıdır.
Bunu da, geçmişte olduğu gibi ona getirilecek yen yorumlarla
yapmak gerekmektedir. Ancak tarih boyunca ve şimdi yapılan
yorumları hiç birisi Kur'an değerinde değildir, sadece onun
yorumlarıdır. Bu yorumlar yanlış veya dğru olabilir, ayeti
inkâr etmedikçe hiç kimse o görüşü dolayısıyla tekfir edilemez.
Ebû Hanife'nin ifadesiyle, "âyeti inkâr etmedikçe, onun
yorumunu inkar etmekle hiç kimse kâfir olmaz ve bundan dolayı
tekfir edilemez." Bütün Müslümanlar bu kaideye uyarak,
yüce kitabımızı tekrar tekrar yorumlayıp günümüz Müslümanlarının
meselelerine çözümler üretmelidir. Akif'in deyimiyle, "Doğrudan
doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı / asrın idrakine söyletmeliyiz
İslamı" Ancak bundan sonra yen bir İslam medeniyetinin
inşası mümkün olabilecektir.
c) Akla ve bilimsel bilgiye önem verilmelidir
Allah'ın insanoğlu için verdiği, onu hatadan koruyacak en
önemli iki esasın biri vahiy diğeri de akıldır(30).
İnsanlar bu iki esasa birlikte bağlı kalırlarsa süreklilik
içerisinde yenilenmeyi başarabilecek ve insanlığı mutlu kılacak
yeni dünya görüşleri geliştirebileceklerdir. Bu nedenle Müslümanlar,
vahyi yeniden anlamaya, ne kadar ihtiyaçları varsa, onu anlayabilecek
olan aklı kullanmaya da o kadar ihtiyaçları vardır. Burada
akıl ve nakil şeklinde bir ayrım yaparak, bibirine alternatif
iki görüşünün varlığından bahsetmiyoruz. Bütün Müslüman filozoflar,
felsefe ve dinin, metodları farklı olmaklaberaber, gerçeği
ve hikmeti bilmeyi, kurtuluşa ve saadete ulaşmayı hedefleyen
aynı şey olduklarında bileşmektedirler(31),
aynı gayeye hizmet eden aynı şey olduğunda birleşmişlerdir.
Çünkü Kur'an bütün emirlerini, yasaklarını ve kendi varlığı
ile ilgili konuları izah ederken akla ve aklın ilkelerine
göre izah etmektedir. Bunların her ikisi de birbirini tamamlayan
iki değerdir. İnsanlığın felaketi bu ikisinden herhangi birini
ihmal etmekle başlamıştır. Bu yüzden özellikle Müslümanlar,
onlara itibarını tekrar iade etmelidir. Bu demek değil ki
Müslümanlar aklını hiç kullanmıyorlar, tabiî ki kullanıyorlar
ancak bilgi üreterek ve elde edilen bilgiler arasında ilişkiler
kurarak yeni keşifler veya buluşlar gerçekleştiremiyorlar
ve bilimsel bilgi üretemiyorlar. Bugün batı medeniyeti bu
gelişmeyi aklını kullanarak sağlamıştır. Fakat Müslümanlar,
aklın kullandıkları zaman, onların bulacağı teknoloji insan
hayatının kutsallığına daha önem veren ve dünyada aşamı tehlikeye
sokmayacak bir teknoloji olmalıdır. Onlar kuracaları medeniyetin
ilâhi yönünü oluşturan vahyin ahlâkî kurallarına sırt çevirmeyeceklerdir.
Onları buluşlarında esas alarak, geliştirilebilir bir teknoloji
kurmaya çalışacaklardır. Eğer Müslümanlar bugün teknolojik
üstünlüğe sahip olsalardı, onların teknolojisi bu dünyayı
üzerindeki bütün canlıların hayatını tehlikeye sokacak her
an patlamaya hazır bir barut fıçısı haline getirmezdi.
Yeni bir medeniyet kurmak için ilimlerin yeniden inşası şarttır(32).
Bunun için aklî ve naklî ilimler şeklinde yapılan önceki tasnifler
gözden geçirilip ilimlerin yeniden tasnif edilerek yeni metodolojilerin
geliştirilmesi gerekmektedir. Bu yapılacak tasnifte ilimlerden
herhangi birisini daha faziletli görme alışkanlığını bir kenara
bırakarak, Müslümanların ve insanlığın çıkmazlarına çözüm
getirecek bütün ilimlere yeterince önem verimelidir. İnsanlık
düşüncesinin en olgun meyvelerini verdiği felsefeye yeniden
ağırlık vererek, Müslümanlar kendi filozoflarını ve kelamcılarını
yetiştirmelidir. Çünkü bir milletin medeniyet kurması filozof
yetiştirmesine bağlıdır. Bir dinin düşünürü yoksa, o din medeniyet
dini olamaz(33). Bu nedenle,
Kâtip Çelebi, Osmanlı'da bilimsel bilgideki gerilemeli, medreselerden
felsefe derslerinin kaldırılmasına bağlamaktadır. O halde
Kur'an'ın evrensel ilkelerinin yüceliğin ortaya koyacak düşünürlere
(felsefeci, kelâmcı ve mutasavvıfa) ihtiyaç vardır. Bunu örneklendirecek
olursak Müslümanlar bugün yeni Ebû Hanifeler'e, Yeni Farabiler'e,
İbn Bacce'lere, Mevlânalar'a, Yunuslar'a ve İbn Haldunlar'a
ihtiyacı vardır. Ancak bu insanların fikirleri aşılması şarttır.
Çünkü bir nehrin kaynağına olan saygısı onun okyanosu akmasındadır.
Fikirlerini aynen tekrar yerine onları aşarak yeni fikirler
üretmekle, onlar için en büyük saygıyı göstermiş olacağız.
Bütün bunlar geliştirecek yeni bilgi teorileri üzerine kurularak
yapılmalıdır. Bu teorilerde tıpkı İslâmın ilk dönemlerinde
olduğu gibi, bilimde Allah dışında hiç kimse mutlak bir otorite
olarak kabul edilmemelidir(34).
Çünkü bilimlerin gelişmesi bu nedenle kilitlenmektedir. Yunan
medeniyetinin yıkılışı Aristo'nun yanılmaz otorite kabul edilmesine(35),
İslâm medeniyetinin yıkılışını ise, sahabe ve tabiînin, mezhep
imamlarının, filozofların veya mutasavvıfların ayrı ayrı otorite
olarak benimsenmesine bağlamaktadır. O halde cevaplandırılması
gereken soru şudur: Bu insanlar bugün yaşasaydı acaba aynı
eserleri yazacaklar mıydı? Mesela Farabî ilimleri "İhsaü'l-Ulûm"daki
gibi mi tasnif edecekti. Veya İbn-i Sina yaşasaydı, yine Şifa
ve Necât'ı mı yazacaktı? Her halde aynı kitapları yazmayacaklardı.
Netice itibariye, bilgi teorosinde otoriteler kabul eden sistemlerin,
medeniyetlerin veya ideolojilerin uzun süre yaşama veya insanlara
hükmetme şansı yoktur. Bu bakımdan gerek dinî bilginin gerekse
bilimsel bilginin siyasetin sultasından kurtarılması şarttır.
Sonuç
Bugün İslâm dünyasında bir canlanma olduğu açıkça görülmektedir.
Bunun bir medeniyete dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde dikkatle
durmak gerekir. Burada en fazla dikkat edilecek husus herkese
kendisi ifade etme hürriyetini tanımak ve ortaya atılan görüşleri
kavga etmeden medenî usullerle tartışmaktır. Yeni bir İslâm
medeniyeti bütün İslâm milletlerinin tabanına dayanması ve
kendi iman anlayışı çerçevesinde gerçekleşmesi gerekir. Bütün
İslâm milletleri bu konuda kendisini sorumlu kabul edip ona
katkıda bulunması gerekir. İslâm ünyasında doğum sancısı çeken
yeni bir medeniyetin, motivasyonu siyaset olmamalıdır. Onun
bütün alanları bir bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Bunun
için de Müslümanlar her sahada, düşünce plânında kendisini
yenileyerek "İslâm düşüncesine itibarını yeniden kazandırması"(36)
gerekmektedir. Bu yenilenmenin mahiyetinin nasıl gerçekleşeceğini,
Hamdi Yazır aynen şöyle ifade etmiştir: "Yenilenme başkalaşma
ve bozma değildir. İslâmda en büyük düstur vahdet olduğu için
diğer bütün prensipler bu vahdet düsturnunu gelişmesi açısından
etkili olacaktır. Yenilenmenin bütününde bu bakış açısı korunarak
ümmetin kimliği muhaaza edilecektir... Nihayet akıllar ile
duygular birleştirilerek vicdanlara yeni ihtiyaçları karşılayan
yeni bir canlılık ve emniyet neşesi verilmesine özen gösterilecektir.
Nas ile belirlenmiş ilkeler korunacak, fakat teferruat ve
tatbikat açısından yenilikler meydana gelecektir"(37).
Yazır'ın bu yenilenmeye katkıda bulunacakların görevleri konusunda
sözleriyl bu makaleyi bitirmek istiyorum: "Yenileyici'nin
yapacağı şey birliği parçalamak, dağılmayı hızlandırmak, dinin
asıl prensiplerini inkâr edip ikinci dereceden önemli prensipleri
soyutlamak, doğru yoldan sapmak, soyut tutkulara kapılarak
ümmetin vicdanın yabancı vicdanlara benzetmek, ümmetin kimliğini
ortadan kaldırarak bidatlere yol açmak olmayacaktır. Yenilenme
bize nefret değil, muhabbet aşılayacak, korku değil emniyet
getirecektir. Her asrın tarihini güzelce yazmak ve o tarihde
dinî illet ve sebeplerin amelhi değeri ve sosyal sonuçlarını
araştırmak; bu şekilde geçmiş dönemin bir fezlekesini yapıp
gelecek asrın ihtiyaçlarını belirlemek. İşte Peygamberin varisleri
olan din alimlerinin vazifeleri bunlardır."(38)
Ancak bundan sonr bilgi-iman-amel prensibine uyan toplumlar
ortaya çıkabilecek ve onların kurduğu medeniyet, batı medeniyetinin
alternatifi olabilecektir. Müslümanlar potansiyel olarak bu
güce sahiptir. Çünkü elinde kurulacak medeniyetin temel taşı
olan Kur'an bulunmaktadır. Ayrıca tarihî tecrübesi vardır.
İnsanlık üdşüncesine yapılan bu ilâhi katkıyla birlikte geriye
aklını kullanmak kalmıştır. Batı, aklı kullandığı için ilerledi,
biz ise ne aklı ne de ona önemli katkı olan ilâhi vahyi yeterince
kullanamadığımız için geri kaldık.
DİPNOTLARI
1.
Francis Fukuyama, Tarihin Sonu mu?, Çeviren: Yusuf Kaplan,
Kayseri, s. 4.
2. Fukuyama, a.g.e., s. 17.
3. Tahâ el-Alvânî, Batı ile Anlaşmazlığın Sorumluluğunu İslâma
Yüklemek Tarihî Bir Demogojidir. el-Ehrâm, 3.3.1993.
4. Hamdi Yazır, Dibâce, Sad. recep Kılıç, ??? s. 77. Elmalı
Hamdi Yazır adlı kitabın 44-84 sayfaları arasında.
5. Ebû Davud, Sünen, Kitâbü'l-Melâhim, I. hadis.
6. Hamdi Yazır, Dibâce (Sad. Recep Kılıç), s. 77, Elmalı Hamdi
Yazır4ın Teceddüd (Yenilenme) konusundaki değerli fikirleri
için ayrıca bkz. Mehmed S. Aydın, "Elmalı'da Teceddüd
Fikri", M.E.B. Din Öğretimi Dergisi, 34 (1992), s. 49-54.
7. Ethem Ruhi Fığlalı, Değişim Sürecinde İslâm, İslâm Araştırmalar,
Cilt: 6, Sayı: 4, s. 223.
8. Mazharüddin Sıddıki, İslâm Dünyasında Modernist Düşünce
(Çev. Murat Fırat - Göksel Korkmaz), İstanbul 1990, s. 12.
9. İslâmiyet ve Yeni Dünya Düzeni, (Çev. Şinasi Siber), Ankara
1959, s. 122, (Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, Sayı: 71),
O, 1940'larda yazdığı bu eserinde, içtimaî ve iktisadî sistemlerin
ve büyük dinlerin insanlığı mutlu kılmak için geliştirdiği
dünya görüşlerini tartışarak onların yetersizliğinden bahseder.
Bu sistemlere alternatif Yen Dünya Nizamı olarak İslâmiyeti
takdim etmektedir. Özellikle onun sosyal ve ekonomik ilkeleri
üzerinde durarak, İslâmın bu konudaki üstünlüğünden bahseder.
10. Mirza Beşirüddin, aynı eser, s. 123.
11. "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz.
İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız..."
3 Âl-i İmrân 110.
12. Mehmet Aydın, "Manevi Değerler, Ahlak ve Bilim",
Felsefe Dünyası, 6 (1992), s. 26.
13. Aydın, "Manevi Değerler, Ahlak ve Bilim", Felsefe
Dünyası, 6 (1992), s. 27.
14. Hamdi Yazır, Dibâce, (Sad. Recep Kılıç), s. 72.
15. Batı medeniyetinin çökeceğine dair eser yazanlar da vardır.
Bkz. Oswald Spengler, Batının Çöküşü, İstanbul 1978.
16. Bkz. 2 Bakara, 30.
17. Bağdâdî, Usûlü'd-Dîn, Beyrut 1981, s. 340-341.
18. M. şerafettin, "Selçuklular Devrinde Mezâhib",
Darü'l-Fünûn İlahiyât Fakültesi mecmuası, s. 114.
19. Zühdî Carullah, el-Mu'tezile, Beyrut 1990, s. 260.
20. Hasan Onat, "Din Anlayışımızın Kaynakları Üzerine
Bazı Düşünceler", Türk Yurdu, C. 13, 75 (1993), s. 48.
21. Turgut Özal, Değişim Sürecinde İslâm, İslâmi Araştırmalar,
Cilt: 6, Sayı: 4, s. 231.
22. Turgut Özal, Değişim Sürecinde İslâm, İslâmî Araştırmalar,
Cilt: 6, Sayı: 4, s. 231.
22. 39 Zümer 18.
23. 57 Hadid 16.
24. Bkz. Onat, aynı makale, s. 49.
25 36 Yasin 70.
26. 6 En'am 55, 119, 97, 98, 126; 7 A'raf 32, 174; Yunus 24;
30 Rum 28.
27. 15 Hicr 1; 17 İsrâ 89; 30 Rum 58; 39 Zümer 27.
28. ""Kur'ân-ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin
üzerinde kilitleri mi var (ki hiç bir hakikat gönüllerine
girmiyor" 47 Muhammed 24; 54 Kamer 17, 22, 32, 40.
29. Fığlalı, Değişim Sürecinde İslâm, İslâmî Araştırmalar,
Cilt: 6, Sayı: 4, s. 22???.
30. Bkz. İbn Sina, en-Necât, Kahire 1983, s. 2-3.
31. Hasan hanefi, Nahve Felsefe İslâmî Cedîd (Yeni Bir İslâm
Felsefesine Doğru), el-Mecelletü'l-Felsefiyye el Mısrıyye,
II (1993), s. 63.
32. Hasan Hanefi, Nahve Felsefe İslâmî Cedîd (Yeni Bir İslâm
Felsefesine Doğru), el-Mecelletü'l-Felsefeyye el-Mısrıyye,
II (1993), s. 56.
33. Hüseyin Atay, İbn Sina'da Varlık Nazariyesi, Ankara 1983,
s. III.
34. Atay yeni bir İslâm medeniyetinin bilgi teorisinin iki
taşını şu şekilde belirler: "Birinci köşe taşına göre
gerçek ilim Allah'ındır, insanın değildir. İnsan peygamber
de olsa ancak izafi şekilde bir bilgi sahibi olabili. Bazan
yanlış da yapabilir. İkinci köşe taşına göre de bilebileceği
ilmi, kendisi yapmalıdır ve bir insan diğer bir insan için
mutlak ve şaşmaz ilim otoritesi olamaz... İlk Müslümanlar
böyle bildi, böyle inandı ve böyle davrandılar. Sonrakiler
de öyle bildiler, öyle inandılar, ama öyle davranmadılar."
35. Hüseyin Atay, Medeniyet Tarihinde Yeni Bir İslâm Medeniyeti,
İslâmî Araştırmalar, Cilt: 3, 3 (1989), s. 116-117.
36. Muhammed Arkun "İslâm Düşüncesine İtibarını Yeniden
Kazandırması I-II" adıyla yazdığı makalesinde bu konuda
önemli bazı görüşler ileri sürmektedir. Hepsine katılmadığımız
bu görüşleri konusunda bkz. el-Kermî, 34 (1989), s. 5-40,
39 (1990), s. 22-38.
37. Dibâce, s. 78.
38. Dibâce, s. 78-79.
|